Patronsuz Medya

'AKP'nin yıkım tablosu' raporu

İklim Öngel (Cumhuriyet) 18 Şubat 2018

CHP Genel Başkan Yardımcısı Çetin Osman Budak, AKP'nin 16 yıllık yıkım tablosunu rakamlarla ortaya koydu. Buna göre 16 yılda kişi başına 2 bin 677 TL olan kamu borcu, 10 bin 981 TL'ye ulaştı. 52 yılda verilen cari açık toplamda 43. 7 milyar dolar iken, AKP'nin 16 yılında cari açık, 52 yılın toplam açığını 13'e katladı ve 561. 6 milyar dolar oldu. 80 yıllık dış ticaret açığı 247 milyar dolardan, 960. 6 milyar dolara fırladı. Karşılıksız çek yaklaşık 8 kat arttı, bu yüzden 8 yılda 929 bin kişi ceza aldı ve hapse düştü. Su, elektrik ve doğalgaz yaklaşık 3 kat artarken, 12 kilogramlık tüp 4 kat arttı. 2002'de 1 kilogram ekmeğin fiyatı 1. 03 TL idi, ancak 2017'de aynı ekmek 4. 19 TL oldu. Halk yoksullaşırken milyonerler arttı. Son 6 yılda milyonerlerin sayısı 32 binden 127 bine çıktı.

Türkiye'yi Karanlığa Gömen Adam Murat Belge!

Müslüm Yücel (Birikim) 17 Şubat 2018

Belge'nin bir üslubu vardır ve gerek eleştiri gerek güncel siyaset yazılarında hiç bir zaman acımasız ve hain yanımız olmamıştır Belge; sıkıştığımız zaman vicdanımızdır. Vicdan, yaptıklarımızı sorgulama ve yargılama yetisi olarak bizim pusulamızdır. Son günlerde Belge'ye karşı bir savaş açıldı; yazdıklarını ve yaptıklarını sorgulamayan, kendi iç sesini yargılamayan kimselerin kurduğu divanda Belge sanık sandalyesine oturtulmuş, Türkiye'nin bütün günahının hesabı ondan soruluyor. Bu mahkemeyi kuran kimseleri üretimleri ve tüketimleri ile görmek isterdik. Örneğin yazdıkları, örneğin kalsa bile tek başına, yıkılmaz tavırları vs

Sırtlanlar hakkında temel bilgiler

Ümit Kıvanç (Duvar) 15 Şubat 2018

Sırtlanlar kendi aralarında sesle ve başka araçlarla anlaşırlar. Yalnız sesle on değişik mesajı iletebildikleri var sayılıyor. Bu sesleri, ruh yiyerek beslenen ruhoburlar, kendi gülmelerine benzetirler. Oysa, özel mesaj anlamı taşıyanları dışında, insan gülmesine benzetilen sesi bu hayvanlar, telâşlandıklarında, gerildiklerinde çıkarırlar. Bunu bir nevi ağız dalaşı veya kavga peşrevi mahiyetindeki küfürleşme sayan da var. Burada da şunu desek: Allah insana benzetmesin. Hayvanın sülâlesi yirmi iki milyon yıl önceye uzanıyor, sen topu topu iki yüz bin yıldır varsın, üstelik soy ağacımda safkan çıkmadım diye saklanacak delik arayan bir zavallısın; can alıp, işkence yapıp, karakter katledecek, övünüp şişinecek hale gelmen o kadar bile değil. Sen kimin nesini kimin nesine benzetiyorsun? Hangi cüretle. Hayvan kim bilir neyin derdinde, sen diyorsun ki: Gülüyor! Niye? Çünkü senin gülmene benziyormuş sesi. Sen sekiz yüz bin sene sonra geldin, onun çıkardığı seslere benzete benzete güldün. Daha büyük ihtimal değil mi? Ama olmaz. Sen büyüksün. Elinde silâh var. Dilinde silâh var. Karakterin, ruhun silâh senin. Katletmeye programlanmışsın. Ama elle ama dille. Çeker vurursun alimallah. Hakikaten, Allah benzetmesin…

140 milyarlık narko-ekonomi: Türkiye'nin Escobar'ı kim?

Bahadır Özgür (Duvar) 13 Şubat 2018

Pek çoğumuz Escobar'ı anlatan Narcos dizisini ayıla bayıla seyretmişizdir. Pek azımız ise Filipinli yönetmen Brillante Mendoza'nın 2016 yapımı Ma Rosa filmini izlemiştir. Film, sefalet içinde bakkal dükkânı işleten bir kadın ve dört çocuğunun uyuşturucu satmak zorunda kalmasını ve yozlaşmış görevlilerin tepesine nasıl çullandıklarını anlatır.

Rosa ve Escobar, uyuşturucu trafiğinin iki yüzü gibidir. Besin zincirinin en altında, yasaların dışında bir 'hayatta kalma stratejisi' geliştirmek zorunda kalan fakir Rosa vardır; tepesinde ise kontrgerilla faaliyetlerinden siyasete, yargıdan CIA'ye uzanan ilişkiler ağında semirmiş Escobar bulunur. Torbacı Rosa'yı ezmek kolaydır, kartel Escobar'ı yakalamaksa zor…

Peki bu 'besin zinciri' Türkiye'de ne düzeyde?

İsyan!

Levent Gültekin (Diken) 12 Şubat 2018

Yoksul ailelerin ocağına ateş düşerken başbakanın, bakanların attıkları kahkahalardaki o sefaleti, o vicdansızlığı mı yazayım?

Çocuklar ölürken gencecik çocuğun tabutunun üstüne elini koyup hamaset yapan, buradan oy devşirmeye çalışan cumhurbaşkanının bu vicdana, insanlığa sığmaz davranışını mı yorumlayayım?

Gencecik çocuklar toprağa verilirken işsizliği mi yazayım yoksa eğitimdeki sorunları mı?

Yaşatamadığımız, genç yaşında toprağa verdiğimiz biricik evlâtlarımıza iyi eğitim veremiyoruz diye saçma bir tartışma mı açayım?

Susmak, içine kapanmak ile bütün riskleri göze alma pahasına işe yaramasa da doğru bildiğini söylemek, isyan etmek arasında sıkışıp kaldım.

'Terörist' modern siyasetin korkuluğudur

Ahmet Murat Aytaç (Duvar) 10 Şubat 2018

Odağında devletin olduğu, korkunun halk ile egemenler arasında bölüştürülmesiyle ilgili olan bu salınım 60'lı yıllarda önemli bir dönüşüme uğradı. Bu yıllarda dünyada ulusal kurtuluş hareketlerinin sömürgeci güçlere korku salarak siyasî bağımsızlık kazanma yönünde bazı eylemelere giriştiğini görüyoruz. Gerilla savaşlarını desteklemek için terörün metropol ülkelerde uygulanmaya başlanmasıyla, mesele belli bir ulus devlet sınırları içerisindeki bir sorun olmaktan çıkarak uluslararası bir karakter kazandı. Öte yandan dönemin radikal gençlik hareketleri, sömürüye ve baskıya karşı devrimci şiddeti bir araç olarak kullanmaya başladılar. Bu süreçte gerçekleştirilen banka soygunları, uçak kaçırma, sabotajlar, suikast ve bombalama gibi bir dizi şiddet eyleminin yarattığı duygusal etki dönemin medyası tarafından terörizm ile eş tutuldu. İşte günümüzün popüler terör karşıtı ideolojisinin temel harcını da bu anlam çerçevesi oluşturdu.

OHAL'de kimler olağanüstü kâr etti?

Bahadır Özgür (Duvar) 6 Şubat 2018

18 Mayıs 2017, TÜSİAD toplantısı… Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan: OHAL iş adamlarının neyini engelledi?

3 Haziran 2017, MÜSİAD toplantısı… Erdoğan: OHAL önünüzü açıyor. Öyle ikide bir grev bilmem ne yok…

12 Temmuz 2017, yabancı yatırımcılarla toplantı… Erdoğan: Biz OHAL'i iş dünyasının daha rahat çalışması için getirdik. İş dünyasında herhangi bir sıkıntınız, aksamanız var mı? Şimdi grev tehdidi olan yere OHAL'den istifade izin vermiyoruz.

Ev birası neden ucuz?

Önder Algedik (Duvar) 6 Şubat 2018

Anlayacağınız aslında bira ve alkol üretmek çok ucuz. Düşünsenize hasat sonu fazla ve çürümeye yüz tutacak meyveler yüzyıllardır köylerde heba edilmez ve güzelce alkol yapılırdı. Halen de pek çok yerde öyle. Yani alkol bedavadır aslında. Alkol yapmak doğanın bahşettiği ürünleri değerlendirmek, boşa harcamamaktır. O yüzden de bir kat daha keyif verir. Ama sistem evde yapma hazır al, böylece hem şirketler kâr etsin hem de Diyanet'in bile giderlerinden daha çok vergi ver diyor. Böylece aslında sıfıra yakın maliyetli alkolü, hadi bağın bahçen yok diye marketten 20 TL'ye aldığın alkolü sana 300 TL'ye satıyorlar.

Hainlik

Ümit Kıvanç (Duvar) 30 Ocak 2018

Bugün iktidarın nimetlerinden yararlanan ve gıcık kaptıkları herkese canlarının çektiğince zulmedebilmenin, ettirebilmenin keyfini sürenler, cumhurbaşkanının birilerine hain demesinin anlamını idrak edemeyenler, işler sarpa sarmaya başladıkça, çatının kafamıza çökmesinin ne anlama geleceğini hissedip hayatları boyunca tatmadıkları korkulara kapılacaklar. Zira artık iki şey olmadan yaşayamazlar; biri mutlak iktidar. Oysa taptıkları devleti bizzat yıkmakta olduklarını şimdi anlamıyor, sadece rakip veya hasım gördükleri birilerine hakaret ve eziyet ediliyor diye zevk ve sevinçle kendilerinden geçiyorlar. Varolmazsa yaşayamayacakları öbür şey de hasımlar. Birilerini düşman görmeden kendilerini var edemeyenlerin günü bugün. Kendi şahsiyetlerini ancak düşmanları üzerinden tarif edebilenlerin.

Direnişin sıfır noktası

Ahmet Murat Aytaç (Duvar) 29 Ocak 2018

Ben bu farklardan ötürü, günümüzün siyasî zulüm pratiklerini av partisi modeliyle daha iyi anlayabileceğimizi düşünüyorum. Bu yaklaşım, mevcut direnç kapasitesini sıfır olma noktasına doğru sürüklüyor. Ama sıfır noktası her şeyin tükendiği yer değildir sadece. Yeni olan her şeyde işe sıfırdan başlamak esastır. Dönemin ruhuna özgü direniş pratikleri bu mantık içinden yeniden inşa edilebilir. Bunun için usta avcılarla ilgili anlatılan hikâyelere kulak kabartmakta yarar var. Söylendiğine göre çok iyi avcı olmalarına rağmen Bengal kaplanları, kurbanlarının yüzüne bakamaz, onlara sadece arkadan saldırabilirlermiş. Bunu öğrenen insanlar, korunmak için kafalarının arka tarafına da insan yüzünü andıran bir maske takar, kaplanların yanından salına salına geçerlermiş. Görülen o ki, avcıyla başa çıkabilmenin tek yolu, kaçmak veya saklanmak değil. Av olan kendi davranışlarını avcının gözüyle görmeye başladığında, ölüm korkusunun dehşetiyle içine düştüğü kovalamaca döngüsünden çıkar. O zaman işler tersine dönmeye başlar ve artık avcı av, av da avcı haline gelir.

'Barış' sözcüğü ve bazı 'anayasal' haklar…

Murat Sevinç (Diken) 27 Ocak 2018

Anayasa'daki 'basın özgürlüğü', 'düşünce özgürlüğü' ve 'ifade özgürlüğü' ilkelerini ayrıca anmaya gerek var mı? Yok ama hiç olmazsa 25. Madde ile hükme bağlanan 'Düşünce ve kanaat hürriyeti' başlıklı maddeyi aktarayım: Herkes düşünce ve kanaat hürriyetine sahiptir. Her ne sebep ve amaçla olsun kimse düşünce ve kanaatlerini açıklamaya zorlanamaz; düşünce ve kanaatleri sebebiyle suçlanamaz. Yeteri kadar açık değil mi? Anayasa'nın, hakların sınırlanmasını düzenleyen 13. Maddesi, 2001 değişikliğiyle 'genel sınırlama' gerekçesinden arındırılmıştı. Haliyle 25. Madde için bir sınırlama da öngörülmemiştir.

Gıda güvenliğine yönelik en büyük tehdit savaştır

Bülent Şık → İrfan Aktan (Duvar) 20 Ocak 2018

Biz sadece gıdalarla değil, başkalarının acılarından da besleniyoruz. IŞİD, günde ortalama 80-100 bin varil petrolü çeşitli ülkeler aracılığıyla kaçak yollardan piyasaya sokuyordu. Libya darmadağın edildi ama Libya'nın petrolü, ucuz fiyata dünya piyasalarına sokuluyor. Savaş ve çatışma belli bir bölgedeki doğal kaynakları daha ucuz şekilde piyasaya sokmanın yoludur. Hayvan besiciliğinde kullanılan ürünlerinde petrolün kullanımının yoğun olduğunu biliyoruz. İnsanın aslında petrolü dolaylı olarak yiyeceğe dönüştürdüğünü, bunun da savaşa maruz kalan milyonlarca insanın kan ve gözyaşına mal olduğunu söylesek abartılı olmaz. Gıda ve tarım sektörünü elinde bulunduran büyük şirketler, ucuz petrole göbekten bağlı. En önemli girdi olan petrol ucuz olmalı ki, bunlar kâr edebilsin. Petrolün ucuz olması da savaşlarla, işgallerle mümkün. Dolayısıyla soframıza gelen ette insanların kan ve gözyaşı var.

'Fırsat verme' korkusu, 'sana ne' muhalefeti

Kemal Can (Duvar) 18 Ocak 2018

Muhalefet blokunda kimi küçük hesap sahiplerinin veya ideolojik arızalıların bahane olarak kullandığı fırsat verme argümanı, saldırılara meşruiyet sağladığı gibi, açıkça besler hale geliyor. Laikliği savunma iddiasındakiler, yeterince dindar olunup olunmadığı sorgulamasını siyasi alanın dışına itmek yerine, Müslüman olmayı öğretmeye soyunuyor. Millete yabancı olma suçlaması, sen buna mezun musun demek yerine milliyetçilik yarışıyla karşılanmaya çalışılıyor. İktidar partileri kendi ittifaklarını partilileriyle bile tartışmazken muhalefetin kiminle yan yana durabileceği konusunda icazet merci kabul ediliyor. Son dönemde revaçta olan garip bir çare yöntemi ve tuhaf siyasî aritmetik de zemini iktidar için bereketli hale getiriyor: Sınırlarını iktidarın çizdiği yerli-milli alanına girmek için formüller aramak, böyle bir yarıştan sonuç alınabileceğini ummak ve muhalefet blokunda saldırı altında olan diğer aktörlerin uğrayacağı oy kaybından nasiplenileceğine inanmak. İktidarın saldırıları veya içeriye dönük kışkırtmalarıyla siyasî fırsat yakalanabileceğini düşünenler bir tarafta, İyi Parti'nin CHP'den, CHP'nin HDP'den oy alabileceğini hesaplayanlar diğer tarafta. Gerçekçi olmayan bu akıl yürütmelerin yerine, iktidarın belirlemeciliğine sana ne demek siyasî gündemi değiştirebilir.

Kuraklık A.Ş.

Önder Algedik (Duvar) 16 Ocak 2018

Çok açık ki bu ülkede bir kuraklık sorunu var. Kuraklığı ekonomiye kazandırma sorunu ise daha büyük bir sorun. Kuraklık A. Ş. Bunun tam adı. 7 bin 200 tesis ile suyumuzu tam arıtamıyoruz, yarısını kaybediyoruz ve de suyumuzun tekrar kullanılacak kalitede olmadığı ortada. Bu yatırımlar demek ki kuraklığın çözüm adresi değil, iklim değişirken Kuraklık A. Ş.'nin daha çok büyütülmesi ile ilgili.

Hz. Muhammed kimin dinindendir?

Gülgün Türkoğlu (Duvar) 11 Ocak 2018

Dogmatik din anlayışı nedeni ile İslâm âlemi neredeyse Âdem dönemine kadar gerilemiştir. Bugün Hz. İbrahim'in yaptığını yapamamışken, Muhammedi olduğumuzu düşünmemiz normal midir? Hz. İbrahim'in sorgulama sırasında sorduğu sorular bize basit gelebilir, gelmelidir de. Ne de olsa yaklaşık 4 bin yıl önce sorulmuş sorulardır ama bu sorgulamalar, zorunluluktan doğan bir samimiyettedir. Bizler, kendi yaşantımızdan doğan ilâhlarımızı saptamakta çekingen davranmamalıyız: Kendimizi özdeşleştirdiğimiz bilgimiz, mesleğimizin getirdi ünvan ve şöhret, paramız, makamımız (koltuk), el âlem ne der hastalığımız, yalnızlık korkumuz birer put/ilâh örneğidir.

Yerli ve milli üniversite

Dinçer Demirkent (Duvar) 11 Ocak 2018

Türkiye siyasal tarihinde millileştirme süreçlerinin her birinin altında asli bir suç yatar. Çünkü millileştirme, terim anlamının, kamulaştırma kavramının aksine peşkeş çekmeyi karşılar ülkemizde. Yani tam tersi anlamında. Örneğin sermayenin millileştirilmesi üzerine bir araştırma yaptığınızda Türkiye'den kovulan Rumların ve göç yollarında katledilen Ermenilerin mülklerinin eşrafa peşkeş çekildiğini görürsünüz. Derelerin, meraların millileştirilmesi, onların köylülerin ortak kullanımından alınıp sermayeye peşkeş çekilmesidir. Millileştirme, millilik bir ilk günaha, bizi biz yapan bir suça işaret eder her zaman. Alevi komünistlere yönelik katliam, talan ve yağma girişimlerinde olduğu gibi, Kürt inşaat işçilerini lince girişen güruhların eylemlerinde olduğu gibi, mezarlıkları millileştirmeye girişen vatanseverlerin sloganlarında olduğu gibi. Üzerinin örtülmesinin yalnızca kutsallaştırılarak becerilebileceğine inanılan ilksel suçlar kataloğudur Türkiye'de millileştirme deneyimleri. Üniversitenin millileştirilmesi söylemi dile getirildiği anda cevap aranması gereken ilk soru, üniversitede işlenen hangi suçların kutsallaştırıldığı olmalıdır.

Devlet Bahçeli ve Türk-İslam pergeli

Ali Duran Topuz (Duvar) 11 Ocak 2018

Şimdi daire bir daha tamamlanıyor: 2. Dünya Savaşı sonrası başlatılıp Kore ile hızlanan, 1960 ve 70'lerde sokaklarda, siyasette şekilden şekle sokulan Türkçü ve dinci tarihsel blok, kendini besleyen eli ısırır gibi yaparak anti-emperyalist pozlar verirken, eski hayali, iç temizlik hayalini beraber görüyor. Liberal demokrasinin küresel krizinde, neoliberal uygulamaların sadık takipçisi Erdoğan'ı yeni Başbuğ olarak yükseltirken, sel geçince kalacak kumun kim olduğundan kimse Bahçeli kadar emin olamaz. Kaybetmeyi bilmeyen Erdoğan'a hediye ettiği zaferlerin Erdoğan'ın tek başına taşıyamayacağı kadar büyük olduğunu hesaplayamayacak kadar geri değildir Bahçeli matematiği.

'Reis rejimi'nde değişim AKP'nin kendi içinden gelecek

Zafer Yörük → Nuray Pehlivan (Duvar) 2 Ocak 2018

Her toplumun bir kolektif bilinci, hafızası vb kadar bir kolektif psişesi de mevcuttur. Türkiye de öyledir. Politik psişenin oluşması için bir politik travma anı gerekir. Türkiye'ninki Osmanlı'nın yıkılış sürecinde ortadan kaldırılma ve Asya'ya sürülme korkusudur. Bu korku, toplum ve devlet olarak paylaşılmış ve dünyanın şahit olduğu en kapsamlı soykırıma yol açmıştır. Türk politik psişesi bu patoloji temelinde oluşmuştur. Osmanlı ya da Cumhuriyet fark etmez, gerek devlet söylemimiz gerekse de eğitim sistemimiz bu patolojinin yeniden üretimi üzerine kuruludur. Biz hiç bir zaman geçmişimizle hesaplaşmadık. Kimin toprağı, mülkü üzerinde oturuyoruz sorusu Türkiye için sorulmaması elzem bir sorudur. Kürt halkıyla barışı da işte bu patolojik bozukluğumuz nedeniyle başaramıyoruz. Kürt açılımı olduğu sırada defalarca, Türk sorununu çözmek gerekir mealinde konuşmuşluğum, yazmışlığım vardır. Çünkü bir toplumu yüz yıllık psikozundan çıkarmadıkça aynı şeylerin tekrarlanmasından başka bir sonuç kaçınılmazdı. Yüz yıl önce de böyle olmuştu. Önce Ermeni siyasal önderler ve aydınlar tutuklandı. Sonra bütün gayrımüslim halklar yok edildi. İşte bugün Kürt halkıyla barış, bu ülkede demokrasi, adalet vb kaygılarımız var ise eğer, önce tarihimize dönmemiz gerekiyor. Yoksa elimizdeki en kolay silâhtır: Tarihsel patolojiyi devlet felsefemiz ve eğitim sistemimiz ile tam yol yeniden üretmeye devam ve gerek olduğunda medya aracılığıyla tetikleyiveririz olur biter. AKP neden düşmüyor sorusunun cevabı işte buradadır.

Karıştıran, karıştırılan ve kaşıklar

Ümit Kıvanç (Duvar) 2 Ocak 2018

Emperyalistler diye birileri sahiden var ve bunlar bir gökdelenin yüzüncü katındaki toplantı odasından dünyayı yönetmiyorlar. Parçalanabilir, ayrışabilir gruplar halindeler. Birbirleriyle de çelişerek, çatışarak, çıkarlarına göre bir dünya düzenini sürdürmeye, bazen yeniden şekillendirmeye çalışıyorlar. Bu işi, emperyalist sayılmayan birilerinin iştiraki ve işbirliğiyle yapıyorlar. Hattâ artık bu ikinciler olmasa zor yaparlar. Böylece çeşitli odaklar, olaylara, gelişmelere göre değişen ittifaklar, taraflar meydana geliyor. Bazen emperyalist dediğin birisi başka emperyalistlerin çıkarına ters düşecek işler yapıyor, bazen emperyalist işbirlikçisi birileri bunlara bayrak açıp kendi ülkesindeki iktidarını tahkim etmeye çabalıyor. Bazen bir emperyalist de dünya düzeninin çıkarlarına aykırı işler yapıyor. ABD'nin emperyalizmiyle Rusya'nınki, Çin'inki farklı; Bush ABD'siyle Obama ABD'sininki bile farklı. Avrupa, Japonya, bambaşka mevzular. Dünyada iktidar pratikleri ve ilişkiler karmaşık bir yumağın iplikleri.

Böyle Yemeye Devam Edemeyiz

George Monbiot (Açık Radyo) 1 Ocak 2018

Geceleri gözüme uyku girmiyor derken abartmıyorum. Açlıktan ölme noktasına gelip de gri atıklardan kaçmaya çalışan, polisler tarafından dövülen insanların görüntüsü hiç aklımdan çıkmıyor. Elimizde kalan son zengin ekosistemlerin de bitirildiğini, son küresel megafaunanın – aslanların, fillerin, balinaların ve ton balıklarının yok olduğunu görüyorum. Sabah uyandığımda da bütün bunların bir kâbustan ibaret olduğuna inandıramıyorum kendimi.

Başka insanların da farklı rüyaları var: Asla bitmek zorunda olmayan beslenme çılgınlığı fantezisi, canlı bir dünyada devam eden ekonomik büyüme masalı. Eğer insanlık toplumsal bir çöküşe girerse sebebi bu rüyalar olacak işte.

"Onlar" Mesajlarını Aldı Ya Biz?

Ömer Laçiner (Birikim) 1 Ocak 2018

Yurttaşlar! Alarm zilleri kulaklarımızı tıkasak dahi duyacağımız bir şiddetle çalıyor artık. Bir demokrasi, bir hukuk devleti olabilmek yolunda, tüm eksiklik ve arızalarına rağmen yüzyılı aşkındır edinebildiğimiz mirası bile berhava etmeye kararlı olduğunu defalarca göstermiş bu iktidar; şimdi de medenî bir toplum olmamızın asgarî temel koşulunu yok edecek, hepimizi vahşete teşne güruhların insafına, keyfi kurallarına baş eğmeye zorlayacak bir yola sürüklemeye çalışıyor.

Sürüklenmemeliyiz!

Kedi insanı

Ülkü Doğanay (Duvar) 1 Ocak 2018

Kediler bize çok şey öğretiyor. Yeter ki, insan merkezli bakıştan çıkıp dünyanın başka perspektiften, başka gözlerle de görülebileceğini; o gözlerin de en az bizimkiler kadar değerli ve biricik olduğunu kabullenmeye hazır olalım. İnsanlara duyduğumuz sevgi ile hayvanlara duyduğumuz sevgiyi yarıştırmayalım. Bir insanı sevebileceğimiz gibi, bir kediyi de sevebileceğimizi; hatta insanları severken de kedileri sevmeye devam edebileceğimizi kabullenelim; onların bizi değiştirmesine izin verelim. Yaşam döngüleri, öncelikleri, tercihleri bizlerden farklı olan bu canlıları, oldukları gibi görmeyi; bize hizmet etmek ya da bizi mutlu etmek için değil, kendileri için var olduklarını ve bu varlıklarıyla da bizleri yine çok mutlu edebileceklerini kabullenelim.

Cehennemin istiap haddi var mıdır?

Murat Sevinç (Diken) 31 Aralık 2017

Öte dünyada 'ülke kontenjanı' yok bildiğim kadarıyla. Cehennemin bir 'istiap haddi' olup olmadığını da bilmiyorum. Varsa eğer, bana kalırsa yeni bir yıla giriyor olmanın umudu ve mutluluğunu yaşarken fındık fıstık atıştıran Türkiye Cumhuriyeti yurttaşlarının, yılbaşını kutladıkları için 'cehennemlik' olacakları konusunda herhangi bir endişe duymalarına gerek olmadığı çok açık!

Velev ki bir istiap haddi yok ve yılbaşında kahkaha atıp leblebi yediğiniz için 'cezalandırılma' ihtimali sizi ürkütüyor. Yine de fazla endişelenmeyin derim. Nihayetinde Türkiye'den gideceksiniz; ne kadar sürprizli ve zorlu olabilir ki!

Mazhar Alanson ve başkaları için Hindistan kılavuzu

Metin Solmaz (Duvar) 21 Aralık 2017

Bir de mistik işler var. Ben örneğin yoganın müthiş bir şey olduğunu biliyorum. Çıkış yerlerinden Gorakhpur Yogi Temple'daki aşramdan kabul almışlığım, aşram babasıyla uzun sohbetler etmişliğim vardır. Ama Mecidiyeköy'de ofisi olup Cihangirde eğlenen birinin yoga yahut meditasyon yapmasında bir acaiplik var. O müthiş ve bin yıllarla oturmuş hareketlerin bir çeşit kültür-fizik, spor, fizyoterapi olarak yapılmasına hiç bir itirazım yok. Ama henüz pizza söylemiş birisinin sodexo'suyla hesap öderken çakra mevzusuna damardan girmesini komik buluyorum. Tıpkı Hindistan'a geldiği gün kafayı kazıtıp omnia şiva diye bağırarak 'kendini arayan' tipleri komik bulduğum gibi. Osho'ya da aynı sebeple itiraz ediyorum. Osho, bence canı sıkılan Batılılar için evcilleştirilmiş konsantre-hazır Doğu felsefesi pazarlamasıdır.

Siyasette sadizm üzerine

Ahmet Murat Aytaç (Duvar) 18 Aralık 2017

Bu da olmaz yahut olmamalı dediğimiz her şey, tam da bizim onun olmaması gerektiğini düşündüğümüz şekilde yapılıyor. Hep daha fazlasının yapıldığı, her şeyin daha kötüsünün mümkün hale geldiği bu aşırılıklar dünyasında yaşıyoruz. İnsanlar siyasal gücün zevkine sunulmuş bir kurban olmaya uzanan yolun çok kısa sürede kat edilebileceğinin bilinciyle yaşıyorlar. Bilindiği üzere, hâkimiyetin mutlak biçimi olarak sadizmde, beraber olduğunuz kişi eşitiniz değil, hazlarınızı tatmin edecek bir kurban statüsündedir. Sadizmin bürokrasinin alt düzeyinde yarattığı tahribatı görebilmek için, kurban kesiminde vazifeli kasapların göz bebeklerinde yansıyan manzaralara bakmamız yeterli. Yargı bürokrasisinde bu tahribatın eriştiği düzeyi gösteren küçük, ama ziyadesiyle önemli bir tanıklığa rastlıyoruz. Aktarıldığına göre geçenlerde görülen bir davada barış akademisyeni hocalarımızdan biri şöyle demiş: Rahatsızlığımdan dolayı savunma hazırlamadım. Zaten beraat bekliyorum. Hâkimden aldığı karşılıksa şu olmuş: Kusura bakmayın, elimizde beraat kalmadı.

Başkasının açlığına alışmak

İrfan Aktan (Duvar) 11 Aralık 2017

Direnen insan asla acınacak hale düşmez. Esas acınacak halde olan seyirci kalanlardır. Gülmen ve Özakça'ların direnişine seyirci kalan hepimiz acınacak haldeyiz. Yüksel Caddesi'ndeki İnsan Hakları Anıtı'nı karakola çeviren iktidarın hali ise ayrı bahis. Fakat biz, geçen her gün, bir gün daha geç kalıyoruz ve işe, acınacak halimizden utanmakla başlayabilir, buradan harekete geçebiliriz. Çünkü onların onuru bizim onurumuz. Hepimizin! Gülmen'in Duvar için yaptığımız söyleşide dediği gibi, yapabiliriz, tutunabiliriz.

İstibdad her zaman riyakârlığı milli bir spor haline getiriyor

Mücahit Bilici → Tanıl Bora (Birikim) 29 Ekim 2017

Şunu da söylemeden geçemeyeceğim: Eli kalem tutan veya fikirle meşgul insanlar olarak düşünmenin ve daha da önemli olarak hakikatin gücüne fazla inanıyormuşuz diye düşünüyorum. Ben bir hakikatin varlığına inananların, özellikle de buna binaen söze ve fikre güven ve mesai verenlerin, hakikatin varlığına inanmayan (en başta politik) müteşebbislerin karşısında naif ve çaresiz kaldıklarını düşünmeye başladım. Felsefe, siyasetin suç mahalline vardığında iş işten geçmiş oluyor. İyilerin veya hakikatin en sonunda kazanacağı inancı belki de Hollywood filmlerine yahut Marx'vari tarih felsefesi teorilerine projekte ettiğimiz bir ümitten başkası değildir. Belki de kötü adam kazanacak ve kötülüğü yanına kâr kalacak. İslâmcı entelektüel de iktidardan düştüğü zaman zaten emeklilik için yeterince para kazanmış olacak ve belki de adalet adına tutunduğumuz ve ümit ettiğimiz o mahcubiyeti bile yaşamayacak. Kim bilir?

Sovyetler Birliği yıkılmasa Marx yanılmış olurdu

Ertuğrul Kürkçü → İrfan Aktan (Duvar) 28 Ekim 2017

Bir devrimin gerçekleşmesi mutlaka ve mutlaka proletarya ile burjuvazi arasındaki çelişkinin belli bir raddeye kadar gelişmiş olmasını mı gerektirir? Yoksa bir siyasî devrime yol açan sebepler, o siyasî devrim sayesinde ortaya çıkan tek tek ülkeler ve dünya çapındaki hareketlik, başka devrimlerin tetiklenmesine de yol açabilir mi? Belki Marx ve Engels dönemindeki devrimci dünya bu kadar büyük ve geniş değildi. Avrupa ve biraz da Amerika'dan ibaret gibiydi. Bugün artık kapitalizm sadece emek-sermaye çatışmasıyla kendini karakterize etmiyor. Kapitalizm, sermaye ile bütün insanlık ve hatta bütün doğa arasındaki bir çatışkı olarak kavranmadıkça, bugünkü devrimin imkânlarını nerede arayacağımızı bilemeyebiliriz. Marx'ın çağında bu ölçüde bir maddî genişlik yoktu.

Değişmezsek tükeneceğiz

Metin Solmaz (Duvar) 27 Ekim 2017

Birleşmiş Milletler'den İllüminati'ye bütün örgütler ve Donald Trump'tan Noam Chomsky'ye bütün yabancıların bize kastı olduğunu düşünmekteyseniz düşünme hayatınız çok kolay işliyor demektir.

Bu insanlar aptal mı? Asla. Bu insanların arasında ne doktorlar, ne mühendisler var. Bu insanlar müftü nikâh kıyıyor diye kızmayan kitlelere aptal diye kızıyorlar. Kendi akıllı ve okumuş halleriyle Sarıgül'den Ekmeleddin'e savrulan, kendi cumhurbaşkanı adayına meclis başkanlığı seçiminde oy vermeyen, dokunulmazlıklardan tezkerelere kadar iktidarla flört eden partilerine oy vermekte bir beis görmüyorlar.

İnsanlığın devamı, kapitalizm karşısında dengeleyici bir gücün ortaya çıkmasına bağlı

G. M. Tamâs → Jaroslav Fiala (Dünyadan Çeviri) 13 Ekim 2017

Avrupa'nın esas düşmanları bugün kimler?

Avrupa'nın tüm hükümetleri, istisnasız hepsi. Dört nala kıyamete koşuyorlar. Ne yaptıklarının farkında bile değiller. Geçmişin muhafazakâr liderlerini düşünün; başka meselelerde ne kadar pislik olursa olsunlar, bunun şakası olmaz diye bir sınırları vardı. Ülkenizle oynamazsınız, her şeyin bir sınırı vardır. Ama bugünkülere bir bakın; David Cameron, François Hollande, Miloš Zeman… Bu insanların hiç bir fikri zikri yok, öylesine saçmalayıp duruyorlar. Durum gerçekten çok ciddi. Sonra bir de etrafımızdaki çürümeye bakın; birçok kurumdaki yerlerde sürünen entelektüel seviyeye bakın; genel kültürel krize, sözüm ona profesyoneller ve aydınlar dahil, orta sınıfın cehaletine bir bakın. Sırf insanlığın sürmesi için bile günümüz kapitalizmi karşısında bir dengeleyici güce ihtiyaçımız var. Kendi haline bırakılmış kapitalizmin bunu yapamayacağı ve yapmayacağı çok açık. Bu bildiğimiz eski ve kötü burjuva sistem değil, çok daha kötüsü. Yeni siyasî yapılar yaratmamız lâzım, tabi hâlâ vaktimiz kaldıysa. Bundan o kadar da emin değilim.

Ağır çekim kıyamet

Peter Brannen (Dünyadan Çeviri) 13 Ekim 2017

Sanayileşme öncesinden sadece 1 derecenin altındaki bir sıcaklık artışının olduğu günümüz dünyasında, sıcak hava dalgaları yeni bir ölüm sebebi haline geldi bile. 2003'te, hava sıcaklıklarının mevsim normallerinin üzerinde seyrettiği iki hafta içinde Avrupa'da 30 bin kişi ölmüştü. Buna 500 yılda bir yaşanan olay denmişti. Ama üç yıl sonra tekrar yaşandı (normal zamanından 497 yıl önce!). 2010'da sıcak hava dalgası Rusya'da 15 bin kişinin ölümüne neden oldu. 2015'te, sadece Karaçi'de, birçoğu Ramazan ayında oruç tutmakta olan 700'e yakın insan, Pakistan'ı vuran sıcak hava dalgasında hayatını kaybetti. Ama bu trajik epizotlar yaklaşmakta olanın ancak gölgesi sayılır.

Arabayı yıkatın, tozlanmış

Ümit Kıvanç (Duvar) 12 Ekim 2017

Vicdandan, ahlâktan sözetmenin anlamsızlığını idrak edecek kadar Türkiye dersi gördüm şu yaşa gelene kadar. Lâkin bunlar var olmayınca nasıl insan toplumu olunuyor ki? İçindeki vicdan ve ahlâk hücrelerini yok etmek için böylesine azimle uğraşan başka bir toplum görmüş müdür dünya tarihi acaba? Bu kadar pervâsızca sürdürülen, bu kadar haysiyetsizce iştirak edilen din istismarı görülmüş müdür? Oh ne güzel, rahat rahat ırkçılık yapabiliyoruz! diye sevinen İslâmcıyı rahatsız edecek hiç bir sorgulama imkânı ve merciinin bulunmayışı nasıl mümkün olabiliyor? O Saray'ı da mı gözünüz görmüyor yoksa bal gibi, biz kapıkuluyuz, başka nasıl yaşayalım? mı demektesiniz? İştirak ettiğiniz suçların günahların dozu ve sayısı, günde beş yüz rekât namaz kılsanız, ayda kırk gün oruç tutsanız karşılayamayacağınız bir şeytana hizmet tablosuna yerleştirdi sizi; nasıl kurtulacaksınız? Hayrettin Karaman mı gelip teker teker elinizden tutup çıkaracak oradan? Büyük meseleleri bıraktım bir yana; bir vakitler doğru düzgün insan diye bildiğimiz okur-yazar İslâmcılar, soyulup asfalta yatırılmış insanlarla alay eden şu Misvak dergisi denen rezilliğe dahi tek lâf etmiyorlar. O kötülüğe razı gelmenin vebali olmaz olur mu, aklınızı mı kaçırdınız? Merhametsiz olun diyen bir ilâhî buyruk, haysiyetsiz olun diyen bir peygamber iletisi yoktur; nerede kaldı zalim olun, şerefsiz olun uygulamaları! Geçtim. Hayatı numara, entrika, yalan, iftira, alkış tutkusu, daracık alanda hakimiyet didişmeleri ve yabancı düşmanlığından ibaret ve icabında devletten daha devlet bir muhalefet hattından kurtuluş bekleyen, fakat asfalta yatırılmış çıplak insanlara gözü kapalı bir ahali, bugünkünden daha iyi hangi iktidara hayat verecektir? Ama PKK! bahanenizdir; sevmediğiniz, istemediğiniz şey, Kürtlerle eşit olma ihtimalidir. Ezecek, üstünlük taslayacak kimsenin kalmaması tehlikesidir. Erdoğan+Bahçeli, önderlerinizdir, Kılıçdaroğlu zaman zaman iç rahat ettirmeye yarayan bir aksesuar.

Çok fena yenildik Mehmet…

Sevilay Çelenk (Duvar) 12 Ekim 2017

Gar katliamıyla ilişkili olarak olay öncesinde alınan istihbarat bilgilerinin gerekli yerlere iletilmediğine ve yok sayıldığına dair müfettiş raporları var. Birçok soru işareti ve karanlık nokta var. Fakat yine de bu katliamın en acı yönünü, sorumluluk makamındakilerin ihmalleri ve göz ardı etmeler oluşturmuyor sadece. Çok acı verici olan diğer bir gerçek de, bu katliamı yok sayan ve üzerine bir cümle bile kurmayan geniş bir sivil ittifakın varlığı. Milliyetçiler, ulusalcılar filân bir yana, kendini demokrat olarak tanımlayan geniş bir yurttaş kesimi de olay tarihinde katliam üzerine bir tek cümle bile kurmamıştı. Bir fotograf bile paylaşmamıştı. Barış isteyen demokratik kitle örgütlerinin, sivil toplum kuruluşlarının, farklı partilerin ve sendikaların üyelerini terörist olarak işaret eden söylemle, bu katliam karşısında suskun kalarak ve neredeyse olmamış sayarak ittifak kurulmuştu.

Yargıca soracağım, yedi milyar insanın bildiği sır mıdır?

Tunca Öğreten → Gülten Sarı (P24) 10 Ekim 2017

İki yıl önce Türkiye'nin, Procera adlı bir yazılım şirketinden, çocuk pornusunu kontrol etmek bahanesiyle tüm interneti izlemek amacıyla bir sistem satın aldığını belgeleyen bir haber yapmıştım. Bu sistemle Whatsapp yazışmaları dahil, her tür izleme ve kısıtlama mümkün hâle gelecekti. Türkiye'de bu haber sonrası şeffaflık adına ne oldu bilmiyorum ama İsveç merkezli şirketin önünde aktivistler protesto gösterisi yaptı. Hatta Forbes dergisi, bu haberden yola çıkarak, şirketin mühendislerinden birinin itiraflarını yayınladı. Türkiye'deki internet kullanıcılarının haklarını İsveçliler aradı. Evet, dijital bir çağda yaşıyoruz ama biz bu dijitalleşmeden ne anlıyoruz? Teknolojiyi bilgiye erişmek için değil, fotograflarımızla başkalarını kıskandırmak ya da bizim gibi düşünmeyenlere saldırmak için bir troll havuzu olarak kullanıyoruz. Ülkenin çoğunluğu devletin şeffaf olması adına bilgi talep etmeyince, sorgulayan azınlığı yaşam tarzına göre envai çeşit terör örgütüyle yaftalamak da kolay oluyor. Dolayısıyla bu korelasyonda Türkiye'yi herhangi bir yerde konumlandıramıyorum. Konumlandırmak için pusulaya ihtiyaçımız var. İnsanın pusulası vicdanıysa, biz onu kaybedeli çok oluyor.

Boyunu soran olduğunda 1.70 diyordu…

Murat Sevinç (Duvar) 10 Ekim 2017

Basit bir hesap yapmıştı zamanında. Eğer o kişi düzgün bir insan olsaydı zaten kuyrukta öne geçmezdi. Belli ki berbat biriydi. Berbat birini uyardığında, efendi bir yanıt verme ya da özeleştiri yapma olasılığı var mıydı? Hayır, yoktu. Yaşadığı ülkede özeleştiri yapan birileriyle hemen hiç karşılaşmamıştı. Muhtemelen çemkirecek, küfredecek, işine bak filân diyecekti. Hatta kavga da çıkarabilirdi. Bu durumda, hakkının ihlâl edilmesiyle yaşadığı kaybı, hiç tanımadığı ve hiç bir zaman tanımayacağı birinin yüzüne çemkirme olasılığının ağırlığı ile teraziye koyup her durumda ilkini seçiyordu. Evet, uyarmıyor ve hakkından istemeyerek feragat ediyordu ancak karşılığında huzur buluyordu. Kötü bir yurttaşlık örneğiydi bu ancak bir öküzün, uyarıldığında uygar bir insana dönüştüğüne hiç tanık olmamıştı. Huzur, konuşmamaktaydı. Sessizlikteydi.

'Devlet' her zaman haklıydı…

Murat Sevinç (Diken) 9 Ekim 2017

Devlet şimdi de, imzacı akademisyenleri yargılayacak. Çok doğru, yerinde bir karar. Okuyabildiğimden anladığım, şahane bir iddianame. İddiayı destekleyecek delil yok! Olsun, delil dediğin fuzulî iş. Peki, AİHM ve AYM kararları? Ne kararı ulan, ne hukuku ulan, ne yasası ulan! Özür dilerim, aklım bir an hukuka gidiverdi. Nefis ve kesinlikle doğru bir karar. Yargılanmalılar. Bedel ödemeliler. Kanlarında banyo yapmak isteyenler, ödüllendirilmeli. Doğrusu bu. İddianameyi yazanı ve söz konusu kararlılığı takdirle karşılıyorum. Karşı çıkanlar vatan hainleri, kuşkusuz.

Devlet haklıdır. Yargı bağımsızdır. Sorgulamak, karşı çıkmak, ihanettir.

BOP'un haritası var mı?

İlhan Uzgel (Duvar) 9 Ekim 2017

Sorunun temelinde şu yatıyor sanırım. ABD, İslamcı hareketlere ilişkin olarak 2000'li yıllarda geliştirdiği siyaseti çok açık bir şekilde yürüttü. Onlarca resmi açıklama, rapor, makale ve diplomatik girişim, işin içinde demokratikleşme ve reform olduğu için gayet rahat yayınlandı, tartışılabildi. Oysa, ABD'nin Kürt sorunundaki yaklaşımı son derece kapalı, dışarıya çok az veri sağlayan bir politikayla yürütülüyor. Bu yüzden de ABD'nin Kürt politikasını analiz ederken sağlam verilere dayanma zorluğu çeken hem sağ hem de sol kesimler, işin kolayına kaçıp, Washington'un İslamcılık için geliştirdiği siyaseti, Kürt sorununu açıklamakta kullanmak gibi tuhaf ama kolaycılık açısından anlaşılır bir yolu tercih ediyorlar. Bunun sakıncası şurada yatıyor. ABD İslamcı siyaseti ılımlılaştırarak dönüştüreceğim diye açıkladığı halde, ısrarla bunu bir bölme politikası olarak okumak, hem entelektüel duruş hem de siyasal tavır alış konusunda kafa karışıklığına yol açıyor. Sonuçta hem İslamcı siyasetin dönüşümü, bununla neyin hedeflendiği tam olarak anlaşılamıyor, hem de Kürt sorununun gelişimi ve Batı bağlantısı bir tek bölünme kaygısı üzerinden tartışılıyor.

İşkence reklamı

İrfan Aktan (Duvar) 9 Ekim 2017

Dünyadaki pek çok örnek gösteriyor ki, irileşmeye başlayan her mafya grubu, devletlerin sert yüzünü taklit etmeye başlar. Daha fazla taraftar kazanmak için korkutulmuş topluma veya topluluklara şefkat bahşederken, düşmanlarını da dehşet görüntüleri üzerinden şefaat dilenme noktasına sürüklerler.

İşkence videolarını yayan mafya gruplarının, devletin muhaliflere veya tehdit olarak gördüklerine karşı gerçekleştirdiği işkence uygulamalarını sosyal medya üzerinden sistematik olarak yayma projesinden etkilenmediğini düşünmek zor. Keza, işkenceye tabi tutulanların neredeyse istisnasız kadınsılaştırılmasının, korkunç boyutlara ulaşan kadına yönelik şiddeti hem teşvik ettiğini hem de resmettiğini unutmamak lâzım.

Kürdistan'da plebisiti ilk kim savundu?

Dinçer Demirkent (Duvar) 6 Ekim 2017

Türkiye'de ana akım siyasetin iki ucunu oluşturan iki düşman kardeş var. Mevcut sömürü düzeninin devamlılığını meşrulaştırma araçları olarak işlev gören bu iki ideolojik örüntüyü kardeş kılan birbiriyle ilişkileri değil, referans aldıkları ortak merkezle ilişkilidir. Her iki düşman kardeş, yani liberaller ve ulusalcılar kendi konumlarını hep tahayyül edilmiş bir Kemalizm'e göre belirlerler. Bu Kemalizm'den uzaklaşma olarak düşünülen her politika ya da düşünce liberallere göre 'iyi' iken ulusalcılara göre 'kötü'dür ve elbette bunun tersi de geçerlidir.

Umut Kozay'ı kim öldürdü?

İrfan Aktan (Duvar) 2 Ekim 2017

Peki, aradan aylar geçtiği halde, şehrin göbeğinde, operasyon zamanından kalma mühimmat, neden orada kaldı? Yüksekova'da ve sokağa çıkma yasağının uygulandığı onlarca ilçede daha kaç mühimmat, kendisini bulacak çocukları bekliyor? Bu mühimmat kasıtlı mı bırakıldı? İnsanlar mahallerine dönmeden önce neden şehirlerin göbeğinde bu mühimmat bulunup imha edilmedi? Neden kolluk güçlerine bir mermi bile zimmetliyken, mühimmatı ortalık yerde bırakabiliyorlar? Mühimmatın devlete ait olup olmadığına dair de bir tahkikat yapılmakta mıdır? Umut Kozay'ı kim öldürdü? O mühimmatı oraya kim bıraktı ve şu an nerede, ne yapıyor? Bunun izini sürecek bir hukukçu, bir siyasetçi var mıdır?

'Yapıyorum; çünkü yapabiliyorum'

Kemal Can (Duvar) 28 Eylül 2017

Yapıyorum, çünkü yapabiliyorum mekaniğinin ideolojik ve toplumsal hassasiyetlerle ilgili kullanım şablonu: Kullanıyorum; çünkü kullanabiliyorum. Bir iktidarı tarif edecek ideolojik etiketin, ötekilere karşı kullandığı ideolojik argümanlar, başkaları için dayattığı ideolojik hassasiyetlerle değil, kendisi için bağlayıcı olduğunu açıkladığı ideolojik sınırlarla belirlenmesi daha doğru. Bu pencereden bakıldığında iktidar, kullandığı, kullanabildiği, önerdiği veya zorladığı hiç bir ideolojik hassasiyetle kendisini bağlı hissediyor gibi durmuyor. Ancak, kendi yapabilirlik, kullanılabilirlik sınırlarını sürekli genişletirken becerebildiği en önemli şey, karşısındakilerin, muhalefetin bu alanları daraltmasına izin vermemek. Fakat dış politika ve ekonomi alanında, aynı dilden konuşanlarla daha sık karşı karşıya geliyor. Yapamayacağı şeyler açığa çıkınca rasyonel sınırları belirginleşiyor. Vaziyetin göründüğü kadar irrasyonel olmadığı anlaşılıyor. Buradan ilhamla; tartışmaya başladığımız soruya dönerek şöyle söyleyebiliriz: İktidarın ne yapacağını anlamaya çalışmak yerine, yapılabilirlik sınırlarını tartışma konusu yapmak belki daha çok şey söyleyebilir. Aksi halde, ana muhalefetin sorduğu böyle bir şey olabilir mi? sorusuna defalarca evet olabilir cevabını alması kaçınılmaz.

Etiketler

Aile AKP Ali Türkan Amerika Araba Aydın Bacı Beslenme Bilim Cem Karaca Cehalet CHP Cinsellik Çevre Çizgi Roman Çocuk Demokrasi Deprem Derkenar Devlet Dil Din Distopya Edebiyat Eğitim Ekonomi Erkek Fanatizm Felsefe Feminizm Gençlik Günce Hayat Hayvanlar Hızlı Gazeteci Hoyratlık Hukuk İnternet İslâm Kadın Kapitalizm Karikatür Kariyer Kedi Kemalizm Kemal Tahir Kent Kitap Kişilik Komplo Konut Kültür Kürtler Mavra Medya Mektup Militarizm Milliyetçilik Mizah Modernite Müzik Necdet Şen Nefret Nereye Nostalji Pano Pazarlama Polemik Portreler Psikoloji Reklam Safsata Sağlık Sanat Savaş Sevgi Seyahat Sinema Siyaset Sol Sosyoloji Spor Şarap Şiir Tarih Teknoloji Telefon Televizyon Terör Toplum Tutunamayanlar Ütopya Vicdan Yazmak Yalnızlık Yaşlılık Yergi Yoksulluk

Derkenar'da     Google'da  

148