Patronsuz Medya

Nuray Mert konusu: AKP ile Atatürkçülerin buluştuğu nokta

Metin Münir (T24) 16 Ağustos 2017

Atatürk sağ kalsaydı değişirdi ama Atatürkçü Cumhuriyet gazetesi değişmiyor.

Ve değişmeyen her organizma gibi yok olmaya mahkûm.

Müftülere nikâh kıyma yetkisi verilmesi ve evrim teorisi konusunda yazdığı yazılar* nedeniyle Nuray Mert'in işine son verilmesi, bu gazetenin marjinalleşme sürecinin son aşamasıdır.

Özgürlük tanımayan bir hükûmet tarafından birçok yazarı neredeyse bir yıldır hapiste tutulan bir gazetenin, kendi yazarına özgürlük vermemesi akıl alacak bir şey değil.

Farklı düşünüyorsun, öyleyse geber!

Aydın Engin (Cumhuriyet) 16 Ağustos 2017

Hepimiz biliyoruz, görüyoruz, tanığız.

AKP'nin Reis'i ister AKP medyası dışından bir gazeteci olsun, ister sosyalist, Marksist, ister Kürt, ister insan hakkı ya da özgürlükleri savunanlar olsun tümünü susturmakta kararlı ve susturmanın en kestirme ve hunhar yöntemini duraksamaksızın uyguluyor:

Tutuklat, hapse tık ve unut…

AKP'nin Reis'inden de iktidarından da bu konuda hukuka, temel insan haklarına, altında Türkiye'nin imzası olan uluslararası sözleşmelere uymasını beklemekle ölü gözünden yaş beklemek arasında fark yok.

Zaten bu bağlamda AKP iktidarından bir beklentimiz de yok.
Peki ama, kimi kez basılı gazetelerde ama ille de sosyal medya denen bir yanı özgürlükse, bir yanı da çürümüş su kokan bataklıkta yazıp çizen, ahkâm kesenler var. Kendini ilerici, demokrat, sosyalist, Marksist, en çok da devrimci olarak tanımlıyorlar ve kendinden farklı düşünenlere, evet sadece farklı düşünenlere karşı acımasızlığın, ilkel intikamcılığın batağında pervasızca klavye parmaklıyorlar.

Katil mısır: Ne yediğinizi biliyor musunuz?

Prof. Dr. Necat Yılmaz (İndigo) 14 Ağustos 2017

Peki, bu ürettikleri mısır dağlarını Amerikalılar yesin, iyi fikir gibi ama yanlış, çünkü bir insan ne kadar çabalarsa çabalasın maalesef en fazla yılda 700 kg gıda tüketebilir.

Gıda Endüstrisi şanssız; ayakkabı gibi elektronik eşya gibi sınırsız gıda tükettirilemez insanlara…

Amerika şartlarında Gıda endüstrisi açısından bu yılda %1'lik büyümek demektir. Çünkü nüfusları sadece %1 artmaktadır. Wall Street bu kadar küçük bir büyüme oranını kabul edemez ve sorun tam burada başlamaktadır.

Bu nedenle Wall Street, ya Batılı insanları gıda için daha fazla para harcamaya ikna edecekti ya da onları daha fazla yemeye ikna edeceklerdi.

Bir başka yol da üçüncü dünya ülkelerine satacak ve damak tadına balans ayarı yapılacaktı… Varsa başka fikri olan söylesin benden bu kadar…

Kömür, çölleşme ve enerji…

Kâmuran Kızlak (Birgün) 13 Ağustos 2017

Yenilenebilir enerji kaynakları projesinde görevli bir akademisyen kömür santralleri konusunda şunları söylüyor: En fazla elli yıl sonra dünyanın en stratejik kaynağı su olacaktır. Su zengini olmayan ülkelerin termik santral kurması büyük bir hatadır. Bu hatayı görmemek veya yatırımda ısrar etmek ise ahmaklıktır. Üstelik sadece su kaynaklarını kurutmak ve kirletmekle kalmaz, aynı zamanda, küresel ısınmanın da başlıca sorumlularındandır. Su zengini olmayan ülkelerin en öncelikli sorunu, su kaynaklarını titizlikle korumak ve nüfus artış hızını durdurmaktır. Yani En az üç çocuk için önce içecek su bul… 'Allah verir' demekle veya yağmur duasıyla su sorunu çözülmez diyor…

Darbeyle mi, devrimle mi, savaşla mı?

Dinçer Demirkent (Duvar) 10 Ağustos 2017

AKP gündelik çıkar ve para ilişkilerine en başından beri o kadar bağlıdır ki, her kapitalist akıl gibi bir gün daha aynı gücü ve serveti elinde tutmaktan başka derdi yoktur. Servetini ve gücünü kaybettiğinde ise onu kimsenin hatırlamayacağını içten içe bilmektedir. Bu nedenledir Erdoğan Ayder'e çıktığında diktiği tesislere göre doğa ya da tanrının bir anlığına ona daha büyük görünmesi. Bundandır Yıldırım'ın zeytinin tesisten uzun ömürlü olduğunu anlamaması. Evet, sayın Oğan, Erdoğan'ın kurucusu olduğu yeni bir devlet değil, ayakta kalacak bir dernek bile kuramayacaksınız. Bu yüzden en küçük bir ahlâkî sorumluluk duymadan iftiralar savuran havuz balıklarının sudan çıkışlarındaki o yüzlerini mutlaka göreceğiz. Mevki, makam ya da para için kırk yıllık komşularına, aynı camide namaz kılan arkadaşlarına iftira atanların dini mi meşruiyet sağlayacak yeni devletinize? Cumhuriyetin yasasını hangi ahlâkla aşacaksınız? Bu ahlâkla hangi kurumları inşa edeceksiniz?

Sahi, 'Yeni Türkiye' ne anlama geliyordu?

Murat Sevinç (Diken) 9 Ağustos 2017

Aman efendim laiklik elden gidiyormuş müftülere nikâh izni verilerek. Zorunu hale getirilen seçimlik din dersleri konulurken hedeflenen neydi peki? Ya 4+4+4 kabul edilirken. AİHM kararına karşın din dersleri zorunlu olmaya devam etmedi mi? İmamhatip propagandası, dindar nesil propagandası, bunlar başka bir ülkenin yeniden inşasına mı yönelikti? Anayasa'da yazıyor olabilir; buna mukabil Türkiye lâik bir devlet değil ki laiklik ortadan kaldırılsın. Olmayan bir şey nasıl yok edilir!

Tecrit: Kadıköy'de 'hapsedilen' sadece HDP miydi?

Hakkı Özdal (Duvar) 9 Ağustos 2017

Bu esnada, tıpkı 'eskisinin' yaptığı gibi devletin 'yenisi' de ülkenin farklı toplumsal kesimlerinin demokrasi arayışlarını, zor kullanarak birbirinden, aslında toplumu tümden tecrit ediyor. Nuriye ve Semih'i hapsederek, dışarıdaki on binlerce KHK mağdurunu, bunların ortak mücadele azmini; Vicdan ve Adalet Nöbeti'ne karşı Yoğurtçu Parkı'nın etrafında 'üç halkalı bariyer' kurarak, birleşebilecek toplum kesimlerini birbirinden 'ayırıyor'. Yaz başında iktidarın siyasî hamle üstünlüğünü sarsan Adalet kavramının yanına Vicdanın eklenmesi önemliydi. Bunların birbirinden tecrit edilmesine izin vermemek; tüm toplumun hukuk ve adalet arayışının, çalışan sınıfların sorun ve taleplerinin, barış çabasının, kadınların hep etkili olan direnişlerinin, laiklik mücadelesinin birleşebilmesi için ilk koşul gibi görünüyor.

Niye yeni bir devlet kursunlar ki?

Aydın Engin (Cumhuriyet) 7 Ağustos 2017

Aslında Asya despotizmi denen ve Çin'den Ortadoğu'ya kadar bütün devletlere ebelik etmiş bir devlet modelinin iki yüzünden, iki özelliğinden, iki bileşeninden söz edilmekteydi: Kahhar ve kerim devlet!

Kerimdir: Metbu (tabi olan), boyun eğen, lidere (Kağan, han, hakan, emir, çar, imparator, kral, padişah) itiraz etmeyen, hatta ona kutsallık bile atfeden, barış zamanı vergisini itirazsız ödeyen, savaş zamanı silâh kuşanıp orduya katılan tebaasına (uyruklarına) karşı bu devlet kerimdir. Korur, kollar, doyurur, en büyük, hatta tek işveren olarak kapısında iş verir.

Kahhardır: İtiraz eden, başkaldırmaya yeltenen, devletin dininden farklı bir din taşıyan (Yani devletin dini Sünni Müslüman ise Şii ya da Alevi, Şii ise Sünni Müslüman; Budistse Müslüman, Müslümansa Budist; Ortodoks Hıristiyansa Katolik ya da Protestan Hıristiyan olan), vergi ödemekte sıkıntı yaratan, savaşa çağrıldığında ayak direyenlere karşı devletin bütün zorba gücünü duraksamaksızın seferber edip kahreder. Devlet kapısını bu bağlamda farklı olanlara sımsıkı kapatır; devletin örgütlenmesinde yükselmesinin önünü keser.

Kriz değil, çöküş…

Fikret Başkaya (Birgün) 6 Ağustos 2017

Kapitalizmin kendisiyle ilgili çelişkiyi kısaca şöyle özetleyebiliriz: Kapitalizm çılgın rekabete, vahşi rekabete dayalı bir işleyişe sahiptir. Rekabet, üretim tekniklerini sürekli yenilemeyi, geliştirmeyi, bu günün revaçta tabiriyle inovasyonu zorluyor. Her seferinde makina daha çok işçiyi işinden ediyor. Zaten kapitalizmin tarihi bir bakıma makinanın işçinin yerini almasının tarihidir. Lâkin bir sorun var: Makina yeni değer üretmez, robot yeni değer/fazla değer üretmez. Değeri sadece ve sadece canlı emek, eti-kemiği olan insan/işçi üretebilir… Makina/robot daha önce canlı emek tarafından üretilmiş, makinada dondurulmuş değeri yeni ürüne aktarır… O zaman şöyle bir soru akla gelebilir: Eğer makina yeni değer, fazla değer yaratmıyorsa, kapitalist, işçiyi makina ile neden ikame etsin? Makina daha hızlı ve daha çok üretmeye imkân verdiği için! Böylece en ileri teknikleri öncelikle üretim sürecine sokmayı başaran kapitalistler, rakipleri karşısında avantajlı duruma geliyorlar, pazar paylarını, dolayısıyla kârı yükseltmeyi, toplam artı-değer kütlesinden daha fazla pay kapmayı başarıyorlar…

Bağnaz demokrasiler mi, çok partili kleptokrasiler mi?

Branko Milanovic (Dünyadan Çeviri) 5 Ağustos 2017

Dolayısıyla iktidar partisinin var oluşu özünde organize hırsızlık; ayakta kalmak ve zenginleşmek için belirli değerleri savunuyormuş gibi görünmesi ve en önemlisi de destekçilerine mali faydalar sağlamaya devam edebilmesi gerekiyor. Bu nedenle sistem tamamen patronaja dayanıyor. Mobutu'nun Zaire'sine benzer şekilde işliyor (Michala Wrong'un In the Footsteps of Mr. Kurtz: Living on the Brink of Disaster in Mobutu's Congo kitabında çok iyi anlatılıyor). Tepedeki adamlar (Erdoğan ve oğlu; Putin, Rotenberg ve diğer oligarklar), tıpkı Mobutu gibi, pastadan en büyük payı alıyorlar ama her şeyden önce, paranın çeşitli fraksiyonlar arasında bölüştürülmesinde hakem vazifesi görüyorlar. Wrong'un Zaire ile ilgili kitabını okuduğunuzda, Mobutu'nun piramidin tepesinde olduğunu görüyorsunuz ama başıboş bir diktatör değildi. İktidarda kalabilmek için para peşinde birbiriyle yarışan çeşitli gruplardan aldığı desteği korumak zorundaydı. Putin de iktidarını bu şekilde sürdürüyor: Stalin tarzı bir diktatör olarak değil; daha ziyade, aniden iktidardan düşmesi, muhtemelen bir iç savaşın ardından genel kabul gören yeni bir hakem ortaya çıkana dek sistemi tamamen dengesizleştirecek olan vazgeçilmez bir hakem olarak.

Reis'in taifesi: Lümpenburjuvazi vs avam

Ayşe Çavdar (Artı Gerçek) 3 Ağustos 2017

Kıyamet bekler gibi bekliyorlar sonlarını. Çünkü ancak tüm dünyayı yok edecek bir kıyamet son verebilir bu çürümeye. Hem böylece utançlarını ve yenilgilerini alınlarında birer damga gibi taşımak zorunda da kalmazlar. Bir anda her şeyin tuzla buz olabileceğinin farkındalar. Bu yüzden bir kısmı radikal naiflik dediğim oyunu oynuyor. Sanki hiç bir şeyin farkında değilmiş gibi davranıyor. Bir kısmı ise gemi iyice azıya aldı: Battı balık yan gider, şu lâfı da buradan sallayayım, zaten itibar oldu beş para. Bunu geleceğe duyduğu güvenden yapmıyor, bugün yapabileceği başkaca bir şey kalmadığı, geldiği mesafeden geri dönemeyeceğini bildiği, geri dönüş umudunu tükettiği gibi, yeni bir hayal kuracak güce ve idrake de sahip olmadığı için yapıyor. O yüzden ürettikleri nostalji bile riyayla dolu. Sıradan AKP'lilerden bahsetmiyorum. Sözünü ettiğim taifeyi oluşturanlar sıradan AKP'lilerden avam diye bahseder. Bunlar, zamanında ettikleri lâfa, takındıkları tavra yalnız kendilerine benzer olanların değil, benzemeyenlerin de itibar ettikleri, okur-yazar ama artık düşünemez hale gelmiş, basiretleri sakatlanmış, vicdanları felç olanlar. Kendilerini gayet iyi biliyorlar.

ABD'nin bitmeyen düşüşü

İlhan Uzgel (Duvar) 31 Temmuz 2017

ABD hegemonyası hem ekonomik büyüklüğü, hem borçlanarak sürdürdüğü korkunç tüketim kapasitesi, hem de Ortadoğu'da devam eden askeri üstünlüğü ile küresel kapitalizm için hâlâ tercih ediliyor. Sorun, kapitalizmin derinleşen krizinin maliyetini birbirinin üzerine yıkmaya, ABD'nin sağladığı hegemonik işlevi karşılığında istediği bedeli yükseltmeye çalışmasından ve ABD'nin Almanya gibi eski müttefikleriyle, Çin gibi yeni yükselen güçlerin buna tepki göstermesinden kaynaklanıyor. Ama bu tepki doğrudan ABD'yi kendilerine de zarar verecek bir çöküşe götürmekten çok, sınırlandırma, seçenekleri artırma, alternatif bölgesel gruplaşmalara gitme şeklinde kendisini gösteriyor. Doğrudan meydan okuma yerine, literatürde dolaylı dengeleme olarak tanımlanan daha dengeli bir sistem arayışları sürüyor. Şu anki konjonktürde Çin dışında bir ülkenin tek başına küresel hegemonyayı üstlenebilecek ne niyeti, ne kapasitesi ne de başka ülkelerden bu tür bir talep var. O yüzden de durumun farkında olan Çin, ABD'yi doğrudan karşısına almaktan çekiniyor. Kaldı ki, ABD'nin denenmiş sisteminden farklı olarak, Çin'in hegemonik güç olduğu bir düzenin kurallarının nasıl olacağı konusunda bir açıklık yok.

Antroposen Çağı, İnsan Cehennemi mi?

Tarkan Tufan (Duvar) 31 Temmuz 2017

Hem modern yaşamın maddî bir unsuru hem de artan bir çevre kirleticisi olarak, 20. Yüzyılın ortalarından bu yana plastiklerin kullanımı geniş biçimde artış gösterdi. Hem karasal hem de deniz alanlarındaki dağılımı, Antroposen'in belirgin bir stratejik bileşeni olarak önemli bir jeolojik gösterge olduğunu düşündürüyor. Karasal alanlarda belirginler; hem sığ hem de derin sularında, okyanuslarda ve deniz yataklarında artık açıkça görülüyorlar. Büyük parçalar halinde bol miktarda bulunuyorlar ve mikro-plastik parçacıklar halinde hemen hemen her yere dağılmış durumdalar. Bunlar hem fiziksel hem de biyolojik süreçlerle, en azından besin zinciri ve yüzeyden deniz tabanına doğru deniz akıntıları yoluyla dağıtılıyorlar. Plastikler zaten deniz yataklarında dağılmış durumda ve miktarlarının önümüzdeki on-yirmi yıl içinde birkaç kat artması muhtemel gibi görünüyor. Geçici depolama alanları çöktüğü için, önümüzdeki bin yılda su kaynaklı yaşam döngüsü içine dahil olmaya devam edecekler. Plastikler, halihazırda, farklı tiplerin geliştirilmesi yoluyla Antroposen etkisinin olduğu katmanlarda uzun bir çözünürlük zamanına sahipler ve kalıp halinde biriktiriliyorlar; bu tabakaların birçoğunun katmanlar halinde gömüldüklerinde uzun vadeli bir koruma potansiyeline sahip olabileceği düşünülüyor.

Dizinin dibindeki o şeyhin marifetleri!

Mustafa K. Erdemol (Birgün) 30 Temmuz 2017

Recep Tayyip Erdoğan'ın yakın dostu iş adamı Remzi Gür'ün de Şeyh'in dizlerinin önünde oturup sohbet ettiği biliniyor. 2011 yılında Şeyh'in müridlerince yayınlanan bir videoda bu görüntü var. Videoda Remzi Gür'e, zamanın devlet yöneticilerini kast ederek, T. C. Öldü, Git onlara söyle ABD'den habersiz iş yapmasınlar dediği de videoda duyuluyordu.

Ahmet Şık'ın mekanı

Metin Yeğin (Duvar) 30 Temmuz 2017

Mekan olarak bir duruşma salonu ve mutlaka hatırlatmalı ki mütemmim cüzleri kelepçeler, tek tipi kalmış hücreler, hayata muktedir olmanın zulmü ile birlikte karşınızda yer alıyorsa, daha doğrusu siz içindeyseniz, orada, iktidarın kendi sahasında onu yenmek, büyük bir maharet ister. Mekanın içinin dışına çıkarılmasıdır bu, ters yüz edilmesidir ve mutlaka isyanın şenlikli duygusunu gerektirir. Bu yüzden hayatları boyunca iktidarların aparatları olanlar, bürokratlar, rütbeliler, eski mevki makam sahipleri, genellikle süklüm püklümken, ellerinde sadece kendileri olanların başı dik oluyor daha çok ve bu yüzden Cumhuriyet'in yargılanması sırasında, mekân gazetecilerindi, Ahmet Şık'ındı meselâ…

Böyle gazetecilerin olduğu bir ülkede, gazeteci olmak ne kadar onur verici…

Cumhuriyet davasında şu ana kadar

Ümit Kıvanç (Duvar) 28 Temmuz 2017

Ancak, nâçizâne -Ahmet'i tanıdığım için daha güçlü bir şekilde- inanıyorum ki, gözüpekliği, mücadeleciliği zaten bilinen arkadaşımızın mahkemedeki tutumuyla elde etmek istediği, herkesin onu pek beğenip alkışlaması, övgülere boğması değildi. Ahmet, mahkeme heyetine sorduğu sorularla, davanın düzmeceliğini, kofluğunu, davanın gerisindeki üst akılın niyetini, böyle bir davanın açılabilmesine yol açan siyasî mücadeleleri, iktidar savaşlarını, komploları, entrikaları ortaya döktü. Öbür yanda, mahkemedeki tavrı, Türkiye'nin hukuksuz bir tek adam diktasına sürüklenişine itirazı olan herkese sorulmuş bir büyük soru değil miydi peki: Ben burada bunları komplocuların yüzüne çarpıp hapishaneye döneceğim, siz ne yapacaksınız?

Tek tif, anarşik ve insanlık onuru

Ali Duran Topuz (Duvar) 28 Temmuz 2017

Asker bir tür hukuki statü iken terörist bir tür metafordur. Asker kişi, düşman da olsa, bir hukuktan yararlanır. Devletler, kendi askerlerini eğitimle amaca uygun hale dönüştürürler; bir çocuktan bir katil ve bir ölecek kişi çıkarmanın yoludur bu. Kimse asker doğmaz, her Türk dahil. İşkence 12 Eylül'de bir yanıyla delil elde etmek için bir yolken, öbür yanıyla bu kişilik dönüşümünü sağlamak için bir araçtı. İnsanlık onuru işte bu dönüştürme çabasına direnişin hem hukuki hem siyasî koduydu.

Bilim Kurgu yarının hayalini kurar

Vandana Singh (Duvar) 28 Temmuz 2017

Sorun, bazen hayatın sanatı son derece iyi taklit etmesidir. Dünya iklim bilimcilerinin yaklaşık yüzde 97'si, iklim değişikliğinin gayet ciddi biçimde insan kaynaklı olduğu ve anlamlı bir müdahale olmaması halinde bir felâketle sonuçlanacağı konusunda hemfikirler. Felâket kelimesi, tayfunlar ve kuraklık, kıyı şehirlerinin sular altında kalması, yeni haşereler ve hastalıklar, çılgın biçimde değişen hava koşulları ve bunun sonucu olarak mahsullerdeki ve gıdadaki azalma, türlerin kitlesel yok oluşu ve kitlesel insan göçleri gibi sonuçları olan, aşırı hava olaylarını ifade ediyor. İçi boş manşetlerin ve siyasî ihanetlerin ötesinde olan bir gerçek varsa, o da felâket sürecinin şüphe götürmez biçimde başlamış olduğudur. Kimi zaman yaşam sanattan daha tuhaf ve daha korkunçtur. Karmaşık doğası nedeniyle, iklim sistemi çöküş noktaları gibi kötü özelliklere sahiptir; bunlar aşıldığında işler çok hızlı ve genel anlamda geri dönüşü olmayan bir şekilde değişecektir.

Cumhuriyet'te aradığınız çete ülkeyi yönetiyor

Ahmet Şık (Cumhuriyet) 27 Temmuz 2017

Buraya kadar anlattıklarımdan anlamışsınızdır. Söylediklerim savunma veya ifade değil. Aksine ithamdır. Çünkü;

Bu siyasî operasyonun kanunî kılıfını hazırlayan metnin başında iddianame yazması, çöp muamelesi yapılması gereken bu utanç vesikasını hukuki kılmıyor. Tıpkı, öncesi ve sonrasıyla bu siyasî operasyonda görev ve rol üstlenen kimi kişilerin adlarının önünde hâkim – savcı yazmasının kendilerini hukukçu kılmadığı gibi.

Bizlere yönelik bu operasyon; düşünce ve ifade hürriyetini, basın özgürlüğünü hedef alan bir pogromdan başka bir şey değildir. Ve kimi yargı mensupları da bu pogromun linççileri olma görevini üstlenmişlerdir.

'Yüzde 26': Politik hafızanın hepten dumura uğraması

Kürşat Bumin (Duvar) 24 Temmuz 2017

Akşener'in çok yakın bir tarihte şu açıklamayı yaptığını biliyorsunuz: Ben, İçişleri Bakanlığı yaptığım dönemde tarihin en uzun, en geniş, en kapsamlı sınır ötesi harekâtına imza atmış bir bakanım. Utanarak söylüyorum bazıları diyor ki sosyal medyada 'Meral Akşener MHP'ye genel başkan olmasın, faili meçhullerin sorumlusu O'dur' diyorlar. Ne derseniz deyin hepsi kabulümdür. Bu ülke için, bu milletin birliği beraberliği için bir şey yapılması gerekiyorsa yapmışımdır, sorumluluğunu da sonuna kadar alıyorum.

Skandalizasyon

İrfan Aktan (Duvar) 24 Temmuz 2017

İktidarlar, halkla mutabakatı, bizzat kendi ihlâlleri dolayısıyla sonlanmaya yaklaştığında, Camus'nün işaret ettiği gibi nesneleri yanlış anlamlandırmaya, hakiki gerçekliğin yerine tasarlanmış gerçeklikleri yerleştirmeye çalışır. Bunun için de yasaların öngörmediği, dolayısıyla meşru olmayan yersiz şiddete, manipülasyona, dezenformasyona, şantaja, skandalizasyona başvurur. Yandaş medya, tüm bu sürecin sadece bir aparatçığıdır.

Parlamento 'konuşulan yer' demektir ve her yerde konuşulabilir…

Murat Sevinç (Diken) 22 Temmuz 2017

Herkes, her birimiz, insan muamelesi görmek, eşitliğin ne olduğunu bilmesek de aslında eşit olmak isteriz. Konuştuğunuz sahneye çıkarıp yan yana bir iskemlede oturacağınız yurttaş, kendisini iyi hissedecek, kuşkunuz olmasın. Bunu, devlet ile bütünleşmiş parti ve siyasetçiler değil, ancak sizler yapabilirsiniz. Onların dile getirebileceği tek şey kaldı artık: Senin konuştuğun parkı biz inşa ettik! Bu kadar. Sonrası, dalga geçme, itibarsızlaştırma çabası, vesaire. Bir süre çok gülerler, sonra gülmezler…

Her şey hızla değişiyor. Devir, kitlesel ve barışçıl, dikkat çekici eylem devri. Yurttaşın katılabileceği ve katılmak bir yana, sahipleneceği yol ve yöntemler.

Gidin bir köye, otobüs garajına, parka, lokantaya. Davet edin insanları. Yanınıza bir iskemle koyun. Lütfen deneyin. Anlat, deyin. Anlatacaktır. Kuşku duymayın…

Plebisiter Bonapartizmin sınıfla yaklaşan imtihanı

Foti Benlisoy (Evrensel) 20 Temmuz 2017

İktidar, on beş senedir yaptığını, yani emeği esnekleştirip güvencesizleştirirken, alt sınıfları güçsüzleştirirken onların rızasını sağlayabilmeyi bu kez de kolayca başarabileceğini umuyor olmalı. İç ve dış sermaye için zamanında onu adeta bir beyaz atlı prens kılmış bu vasfını bir kez daha ispat edip bu kesimlerin yeni rejime desteklerini sağlama almak istiyor. Oysa bu kez aynı şeyi yapmak, yatay değil de bu kez olası dikey sınıf savaşları nedeniyle çok da kolay olmayabilir. AKP tabanının bir bölümü, 15 Temmuz darbe girişiminin püskürtülüşünün anmasına giderken küçümsenmemesi gereken bir kayıtsızlık hali içerisindedir. Gayrimilli elit karşıtı popülizminin sınırlarına gelinmiş olması ve daha önemlisi, OHAL koşullarında dahi işyerlerinde belirgin bir itirazın görünür olmaya devam etmesi, iktidarın işinin bu kez sandığından zor olduğu anlamına geliyor.

CHP ve Adalet: Olmayacak duaya âmin demek mi?

Taner Akçam (T24) 19 Temmuz 2017

Ortada bir gariplik var; gelinen nokta, yer bir tuhaf… Hak Hukuk Adalet diye işbaşına gelenler, sürekli kendilerinden önce gelenleri aratacak uygulamalara imza atıyorlar. Ve bugün galiba bu Adalet işinin en dibe vurmuş halini yaşıyoruz.

Toplum olarak peki niye, sorusunu yüksek sesle sormamız gerekiyor.

Cevabını bilenlerimiz vardır. Belki de cevap çok basittir. Biz baştan Papazı dövdürmeyecektik, fıkrasındadır. Yani cevap derin ve toplum olarak gerçekten Hak-Hukuk ve Adalet isteyip istemediğimiz belli değil. 1876'dan beri istenen de olmayan da bu… Belki de istenen sadece, hangi sloganla olursa olsun iş başına gelmek ve siyasetin sunduğu imkânlar ile cebimizi doldurmak… Bu devletin kurulduğundan bu yana, sağcı, solcu, Laik ve İslamcı iktidarların yaptığı hep aynı, etrafında kendisinden nemalanan bir çevre yaratmak. Aralarındaki yegâne fark nemalanan çevrenin genişliği veya darlığı ya da sosyal-sınıfsal farklılıkları…

'Tek tip' millet isteyen 'tek tip' devlet

Hakkı Özdal (Duvar) 19 Temmuz 2017

12 Eylül ve bu aralar 'eski Türkiye' olarak kodlanan kalıntısı gibi; kendisini bir vakitler 'post 12 Eylül' olarak lânse etmeye çalışmış ve bazı kesimler nezdinde bunu kısmen başarmış olan 'yeni Türkiye' rejimi de 'bekasını' işçi sınıfı ve Kürt halkına karşı bir pozisyonda gördüğünü gizleyemez hale geliyor. Israrla tek tek tek… diye vurgulanan siyasal pozisyon, sonunda ironik şekilde kendisini doğru tarif ediyor ve önceki 'ayrışma' iddialarını geçersizleştiriyor: Evet, en azından 40 yıldır, gerçekten de 'tek tip' millet isteyen bir 'tek tip' devlet…

AKP ve baş edilebilir düşmanları

İrfan Aktan (Duvar) 17 Temmuz 2017

Dilediğiniz kadar iktidarın yaptığı haksızlıkları ifşa edin, Fethullahçılara karşı yıllardır mücadele ettiğinizi söyleyin, iktidardan önce sizin Fethullahçıların mağduru olduğunu belgeleriyle ortaya koyun; eğer iktidarı haksızlık yapmaktan alıkoyacak gücünüz yoksa, halkın çoğunluğunu yanınıza çekemezsiniz. Halkın çoğunluğunu yanınıza çekmedikçe de durdurucu güce kavuşmuş olamazsınız. Dolayısıyla haklılar güçlü olmadıkça, haksız haklı görünmeye devam eder.

Sivil ölüler ülkesi

Çiğdem Toker (Cumhuriyet) 16 Temmuz 2017

692 sayılı KHK, 15 Temmuz'un birinci yıldönümünden bir yıl sonra ve maaş ödeme gününden bir gün önce çıkarıldı.

Maaş gününden bir gün önce… (insan tabii, bu durumda zamanlamanın Maliye açısından bir bütçe denge aracı olarak da görüldüğünü düşünmeden edemiyor. Düşünün 7395 kişinin maaşı, kadrolar yeniden dolduruluncaya dek Hazine kasasında kalacak.)

7395 kişi aileleriyle 30 bin kişiye yakın bir nüfusa etki eder.

Hafta başı mutfak alışverişi yapamayacak, çocuklarına belki yemek çıkarmakta zorlanacak, kamuyla bütün bağları kesildiği için hastalık halinde doktora gidemeyecek on binlerden söz ediyoruz.

Öncesiyle birlikte düşündüğünüzde 110 bine yakın ihraç, yarım milyon nüfus demek.

Önceki ihraçları yaşayan on binlerce kişinin aylardır iş bulamadığını unutmayalım.

AKP sonrası Türkiye'yi düşünmek

Dinçer Demirkent (Duvar) 13 Temmuz 2017

Hukuk devleti olarak adlandırdığımız, yurttaşlar açısından öngörülebilirlik sağlayan bir hukuk düzeni ve bütün organların anayasa ve hukukla bağlı olduğu bir devlet formunun tamamen ortadan kaldırıldığı, bütün aygıtların tek bir kişinin hırs, hınç ve ihtiraslarına yamandığı bir rejimin sonrasını düşünmek hem çok kolay hem çok zordur. AKP iktidarı demokratik sınırları çoktan tüketmiş ve 20 Temmuz darbesiyle anayasayı ortadan kaldırılmıştır. Bu durumda en yanlış düşünce, AKP OHAL'i kaldırmayacak, 16 Nisan plebisitinde yaptığı gibi her gayrımeşru yolu kullanarak seçim kaybetmeyecek, iktidarı bırakmayacak cümlesiyle özetlenebilir. Böyle düşünmek AKP'nin zihinlerde kurduğu çemberin kırılmasının önündeki en büyük engeldir. Çemberi kırabilecek gerçek eylem, halkın özgürlük, adalet ve eşitlik arzusunu siyasallaştırabilmekten geçer. Bu, yeni siyasal birlik formunun somutlaştırılması, yeni bir anayasa demektir. Türkiye halklarının etrafında bir araya geleceği anayasal ilkelerin, zihinlerde somutlaştırılması Türkiye'yi yeniden kuracak bütün siyasal öznelerin önüne koyacağı ilk siyasal eylemdir. Zordur, çocuklarının geleceği tarikat ve cemaatlerin insafına bırakılmış insanların, yurttaşlarımızın gözlerinin içine bakmak. Onların gözlerine Ömer adaletinden bahsederek değil, çocuklarının cemaat yurtlarında ölüme terk edilmeyeceği, tecavüze uğramayacağı bir ülkenin somut tarifiyle bakılabilir ancak. Hayatlarını sürdürmek, sosyal yardım alabilmek, iş bulabilmek için parti kaydının, cemaat aidiyetinin istenmeyeceği bir ülkenin tarifini yaparak.

G20'nin yıldızı Trump değil, Türkiye!

Önder Algedik (Duvar) 11 Temmuz 2017

Türkiye ikim fonuna para vermek değil, hatta fondan para almak istiyor. Bunu da Şili'nin güneşten elde ettiği elektriğe verdiğinin iki katını Çayırhan B özelleştirmesinde kömüre vererek yapmak istiyor. Bunu bırakın köprü kullanmayı, araba bile kullanmayan insanların parası ile köprüleri finanse ederken istiyor. Sadece bizden toplanılan vergilerle oluşmuş Karayolları Holding'in gelirleri bile değil Türkiye'yi, bütün Afrika'nın iklim projelerini karşılamaya yetecek kadar.

Adalet için açlık grevi

Ahmet İnsel (Cumhuriyet) 4 Temmuz 2017

Gülmen ve Özakça, her gün başlattıkları ve düzenli olarak gözaltına alınıp serbest bırakıldıkları, yüzde yüz meşru bu hak arama eylemlerini, daha sonra açlık greviyle desteklemeye karar verdiler. Bedenini, sağlığını ve ileri bir aşamada hayatını bir insanın terazinin kefesine koyduğu, bu nedenle tartışmalı ama ancak çok büyük bir haksızlık karşısında bir kişinin kendi vicdanında karar verebileceği bir eylem, açlık grevi. Gülmen ve Özakça, ölüm orucuna yatmadılar. Taleplerini duyurabilmek için açlık grevine başladılar. Ama karşılarında ipin ucunu biraz salarsam, bütün denetimi kaçırırım diye düşünen nobran, toplumsal hareketlerden artık saplantılı biçimde korkan, façasının bozulacağı endişesiyle her aykırı sesin tepesine vurmaya önem veren, kibirli ve zalim bir muktedir güç vardı.

Ne istiyoruz? Adalet! Vermeyecekler!

İrfan Aktan (Duvar) 3 Temmuz 2017

Karar vericiler, Gülmen ve Özakça'nın yenilmesi halinde, adalet arayışında olan milyonlarca insanın büyük bir yılgınlığa kapılacağını bilerek parmağını kımıldatmıyor. Çünkü Gülmen ve Özakça'nın başına kötü bir şey gelmesi, onları açlıkla teslimiyet arasında bir noktaya mecbur bırakan iktidarda değil, kalbi bu iki eğitimciyle birlikte atanlarda derin bir yara ve yenilgi duygusu yaratacak. Can pahasına bile adaleti bulamıyoruz duygusu hakim olacak. Ölseniz de adaleti bulamazsınız* diyenler belki toplum vicdanında mahkûm olacak ama o mahkûmiyetin herhangi bir hükmü kalmadığını iktidar da çok iyi biliyor.

Kokuşma

Dinçer Demirkent (Duvar) 29 Haziran 2017

Siyasal iktidarın bu yürüyüşe verdiği tepkiler, siyasî çirkefliğin Gezi sonrası sembolü olmaya adaydı, tabii kendi döneminin ruhuyla. Erdoğan, örneğin camide içki içildi ya da türbanlı bacıma saldırıldı gibi üretilmiş senaryoları halka gerçekmiş gibi anlatmadı bu defa. Yürüyüşünün kendi lütfu olduğunu söyledi. Diyordu ki eğer anayasal bir hakkı kullanıyorsanız benden izin almak zorundasınız, çünkü anayasanın üzerinde ben varım. Bu Gezi dönemine göre daha özgüvenli, gerçeğe daha yakın bir açıklama elbette. Benzer bir gerçeklikle ana muhalefet partisinin genel başkanının tutuklatılabileceğini de ima etti.

Artık neden cezaevinde olduğunu bile hatırlamıyor

Bahar Kılıçgedik (Artı Gerçek) 24 Haziran 2017

Çelebi'ye göre Özkan'ın yeniden yargılandığı dava şekilsel. Bu ortamda İzmir dosyasından askere ceza çıkmasını beklemediğini ifade eden Çelebi, şunları söyledi: Devlet orada öldürülen generalin failini bulmak ya da bir fail yaratmak istiyor. Bu olayı faili meçhul bırakmak istemiyor. Mehmet Emin Özkan, Türkçe bilmiyor, ama ifadesi Türkçe alınıyor. Tercümanın da olmadığı bir yerde nasıl ifadesi alınmış? Nasıl yargılama yapılmış? Bir fail bulunmuş ve devlet faili elinden çıkarmak istemiyor. 20 yıl sonrada pardon demek, yanlışlık yaptık demek ise cesaret ister. Sanırım bu cesareti de gösteremiyorlar. Belki de mevcut hakimler, konjonktürel yaklaştıkları için, 'birinin yaptığı bu yanlışı ben düzeltmeye kalkışırsam bana ne olur' endişesi de taşıyor olabilirler. Bu endişe olmasaydı, hukuk normal işlemiş olsaydı Özkan şimdiye kadar dışarıda olmuş olurdu.

Adalet sistemine güvenim yok, bir talebim de yok

Ahmet Altan (Diken) 24 Haziran 2017

Bir siyasî iktidarın hukuksuz işler yapmasını eleştirmek, Yapma diye uyarmak suç mu? Darbecilik mi? Uyarmayalım mı iktidarı?

AKP'nin ilk başkanlık seçimlerini kaybedeceğini düşünüyorum. Bunu söylemek suç değil.

İktidarın yargılanacağını söylüyormuşum. Evet söylüyorum. Suç işledilerse neden yargılanmasınlar?

AKP iktidarının yönetimden gideceğini söyleyerek, 'bu söylemler kapsamında darbenin gerçekleşeceğini' beyan etmişiz.

Boşuna beklemeyin. Ben sizin korkutabileceğiniz bir adam değilim.

Modern bireyin insanlık halleri

Alper Hasanoğlu (Duvar) 23 Haziran 2017

Yabancılaşmış ve tecrit edilmiş modern bireyin çok temel bir korkusu var. Özellikle devasa global şirketlerdeki kurumsallaşma adı altında hayata geçen bürokratik sistem içinde küçücük kalan bireyle kurum arasındaki uyuşmazlığın yarattığı var oluşsal korku. Hemen herkes maaşlı çalışan ve bu devasa bürokratik çarkın içinde kendi üstündeki yöneticisine bağımlı. Bu bağımlılık içinde yalnızca iş güçlerini değil kişiliklerini de satmış durumdalar; gülümsemelerini, tutumlarını, dostluklarını… Kendilerine ihanet eder durumdalar, çünkü yükselecekler mi, düşecekler mi hiç mi hiç bilmiyorlar. Kariyer basamaklarında tırmanabilirler ya da yoksulluğun tuzağına düşebilirler. Kapitalist bürokrasinin yarattığı bu korku ve kaygı hayatın başka alanlarında ortaya çıkabilecek bütün sıkıntılarından daha sert vuruyor.

Sol cemaatçilik, fetişizm ve 'Komünist idea'

Halûk Sunat (Birikim) 23 Haziran 2017

Peki, panzehiri nedir bu gidişin? 'Komünist ufka' sırtımızı dönmek mi? Yo, hayır. Yalnızca, 'komünist arzu'nun nesnesinin, gerekçesinin -üreten ama sömürülen; örneğimizde, en temel haklarına el konmuş- halk olduğunu (7); dahası, 'komünist idea'/ 'ideal' ile ilişkimizin, tümgüçlülük vehmimizi yansıttığımız bir mutlaklık değil; 'olası başarısızlıklar uzamında yol alışa müsait', her dem, taşıyıcı özneleri ile birlikte kendisini -hareket içinde- sınamaya açık tutan hipotez (8) nitelikli bir bağlanma olması gerektiğini aklımızdan çıkarmamaktır panzehirimiz. Bir başka deyişle, Umberto Eco misali, yaratıcılığa açık, özgürlükçü 'açık bir yapıt' olmalıdır mücadelemiz.

Etiketler

Aile AKP Ali Türkan Amerika Araba Aydın Bacı Beslenme Bilim Cem Karaca Cehalet CHP Cinsellik Çevre Çizgi Roman Çocuk Demokrasi Deprem Derkenar Devlet Dil Din Distopya Edebiyat Eğitim Ekonomi Erkek Fanatizm Felsefe Feminizm Gençlik Günce Hayat Hayvanlar Hızlı Gazeteci Hoyratlık Hukuk İnternet İslâm Kadın Kapitalizm Karikatür Kariyer Kedi Kemalizm Kemal Tahir Kent Kitap Kişilik Komplo Konut Kültür Kürtler Mavra Medya Mektup Militarizm Milliyetçilik Mizah Modernite Müzik Necdet Şen Nefret Nereye Nostalji Pano Pazarlama Polemik Portreler Psikoloji Reklam Safsata Sağlık Sanat Savaş Sevgi Seyahat Sinema Siyaset Sol Sosyoloji Spor Şarap Şiir Tarih Teknoloji Telefon Televizyon Terör Toplum Tutunamayanlar Ütopya Vicdan Yazmak Yalnızlık Yaşlılık Yergi Yoksulluk

Derkenar'da     Google'da  

85