Patronsuz Medya

İnsanlığın devamı, kapitalizm karşısında dengeleyici bir gücün ortaya çıkmasına bağlı

G. M. Tamás → Jaroslav Fiala (Dünyadan Çeviri) 13 Ekim 2017

Avrupa'nın esas düşmanları bugün kimler?

Avrupa'nın tüm hükümetleri, istisnasız hepsi. Dört nala kıyamete koşuyorlar. Ne yaptıklarının farkında bile değiller. Geçmişin muhafazakâr liderlerini düşünün; başka meselelerde ne kadar pislik olursa olsunlar, bunun şakası olmaz diye bir sınırları vardı. Ülkenizle oynamazsınız, her şeyin bir sınırı vardır. Ama bugünkülere bir bakın; David Cameron, François Hollande, Miloš Zeman… Bu insanların hiç bir fikri zikri yok, öylesine saçmalayıp duruyorlar. Durum gerçekten çok ciddi. Sonra bir de etrafımızdaki çürümeye bakın; birçok kurumdaki yerlerde sürünen entelektüel seviyeye bakın; genel kültürel krize, sözüm ona profesyoneller ve aydınlar dahil, orta sınıfın cehaletine bir bakın. Sırf insanlığın sürmesi için bile günümüz kapitalizmi karşısında bir dengeleyici güce ihtiyaçımız var. Kendi haline bırakılmış kapitalizmin bunu yapamayacağı ve yapmayacağı çok açık. Bu bildiğimiz eski ve kötü burjuva sistem değil, çok daha kötüsü. Yeni siyasî yapılar yaratmamız lâzım, tabi hâlâ vaktimiz kaldıysa. Bundan o kadar da emin değilim.

Ağır çekim kıyamet

Peter Brannen (Dünyadan Çeviri) 13 Ekim 2017

Sanayileşme öncesinden sadece 1 derecenin altındaki bir sıcaklık artışının olduğu günümüz dünyasında, sıcak hava dalgaları yeni bir ölüm sebebi haline geldi bile. 2003'te, hava sıcaklıklarının mevsim normallerinin üzerinde seyrettiği iki hafta içinde Avrupa'da 30 bin kişi ölmüştü. Buna 500 yılda bir yaşanan olay denmişti. Ama üç yıl sonra tekrar yaşandı (normal zamanından 497 yıl önce!). 2010'da sıcak hava dalgası Rusya'da 15 bin kişinin ölümüne neden oldu. 2015'te, sadece Karaçi'de, birçoğu Ramazan ayında oruç tutmakta olan 700'e yakın insan, Pakistan'ı vuran sıcak hava dalgasında hayatını kaybetti. Ama bu trajik epizotlar yaklaşmakta olanın ancak gölgesi sayılır.

Arabayı yıkatın, tozlanmış

Ümit Kıvanç (Duvar) 12 Ekim 2017

Vicdandan, ahlâktan sözetmenin anlamsızlığını idrak edecek kadar Türkiye dersi gördüm şu yaşa gelene kadar. Lâkin bunlar var olmayınca nasıl insan toplumu olunuyor ki? İçindeki vicdan ve ahlâk hücrelerini yok etmek için böylesine azimle uğraşan başka bir toplum görmüş müdür dünya tarihi acaba? Bu kadar pervâsızca sürdürülen, bu kadar haysiyetsizce iştirak edilen din istismarı görülmüş müdür? Oh ne güzel, rahat rahat ırkçılık yapabiliyoruz! diye sevinen İslâmcıyı rahatsız edecek hiç bir sorgulama imkânı ve merciinin bulunmayışı nasıl mümkün olabiliyor? O Saray'ı da mı gözünüz görmüyor yoksa bal gibi, biz kapıkuluyuz, başka nasıl yaşayalım? mı demektesiniz? İştirak ettiğiniz suçların günahların dozu ve sayısı, günde beş yüz rekât namaz kılsanız, ayda kırk gün oruç tutsanız karşılayamayacağınız bir şeytana hizmet tablosuna yerleştirdi sizi; nasıl kurtulacaksınız? Hayrettin Karaman mı gelip teker teker elinizden tutup çıkaracak oradan? Büyük meseleleri bıraktım bir yana; bir vakitler doğru düzgün insan diye bildiğimiz okur-yazar İslâmcılar, soyulup asfalta yatırılmış insanlarla alay eden şu Misvak dergisi denen rezilliğe dahi tek lâf etmiyorlar. O kötülüğe razı gelmenin vebali olmaz olur mu, aklınızı mı kaçırdınız? Merhametsiz olun diyen bir ilâhî buyruk, haysiyetsiz olun diyen bir peygamber iletisi yoktur; nerede kaldı zalim olun, şerefsiz olun uygulamaları! Geçtim. Hayatı numara, entrika, yalan, iftira, alkış tutkusu, daracık alanda hakimiyet didişmeleri ve yabancı düşmanlığından ibaret ve icabında devletten daha devlet bir muhalefet hattından kurtuluş bekleyen, fakat asfalta yatırılmış çıplak insanlara gözü kapalı bir ahali, bugünkünden daha iyi hangi iktidara hayat verecektir? Ama PKK! bahanenizdir; sevmediğiniz, istemediğiniz şey, Kürtlerle eşit olma ihtimalidir. Ezecek, üstünlük taslayacak kimsenin kalmaması tehlikesidir. Erdoğan+Bahçeli, önderlerinizdir, Kılıçdaroğlu zaman zaman iç rahat ettirmeye yarayan bir aksesuar.

Çok fena yenildik Mehmet…

Sevilay Çelenk (Duvar) 12 Ekim 2017

Gar katliamıyla ilişkili olarak olay öncesinde alınan istihbarat bilgilerinin gerekli yerlere iletilmediğine ve yok sayıldığına dair müfettiş raporları var. Birçok soru işareti ve karanlık nokta var. Fakat yine de bu katliamın en acı yönünü, sorumluluk makamındakilerin ihmalleri ve göz ardı etmeler oluşturmuyor sadece. Çok acı verici olan diğer bir gerçek de, bu katliamı yok sayan ve üzerine bir cümle bile kurmayan geniş bir sivil ittifakın varlığı. Milliyetçiler, ulusalcılar filân bir yana, kendini demokrat olarak tanımlayan geniş bir yurttaş kesimi de olay tarihinde katliam üzerine bir tek cümle bile kurmamıştı. Bir fotograf bile paylaşmamıştı. Barış isteyen demokratik kitle örgütlerinin, sivil toplum kuruluşlarının, farklı partilerin ve sendikaların üyelerini terörist olarak işaret eden söylemle, bu katliam karşısında suskun kalarak ve neredeyse olmamış sayarak ittifak kurulmuştu.

Yargıca soracağım, yedi milyar insanın bildiği sır mıdır?

Tunca Öğreten → Gülten Sarı (P24) 10 Ekim 2017

İki yıl önce Türkiye'nin, Procera adlı bir yazılım şirketinden, çocuk pornusunu kontrol etmek bahanesiyle tüm interneti izlemek amacıyla bir sistem satın aldığını belgeleyen bir haber yapmıştım. Bu sistemle Whatsapp yazışmaları dahil, her tür izleme ve kısıtlama mümkün hâle gelecekti. Türkiye'de bu haber sonrası şeffaflık adına ne oldu bilmiyorum ama İsveç merkezli şirketin önünde aktivistler protesto gösterisi yaptı. Hatta Forbes dergisi, bu haberden yola çıkarak, şirketin mühendislerinden birinin itiraflarını yayınladı. Türkiye'deki internet kullanıcılarının haklarını İsveçliler aradı. Evet, dijital bir çağda yaşıyoruz ama biz bu dijitalleşmeden ne anlıyoruz? Teknolojiyi bilgiye erişmek için değil, fotograflarımızla başkalarını kıskandırmak ya da bizim gibi düşünmeyenlere saldırmak için bir troll havuzu olarak kullanıyoruz. Ülkenin çoğunluğu devletin şeffaf olması adına bilgi talep etmeyince, sorgulayan azınlığı yaşam tarzına göre envai çeşit terör örgütüyle yaftalamak da kolay oluyor. Dolayısıyla bu korelasyonda Türkiye'yi herhangi bir yerde konumlandıramıyorum. Konumlandırmak için pusulaya ihtiyaçımız var. İnsanın pusulası vicdanıysa, biz onu kaybedeli çok oluyor.

Boyunu soran olduğunda 1.70 diyordu…

Murat Sevinç (Duvar) 10 Ekim 2017

Basit bir hesap yapmıştı zamanında. Eğer o kişi düzgün bir insan olsaydı zaten kuyrukta öne geçmezdi. Belli ki berbat biriydi. Berbat birini uyardığında, efendi bir yanıt verme ya da özeleştiri yapma olasılığı var mıydı? Hayır, yoktu. Yaşadığı ülkede özeleştiri yapan birileriyle hemen hiç karşılaşmamıştı. Muhtemelen çemkirecek, küfredecek, işine bak filân diyecekti. Hatta kavga da çıkarabilirdi. Bu durumda, hakkının ihlâl edilmesiyle yaşadığı kaybı, hiç tanımadığı ve hiç bir zaman tanımayacağı birinin yüzüne çemkirme olasılığının ağırlığı ile teraziye koyup her durumda ilkini seçiyordu. Evet, uyarmıyor ve hakkından istemeyerek feragat ediyordu ancak karşılığında huzur buluyordu. Kötü bir yurttaşlık örneğiydi bu ancak bir öküzün, uyarıldığında uygar bir insana dönüştüğüne hiç tanık olmamıştı. Huzur, konuşmamaktaydı. Sessizlikteydi.

'Devlet' her zaman haklıydı…

Murat Sevinç (Diken) 9 Ekim 2017

Devlet şimdi de, imzacı akademisyenleri yargılayacak. Çok doğru, yerinde bir karar. Okuyabildiğimden anladığım, şahane bir iddianame. İddiayı destekleyecek delil yok! Olsun, delil dediğin fuzulî iş. Peki, AİHM ve AYM kararları? Ne kararı ulan, ne hukuku ulan, ne yasası ulan! Özür dilerim, aklım bir an hukuka gidiverdi. Nefis ve kesinlikle doğru bir karar. Yargılanmalılar. Bedel ödemeliler. Kanlarında banyo yapmak isteyenler, ödüllendirilmeli. Doğrusu bu. İddianameyi yazanı ve söz konusu kararlılığı takdirle karşılıyorum. Karşı çıkanlar vatan hainleri, kuşkusuz.

Devlet haklıdır. Yargı bağımsızdır. Sorgulamak, karşı çıkmak, ihanettir.

BOP'un haritası var mı?

İlhan Uzgel (Duvar) 9 Ekim 2017

Sorunun temelinde şu yatıyor sanırım. ABD, İslamcı hareketlere ilişkin olarak 2000'li yıllarda geliştirdiği siyaseti çok açık bir şekilde yürüttü. Onlarca resmi açıklama, rapor, makale ve diplomatik girişim, işin içinde demokratikleşme ve reform olduğu için gayet rahat yayınlandı, tartışılabildi. Oysa, ABD'nin Kürt sorunundaki yaklaşımı son derece kapalı, dışarıya çok az veri sağlayan bir politikayla yürütülüyor. Bu yüzden de ABD'nin Kürt politikasını analiz ederken sağlam verilere dayanma zorluğu çeken hem sağ hem de sol kesimler, işin kolayına kaçıp, Washington'un İslamcılık için geliştirdiği siyaseti, Kürt sorununu açıklamakta kullanmak gibi tuhaf ama kolaycılık açısından anlaşılır bir yolu tercih ediyorlar. Bunun sakıncası şurada yatıyor. ABD İslamcı siyaseti ılımlılaştırarak dönüştüreceğim diye açıkladığı halde, ısrarla bunu bir bölme politikası olarak okumak, hem entelektüel duruş hem de siyasal tavır alış konusunda kafa karışıklığına yol açıyor. Sonuçta hem İslamcı siyasetin dönüşümü, bununla neyin hedeflendiği tam olarak anlaşılamıyor, hem de Kürt sorununun gelişimi ve Batı bağlantısı bir tek bölünme kaygısı üzerinden tartışılıyor.

İşkence reklamı

İrfan Aktan (Duvar) 9 Ekim 2017

Dünyadaki pek çok örnek gösteriyor ki, irileşmeye başlayan her mafya grubu, devletlerin sert yüzünü taklit etmeye başlar. Daha fazla taraftar kazanmak için korkutulmuş topluma veya topluluklara şefkat bahşederken, düşmanlarını da dehşet görüntüleri üzerinden şefaat dilenme noktasına sürüklerler.

İşkence videolarını yayan mafya gruplarının, devletin muhaliflere veya tehdit olarak gördüklerine karşı gerçekleştirdiği işkence uygulamalarını sosyal medya üzerinden sistematik olarak yayma projesinden etkilenmediğini düşünmek zor. Keza, işkenceye tabi tutulanların neredeyse istisnasız kadınsılaştırılmasının, korkunç boyutlara ulaşan kadına yönelik şiddeti hem teşvik ettiğini hem de resmettiğini unutmamak lâzım.

Kürdistan'da plebisiti ilk kim savundu?

Dinçer Demirkent (Duvar) 6 Ekim 2017

Türkiye'de ana akım siyasetin iki ucunu oluşturan iki düşman kardeş var. Mevcut sömürü düzeninin devamlılığını meşrulaştırma araçları olarak işlev gören bu iki ideolojik örüntüyü kardeş kılan birbiriyle ilişkileri değil, referans aldıkları ortak merkezle ilişkilidir. Her iki düşman kardeş, yani liberaller ve ulusalcılar kendi konumlarını hep tahayyül edilmiş bir Kemalizm'e göre belirlerler. Bu Kemalizm'den uzaklaşma olarak düşünülen her politika ya da düşünce liberallere göre 'iyi' iken ulusalcılara göre 'kötü'dür ve elbette bunun tersi de geçerlidir.

Umut Kozay'ı kim öldürdü?

İrfan Aktan (Duvar) 2 Ekim 2017

Peki, aradan aylar geçtiği halde, şehrin göbeğinde, operasyon zamanından kalma mühimmat, neden orada kaldı? Yüksekova'da ve sokağa çıkma yasağının uygulandığı onlarca ilçede daha kaç mühimmat, kendisini bulacak çocukları bekliyor? Bu mühimmat kasıtlı mı bırakıldı? İnsanlar mahallerine dönmeden önce neden şehirlerin göbeğinde bu mühimmat bulunup imha edilmedi? Neden kolluk güçlerine bir mermi bile zimmetliyken, mühimmatı ortalık yerde bırakabiliyorlar? Mühimmatın devlete ait olup olmadığına dair de bir tahkikat yapılmakta mıdır? Umut Kozay'ı kim öldürdü? O mühimmatı oraya kim bıraktı ve şu an nerede, ne yapıyor? Bunun izini sürecek bir hukukçu, bir siyasetçi var mıdır?

'Yapıyorum; çünkü yapabiliyorum'

Kemal Can (Duvar) 28 Eylül 2017

Yapıyorum, çünkü yapabiliyorum mekaniğinin ideolojik ve toplumsal hassasiyetlerle ilgili kullanım şablonu: Kullanıyorum; çünkü kullanabiliyorum. Bir iktidarı tarif edecek ideolojik etiketin, ötekilere karşı kullandığı ideolojik argümanlar, başkaları için dayattığı ideolojik hassasiyetlerle değil, kendisi için bağlayıcı olduğunu açıkladığı ideolojik sınırlarla belirlenmesi daha doğru. Bu pencereden bakıldığında iktidar, kullandığı, kullanabildiği, önerdiği veya zorladığı hiç bir ideolojik hassasiyetle kendisini bağlı hissediyor gibi durmuyor. Ancak, kendi yapabilirlik, kullanılabilirlik sınırlarını sürekli genişletirken becerebildiği en önemli şey, karşısındakilerin, muhalefetin bu alanları daraltmasına izin vermemek. Fakat dış politika ve ekonomi alanında, aynı dilden konuşanlarla daha sık karşı karşıya geliyor. Yapamayacağı şeyler açığa çıkınca rasyonel sınırları belirginleşiyor. Vaziyetin göründüğü kadar irrasyonel olmadığı anlaşılıyor. Buradan ilhamla; tartışmaya başladığımız soruya dönerek şöyle söyleyebiliriz: İktidarın ne yapacağını anlamaya çalışmak yerine, yapılabilirlik sınırlarını tartışma konusu yapmak belki daha çok şey söyleyebilir. Aksi halde, ana muhalefetin sorduğu böyle bir şey olabilir mi? sorusuna defalarca evet olabilir cevabını alması kaçınılmaz.

En güzel kişisel gelişim kitapları

Metin Solmaz (Duvar) 28 Eylül 2017

Hayatta öyle uzun uzadıya manalar aramanın alemi yok. Dünyaya düşmüş, milyonlarca yıldır düşmekte olan ölmeden önce bir miktar ömür tüketmekle meşgul trilyonlarca canlıdan biriyiz. Hal böyleyken temizliğini haftada bir gün gelen kadına yaptıran, yemeğini bistrodan yiyen, bu hayatta bir işe yarasın diye değil de maaş, kariyer, tatil, hatta emeklilik getirsin diye iş yapan birisi tabii ekseriyetle canı sıkılan birisi oluyor. Karnı ağrıyınca şaşırıyor. Kısa zamanda işinden ve eşinden şikâyet eden, bir şey üretmeyen, kendisine dahi pek hayrı olmayan birisine dönüşüveriyor. Biz o birisine şımarık birisi diyoruz.

Sağlıkta yeni trend: Hasta şutlama

Anıl Aba (Birgün) 21 Eylül 2017

İşte Amerikalı James Flavy Coy Brown'un dramatik hikâyesi de tam burada başlıyor. Nevada psikiyatri hastanesinde kalan zihinsel engelli, aynı zamanda da evsiz olan, James'in elinden tutup Greyhound otobüs garına getiriyorlar. Aldıkları bileti, olup bitenden haberi olmayan James'in eline tutuşturup adamı Kaliforniya'ya giden otobüse bindiriyorlar. Yaklaşık 10 saat sonra son durakta inen James ne yapacağını, nereye gideceğini, belki nerede olduğunu dahi bilmezken birisi onun zihinsel engelli olduğunu anlayıp yetkilileri arıyor. Ekipler James'i Kaliforniya'nın Sacramento şehrinde yeni bir hastaneye yatırıyorlar. Böylece James artık Nevada'nın sorunu olmaktan çıkıp Kaliforniya'nın sorunu haline gelmiş oluyor.

'Biz ne ara böyle olduk' ya da 'biz hep böyle değil miydik?'

Tuncay Şur (Duvar) 15 Eylül 2017

Cenazesi mezarından çıkarılmasın diye çocuğunun mezarına beton döken anneden, çocuklarının mezarlıkları bombalanmasın diye mezarlıkta nöbet tutan annelerden ve ellerine bir poşet dolusu kemik bu sizin çocuğunuz diye verildiğinde en azından bir mezarı olacak diye buruk bir tatmin yaşayan annelerin hepsi ve tüm bunları yapanlar aynı toplumda yaşıyor. Geriye insanlıktan çıkarılmış diriler ve leş kategorisinde tanımlanan cenazeler topografyası kalıyor. Tüm bu örnekler, şiddetin yasal kullanıcısı devlet ve onun aparatları vasıtasıyla gelişen örnekler; fakat tersinden yani, yasal olarak öldürme hakkı olmayan aşağıdan gelen sıradan insanların faili olduğu örnekler de az değil. İzmir'de Recep Karakaş'ın cenazesi mezardan çıkarılıp başka bir yere defnedilmek zorunda kalındı, gazeteler olayı İzmir'de tepki dinmiyor başlığıyla verdi. Giresun'da cesedi çıkarılıp parçalanmasın diye Şafak Yayla'nın mezarına beton döküldü. Bir gün önce, IŞİD'e karşı savaşırken ölen Sit Küçükkaya'nın mezarı kimliği belirsiz kişiler tarafından tahrip edildi. Bunlar ve benzer daha nice örnekte ise tertibatlar, resmi gözetim ve teşvikle sıradan insanlar tarafından yapıldı/yapılıyor.

Faşizm cenazeyi mezardan çıkarttırır, üstüne bir de özür bekler

Özlem Akarsu Çelik (Duvar) 14 Eylül 2017

Partili bir ismin yaptığı yorum aslında başka söze gerek bırakmıyor. Ne zaman nereye gömüleceğinize de ben karar veririm tavrı bu! İyi niyetli olsalardı 3 saati aşkın süre oraya polis takviyesi gönderirlerdi.

Sahi OHAL'in en ağır hissedildiği Ankara'da iktidara muhalif grupların toplaşmasına izin verilmezken, polis Yüksel Caddesi'ndeki işimi geri istiyorum eylemcilerinin üzerine leblebi gibi plastik mermi atarken ve her gün insanları gaza boğarken bu faşist güruha ne yapılıyor? Hiç bir şey. Cenazeye katılanlar, saldırganların polislere adıyla hitap ettiğini, selâmlaştığını anlatıyorlar.

SİHA

İrfan Aktan (Duvar) 4 Eylül 2017

JİTEM ve türevi yapılar eliyle örtülemeyen infazlar içinse çeşitli klişeler hem devlet hem de onun sözcüsü olan Türk medyası tarafından kullanılırdı. İlkin teslim ol çağrısına silâhla karşılık veren klişesiyle cinayetler, infazlar meşrulaştırılmaya çalışılırken daha sonra bunun yerini, öldürenin elini daha da rahatlatan dur ihtarına uymama klişesi getirildi.

Teslim ol çağrısına silâhla karşılık verenden dur ihtarına uymayan klişesine geçiş, yaşam hakkı ihlâli konusunda ürkütücü bir eşiğin daha aşılması anlamına geliyordu. Çünkü bir kişinin öldürülmesi için artık silâhla karşılık vermesine de gerek yoktu, kaçması yeterliydi. Yani 13 polis kurşunuyla öldürülen 12 yaşındaki Uğur Kaymaz'a yapıldığı gibi, öldürdükten sonra başucuna bir kalaşnikof koymaya bile gerek kalmamıştı.

Yeni bir devlet kurulur CHP onun içinde yerini alamaz!

Dinçer Demirkent (Duvar) 31 Ağustos 2017

Böyle bir kriz döneminin içinde siyaset yapan özneler bakımından da yukarıda anayasa ilmiyle uğraşanlar hakkında yaptığımız ayrıma benzer bir ayrım yapmak mümkündür. Fevkalade hâli ilân etmiş AKP lideri yeni devletinin korku ilkesini, itaat mezhebini ve tek adam menzilini meşrulaştırmaya çalışmaktadır. Aracı, topraktan havaya her şeyi politikleştirmek, içeriğe taşıdığı düşman hukukunu tahkim ederek zoru sürekli devrede tutmaktır. Varlığını koruyacak yeni düzenin kurulması için ve gerçekle bağı olmayan düşmanlıkların içeride ve dışarıda ülkeyi sürüklediği felâketler pahasına…

Moloz A.Ş.

Önder Algedik (Duvar) 29 Ağustos 2017

Sadece Ankara'da 2 binden fazla hafriyat kamyonu var. Bir haberde 2 bin kamyon var diyor ama bunlar şirketlere ait olanlar. Bir de belediyelerinkini kattığımızda Ankara'daki belediye otobüsünden daha fazla hafriyat kamyonu olduğunu biliyoruz. Bu sayı bile hafriyat kamyonlarının sayısının toplu taşımadan daha büyük olduğunu gösteriyor.

Bir haberde kamyon şoförü Elime geçen para 250 TL. Benim 3 saatte yaktığım yakıt 220 TL. Bana 30 TL kalıyor. Sefer başı para aldığımız için gün içerisinde ne kadar sefer yaparsak o kadar çok kazanıyoruz diyerek durumu özetliyor. Evet kamyoncu on sefer yaparsa 300 TL kazanıyor. 10 sefer demek ölüm demek ve o yüzden de insanlar ölüyor. Burada sormak lâzım, 30 TL'ye istihdam yaratılıyor mu? Yoksa yaratılan bir sefalet mi?

Çoğunluğu milli irade değil siyasî irade belirler

Ahmet Murat Aytaç → İrfan Aktan (Duvar) 26 Ağustos 2017

İnsan hakları savunuculuğu sadece ve sadece kendi toplumun içinde deneyimleyebileceğin bir yabancılıkla mümkündür. Bu da bayağı bir cesaret istiyor. Büyükada'da son derece sofistike ve uluslararası bir komploya maruz bırakıldı insan hakları savunucuları. İnsan hakları çalışanlar olarak arkadaşlarımıza yapılanlarla tekrar gördük ki, insan hakları savunucuları her zaman ajan olmakla, dışarıda kurulmuş olmakla suçlanır. Gerçekten de dışarıda kurulmuş bir siyasettir bu. Çünkü insan haklarını savunmak, sadece buraya ait olmanın dar görüşlülüğünü aşmayı gerektirir. İnsan hakları siyaseti yerel bağlarımızın yarattığı bir tür mekân poetikasını aştığımız yerde gerçek anlamını belli eder. O yüzden de kapalı olanı açar, durağan olanı devindirir. Sanıldığının aksine zaten var olan hakları koruyan bir bakışı yoktur. Toplumsal birimleri değiştiren, dönüştürücü bir yapısı vardır. Kısacası sosyal cemaatleri dönüştürür, değiştirir. Güçlü devlet olma iddiası, süreğen bir savaş rejiminin içinde olmak anlamına gelir. Bu birçok açıdan büyük toplumsal sorunlar yaratabilir. Ama en önemlisi toplumsal barışı kırılgan ve sürdürülemez hale getirir.

Bülent Uluer için: Bir düğün fotografı

Oya Baydar (T24) 25 Ağustos 2017

Şu son sırada yan yana duran parkalıların ikisi de vuruldu. Biri 12 Eylül'den önce, nikâhımızdan birkaç gün sonra; biri de 12 Eylül'de… Gelinin hemen sol yanındakini tanıdın mı? Açlık grevinde öldü, anımsarsın. Şu önde çömelmiş olan, bir de uzun boylusu: İdamlık. Kolunu benim omzuma atmış kara yağız delikanlı kayıp. Her yerde aradık. Hayatta olsa bulurduk. En önde uzanmış yatan, dört yıl önce vuruldu…

Neyse ki ilk işçi tramvaylarının çan ve ray sesleri geliyor dışarıdan. Neyse ki kedi odaya girmek için kapıyı tırmalıyor. (.…) Duvardaki düğün fotografı bir idam fermanı gibi, ölüm mangasının önüne dizilmiş, çaresiz, kaçak askerlerin arşivlerde saklanacak son fotografları gibi, bir korku filminin bakmaya cesaret edemeyip gözlerimizi yumduğumuz cinayet sahnesi gibi…

Şeriat soslu neo-faşist tırmanışı durdurmak!

Fikret Başkaya (Duvar) 22 Ağustos 2017

Faşizm bir bunalım rejimidir. Rejiminin 'sıkışma anlarında' gündeme geliyor. Kapitalizm dahilinde burjuvazinin (mülk sahibi sınıfların) beş egemenlik biçiminden biridir. Faşizmde, lider kültü (lidere tapınmaya) esastır, tek parti-tek adam iktidarına dayanır. Milliyetçilik ve yabancı düşmanlığı kaşınır… Parlamento (Meclis) ve burjuva hukuku by-pass edilir, kuvvetler ayrılığı ortadan kaldırılır ve devlet tam bir 'parti devletine' dönüşür. Başta basın özgürlüğü olmak üzere, her türlü özgürlüğün ve insan haklarının ezildiği bir terör rejimidir. Türkiye'deki rejim, klâsik faşizmin birçok temel karakteristiğini içerse de, kendine özgü unsurları da barındırıyor. Kaldı ki, toplumsal-politik süreçler kendilerini hiç bir zaman aynı şekilde tekrar etmezler… Sınırlı laiklik de tasfiye ediliyor ve din (şeriat pratiği) başta eğitim sistemi olmak üzere, devlet ve toplum yaşamında her geçen gün daha da belirleyici hale geliyor. Daha doğrusu daha şimdiden melez bir süreç söz konusu… Şeriat pratiği sinsice dayatılıyor… Tüm devlet aygıtı dinci cemaat ve vakıflara ihale edilmiş durumda. Bu durum, daha önce Fetullah Hoca Efendi Hazretleri, bu aralar Fetocu terör örgütü dedikleriyle mücadelenin nasıl kuyruklu bir yalan olduğunu da gösteriyor. Netice itibariyle şeriat soslu bir faşizm versiyonunu dayatarak, ilelebet iktidarda kalmayı amaçlıyorlar… O zaman kimseye hesap vermek zorunda kalmayacaklar ve ülkenin varını-yoğunu istedikleri gibi yağmalamaya, talan etmeye devam edecekler… Böyle bir şeyi bir nedenle daha istiyorlar: Eğer iktidardan düşerlerse mutlaka yargılanacaklarını biliyorlar… Bu yüzden ileriye doğru kaçmaya mecburlar… Başka türlü yapmaları mümkün değil… Lâkin, korkunun ecele faydası yoktur denmiştir…

Batı medyasının Venezuela yalanları bitmiyor

Ömür Şahin Keyif (Birgün) 20 Ağustos 2017

Haberde Venezuela halkının açlıktan hayvanat bahçesindeki hayvanları yemeye başladığı ileri sürülüyordu. Benzer bir haber tam bir yıl önce Aç Venezuelalılar hayvanat bahçesine saldırarak bir atı kesti şeklinde verilmişti: Guardian'ın haberinde, bir yetkili bu olayın alelâde bir suç ya da nesli tükenmekte olan türlerin kaçakçılığı olabileceğini söylemiş. (Batı'da da) Hayvanların hayvanat bahçesinden çalındığına dair pek çok haber var. Ama bu sadece Venezuela'da siyasî modelin çöktüğünün kanıtı olarak alınıyor.

Venezuela'da ekonomik kriz olduğu ve özellikle yoksulların acı çektiği doğru, diyor Vaz, ama ona göre tekil örneklerle desteklenerek önümüze konulan 'kıyamet çok yakın' senaryosu propagandadan ibaret. Yapılan, Haiti'de kapitalizmin iyi işlediğinin kanıtı olarak başarılı bir girişimciyi göstermenin tam tersi.

Dersim isyan etmedi

Baskın Oran (Radikal) 20 Ağustos 2017

Gerisi malûm. Tunceli Kanunu'nu en sert biçimde uygulamasıyla meşhur Korkomutan Abdullah Alpdoğan karadan iki saldırı yapıp püskürtülünce, Diyarbakır'dan (Sabiha Gökçen'in de dahil olduğu) uçak filoları kaldırılıyor. Kurtulanların durumu: Mağaralara iltica etmişlerdi. Ordu zehirli gaz kullandı, mağaraların kapısından. Bunları fare gibi zehirledi. Ve 7'den 70'e o Dersim Kürtlerini kestiler. Kanlı bir harekât oldu… Zehirli gazın savaşlarda kullanımı 1889 Lahey Sözleşmesi'nden beri yasak ama, devletin kendi vatandaşına kullanmasına bir yasak yok.

İç savaşın şartları

Ümİt Kıvanç (P24) 20 Ağustos 2017

Şiddet başlığı altında genellikle devletin marifetlerini tartışıyoruz. Böyle yapmakta da haklıyız elbette. Lâkin bir süredir, siyasî gerekçelerle de değil, pek çok durumda toplum bireylerinin başkalarına, ille öteki saydıklarına da değil, komşularına, yakınlarına, eşlerine, çocuklarına, hattâ hayvanlara kolayca, hiç rahatsızlık duymadan şiddet uygulayabildiklerini görüyoruz.

Toplumun daha fazla şiddete, güçlü olup karşıdakini ezmeye türlü yollardan teşvik edilmesi, evet, büyük sorun, ama buradaki esas sorun değil. Yukarıdan empoze edilen, artık gerek görülmediği anda yine yukarıdan önlenir. Esas dert, tek tek bireylerin, anlaşmazlıkların çözümü veya basitçe, talep ettiğine ulaşma yolunda, ayrıca maalesef eğlence için, şiddeti tereddütsüz başvurulacak meşru araç olarak görmesi.

Venezuela nasıl intihar etti?

Cemal Tunçdemir (Amerika Bülteni) 18 Ağustos 2017

Venezuela, 16 yıldır aşama aşama inşa edilen bir çabayla ağır ağır intihar eden bir ülke görünümünde. Nefret bir politik strateji. Komplo teorileri hemen her sorunun tek resmi açıklaması. Hukuk, adaletin değil rejimin hükümranlığının aracı. Devletin her köşesinden yolsuzluk ve organize suç, toplumun her köşesinden yoksulluk ve sefalet akıyor. En masum itirazlar, protestolar bile güvenlik kuvvetlerinin sert şiddeti ile bastırılıyor.

Güney Amerika'nın büyük bölümünü İspanyol emperyalizminden özgürleştiren Simon Bolivar, ''yönetenler, en duymak istemeyecekleri gerçekleri bile dinleyebilmeli'' diyordu. Bolivar'ı ilham kaynağı olarak gören ve kendisini 'Bolivarian devrim' olarak tanıtan Venezuela yönetiminin, duymak istediklerinden başkasını dinlemeye tahammülü yok. Bu yüzden de, geleceğe umudunu yitirmemek bile rejim karşıtı politik bir aktivizm görülebiliyor.

Latin Amerika'nın Mugabe'si mi?

Cemal Tunçdemir (Amerika Bülteni) 18 Ağustos 2017

Kimse Venezuela'nın bu kaostan nasıl çıkacağını bilmiyor. Muhalefetin ve sivil toplumun bunu engelleyebilecek bir gücü yok. Bütün anketlere göre yüzde 80'i Maduro'yu istemeyen Venezuela halkı içinse artık çok geç. Zaten Maduro rejimi de, Chavismo'nun en azından illk yıllarında dile getirdiği, ''daha demokratik, daha özgürlükçü, daha müreffeh bir Venezuela'' iddiasının çok uzağında artık. ''Emperyalizme meydan okuma'' diye somut hiç bir içeriği olmayan muğlâk bir hamasi söylem ve ne pahasına olursa olsun Maduro'yu başta tutmaktan başka politik hiç bir iddia yok.

Bu noktada muhalefetle diyalog ve uzlaşma, Maduro'nun kesin kaybedeceği bir devlet başkanlığı seçimi demek. İktidarı kaybetmek ise Maduro ve ekibi için ya hapis ya da Küba'da sürgün hayatı demek. Geriye tek bir yol kalıyor: Ülkeyi Zimbabwe'ye döndürmek.

Kanguru mahkemeleri çağı

Orhan Gazi Ertekin (Duvar) 18 Ağustos 2017

Osmanlı-Türk devlet geleneği hukuk ve yargı alanını güç ilişkilerinin denge kazandığı bir alan olarak değil hiyerarşik bir devlet dairesi olarak inşa etmiştir. Başka deyişle aslında bir yargı olarak kurulmamıştır. Bir asayiş kurumudur. İmparatorluk-Cumhuriyet yargı geleneği mahkemeler ve savcılık teşkilatının işlevsel bölünmesi üzerine değil Adliye denilen korsan ve hiyerarşik bir yapı ve mekanizma üzerine oturur. Gülen Cemaati ise sadece kurulu olan bu mekanizmayı ele geçirmiş, siyasetin yargı ve hukuk arazisinin içinde yatay ve yaygın olarak üretildiği bir yeni dönem başlatmıştır. Bugün içinde bulunduğumuz devlet krizine gelince yaşadığımız süreçler hukuk ve yargı bakımından temel tarihsel göstergeleri haliyle Kanguru Mahkemeleri çağını hatırlatmaktadır. Türkiye yargısının trajik serüveni kendi yapı ve mekanizması itibariyle her gün biraz daha fazla çöküş olarak devam etmektedir ve bu siyasal tercihler var kaldığı sürece de devam edecektir…

Nuray Mert konusu: AKP ile Atatürkçülerin buluştuğu nokta

Metin Münir (T24) 16 Ağustos 2017

Atatürk sağ kalsaydı değişirdi ama Atatürkçü Cumhuriyet gazetesi değişmiyor.

Ve değişmeyen her organizma gibi yok olmaya mahkûm.

Müftülere nikâh kıyma yetkisi verilmesi ve evrim teorisi konusunda yazdığı yazılar* nedeniyle Nuray Mert'in işine son verilmesi, bu gazetenin marjinalleşme sürecinin son aşamasıdır.

Özgürlük tanımayan bir hükûmet tarafından birçok yazarı neredeyse bir yıldır hapiste tutulan bir gazetenin, kendi yazarına özgürlük vermemesi akıl alacak bir şey değil.

Farklı düşünüyorsun, öyleyse geber!

Aydın Engin (Cumhuriyet) 16 Ağustos 2017

Hepimiz biliyoruz, görüyoruz, tanığız.

AKP'nin Reis'i ister AKP medyası dışından bir gazeteci olsun, ister sosyalist, Marksist, ister Kürt, ister insan hakkı ya da özgürlükleri savunanlar olsun tümünü susturmakta kararlı ve susturmanın en kestirme ve hunhar yöntemini duraksamaksızın uyguluyor:

Tutuklat, hapse tık ve unut…

AKP'nin Reis'inden de iktidarından da bu konuda hukuka, temel insan haklarına, altında Türkiye'nin imzası olan uluslararası sözleşmelere uymasını beklemekle ölü gözünden yaş beklemek arasında fark yok.

Zaten bu bağlamda AKP iktidarından bir beklentimiz de yok.
Peki ama, kimi kez basılı gazetelerde ama ille de sosyal medya denen bir yanı özgürlükse, bir yanı da çürümüş su kokan bataklıkta yazıp çizen, ahkâm kesenler var. Kendini ilerici, demokrat, sosyalist, Marksist, en çok da devrimci olarak tanımlıyorlar ve kendinden farklı düşünenlere, evet sadece farklı düşünenlere karşı acımasızlığın, ilkel intikamcılığın batağında pervasızca klavye parmaklıyorlar.

Katil mısır: Ne yediğinizi biliyor musunuz?

Prof. Dr. Necat Yılmaz (İndigo) 14 Ağustos 2017

Peki, bu ürettikleri mısır dağlarını Amerikalılar yesin, iyi fikir gibi ama yanlış, çünkü bir insan ne kadar çabalarsa çabalasın maalesef en fazla yılda 700 kg gıda tüketebilir.

Gıda Endüstrisi şanssız; ayakkabı gibi elektronik eşya gibi sınırsız gıda tükettirilemez insanlara…

Amerika şartlarında Gıda endüstrisi açısından bu yılda %1'lik büyümek demektir. Çünkü nüfusları sadece %1 artmaktadır. Wall Street bu kadar küçük bir büyüme oranını kabul edemez ve sorun tam burada başlamaktadır.

Bu nedenle Wall Street, ya Batılı insanları gıda için daha fazla para harcamaya ikna edecekti ya da onları daha fazla yemeye ikna edeceklerdi.

Bir başka yol da üçüncü dünya ülkelerine satacak ve damak tadına balans ayarı yapılacaktı… Varsa başka fikri olan söylesin benden bu kadar…

Kömür, çölleşme ve enerji…

Kâmuran Kızlak (Birgün) 13 Ağustos 2017

Yenilenebilir enerji kaynakları projesinde görevli bir akademisyen kömür santralleri konusunda şunları söylüyor: En fazla elli yıl sonra dünyanın en stratejik kaynağı su olacaktır. Su zengini olmayan ülkelerin termik santral kurması büyük bir hatadır. Bu hatayı görmemek veya yatırımda ısrar etmek ise ahmaklıktır. Üstelik sadece su kaynaklarını kurutmak ve kirletmekle kalmaz, aynı zamanda, küresel ısınmanın da başlıca sorumlularındandır. Su zengini olmayan ülkelerin en öncelikli sorunu, su kaynaklarını titizlikle korumak ve nüfus artış hızını durdurmaktır. Yani En az üç çocuk için önce içecek su bul… 'Allah verir' demekle veya yağmur duasıyla su sorunu çözülmez diyor…

Darbeyle mi, devrimle mi, savaşla mı?

Dinçer Demirkent (Duvar) 10 Ağustos 2017

AKP gündelik çıkar ve para ilişkilerine en başından beri o kadar bağlıdır ki, her kapitalist akıl gibi bir gün daha aynı gücü ve serveti elinde tutmaktan başka derdi yoktur. Servetini ve gücünü kaybettiğinde ise onu kimsenin hatırlamayacağını içten içe bilmektedir. Bu nedenledir Erdoğan Ayder'e çıktığında diktiği tesislere göre doğa ya da tanrının bir anlığına ona daha büyük görünmesi. Bundandır Yıldırım'ın zeytinin tesisten uzun ömürlü olduğunu anlamaması. Evet, sayın Oğan, Erdoğan'ın kurucusu olduğu yeni bir devlet değil, ayakta kalacak bir dernek bile kuramayacaksınız. Bu yüzden en küçük bir ahlâkî sorumluluk duymadan iftiralar savuran havuz balıklarının sudan çıkışlarındaki o yüzlerini mutlaka göreceğiz. Mevki, makam ya da para için kırk yıllık komşularına, aynı camide namaz kılan arkadaşlarına iftira atanların dini mi meşruiyet sağlayacak yeni devletinize? Cumhuriyetin yasasını hangi ahlâkla aşacaksınız? Bu ahlâkla hangi kurumları inşa edeceksiniz?

Sahi, 'Yeni Türkiye' ne anlama geliyordu?

Murat Sevinç (Diken) 9 Ağustos 2017

Aman efendim laiklik elden gidiyormuş müftülere nikâh izni verilerek. Zorunu hale getirilen seçimlik din dersleri konulurken hedeflenen neydi peki? Ya 4+4+4 kabul edilirken. AİHM kararına karşın din dersleri zorunlu olmaya devam etmedi mi? İmamhatip propagandası, dindar nesil propagandası, bunlar başka bir ülkenin yeniden inşasına mı yönelikti? Anayasa'da yazıyor olabilir; buna mukabil Türkiye lâik bir devlet değil ki laiklik ortadan kaldırılsın. Olmayan bir şey nasıl yok edilir!

Tecrit: Kadıköy'de 'hapsedilen' sadece HDP miydi?

Hakkı Özdal (Duvar) 9 Ağustos 2017

Bu esnada, tıpkı 'eskisinin' yaptığı gibi devletin 'yenisi' de ülkenin farklı toplumsal kesimlerinin demokrasi arayışlarını, zor kullanarak birbirinden, aslında toplumu tümden tecrit ediyor. Nuriye ve Semih'i hapsederek, dışarıdaki on binlerce KHK mağdurunu, bunların ortak mücadele azmini; Vicdan ve Adalet Nöbeti'ne karşı Yoğurtçu Parkı'nın etrafında 'üç halkalı bariyer' kurarak, birleşebilecek toplum kesimlerini birbirinden 'ayırıyor'. Yaz başında iktidarın siyasî hamle üstünlüğünü sarsan Adalet kavramının yanına Vicdanın eklenmesi önemliydi. Bunların birbirinden tecrit edilmesine izin vermemek; tüm toplumun hukuk ve adalet arayışının, çalışan sınıfların sorun ve taleplerinin, barış çabasının, kadınların hep etkili olan direnişlerinin, laiklik mücadelesinin birleşebilmesi için ilk koşul gibi görünüyor.

Niye yeni bir devlet kursunlar ki?

Aydın Engin (Cumhuriyet) 7 Ağustos 2017

Aslında Asya despotizmi denen ve Çin'den Ortadoğu'ya kadar bütün devletlere ebelik etmiş bir devlet modelinin iki yüzünden, iki özelliğinden, iki bileşeninden söz edilmekteydi: Kahhar ve kerim devlet!

Kerimdir: Metbu (tabi olan), boyun eğen, lidere (Kağan, han, hakan, emir, çar, imparator, kral, padişah) itiraz etmeyen, hatta ona kutsallık bile atfeden, barış zamanı vergisini itirazsız ödeyen, savaş zamanı silâh kuşanıp orduya katılan tebaasına (uyruklarına) karşı bu devlet kerimdir. Korur, kollar, doyurur, en büyük, hatta tek işveren olarak kapısında iş verir.

Kahhardır: İtiraz eden, başkaldırmaya yeltenen, devletin dininden farklı bir din taşıyan (Yani devletin dini Sünni Müslüman ise Şii ya da Alevi, Şii ise Sünni Müslüman; Budistse Müslüman, Müslümansa Budist; Ortodoks Hıristiyansa Katolik ya da Protestan Hıristiyan olan), vergi ödemekte sıkıntı yaratan, savaşa çağrıldığında ayak direyenlere karşı devletin bütün zorba gücünü duraksamaksızın seferber edip kahreder. Devlet kapısını bu bağlamda farklı olanlara sımsıkı kapatır; devletin örgütlenmesinde yükselmesinin önünü keser.

Kriz değil, çöküş…

Fikret Başkaya (Birgün) 6 Ağustos 2017

Kapitalizmin kendisiyle ilgili çelişkiyi kısaca şöyle özetleyebiliriz: Kapitalizm çılgın rekabete, vahşi rekabete dayalı bir işleyişe sahiptir. Rekabet, üretim tekniklerini sürekli yenilemeyi, geliştirmeyi, bu günün revaçta tabiriyle inovasyonu zorluyor. Her seferinde makina daha çok işçiyi işinden ediyor. Zaten kapitalizmin tarihi bir bakıma makinanın işçinin yerini almasının tarihidir. Lâkin bir sorun var: Makina yeni değer üretmez, robot yeni değer/fazla değer üretmez. Değeri sadece ve sadece canlı emek, eti-kemiği olan insan/işçi üretebilir… Makina/robot daha önce canlı emek tarafından üretilmiş, makinada dondurulmuş değeri yeni ürüne aktarır… O zaman şöyle bir soru akla gelebilir: Eğer makina yeni değer, fazla değer yaratmıyorsa, kapitalist, işçiyi makina ile neden ikame etsin? Makina daha hızlı ve daha çok üretmeye imkân verdiği için! Böylece en ileri teknikleri öncelikle üretim sürecine sokmayı başaran kapitalistler, rakipleri karşısında avantajlı duruma geliyorlar, pazar paylarını, dolayısıyla kârı yükseltmeyi, toplam artı-değer kütlesinden daha fazla pay kapmayı başarıyorlar…

Etiketler

Aile AKP Ali Türkan Amerika Araba Aydın Bacı Beslenme Bilim Cem Karaca Cehalet CHP Cinsellik Çevre Çizgi Roman Çocuk Demokrasi Deprem Derkenar Devlet Dil Din Distopya Edebiyat Eğitim Ekonomi Erkek Fanatizm Felsefe Feminizm Gençlik Günce Hayat Hayvanlar Hızlı Gazeteci Hoyratlık Hukuk İnternet İslâm Kadın Kapitalizm Karikatür Kariyer Kedi Kemalizm Kemal Tahir Kent Kitap Kişilik Komplo Konut Kültür Kürtler Mavra Medya Mektup Militarizm Milliyetçilik Mizah Modernite Müzik Necdet Şen Nefret Nereye Nostalji Pano Pazarlama Polemik Portreler Psikoloji Reklam Safsata Sağlık Sanat Savaş Sevgi Seyahat Sinema Siyaset Sol Sosyoloji Spor Şarap Şiir Tarih Teknoloji Telefon Televizyon Terör Toplum Tutunamayanlar Ütopya Vicdan Yazmak Yalnızlık Yaşlılık Yergi Yoksulluk

Derkenar'da     Google'da  

542