Patronsuz Medya

Tehlike: Dar bir kimliğin peşine düşmek

Yuval Noah Harari (Serbestiyet)

Her insan, insan yaratılışının tamamının varisidir. Kimlik arayışı içinde dünyalarını tek bir milletin hikâyesine hapseden insanlar, insanlıklarına sırt çevirmişlerdir. Bu insanlar, diğer tüm insanlarla paylaştıklarının değerini düşürüyor, hatta çok daha derin şeylerin değerini düşürüyorlar. Son birkaç bin yılda insanların tüm icatları ve fikirleri, kim olduğumuzun sadece üst kabuğunu teşkil eder. Bu kabuğun altında, bedenlerimizin ve zihinlerimizin derinliklerinde, insanlar var olmadan çok daha önce, milyonlarca yıl boyunca evrimleşmiş şeyleri barındırıyoruz. Bu derin gizem, hissettiğim ve düşündüğüm her şeyde kendini gösteriyor. Kim olduğumu anlamak için, birkaç bin yıl boyunca bir nehrin yakınındaki tepelerde yaşayan bir insan kabilesine nasıl ait olduğumla ilgili bir hikâyeyle kendimi sınırlamak yerine, bu gizeme kendimi açmalı ve onu keşfetmeliyim.

* * *

Keşke Allah kadınları yaratmasaydı?

Cemile Bayraktar (Serbestiyet)

Bugün, yaklaşık 25 yıl sonra, 28 Şubat'a ve devam eden etkilerine baktığımda zayıflamış bir zorbalık görüyorum. Afganistan'daki kaderdaşlarımın aynı zorbalıkla mücadelesinin daha zor ve daha uzun süreli olacağı düşüncesindeyim ve bu oldukça rahatsız edici geliyor. Çünkü kadın olarak kendi hayatınızla ilgili kararları sizin yerinize başkası vermeye kalktığında, hayatınızla ilgili kararları kendiniz alabilene kadar bir hayatınız olmuyor. Ve Afgan bir kadın olarak hürriyete ihtiyacınız olduğunu iliklerinize kadar hissediyorken, kendi tecrübenizden ve inancınızdan kadınların size destek vermesine ihtiyaç duyuyorsunuz. İslam'ın Müslüman kadınlar için baskı aracı olduğunu her fırsatta iddia eden ve sizi Taliban'ın elinden kurtarıp kendi demir kafesine sokmaya kalkanlara ihtiyaç duymuyorsunuz. Bu nedenle Afganistan'daki kadınlar, kardeşlerimiz, kaderdaşlarımız ters 28 Şubat yaşarken Müslüman kadınlar olarak, Türkiyeli Müslümanlar neden bu kadar sessiziz bunu anlamakta güçlük çekiyorum. Kabil Havalimanı'nı kimin yöneteceğini kadınlara uygulanan baskıdan daha çok konuştuk. Konuşursak İslam baskıcı olarak görülür diye mi korkuyoruz?

* * *

Savaş endüstrisi ve paralı askerler

Ayşegül Kars Kaynar (Artı Gerçek)

Özel askeri şirketlerin yaygınlaşmasıyla ulus devletlerin şiddet tekeli kırıldı diyebiliriz. Ama şunu da söylemek gerekir ki tarihsel bir bakışla bakacak olursak devletlerin en sıkı tutundukları ve en geç bıraktıkları tekel de şiddet tekeli ve bilhassa askerlik oldu.

Devlet tekeli bitti ve savaş piyasalaştı. Bir zamanlar köylülüğün ve zanaatın yaşadığı dönüşüm gibi savaşma bilgi ve tecrübesine sahip savaşçılar da proleterleştiler. Bir nevi savaş endüstrisi kendi ücretli işçileriyle birlikte doğdu.

* * *

Ölülerle konuşmak

Süreyya Karacabey (Artı Gerçek)

Ölülerle konuşuyorum ben. Sadece kendi için yaşamamış ölülerle, başka hayatlar için acı çekmiş, kısa ömrünü, başka bir hayat nasıl kurulur diye düşünerek geçirmiş ölülerle. Niye kaybolduklarını biliyor onlar ve başa dönseler yine aynı biçimde kaybolacaklar, bunu da ben biliyorum. Bu yüzden onlar sonsuz tekrarında bir hareketin. Bu yüzden Hrant'ın düştüğü yer hep aynı biçimde sislenecek, oradan çok uzak zamanlarda parçalanmış hayatlardan kalmış kederli çocukların Ermenice bir ağıtla usulca geçtikleri hep görünecek. Bir kadının dolu kalbi, orada durup hep ona seslenecek.

* * *

Sinan Ateş'e Ermeni Muamelesi yapılıyor, öyle mi?

Hayko Bağdat (Artı Gerçek)

Sinan Ateş'i sizinkiler öldürdü Alaattin Bey.

Bir Ermeni'nin öldürülmesinde hiç bir sorun görmeyen canavarlık, devlet, polis, jandarma, MHP'li kadrolar, uyuşturucu çeteleri falan bir olup öldürdüler Sinan Ateş'i.

Memleketin İçişleri Bakanı, savcısı, hakimi, polisi bu meselede katilin tarafındadır. Bildiğiniz işler yani Alaattin Bey. Sinan Ateş'e Ermeni muamelesi yapılıyor.

Zorunuza gidiyor mu gerçekten?

Türk'e lâyık gördüğünüz, uğruna mücadele verdiğiniz yaşam budur işte, siz ne zannediyordunuz?

Bir cinayet şebekesinin kendi vatandaşlarını öldürüyor olmasını ciddiye almıyor muydunuz?

Katillerin egemen olduğu bir rejimde nasıl yönetileceğimizi bekliyordunuz?

* * *

Bir mafya teşkilatlanması olarak parti-devlet rejimi

Dağhan Irak (Diken)

AKP, baştan itibaren öncelikle kendi çıkarını kovalayan bir siyasî hareketti, tüm sağ partiler gibi. Bu bakımdan, Demokrat Parti'den ya da Anavatan Partisi'nden pek bir farkı yoktu. Sağcılığın genel düsturu olan 'Bal tutan parmağını yalar'ı şiar ediniyor, yolsuzluğu günlük işlemin içine yerleştiriyordu. 2010'larda ise çıkar amacıyla suç işleyen bir siyasî örgütlenme olmaktan çıkıp siyasî parti görünümü verilmiş bir çıkar amaçlı suç örgütüne dönüştü. Asıl kimlik partiden mafya teşkilatlanmasına dönüşünce de işleri kitabına uydurabilmek amacıyla pek çok gayrıresmi/gayrikanuni teşkilat yaratıldı.

Bu tip teşkilatlanmaların prototipi olan ve vaktinde bizzat devletin pis işlerini görmek için kurulmuş MHP de 2015'ten itibaren iktidar mekanizmasına katılınca mafyalaşma hızlandı. 2018'de parti-devlet rejiminin ilânıyla beraber bu mafya teşkilatlanmaları, devletin içine eklemlendi. Bugün hangisi devlet, hangisi mafya ayırt etmek mümkün olmadığı gibi, böyle bir ayrım yapmaya çalışmak da beyhude.

* * *

Türkiye'de 13 milyarderin serveti 44 milyon kişinin servetinden fazla

Mühdan Sağlam (Artı Gerçek)

Elon Musk, servet dağılımı konusunda en acımasız örneklerden biri. Kendisinin muhteşem dehasının(!) tıkanması nedeniyle bu yıl servetinde bazı ülkelerin GSYH hasılasından fazla kayıplar oldu. Geçtiğimiz yıl 340 milyar doları olan Musk'ın serveti, 2022 sonundaki 170 milyar dolar düştü (o da bir anda buhar olmuş Merkez Bankası'nın 128 milyar doları gibi). Peki bu servete sahip Musk ne kadar vergi ödüyor?

Musk Türkiye'de memur ve bordrolu çalışan olmadığı için maaşı vergi dilimine girdiği anda kesinti olmuyor. Hatta neredeyse hiç olmuyor. ProPublic verilerine göre MuskIn, 2014-2018 arasında ödediği vergi oranı yüzde 3, 27. Musk bu konuda yalnız değil, nitekim bu kayırma uyarınca milyarderler sınıfı pandemi öncesine göre yani 2021, 2022 yıllarında toplam 2, 6 trilyon dolar servet kazandı. Oysa Oxfam'a göre multi-milyonerlerden yalnızca yüzde 5 gibi bir oranda vergi alındığında 2 milyar insan yoksulluktan kurtuluyor (yoksulluk sınırı hesaplamasında günlük 6, 85 dolar- 130 lira baz alındı.

* * *

Bir politik eylem olarak sızlanma

Süreyya Karacabey (Artı Gerçek)

Sokaktaki sesler diye tekrarladım. Bu kadar sessiz olsa bir toplum bu kadar insan hapishanede olur muydu?

Bu kadar sessiz olsaydı bir toplum bütün yasaklara, kolluk kuvvetlerinin sertliğine rağmen kadınlar bütün barikatları yararak koşabilir miydi 8 Martlarda? Soma'da Bağımsız Maden İş'in Polyak madencilik önünde sürdürdüğü direniş, üçüncü aşamasına gelir miydi? Cumhurbaşkanı'nın yasağına rağmen Bekaert işçileri greve çıkar mıydı, Kartonsan grevi sürebilir miydi?

Bu kadar sessiz olsaydı bir toplum, Bursa Barutçu tekstil direnişi 85 günü, Urfa'da nakliyat işçilerinin direnişi 1505 günü geçer miydi?

* * *

Egemen olmayan otoriter devletin gayrımeşru çocukları – Tarikatlar ve çeteler

Ayşe Çavdar (Medyascope)

İktidara geldiği andan itibaren pozisyonunu devletin egemenliğini şu ya da bu gruba, zümreye, şirkete vs parça parça okutarak koruyan bir siyasî partinin, artık kendisi de parti olmaktan çıkmış bir yapının, normal şartlar altında yapılması gereken tek bir adımı bile atamayacak halde olmasının bir sebebi var. Çünkü sırf hukukun üstünlüğünü tanıma zorunluluğundan kurtulmak için devletin egemenliğini parça parça tasfiye etti ve devletten boşalan egemenlik sahalarını kendisini destekleyeceklerini düşündüğü gruplara, zümrelere, şirketlere, tarikatlara ve ne idüğü belli olmayan, çete deyip geçtiğimiz yapılara devretti. Bir başka deyişle asıl olarak devletin egemenliğini özelleştirdi ve bu işlemin hepimiz adına ortaya çıkardığı maliyeti kendi seçkinlerinin çıkar hanelerine kaydetti. Müthiş bir güç konsolidasyonuna şahit olduk seneler boyunca. Tek başına bir şahıs, memur maaşlarını bir gecede yüzde 25'ten yüzde 30'a çıkaracak operasyonel güce böylece sahip oldu. Paradoksal bir şekilde bir yandan devleti tasfiye ederken, bir yandan devletin bekası adına otoriterleşti çünkü tasfiye sürecinde ortaya çıkan boşlukları doldurma biçimine yapılacak itirazları susturmasının başka yolu yoktu. Her türlü krizi bu yolda bir fırsata dönüştürdü.

* * *

Yargılatmayacağım, tek bir evladımı vermeyeceğim, surda gedik açtırmayacağımın anlamı ne?

Alper Görmüş (Serbestiyet)

Böyle bir durumda toplum kendi kendine Mesele bu ölçüde apaçıkken bile bir suikast kapatılabiliyorsa burada artık yapacak bir şey kalmamıştır der ve bu da adalet ve hukuk için yürütülen mücadeleye büyük bir darbe vurur. Bu sonucun suikastın azmettiricilerine sağlayacağı özgüven de cabası…

Ve nihayet:

Kılıçdaroğlu, şayet yüreğin varsa, gözün kesiyorsa buraya gel, tek bir evlâdımı al da senin ciğerinin kaç okka ettiğini göreyim…

Bu cümle de Bahçeli'nin 10 Ocak konuşmasından… Durum bu kadar açıkken, 'evlatlar' bu haldeyken bu tonda konuşabilen bir Devlet Bahçeli, şu andaki devletin niteliği hakkında da bize çok şey söylemiyor mu?

* * *

Kır serdarlarından torbacılara devletin eşkıya aşkı

Cengiz Erdinç (Kısa Dalga)

Gayrinizami harp, psikolojik harp, aldatmaya yönelik istihbarat, giderek kör şiddet ve cinayet… Gerçekliğin algıyla yer değiştirdiği, her düzeydeki toplumsal muhalefetin üzerine simgesel şiddetin boca edildiği, organize suç ile yargı, kolluk ve siyaset arasındaki mesafenin sıfıra indiği bir tarzı siyaset! Bu 1990'larda Güneydoğu'da açılan hukuksuzluk-cezasızlık paranteziyle büyüdü, genişledi; ülkeyi, kurumları, devleti ve siyaseti işgal etti. Şimdi ilişkileri Avrupa başkentlerinde patlayan silâhlardan sınır ötesinde desteklenen cihatçılara uzanıyor.

Hukuku çiğneyenler her defasında ülkenin yüksek çıkarlarından söz ediyor. Bu yüksek çıkarlar paravanının hemen ardında patlayan uyuşturucu bağımlılığı, narkotik ticaret, kara para ve mafya kurşunları var.

En kötüsü de bir zamanlar kır serdarlarıyla yapılan işlerin şimdi torbacılara düşmüş olması…

* * *

Eyy HDP siyaset yapma demiyorum hobi olarak yine yap da aday gösterme

Mehmet Deprem (Kısa Dalga)

Geçtim sol/sosyalist Halkların kendi kaderini tayin hakkı söylemini, Kürdün kendi Cumhurbaşkanı adayını bile çıkarmasını, nasıl bir Cumhurbaşkanı olmalı önerisini bile duymaya tahammül edemeyenler, HDP'den her seçimde yüreğine taş basıp tatava yapmamasını istiyorlar.

Sırrı Süreyya Önder'in dediği gibi HDP seçmeninin Yüreğinde taş basacak yer kalmadı.

Tüm bu olanlara rağmen HDP basit bir şey istiyor;
Müzakere ve diyalog.

Bir eleştiriniz varsa bunu her an kapatılma riskiyle boğuşan HDP'ye değil Altılı Masa'ya yöneltin. Özellikle de İYİ Parti'ye yöneltin.

HDP seçmeni şu sorunun cevabını arıyor;
Seçim öncesi HDP ile görünmekten bile çekinenler iktidara gelince neler yapar?

* * *

Genç akademisyenler neden rahatsız?

Yıldıray Oğur (Serbestiyet)

İktidar yozlaştırır, mutlak iktidar ise mutlaka yozlaştırır.

Ama bu açık mektup henüz elde edilmemiş bir iktidarın bile yozlaştırabildiğini gösteriyor.

Yoksa anket sonuçlarıyla ucundan görünen iktidarla yıllarca AK Parti'ye çoğulcu değil çoğunlukçu eleştirisi yapanlar ellerine hesap makinesi alarak kelle sayan çoğunlukçulara dönmez, Erdoğan'ın elindeki sınırsız Cumhurbaşkanlığı yetkilerine tamah etmez, sistemin hiç bir kontrol mekanizması öngörmediği bu yetkilerin yeni sisteme geçene kadar ittifak ortakları tarafından sınırlanmasına, bir zamanlar gerçekten varken dalga geçtikleri vesayet demezlerdi.

* * *

Kürdün oyunu beleş sanmak…

Dağhan Irak (Diken)

AKP iktidarından en ağır zararı gören, binlerce üyesi hapse atılmış, onlarca seçilmiş belediye başkanı zorbalıkla görevden alınmış, en önemlisi kaybettiği canları polis araçlarının arkasına bağlanıp yerlerde sürüklenmiş bir hareket, bugün bile hâlâ hiç bir bedel ödememişlerin, 'AKP ile anlaştılar, anlaşacaklar' zırvalarına maruz kalıyor.

Yaşar Kemal'in İnce Memed'de yazdığı gibi; İnsanlarla oynamamalı. Bir yerleri var, bir ince yerleri, işte oraya değmemeli. Altılı Masa, eğer ülkeyi AKP karanlığından kurtaracaksa, bunu Kürt halkının ince yerine değmeden yapmak durumunda.

* * *

Erdoğan giderse devlet 'bizim' mi olacak?

Etyen Mahçupyan (Serbestiyet)

Soru şu: Söz konusu vizyonun, yani 'Cumhuriyet rejiminin İttihatçı ideolojik zeminde yeniden kurgulanması' tasavvurunun esas sahibi olma ihtimali gayet yüksek olan bürokratik irade acaba bu seçimlerin sonucuna göre bu tasavvurundan vazgeçer mi? Söz konusu tasavvuru muhalefet içinde de yerleştirme gayreti içinde olması şaşırtıcı mıdır? Seçimleri bu tasavvurun ayakta kalması adına en uygun şekilde sonuçlandırmak üzere kafa yorması ve müdahale etmeye çalışması beklenmez mi?

* * *

Muhalefetin en güçlü adayı…

Yıldıray Oğur (Serbestiyet)

Muhalefet bu seçimin bu özünü bu aralar kaçırmış gözüküyor.

Karısı için mezar olarak yaptırdığı Taç Mahal'den en son karısının mezarını estetiği bozduğu için çıkartan Şah Cihan gibi, çıkış noktasından uzaklaşma hali bu.

Halbuki aday tartışmalarında enerjisini ve birliktelik ruhunu kaybetmeye başlayan muhalefetin bu seçimlerdeki en güçlü adayı hâlâ aynı kişi: Erdoğan'ın karşısındaki aday.

Hiçbir adayın vasfı onun Erdoğan'ın karşısındaki aday olmasından daha güçlü olmayacak.

Seçimi kazanan adayın da muhtemelen biyografisindeki en parlak cümle 22 yıl sonra Erdoğan'ı sandıkta yenmiş olmak olacak.

Falih Rıfkı'nın dediği gibi Milli kahraman' cumhurbaşkanına karşı alelâde fanî vatandaşlar arasından seçilmiş alelâde cumhurbaşkanı adayı arasındaki bir seçim olacak.

Mesele aslında bu kadar basit.

Siyaset bilimciler bile bu kadarını anlayabilir…

* * *

Dini işlemler piyasası

Ayşe Çavdar (Medyascope)

Bugün şeyhinizin hangi günahlarınızı örtmesini istersiniz? Sizi, nefsinizi hangi ayet ya da hadise, ne bileyim belki menkıbeye dayanarak onaylasın? Hangi suçunuzu, kendisinin Allah adına sizin için af ve mağfiret talep edebileceği bir kusura indirgeyip bilmem kaç yüz tesbihle kovup göndersin kâbuslarınızdan? Ya da ne bileyim, makul bir pay karşılığında size suç ortakları da bulabilir şeyhiniz… Hangi suçunuza, o suçu çocuklarınıza göğsünüzü gere gere anlatabileceğiniz yüce bir niyet uydursun? Tabii ki yapabilir böyle şeyleri, neden şeyh deniyor ki ona? Bunları böylece yapabilsin diye, değil mi? Siz söyleyin şeyhiniz nefsinizin en adi bir emelini yüce bir ibadete dönüştürsün. Hem bu dünyada zevk ü sefadan mahrum kalmayın hem henüz kimsenin ne olup bittiğinden sizi haberdar etmediği öte dünyada yeriniz baki kalsın. Şeyhiniz size edeceği iltifatlarla ağyarın nezdinde itibarınızı da yükseltsin. İşlediğiniz suçu sünnet ilân etsin meselâ. Madem ki sen mü'minsin, Allah'a kulluğu kabul etmişsin, bütün diğer varlıklardan daha yücesin ve onlara ait olan her şey sana helâldir, diye okşasın tüm dünyevî arzularınızı!

* * *

Evlere el koymak?

Gün Zileli (Artı Gerçek)

Bir yerde yol açılırken bile yolun üzerindeki evler istimlak edilmek zorundaysa, mal sahiplerine tazminat (evlerinin o andaki değeri) ödenir. Böyle bir ödeme yapılmazsa bu, doğrudan doğruya gaspa giren, insanları isyan ettirecek bir uygulama olur. Düşünün bir, o evin sahibi bir emekli olabilir. Bütün hayatı boyunca çalışmış, emekli tazminatıyla falan başını sokabileceği bir ev satın almıştır. Ya o evde oturuyordur ya da kiraya vermiştir de oradan aldığı kirayla geçiniyordur büyük ölçüde. Bu eve şu ya da bu gerekçeyle tazminatsız el koymak, o insanın hayat damarlarından birini kesmektir. İnsanı isyan ettirecek bir uygulamadır bu.

Öte yandan, kiracıların oturduğu bütün evler için tazminat ödeyecek olsanız, bu, kimsenin altından kalkamayacağı devasa bir mali kaynağı gerektirir. Buna karşı ileri sürülebilecek bir argümanın üzerinde de duralım: Bütün evlere içinde oturan kiracılar sahip olacağına göre, evine el konan da, hâlihazırda oturduğu evin sahibi olacaktır, dolayısıyla mağdur olmayacaktır, denebilir. Böyle olsa adil bir paylaşımdan söz edilebilir belki. Fakat, yaşanan deneyimlerin de gösterdiği gibi, böyle olmuyor. Aslında bütün evlerin gerçek sahibi, sonuçta her türlü tasarruf hakkına sahip devlet oluyor. Sovyetler Birliği'nde, muhaliflerin ya da gizli polisin ağına muhalif olarak takılanların, aileleriyle birlikte oturdukları evden sokağa atıldıklarına ilişkin binlerce örnek vardır.

* * *

Şaşırmayı öğrenmek

Süreyya Karacabey (Artı Gerçek)

Her şeye şaşırmayı yeniden başarmalıyız. Bir çocuk açlıktan öldü, bu sıradan bir durum değil. Altı yaşındaydı ve açlıktan öldü. Eğer daha önce, çalışmak için geldiği İstanbul'da kendini asan o çocuğa şaşırsaydık, ya da camları kırık bir evde soğuktan donan o bebeğe dehşetle baktığımızı yeterince dışavurabilseydik, dün sadece çekim yaptığı için tutuklanan belgeselci arkadaşımız, kentimizin kolektif hafızası Sibel'in tutuklanmasına delirerek baksaydık, Pozantı'da harcanan çocukların durumuna ya da TMK mağduru çocuklar için dünyanın camını çerçevesini indirseydik, olağanüstü bu derece olağan hale gelmeyecekti.

* * *

Son 10 yılda 430 kişi polis kurşunuyla öldü

Yağmur Kaya (Artı Gerçek)

Örneğin, İzmir'de Baran Tursun'u öldürdükten sonra, ateş etmeyi gizlemek suretiyle trafik kazası raporu düzenlenmesi, Ankara'da 20 yaşında ki Soner Cankal'ı öldürdükten sonra, cesedinin üzerine kurusıkı tabanca bırakılması, Antalya'da motosikletiyle gezerken öldürülen 17 yaşındaki Çağdaş Gemik'in cesedinin yanına birkaç gram uyuşturucu bırakılması, Kızıltepe'de 12 yaşındaki Uğur Kaymaz'ı öldürdükten sonra cesedinin üzerine silâh bırakılması gibi delil yaratma fiilleri diğer vakalarda da yaygın bir şekilde görülmektedir.[2] Bu fiilleriyle amaçlanan şey; kendileri veya arkadaşlarının fail olduğu kötü muamele veya öldürme vakalarının esası olan delilleri gizlemek, aklama yönünde delil üretmektir.

* * *

Cemaatler açılsın!

Ruşen Çakır (Medyascope)

Benim önerim cemaatlerin kapatılmaları değil tam tersine açılmaları. Şeffaf olsunlar, devletin ilgili birimleri ve yargı, tabii muhakkak ilgili sivil toplum kuruluşları tarafından denetlenebilsinler. Bunca yıllık araştırmalarımda; cemaatlerin bu acaip durumdan, yasadışı ama meşru olma halinden son derece memnun olduklarını gözledim. Yasadışılar ancak onlara her şey serbest, ama kendilerine haklarında bir şeyler sorduğunuzda hemen o mağduriyet zırhına, yasal olmamalarına bürünüyorlar. Bu noktada AKP ile koalisyon yaptıkları ve alabildiğine güçlü oldukları dönemde Fethullahçılar'a, hatta Gülen'in kendisine Neden şeffaf değilsiniz? diye sorduğumu, asla Ne demek, biz şeffafız zaten cevabı almadığımı, bunun yerine Türkiye'de bir cemaat bunu nasıl yapabilir? gibi baştan savma cevaplar aldığımı hatırlatmak isterim.

* * *

Muhafazakârlar, neyi muhafaza eder?

Dağhan Irak (Diken)

Türkiye, modernizmle hesaplaşmasını beceremedi, zaten modernizmi de pek becermiş sayılmazdı. Ama bu toplum bir gün dolabındaki cesetlerden kurtulacak, özgür ve mutlu olacaksa bunun yeter değil ama gerek koşulu, kendi muhafazakârlığıyla hesaplaşmak olacak. 20 yıl önce durduğumuz yerden başlangıç noktası olarak geride, tecrübe olarak ilerideyiz. Hangi yöne gideceğimizi ise zaman gösterecek.

* * *

Ali - Arif - Âris ve ben

Aris Nalcı (Artı Gerçek)

Bilirsiniz Avrupa'da demokrat kesimin katıldığı etkinlik sayısı fazla değildir. Hep bilirler ama gelmezler. Gelenler arasında ise her zaman farklı sesler vardır.

İşte bu konferansların birinde Kemal Yalçın'a salondan gelen bir yorum tüm bu yukarıdakileri neden size yazdığımı anlatıyor.

Size doğruyu anlattığını nereden biliyorsunuz?

Yalçın çok soğukkanlı bir şekilde gözyaşları yalan söylemez diyerek savuşturdu gelen dalgayı, sonrasında da bir hikâyeyi birkaç kişiden doğruladığını ekledi.

Ama bu salonda bulunan bir Ermeni ağabeyimizin, Yahu ailem yaşamış bunları benim, hâlâ yalan mı sanıyorsunuz? diyerek yürüteci ile salonun dışına içine gidip gelmesine ve anksiyete yaşamasına engel değildi.

* * *

Kürek: Cemaati nasıl bilirdiniz?

Süreyya Karacabey (Artı Gerçek)

Evrenin tarihinde belki bir kesinti, süreksizlik, eklemlilikten başka bir şey olmayan insan, - henüz ne olduğunu bile anlamayan insan, kendini yüce bir varlık olarak kutsayan dinlerin/ideolojilerin aparatı olarak insan, geldiği noktayı tarihsel olarak bir incelmişlik olarak gören insan, rafineliğinin göstergesi olarak elindeki kürekle kendi için önemsiz olduğunu hissettiği-düşündüğü değil, o bile yok- başka canlıları parçalıyor. Ve bütün barbarlıkların öznesi olarak dünyaya zarardan başka bir şey vermeyen bu tür, elindeki yıkım projelerini havaya kaldırarak, kendini ağaçtan, sudan, hayvandan üstün görerek durmadan böbürleniyor. Her şey insan için!

* * *

Dağdakiler ile hiçbir farkı olmayanların öldürülmesi

Kemal Göktaş (Kısa Dalga)

Avukatların mahkemeye sunduğu bilgilere göre, katilin telefonu, iki ayrı tarihte Ankara'da Koza Sokak'taki bir güvenlik şirketinde sinyal alıyordu. Ticaret sicili kayıtlarına göre 2014'den beri faaliyeti olmayan bu şirketle katilin organik ve yasal bir bağı, dolayısıyla orada olmasını gerektiren bir durumu yok. Ama katilin telefonu 3 Haziran 2021 tarihinde saat 17. 49'dan 22. 01'e kadar ve 9 Haziran'da bu şirketin adresinden sinyal veriyordu.

Katilin telefonu 4 Haziran 2021 günü saat 10. 24'den 13. 58'e kadar bu defa Kara Kuvvetleri Komutanlığı nizamiyesine ait baz istasyonundan sinyal alıyordu.

Katil, 29 Haziran tarihinde Ankara'ya dönmüştü ve 30 Haziran tarihinde 0542 70 70 xxx numaralı ve HTS kayıtlarına göre Emniyet Genel Müdürlüğü Destek Başkanlığı Hizmetleri Şube Müdürlüğüne ait bir telefondan aranıyor ve 9 saniye süren bir görüşme yapılıyordu.

Yetmiyor, telefon 13 Temmuz 2021 günü, 19. 38'de Ankara'da Emniyet Genel Müdürlüğü ana binasından sinyal alıyordu.

* * *

Ukrayna'da nükleer bomba kullanılırsa ne olur?

Clare Roth (Dw + Kısa Dalga)

Son araştırmada ise Rusya ile ABD arasındaki bir nükleer savaşın havaya 150 teragram duman yayılmasına yol açabileceği, Hindistan ile Pakistan arasındaki bir savaş durumunda ise havaya yayılacak dumanın 16 ilâ 47 teragram arasında olabileceği öngörüsünde bulundular.

DW'nin sorularını yanıtlayan Robock, makalenin stratejik silâhların etkisine dayalı tahminleri yansıttığını söylerken, yani sadece çok uzaklardan gelenler dedi.

* * *

Seyit Rıza'yı nasıl asmıştık

Baskın Oran (Artı Gerçek)

Uluslararası Hukuk Boyutu: İran, Irak, Afganistan'la Sadabad Paktı imzalandı. Tek önemli maddesi olan Md. 7, bu ülkelerin düzen ve güvenliğini sarsmak veya siyasal rejimini bozmak amacıyla silâha sarılacak olanları ortaklaşa engellemekti. Çünkü devlet büyükleri aynen şöyle ilân etmişlerdi:

«Dersim'i bir koloni gibi ele alıp idare etmek lâzımdır→ (Gn. Kur. Bşk. Mareşal F. Çakmak; Gizli ve Zata Mahsus Dersim kitabı). Bu ülkede sadece Türk ulusu ırksal haklar talep etme hakkına sahiptir. Başka hiç kimsenin böyle bir hakkı yoktur (Başvekil İsmet Paşa; Milliyet, 31. 08. 1930). Saf Türk soyundan olmayanların bu memlekette tek hakları vardır; hizmetçi olma hakkı, köle olma hakkı. Dost ve düşman, hatta dağlar bu hakikati böyle bilsinler (Adliye Vekili M. E. Bozkurt; Milliyet, 19. 09. 1930).

Sonuna eklerim dediğim cümleyi de yazayım: O zamandan bu zamana değişen fazla bir şey yok. Hâkimler boş kâğıda imzaları atıp üstünü doldurmaya devam ediyorlar.

* * *

Kullanışlı kokteyl terörün geri dönüşü

Aydın Selcen (Artı Gerçek)

Kuşkusuz çok daha düz ayak çıkarım seçim arefesinde iktidarın yaparsak ancak biz yaparız, bunlar iki kazı güdemez diyerek can güvenliğinin hayat pahalılığından daha önemli olduğunu öne çıkarmak isteyeceği. ABD anayasasında yazdığı gibi bu sırayla: Önce can, sonra özgürlük, en sonra dilediğince mutluluğun peşinde gitmek. Sorsak mı canlarımızı emanet ettiklerimize: Sorumlu Kandil ise, hedef neden Kobane? Yahut sınırboylarımızdan terör yapılanmasını söküp attıysak, neden aynı sınırboyları böyle yolgeçen hanına dönmüş görünümde?

Bana sorarsanız en kötüsü nedir biliyor musunuz? En kötüsü işte bu veya benzeri yazıları yazmak zorunda kalmak. Bizi yönetenlere güvenebiliyor muyuz? Herkes, hepimiz istisnasız güvenebiliyor mu? Belki en acısı güvensizliğin sıradanlaşması, kanıksanması.

* * *

Türkler açısından Kürt Sorunu

Ali D. Ulusoy (T24)

Türkiye'nin dününün-bugününün-geleceğinin en önemli siyasî sorunu olan Kürt sorununu bıçakla keser gibi hemen çözüvermek mümkün görünmüyor. Hemen çözerim diyen yalan söyler. Bunu kabul edelim. Salt güvenlikçi otoriter yaklaşımların çözüm olmadığı defalarca kanıtlandı.

Bazen bir sorunun mucizevi bir kesin çözümünün olmadığının tespit edilmesi de çözüm perspektifi için önemli bir aşamadır.

Buna karşın, ya bu sorunu demokratik biçimde makul uzlaşmacı bir anlayışla pey der pey belli bir noktaya getireceğiz.

Ya da yıllardır şaşmaz bir azimle yaptığımız gibi, sürekli olarak elimize yüzümüze bulaştırmaya devam edeceğiz.

* * *

Kozağaçlı, ÇHD'liler ve Kill Bill

Gökçer Tahincioğlu (T24)

ÇHD Başkanı Selçuk Kozağaçlı'ya 12 yıl diğer ÇHD'li avukatlara 6 yıl 3 aydan 12 yıla kadar hapis cezaları verildi.

Günlerdir savunmalarını okuyoruz avukatların.

Düşüncelerini de açık açık söylüyorlar, korkmadıklarını ve avukatlık yapmaya devam edeceklerini de.

Örgüt üyesi gösterilmekten kolayı yok bu ülkede, malûm…

Ancak keşke daha çok tanık dinlemek isteseydi mahkeme…

Bu memlekette dağlar, taşlar, kuşlar, böcekler, adliye duvarları, emniyet kapıları, adli tıp soğuklukları, mezarlıklar…

Köylüler, işçiler, emekçiler, cezaevlerinde operasyon görmüş mahkûmlar, madenciler, öğrenciler seve seve tanıklık yaparlardı avukatlar için mahkemede.

* * *

Herkes söndürür sevdiğinin ocağını – Fetihtepe ve AKP'li olmak

Ayşe Çavdar (Medyascope)

AKP döneminde, muhafazakârlar eliyle hakiki mahalleler ortadan kaldırılırken ülke iki büyük ve gerçek olmayan mahalleye bölündü. Bu mahallelerden birine Bizim Mahalle dediler, geriye kalanına Öteki Mahalle. En büyük, ama en büyük başarıları bu… Bizim Mahallenin haracını toplayabilmek için Öteki Mahalleyi canavarlaştırmaları gerekiyordu. Öyle de yaptılar. Kentsel dönüşüm bu yüzden en ağır hak kayıplarına ehl-i AKP'nin Bizim Mahalle dediği hayali yerin hakiki sakinlerinin yaşadıkları semtlerde sebep oldu.

Ana akım muhalefet bütün bu mevzuyu okuyamadığı, belki de okumak istemediği için AKP'nin Bizim Mahallesinin sembolik diliyle oraya dahil olmaya çalışıyor. O sembollerin, o insanları AKP'nin Bizim Mahallesinde yalnızlaştırıp köşeye sıkıştırmaktan başka bir işe yaramadığını ve başkaları tarafından kullanıldığında da bir şekilde bu tuzağı hatırlattığını fark etmek istemiyor bir türlü.

* * *

TOGG meselesi: 'Neyse parası verelim'le olmaz

İbrahim Ekinci (Kısa Dalga)

Erzurum oto sanayide akıllı bir usta da araba üretiyor. Haberlerini okuyoruz. Siz eğer böyle bir sektörde olmak istiyorsanız patenti size ait olan teknolojilerle yürümeniz gerekir. O teknolojinin de ileri olması gerekir ki rekabet de edebilesiniz.

Otomobili Çin, Alman, İtalya teknolojisiyle üret, sonra Çılgın Türkler geliyor denileceğini san. Oluyor mu? Avrupalı, Avrupa'da kısmetse yola çıkacak TOGG'a baktığında demeyecek mi; Çılgın Çin'li (pil), Çılgın Alman (motor), Çılgın İtalyan (tasarım) geliyor!

* * *

Türkçe-Osmanlıca tartışması üzerine bir kaç cümle (tümce)!

Samim Akgönül (Kısa Dalga)

Osmanlıcanın öğrenimi, Osmanlıcanın öğrenimi olsaydı bu kesinlikle savunulacak bir şey olurdu. Ama değil. İdeal bir dünyada Arapça, Farsça, Latince ve Helencenin okullarda öğretilmesine taraftar olmamak imkânsız. (Bunu yanında elbette bütün bölgesel dillerin ve bütün azınlık dillerinin öğretilmesi bu dillerde eğitim verilmesi gibi). Dil kendi başına korkulacak bir şey değil ama burada söz konusu olan dil değil din ve ulusal proje.

Halbuki dil canlı bir varlık olarak her dilden etkilenir, halbuki dil devamlı devinim halindedir. Halbuki dil keser, biçer, birleştirir, yaratır. Aynen günümüz Türkçesindeki en sevdiğim kelime Halbukide olduğu gibi. Bu tek kelimede Hal Arapça, Bu Türkçe, Ki Farsçadır…

* * *

 

89
Derkenar'da     Google'da   ARA