Patronsuz Medya

Sit'tiret Sit'esi

  Necdet Şen - 25 Ekim 2013


Yıllar önce çok akıllı bir arkadaşım vardı. Ege sahilinde bir yazlık almış, zırt pırt arayıp yahu çok kelepir, sen de al, komşu olalım diye gaz veriyordu. O zamanın parasıyla 25 bin liraya almış, yarın satmaya kalksan, su içinde 50 edermiş.

Sonra çıktı işin kokusu. Gazetelerde haber bile oldu. Meğer o site eğimli kayaç zemin üstüne inşa edilmiş, her sene 2 metre kadar suya doğru kayıyormuş. Bu hesapla, 10 seneye varmaz, evlerin her biri su içinde 10 kuruş edermiş anlayacağın.

Yav sorma, bastık bir tongaya diyordu bizim akıl küpü arkadaş. Ama aynı tongaya beni de sürükleme ısrarından dolayı pek mahçup olmuş gibi görünmüyordu.

* * *

Şimdiki zaman. Başka bir akıllı arkadaşımla kumsaldayız. Kulağımda Özdemir Erdoğan'ın eski bir şarkısı:

Yapayalnızız kumsalda
ayaklarımızın altında sütliman deniz
eleleyiz, göz göze, sen ve ben
bir de hiç durmadan çarpan, sevişen kalplerimiz
bir kenarda ağları çeken balıkçılar
bir yanda aşağılara süzülen güneş…

Görünürde ağları çeken balıkçı falan yok ama kumsal mangalda tavuk kanadı ya da sucuk kızartan orta sınıf tatilcilerle -ve etrafa saçtıkları çöplerle- dolu.

Biraz daha yakından baktığında, ayaklarının altında çıtırdayarak ezilen çanak çömlek parçalarını da görebiliyorsun.

2400 sene evvel bu noktada 200 bin nüfuslu antik bir kent varmış. Şimdi sadece üstü bir metre toprakla örtülü kalıntıları var. 24 asır önce, belki bir depremden sonra, yeraltı suları daha derin katmanlara kaçınca kenti yarımadanın daha ucundaki başka bir yere taşımışlar. Artık bu 24 asırlık liman kalıntısı tatilcilerin, günü birlik piknikçilerin, kamyonlarla, traktörlerle kum çeken, iş makinalarıyla hafriyat yapan yapsatçıların insafına emanet. Her yer poşetler, kırık bira şişeleri, meşrubat kutuları, kirli çocuk bezleri, 21. yüzyıl insanının kıymetli çöpleriyle dopdolu.

Belediye toplamıyor mu bu çöpleri diyeceklere elcevap: Hayır, toplamıyor. Bütçesi yetersizmiş galiba. Her yaz düzenlenen festivalde boy gösterip, sayın başkandan plaket alan çağdaş sanatçıların rakı ve kebap giderleri belediyenin kısıtlı bütçesini kurutuyor olmalı, onlar ne yapsın? Festival düzenlemeyen belediyeye belediye denir mi?

* * *

Yanımdaki arkadaş emlâk komisyoncusu. Bana çevreyi gezdiriyor.

- Deniz kenarında evin olsun istemiyor muydun abi? Al işte denize sıfır arsa.

- İyi de, burası SİT alanı değil mi? Her taraf tarihi eser kaynıyor.

- Ohooo! Ona bakacak olursan hiç bir yere bina yapamazsın abi. Burada nereyi kazsan çanak çömlek yıkıntı çıkar.

- Yazık değil mi? Onca yıllık uygarlığın kalıntılarını yok ede ede her yeri beton bloklarla doldurmak?

- Aman abi ya! Bırak bu entel dantel ağızları. Onlar yaşamış ölmüş, şimdi burada biz yaşıyoruz. Senin gibi düşünecek olursak para kazanamayız.

Haklı tabii… Ülkede ters giden her şey entellerin suçu. Neyse ki bu girişimci arkadaşlar zeki, sorunu bir biçimde çözüyorlar.

Gene de itiraz edesim geliyor. Huy işte.

- Buraya zaten inşaat yapılamaz ki. Yapsan da ruhsat alamazsın. Yıkarlar.

- Bak abi. Sit alanında arsan varsa ve üzerine inşaat yapmak istiyorsan, anıtlar kuruluna başvurursun. Bir uzman gelir, kazı yapılır, eski eser yoksa izin çıkar.

- Buralarda toprak altından eski eser çıkmaması mümkün mü?

- Oohoo! Tabii mümkün. Bu uzman da senin benim gibi insan değil mi? Sabahtan akşama kadar kazının başında beklemeyecek ya, öğlen karnı acıkacak. O yemeğe gittiğinde işçilere acele kazdırtır, çıkan zırıltıları ortadan kaybeder, aynen kapatırsın. O gelince bir daha kazdırır aynı yeri. Tertemiz çıkar.

Zekasına onay ister gibi göz kırpıp, devam ediyor:

- Başka yolları da var. Arsaya fazladan toprak yığar, seviyeyi birkaç metre yükseltirsin. Bu uzman kaç metre kazdıracak? İki metre derine kadar iner, tamam der, bıraktırır kazıyı. Çözüm mü yok memlekette? Bak meselâ, her yere ağaç dikmiş arsa sahibi. Hem de okaliptüs. Niye? Kökler çanak çömleği ufalasın, arsa sit statüsünden çıksın diye.

Daha ne numaralar var bizim zeki emlâkçıda, takdir eden yok.

Karşı tepedeki ev yığıntısını gösteriyor.

- Şuralar var ya, hep zeytinlikti. Sahibi de zeytinlik diye çok para istiyordu tabii. O sorunu da çözdük.

- Nasıl?

- Adam İstanbul'da. Biz buradayız. Şimdi abi, getirirsin iki işçi. Söktürürsün ağaçları. Yatırırsın güneşin altına. İki haftaya kalmaz kurur. Sonra gene dikersin. Ararsın sonra mal sahibini, hocam dersin, senin zeytinler bakımsızlıktan kurumuş, köylü kesip odun yapmadan gel kendin kestir de üç beş kuruş girsin cebine. İyilik yaptın diye sevinerek koşa koşa gelir, kestirir. Ya da senden rica eder. Yardım ettin diye müteşekkir kalır. Eh, arsa da inşaata açılmış, hem de ucuzlamış olur.

* * *

10 bin nüfuslu bir sahil kasabası burası. Bodrum gibi Marmaris gibi bozulmamış henüz. Eli kulağında. Diyorlar ki, pek revaçtaymış bu aralar. Gelen gidenden belli zaten.

Söylentinin bini bir para tabii.

- Şurayı bilmem ne bakanı almış. Otel yapacakmış.

- Şurasını filânca holding kapatmış. 300 dönüm arazi. İsraillilere satacaklarmış. Yok hayır, havaalanı yapılacakmış, bir tek kendi uçağını indirecekmiş.

Sadece burada, şu orta karar kasabada, 200 tane lisanslı emlâk+arsa komisyoncusu olduğu söyleniyor. Kelle hesabıyla, her 50 kişiden biri emlâkçı.

Evlerin belki yüzde sekseni senenin 10 ayı boş duruyor. Buna rağmen, kiralık ev arıyorsan işin zor. Çoğu emlâkçı suratına bile bakmaz, daha cümlen bitmeden yok der, arkasını döner. Ama satılık arıyorsan yığınla… Ve hepsine tek tek bakmaya kalksan, şöyle bir bakıp çıkmakla bile aylar sürer.

Yazdan yaza uğrayan biriysen, yaz sonunda yemyeşil orman olarak bırakıp gittiğin karşı tepeyi, bir sonraki yaz başında aile kabristanı gibi, birbirine neredeyse yapışık, bahçesiz, çirkinlik timsali yazlık villâlarla dolmuş halde bulabilirsin.

Süslü bir köpek kulübesinden hallice bu villalara sığabiliyorsan, pekalâ bir karavana da sığabilirsin. Bir tane müstakil evin anca yapılabileceği arsaya dört tane mikro villâ istiflemeyi başarabilen dahî müteahhitlerle dolu bir ülke burası.

Çoğunun altyapısı, soğuk sıcak ve gürültü yalıtımı, sıva altında kalan tesisat vesaire kısımları fecaat düzeyinde özensiz olan bu villaların üzerlerinde yazan fiyatları görünce, insanın aklı şaşıyor. Piyasa uçmuş. Millet toptan uçuşta. Uçuran kim bilmiyorum. Ortalıkta ne kadar sıvacı, kalıpçı, işsiz, emekli, tarla çapalamaktan bıkmış köylü varsa, hepsi müteahhit olmuş. Kimi kendi arsasına, kimi de vaktiyle kapattığı tarlaya sit'e yapma derdinde.

Bu sitelerden bazıları tamamlanalı yıllar olmuş, bir tanesi bile satılamamış. Kimi evlerin sıvaları dökülmeye, duvarları ve zemini rutubetten yeşermeye başlamış. Yine de fiyat kırmaya yanaşmayan batık müteahhitler, kahvehanelerde oturup müşteri bekliyor. Hesapsız kasap misali, üç adım öncesini düşünmeden ya settar diye başlayıp, işin yarısında para bitti yapı paydos diyenler de var, şehirlerden gelecek biti kanlı enayilerin yolunu eyüp sabrıyla gözleyenler de…

Geliyorlar da nitekim. Buralardan alınacak ev ya da arsaların gelecekte prim yapacağı konusunda medya tarafından ikna edilmiş sazanları taşıyor otobüsler ve uçaklar.

Bu kümes azmanlarını satın alan yazlıkçılar, bazen satın aldıkları evlerin içine şöyle dikkatlice bakmaya bile gerek görmeden, gene apar topar geldikleri kente dönüp, güneyde bir evim var, bir gün giderim elbet diye hayal kurarak hayat tüketiyorlar. Ucuza aldıklarını zannettikleri bu kümeslerin her yıl katlanarak artan site aidatları, bahçe düzenlemesi, altyapı, belediye vergisi, zart zurt masrafı, evin astarını yüzünden pahalıya getirse de yılmıyor, ödüyorlar. Bankadan aldıkları konut kredisinin taksitleri bittiğinde, evin ekonomik ömrü de zaten dolmuş, yıkılma, arsa payı oranında müteahhide devredilme zamanı da gelmiş oluyor. Kedi buysa ciğer nerede diye sormak gelmiyor çoğunun aklına.

Hayatında yapacağı belki de en büyük tek kalem harcamayı yaparak bir ev satın almak isteyen bu tip tüketicideki özensizlik, meraksızlık, kerizlenmeye yatkınlık, insanı afallatıyor.

50 kuruşluk maydanozu 25 kuruşa indirtebilmek için pazarcıyla on dakika çene yarıştıran bu kişiler, toplam maliyeti belki 40 bin liranın bile altında olan o çürük evlere şak diye 350 bin lirayı, hatta daha fazlasını bastırıp, bir de 370 istedi ama çok sıkı pazarlık ettim, 20 binini indirttim diye böbürlenebiliyorlar.

Buralara ütopya satın almaya gelip, dış cephesi Mesudiye taşıyla kaplanmış (taş ev süsü verilmiş) betonarme gecekondu alıp dönüyorlar. O evleri kış ayları boyunca yiyip bitirecek olan rutubeti, muson yağmurlarını aratmayan sulu sepkenin yıpratıcı etkilerini, hiç hesaba katmıyorlar. Çoğu zannediyor ki Akdeniz bölgesinde havalar 12 ay yaz havası. Kendi görmeyince buralara kış uğramaz zannediyor. Binanın dışına kaplanmış süs taşlarına bakarak taş ev satın aldığını zanneden bu keriz güruhu, o taşların arasındaki çimento derzlerin ilk yağmurlarla dökülmeye başlayacağını, açılan deliklerden giren yağmurun dıştaki taş kaplamayla daha içteki tuğla duvarın arasını gemi sintinesi gibi suyla dolduracağını ve o metreküplerce suyun taştan daha yufka olan tuğlaları geçip, buvatlardan, prizlerden evin içine sızacağını, hatta bazen oluk oluk akacağını, ne akıl edebiliyor ne de bilmek, bir bilenden öğrenmek istiyorlar.

Uzmanlar bangır bangır ev almak yatırım değil lüks harcamadır, ille de yatırım olsun diyorsanız evinizi kendiniz yapın diye bağırıyor, ama ülkenin sahil kesimi gene de yekpare tapon inşaatla dolup taşıyor. Emekli ikramiyesini ya da babasından kalan mirası cebine koyduğu gibi güneyde taş ev hayalinin peşi sıra buralara sürüklenen göçmen kuşların ardı arkası kesilecek gibi değil.

Demek ki bu da bir çeşit arz-talep dengesi. Ekönömü ilmi. Para denen şey, çok satan gazetenin emlâk ekine göz atınca kendini gayrımenkul uzmanı sananların cebinden, piyasadaki çakalın cebine akan yüksek debili bir sıvı. Ve doğa tabii ki boşluk sevmez.

SİT alanı dedikleri şeye gelince… Sittiret gitsin. Çanak çömlek dediğin ne işe yarar? Kalkınma söz konusuysa gerisi teferruat.

Esas kalkınanların kimler olduğunu fazla kurcalamamak lâzım tabii.

Yorumlar

Geçen yaz o cıvarlarda kısa bir tatil yapıp yerleşecek ucuz ve bakir bir yer bulabilir miyim diye bakınmıştım. Gördüm ki dağ taş daha yirmi yıl öncesinden kapışılmış. İçi eşyayla dolu ve bütün yıl boş duran yazlıklar siteler dikilmiş her yere. En ücra diye bilinen yerler bile fazlasıyla turistik ve betonarme olmuş.

Merak ediyorum, tüm yaz mevsimini denize sıfır yazlığında geçirip de denize hiç girmeyen bir yazlıkçı olmak nasıl bir şey? Ben sahil çocuğuyum, mayam deniz tuzuyla yoğurulmuş, yaşadığım yer denize yakın olsun, tüm bir yaz mevsimince sırtımda deniz tuzuyla dolaşayım isterim. Denizde yüzemediğim her yaz günü bana harcanmış zaman gibi gelir.

Ama galiba, bunun olabilmesi için benim de şu çılgın mal mülk edinme yarışına katılmam gerekiyor. Ya da gözümü karartıp ya settar diyerek boşluğa atlamam…

Kendi düşünü gerçekleştirmek için gereken cesarete sahip olan tüm kararlı insanları kutluyorum.

Deniz Tutkun - 25 Ekim 2013 (13:11)

Bundan 10 sene kadar önce ben de bir yazlık ev hüsranı yaşadım.

Bodrum G…'nde denize bakan bir yamaçta 1, 5 dönüm tarla aldım. Satan köylü prefabrik ev yapabileceğimi söyledi, ben de inandım. Hayaller içindeydim, işten istifa edecektim, gelip burada yaşayacaktım.

Borç harç aslında konforlu sayılabilecek iki katlı bir prefabrik alıp arsaya kondurdum. Ama sonra öğrendim ki iskân ruhsatı diye bir şey almak lâzımmış. Yoksa elektrik su vs bağlamazlarmış. Bu ruhsat da öyle ha deyince alınmıyormuş, kadastral yol, çekme payı, daha bir yığın şeye bakılıyormuş.

Sonra ne mi oldu? Ev durduğu yerde çürüdü. İçine girip oturamadım. Arsayı da kimseye satamadım. Aradan geçen 10 senede birileri evin duvarını delip içeride ne var ne yoksa götürdü. Gidip bakamıyorum bile, içim acıyor.

Hasılı kelâm, fena kazık yedim. O eve ve kurduğum düşe fazla inanmış ve işten istifamı vermiştim, haliyle ortada kaldım.

O günden beri halime acıyan abimin Söke'deki yazlığında oturuyorum. Bu işe yaramaz tarlayı benden daha enayi birine satabilirsem o parayla o kümese benzettiğiniz yazlıklardan birini alıp iyi kötü kendi evime geçmeyi umuyorum.

Murat K. - 26 Ekim 2013 (11:19)

Benim de bir yazlık sahibi olma maceram var 20 küsur yıl öncesinden. Ama benimki güney sahillerinde değil de İstanbul yakınlarında Silivri'de.

Bir dostumuzun ısrarlı telkinleriyle tanıdığımız bir kooperatife para yatırmaya başladık. Denize çok yakın dubleks villâlar yapacaklardı, fiyat hesaplıydı, proje kâğıt üstünde şahane görünüyordu.

Başlangıçta ödemeler ve yapım süreci iyi gitti. Fakat bir süre sonra beklenmedik bir devalüasyon oldu, tabi fiyatlar fırladı. Ondan sonra epeyi bir çile çektik ailecek. Karı koca ikimizin maaşını kooperatife yatırıyor, ayın yarısından sonra da eşe dosta borçlanıyorduk.

Bir buçuk senede biter denen inşaat beş sene sürdü ve başlangıçta vaad edilen fiyatın üç katını ödedik.

Sonunda yazlık villâmızın anahtarını kurayla teslim ettiler. Şanslıydık aslında gene de. O yıllarda işin yarısında iflâs eden ya da paralarla kaçan yöneticilerinin ardından batan çok sayıda kooperatif vardı. Biz hiç olmazsa bitmiş evimizi alacaktık.

Sonrasını anlatmak, aradan şunca yıl geçmiş, şimdi bile sinirimi bozuyor. (Bu arada, şu alt kısımda zırt pırt gözüken imlâ uyarıları da sinirimi bozuyor, cümleye büyük harfle başlamalıymışım.)

Ev, yazıda çok güzel adlandırdığınız üzere, büyükçe bir kümes. Güya daha yeni yapılmış bitmiş ama şimdiden sıvaları dökülüyor, kapı pencere doğramaları sıkışıp kapanmıyor, muslukların yerinde kör tıpa var, vs…

Fakat o evi yaptıracağız diye o kadar borçlanmışız ki, o halini görünce acaip demoralize olduk, camına satılık ilânı koyup bir daha da semtine uğramadık, ilk çıkan müşteriye de sattık. Tabi zararına. Hem de epey zarar ettik. Bir de birikmiş vergisini ödemek zorunda kaldık sonra.

O parayla ne yaptık derseniz, anca eşe dosta yaptığımız borcu ödeyebildik. Beş senenin sonunda elimizde kala kala sadece işin manevî yorgunluğu kaldı. Beş senemizi hani neredeyse açlık sınırında yaşayarak geçirdik.

O yazlık ev fikrini aklımıza sokan dostumuzu bugün bile ne zaman hatırlasak hayırla yâd ediyoruz. O günden sonra bir daha görüşmedik zaten. Sonradan öğrendik ki bu işin ortağıymış, esaslı para vurmuş.

Mehmet Emin Doğan - 26 Ekim 2013 (18:01)

Her şeyi de belediyeden beklememek lâzım. Biraları içip içip taşlara çarpıp çarpıp kıranların hiç mi suçu yok acaba? Toplamayan kabahatli de ortalığı çöpe boğan masum mu?

Dursun Kaya - 28 Ekim 2013 (13:17)

Hiç Kemal Tahir okudunuz mu? Ev, arsa almadan, yatırım yapmadan önce onu okumalıyız. Bizi küçük bir hapishane penceresinden izlemiş Kemal Tahir'i… Belki anlattıkları kafamıza dank eder, belki öğüt olur ve değişiriz, bırakırız kötünün peşini.

Yavuz İnan - 29 Ekim 2013 (10:34)

- Necdet Bey'in yazısına mikro düzeyde destek güzellemesi-

Tekirdağ'ın Şarköy ilçesinde yaşıyorum. Buradaki vaziyet de aynen yukarıda yazdığınızın kopyası. Bu ilçede de metrekare başına düşen emlâkçı popülasyonu vatandaş sayısıyla neredeyse yarışıyor. (Dikkat mübalağa!) Yani emlâkçıları saymak isterseniz, kalp krizi geçirme olasılığınız artabilir.

Bir de dikkat ettiğim husus, emlâkçı veya modern unvanlarıyla Gayrımenkul Ofisi sahibi kişilerin neredeyse tamamı, pejmürde dairelerde veya gecekondu gibi meskenlerde otururken, abartısız söylüyorum hiç birinin sitelerde veya yazlıklarda oturduğuna rastlamadım.

Burada da harala gürele durmadan zeytinlikler, bağ ve bahçeler yok edilip zittiret ziteleri kurulup, villâlar (Mesudiye taşlarına benzer dekorasyonlu gecekondular -Thanks Mr. Necdet Abi) inşa ediliyor ve üçkağıtçı inşaat işçilerinden devşirme bazı müteahhitler hep birlikte sevinçten halay çekiyor. (Dikkat mübalağa 2!)

Bir kaç yıl önceydi. Bir inşaat işçisiyle sohbet etmiştim. İki oda ve bir salonluk dairelerin, arsa payı dahil en fazla 50 bin liralık maliyeti olduğunu bana söylemişti. Hadi şimdi de taş çatlasın 60 bin liraya mal olsun. Müteahhitlerin sıfır daire için istedikleri fiyat 100 bin liranın altında değil ve bu fiyat 120-130 bin gibi rakamlara kadar çıkıyor. Bu yaptıkları, bol popülasyonlu ailesine ve yedi sülâlesine yüklü bir miras bırakma çabaları değil de nedir?

Bu şişik fiyatların oluşmasında, İnsanımızın aç gözlülüğünün yanı sıra banka kredilerinin de şiddetli bir şekilde katkısı bulunmaktadır. Parası olmayıp da banka kredisiyle evi almaya çalışmanın mantıklı hiç bir yanı yoktur. Doğanın kanunu belli, paran yoksa oraya buraya hoplayıp zıplama! Şahsen, cebimde param yoksa kredi kartıyla yarım kilo et alırken bile rahatsızlık duyuyorum.

Hülasa, cebinde olmayan parayı harcarsan, geri ödemesini bir kaç katıyla yaparsın!

Not: Necdet Abi, haberin olsun yaklaşık 1-2 yıldır düzenli şekilde gazete alma huyumdan vazgeçtim!

Saim Yardımcı - 19 Kasım 2013 (09:53)

diYorum

Necdet Şen neler yazdı?

Etiketler

Aile AKP Ali Türkan Amerika Araba Aydın Bacı Beslenme Bilim Cem Karaca Cehalet CHP Cinsellik Çevre Çizgi Roman Çocuk Demokrasi Deprem Derkenar Devlet Dil Din Distopya Edebiyat Eğitim Ekonomi Erkek Fanatizm Felsefe Feminizm Gençlik Günce Hayat Hayvanlar Hızlı Gazeteci Hoyratlık Hukuk İnternet İslâm Kadın Kapitalizm Karikatür Kariyer Kedi Kemalizm Kemal Tahir Kent Kitap Kişilik Komplo Konut Kültür Kürtler Mavra Medya Mektup Militarizm Milliyetçilik Mizah Modernite Müzik Necdet Şen Nefret Nereye Nostalji Pazarlama Polemik Portreler Psikoloji Reklam Safsata Sağlık Sanat Savaş Sevgi Seyahat Sinema Siyaset Sol Sosyoloji Spor Şarap Şiir Tarih Teknoloji Telefon Televizyon Terör Toplum Tutunamayanlar Ütopya Vicdan Yazmak Yalnızlık Yaşlılık Yergi Yoksulluk

Derkenar'da     Google'da  

65