Patronsuz Medya

Kontrgerillanın İlk Kurşunu

Cengiz Erdinç (Kısa Dalga)

Karanlık bir el uzanmıştı: Polis ağzıyla yazılan haberlerde Taylan Özgür'ün silâhlı çatışmada öldüğü ileri sürüldü. Aynı gün bizzat Hukuk Fakültesi Dekanı Orhan Aldıkaçtı'nın tezgâhladığı tuzakla Deniz Gezmiş tutuklandı. Haseki Hastanesi'nin hasta kabul defterindeki sayfaları bile yırtıp aldılar.

Kontrgerillanın ilk kurşunu ateşlenmişti. Cinayetleri 12 Mart darbesi izledi.

Deniz Gezmiş iki yıl sonra idam sehpasına çıktığında üzerinde Taylan'ın boğazlı kazağı vardı. Beni Taylan'ın yanına gömün demişti vasiyetinde.

Komer'ın otomobilini yakanlar birer ikişer öldürülecekti.

* * *

Bozkurt Kemal, Kılıçdaroğlu Roboski'de, Ortak Aday Bay Kemal

Aydın Selcen (Artı Gerçek)

Unutmayalım Erdoğan gökten zembille inmedi. Gidecekse de raf ömrünü, miadını doldurduğu için, biz değiştiğimiz o aynı kaldığı için gidecek. Dönüşüm (tagayyür) başlayacak mı? Buna ilişkin bir umut, bir vizyon, bir plan var mı, varsa önümüze konacak mı? Belki göreli umutsuzluğu, var oluşsal kaygıyı perçinleyen soru bu. Çok yorulduk, çok yıprandık, çok kırıldık. Ben de sözü çok uzattım. Duygu biraz duygu / Bütün isteğim buydu / Biraz deniz biraz uyku sözleri gibi biz de biraz refah, biraz huzur, biraz akıl, biraz izan ama çokça hukuk ve özgürlük istiyoruz. Ne diyelim, korkmayalım kendimizden. Değiştireceksek bozuk düzeni biz değiştireceğiz. Yinelemem gerekirse seçmenin sağduyusuna güveneceğiz.

* * *

Aşırılıkçı mısınız? Liberaller çatışmadan çok korkar hale geldi

Terry Eagleton (Ayrıntı + Unherd)

Liberal şüpheye düştüğünde bir denge düşünür ama dengeyi rüzgâra bırakmamız gereken pek çok konu vardır. Gezegeni ve petrol üreticilerini aynı anda destekleyemezsiniz. Tecavüzcülerle tecavüz karşıtları arasında orta yol yoktur. Sorun neo-faşistlere uyum sağlamak değil, ellerini iktidarın manivelalarından uzak tutmaktır. Liberalin dengeye olan bağımlılığının arkasında, çatışmanın başlı başına kötü olduğu önyargısı yatar. Ama bu da kesinlikle saçmadır. İnsanların savaşmak zorunda oldukları bir duruma getirilmemesi gerektiği doğrudur. Batı, diğer uluslara sömürge yönetimini dayatmasaydı, bu ulusların sömürge karşıtı devrimler başlatmasına gerek kalmayacaktı. Atalarımız Afrikalıları köleleştirmemiş olsaydı, köle ayaklanmalarına çağrı olmazdı. Bununla beraber koşullar göz önünde bulundurulduğunda, bu mücadeleler tamamen haklıydı. Onlar olmadan, apartheid Güney Afrika'da hâlâ hüküm sürecek ve Dublin Kalesi, yerli halk hakkında düşünmeden atıp tutması için hâlâ bir Britanya Viceroy'una[2] ev sahipliği yapacaktı. Çatışmayı tatsız bulmak, çıkarları bu çatışmalar tarafından tehdit edilenler için hoştur.

* * *

Yine Malatya, yine tehdit!

Aris Nalcı (Artı Gerçek)

2015'ten bugüne pek de değişen bir şey yok gibi. Ama burada anlatmaya çalıştığım iktidarın ve insanları birbirlerine kışkırtmak isteyenlerin birkaç ay içerisinde bizleri dostluktan, düşmanlığa nasıl evirdiğidir.

Yani aslında kimsenin Malatya'da komşusunun Hristiyan olmasından bir rahatsızlık duymaması mümkündür. Ama siz baskın güç olarak bak bu Hristiyan (farklı) derseniz artık yaşam alanı bırakmazsınız o topluluğa.

Yavaş yavaş erir içindeki korku büyüdükçe.

* * *

İktidarın mütemmim cüzü olarak muhalefet ya da savaş şehveti

Ali Duran Topuz (Artı Gerçek)

Sonra da konuşuyoruz, gelecek seçimler var, iktidar bir daha kazanırsa durum çok kötü filân. Sosyal demokratı bile konu savaşken, üstelik o savaşta acı çeken ve çekecek halklar ile seni halkların arasında akrabalıklar, ortaklıklar varsa, savaşın bir an önce bitmesi, meselelerin başka yöntemlerle çözülmesi için ortaya atılacağına soydaşlık esası üzerinden nutuk yarışına giriyorsa, iş yapan (savaş çıkaran, savaş çıkaranlara arka çıkan, komşulara gece baskını yapma tehdidi savuran, Aliyev'le bol kahkahalı buluşmalar düzenleyen) iktidara karşı hamasi lâf yetiştirme çiftliğinde yaşayan muhalefetin ne şansı olur?

Hadi oldu da kazandı, demokrasi, barış, eşit yurttaşlık, adalet umutları açısından ne değişir?

* * *

42. yılında 12 Eylül 1980 darbesi: Darbeciler neyin olgunlaşmasını beklemişlerdi?

Ayşe Hür (Kısa Dalga)

Demirel'e göre Kenan Evren, 4 Aralık 1979 tarihli Sıkıyönetim Koordinasyon Kurulu toplantısında, Biz bu sıkıyönetimi başarıya ulaştıramadık. Olmadı. Yapamadık, bunaldık demiş ve askerin yetki istediğini söylemişti. Demirel'in cevabı Ne isterseniz vereceğim, kanun isteyin kanun vereyim. Yalnız şunları istemeyin: Takrir-i Sükûn, Tehcir, İstiklal Mahkemeleri ve Dersim Kanunu istemeyin olmuştu. Demirel'e göre Askerlerin yetmiyor dedikleri yetkiler daha sonra kâfi gelmiş, 12 Eylül o yetkilerle yapılmıştı.

Süleyman Demirel'in yıllar sonra, Kenan Evren'e, 11 Eylül günü akan kanın 13 Eylül'de bıçak gibi nasıl kesildiğini' sorduğunu ancak cevap alamadığını söylemişti.

Aslında ortada şaşılacak bir şey yoktu. Kenan Evren ve ekibinin amacı, şiddet olaylarını kontrol altına almak değil, bu olayları bahane ederek iktidara el koymaktı. Ancak bunun için halkın darbenin haklılığına inandırılması gerekiyordu.

* * *

Devletin içinde iç savaş var, herkes dişinin kestiğini yutmaya çalışıyor

Yektan Türkyılmaz → Mehmet Şahin (Kronos)

Düşünebiliyor musunuz? Her kriz olduğunda hiç yeni bir şey yok. Bugün hâlâ öğretmenlere çapulcu, başka bir şey deniliyor. İki üç tane dini referans, hani orijinal, yaratıcı bir durum da yok bakın rejim tarafında. Ne stratejik bir duruş var ne orijinal, yeni bir yaratıcı bir söylem, uygulama var. Ellerinde tabii çok önemli güçler var. Devlet gücü var. Çaresiz, radikalleşmiş ve endişeli bir elit var. Bunlar tehlikeli kombinasyonlar şüphesiz. Ekonomik kriz vs bunlar tehlikeli kombinasyonlar ama beraberinde çok rasyonel davranan, çok ince hesaplarla davranan bir elit olduğunu sanmıyorum. Şimdi diyeceksiniz sokaktaki vatandaş… Bütün bu kötümser tabloda bence iyimser olmamıza neden olacak bir nokta olmuş olabilir. O da şu, Erdoğan kimsenin yapamadığını yaptı aslında. Erdoğan Türkiye'deki ceberut devlet yapısını hücre hücre çökertti. Yani şu anda baktığınız zaman, orduyu çözdü, istihbaratı çözdü. Çözdü derken yapı sökümüne uğrattı. Yani dağıldı ve yerine kurumsal olamayan, bir fonksiyon var ama kurum yok.

* * *

Kraliçe, 9 Eylül ve bitmek bilmez oto-oryantalizmimiz

Dağhan Irak (Diken)

Türkiye'nin ezelden beri hep zayıfa karşı güçlüden yana tavır almasının arkasında çok ilginç bir çelişki var aslında. Lozan sonrasında Mustafa Kemal, Türkiye ulus-devletini modern ve lâik bir devlet olarak projelendirdiğinde, ulusun Batılılığını ve beyazlığını kanıtlama çabasına girişti. Bugün Güneş-Dil Teorisi ve Türk Tarih Tezi gibi ideolojik manevralar, haklı olarak dalga konusu oluyor. Ancak bunlar gerçekten inanılarak değil, yeni kurulan devleti, Ortadoğu'da hâlâ devam eden paylaşım planlarından korumak için ortaya atılmıştı. Bu strateji, Türkiye'yi belki Irak ya da Suriye olmaktan korudu ama bugüne kadar hâlâ çözülmemiş bir kimlik krizi de yarattı. Türkiye, başta pragmatik nedenlerle ortaya attığı Batılılık-beyazlık savına, daha sonrasında fanatikçe bir inançla tutundu. Türkiye'nin Üçüncü Dünya ülkelerine karşı nobranlığının da Türklerdeki Kürt, Arap ve diğer Doğulu toplumlara karşı olan alerjinin de kaynağı bu dogmalaşmış beyazlık iddiası. O beyazlık iddiası ki, tutarlı olması için, topluma kendi sömürge geçmişini bile unutturabiliyor.

* * *

Tokatköy'de yıkım, Huzur Sokağı'nda yangın var!

Ayşe Çavdar (Medyascope)

İktidarı ele geçirdikleri günden itibaren, kaybedecekleri anın kâbusuyla yaşadıkları için yaptıkları hiç bir işi bir usule büründürmediler. Önlerine kurumlar çıkıyorsa kurumları, yasalar çıkıyorsa yasaları, anayasa çıkıyorsa anayasayı ortadan kaldırdılar. Kentsel dönüşüm, tıpkı derelerin baraja, ormanların madene, kıyıların betona dönüşmesi gibi karşılarına insanların çıktığı bir etkinlik alanıydı onlar için. İnsanları, geçmişleri ve gelecekleriyle birlikte ayaklarının önünden çekmek üzere her türlü yola olanca nobranlıklarıyla ve akçe dışında kıymet bilmezlikleriyle başvurdular. Dahası, mesele köylüye, işçiye, gecekonduluya değdiğinde Bu bizdenmiş, değilmiş ayrımı da gözetmediler. Başvurdukları kutuplaştırıcı otoriterliğin onlara en büyük yararı da bu oldu. Elindeki değere göz koydukları insanları birbirlerine düşürmekle kalmayıp, destek bulabilecekleri kurumların, toplulukların, dayanışma ağlarının da dışına çıkarttılar. Her anlamda yürüttükleri özsömürgecilik hareketini bugün bile hiç bir maniayla karşılaşmaksızın bir tufan gibi her şeyi silip süpürdükleri, adeta kursaklarına indirdikleri bir dava görünümüne bu sayede kavuşturdular.

* * *

Yanlışlıklar Tragedyası: Gelecek Geldi Bile

Ömer Madra (Açık Radyo)

Abarttığımı düşünebilirsiniz, ama abartmak gerçekten imkânsız. Bakın hemen gösterebilirim; The Guardian gazetesinde daha üç hafta önce yayımlanan bir haberde gerçek kabak gibi ortaya çıktı. Habere göre 1970'ten beri -yani son yarım yüzyıl içinde- petrodevletlerin ve fosil yakıt özel şirketlerinin kasaya attığı toplam kâr ne kadarmış biliyor musunuz? 52 trilyon dolar!

Hesaplayın, 50 yıldır her gün 3 milyar dolar net kâr ediyorlar!

50 yılın her salisesinde! Sırf kâr! Katıksız, net kâr!

Analizi yapan profesör, Bu şaşırtıcı rakam dünyadaki tüm politikacıları, tüm sistemleri satın almaya yeter, diyor ve ekliyor, İklim krizini önlemek için alınacak önlemleri geciktirmeye de yeter. Bence yalnızca geciktirmeye değil, hepten engellemeye de hayli hayli yeter!

Yani, dünyanın yoksul ve güçsüzleri yanıp tutuşur, sellerde sularda boğulur, açlıktan kırılırken dünyanın en zenginleri, petrol ve gaz devleri, kömürcüler gelmiş geçmiş en büyük kâr rekorlarını kırıyorlar.

* * *

İyi bir adam: Abdullah Gül

Osman Özarslan (Duvar)

Her şey bir yana, Abdullah Gül'ün ilk zorlukta vazgeçmeye hazır, istemem yan cebime koy tarzı… Ya da, siyasî bir özne olduğu dönemlerde 30 Ağustoslara katılmamış olması ya da en azından kamuoyunda katılmadı olarak bilinmesinin keyfini sürmesi; şimdi, 30 Ağustos'lara aslında ben katılmıştım diyerek yanlaması, yok mu Abdullah Gül'ü sahneye çağıran? demeye getirmesindeki havayı koklamasına, rüzgâra oynayışına bakarak bir kez daha anlarız ki; Abdullah Gül tatlı su kaptanı bile değildir, Demirel'e öykünerek söylersek ma'mafih Abdullah Gül kaptan değil, bu geminin bizzat kendisi belki de en azından yelkenidir.

* * *

Kalendermeşrepliğe övgü

Ali Hakan Altınay (Medyascope)

İnsanlık aklının, irfanının binlerce yıldır uğraştığı bir açmaz ehliyet ve iktidar ilişkisi. Eskilerin tespit ettiği üzere bir iktidar pozisyonunu arzulamak, o pozisyon için ehil olmadığınızın en temel ve önemli kanıtıdır. Daniel Dennett'ın veciz ifadesiyle insanın bir işi (mesela bir otomobili sürmek) yapabiliyor olması, o işe vakıf olduğu (otomobilin motoru nasıl çalışıyor, o hızdaki ve ağırlıktaki bir metal bir canlıya çarpsa ne olur, o otomobilin saldığı karbondioksit başka insanlara ne yapar vs) anlamına gelmez. Her insanın eli idrakının ötesine uzanıyor… Tam da bu yüzden tevazu, hilim gerekli; iktidar arzusu terbiyeye muhtaç bir çiğliktir.

* * *

Aranan savcı, bulunamayan siyasetçi, palavra hayatlar

Murat Sevinç (Diken)

Savcı var. Epeycesi 15 Temmuz sonrasında atandı. Görüyorsunuz şimdi, yirmili yaşlarda sulh ceza hâkimleri vs Artık olanı biteni fark etmeyen kaldığını düşünmüyorum. Boşverelim şimdi onları. HSK'nin yedi üyesini meclis seçiyor, üçünü CHP-İYİP-Saadet belirledi. TBMM'de yapılan seçimi hatırlayan var mı, muhalefet partileri iktidarla nasıl uzlaştı ve yargı tartışması ayyuka çıkmışken o üyeler ne yapar? 'Anayasa aykırı anayasa değişikliğine' evet diyeceğini göğsünü gere gere açıklayıp o anormal düzenlemeye yol veren ve vekillerin hapse girmesine neden olan İsveçli siyasetçiyi hatırlıyor musunuz peki? Aman, seçim geliyor, az kaldı, hepsini unutalım, saçmalamayalım, kabul. Güzel de, yolsuzluğa israf denildiğini, sırf birkaç iktidar yandaşına şirin görünmek yurttaşa aptal muamelesi yapıldığını nasıl ve neden unutalım?

* * *

Muhafazakarların av partisi

Burak Bilgehan Özpek (Medyascope)

Elias Canetti, sürü oluşumundan bahsederken avlanma isteğinin insanları sürüleştirdiğini söyler. Avın peşinden, pusular kurarak ilerleyen ve onu kendi arkadaşlarından ayırarak avlamayı murad eden av sürüleri vardır. İptal kültürü biraz da bu tip av sürülerini andırır. Ne var ki sürü yaratmanın amacı avlanmak olduğu kadar sürüye katılan insanları da eşitlemek ve onlar arasındaki farklılıkları ortadan kaldırmaktır. Artık tek mesele avın üzerine çullanmak ve bir zafer duygusu tattırmaktır. Sürü genişlemek ister, avlamakta başarısız oldukça hırslanır ve hırslandıkça daha kırılgan hale gelir. Ava kolay ulaşmak ise sürüyü besler ve devamlılığı sağlar. Bu yüzden muhafazakârların iptal kültürü, iktidarın desteğiyle desteğiyle bir av partisine dönüşmüş durumda. İptal edilen festivaller, tutuklanan şarkıcılar, topluma dayatılan türdeşlik avlandıkça daha da genişleyecek ve birbirine bağlı hale gelecek. Buna karşı koymanın yolu sürünün kutsal bir davanın neferleri değil, et peşine düşmüş aç insanlardan oluşmuş olduğunu ortaya koymaktır. İfşa edilmesi, karşı koyulması gereken de budur. Gülşen'i tevil etmenin veyahut seçimlere kadar muhafazakâr iptal kültüründen saklanmanın anlamı da yoktur, görüldüğü üzere faydası da.

* * *

Sistemin ahlâkı, ahlâkın sistemi

David Graeber → Lenart J. Kučić (1+1 Express)

Şöyle ki, küresel ısınmayı inkâr eden bir faşistten daha da korkutucu olan şey, küresel ısınma gerçeğini inkâr etmeyen bir faşisttir. Böyle bir kişinin hangi çözümleri bulacağını ancak tanrı bilir.

Tüm bu aptalca karbon üretimini durdurmazsak, beş veya on yıl içinde bizi bekleyen acil iklim durumunun faşist çözümünün hazırlık çalışması olarak nelerin yapıldığını bir şekilde görebilirsiniz: Sınırları kapatmak, yabancıları suçlamak, nüfusu değerli ve değersizler olarak ayrıştırmak, otoriterliği normalleştirmek. Ardından tekno-düzeltmeyi deneyecekler: Okyanusu kristallerle tohumlamak, eko-mühendislik…

* * *

O bayrağı öpebilir misin?

Vahap Coşkun (Serbestiyet)

Hem iktidar hem de muhalefet cenahında köklü ve yaygın olan bu zihniyetin taşıyıcılarında konuşma, anlama ve tartışma emarelerine rastlanmaz. Onlarda etkileşim içine girme, karşılıklı öğrenme ve mümkünse ortak bir zemin bulma gibi bir gaye bulunmaz. Uğur'un programındaki soru sahiplerine bakın. Hemen hepsinin milim taviz vermeyecekleri fikirleri ve çok keskin tavırları var. Hayat, onlar için evet ya da hayırdan ibaret; siyah ve beyazdan başka bir renk bilmezler.

* * *

2. Cumhuriyet, yeniden, hemen, şimdi

Mehmet Altan (Artı Gerçek)

Tarih kaybolan toplumlarla dolu… O toplumlar çürümüşler ve o çürümeyi iyi edemedikleri için köklerinden kırılıp tarihe karışmışlar.

Biz bu çürümeden kurtulmak istiyorsak, cumhuriyeti temelinden yeniden oluşturmalıyız bence.

Temel nedir… Bir topluluk değil de bir toplum, bir kabile değil de bir devlet olmak istiyorsak temel hukuktur.

Hukuksuz yaşayarak bir toplum da olamazsınız, bir devlet de olamazsınız.

* * *

Hasmâne devletle yüzleşmek…

Dağhan Irak (Diken)

CHP ve Altılı Masa, bütün meseleyi seçimi kazanmaya indirgemiş durumda. AKP'nin düştüğü çukurda, onu yapmak kolay. Ama sonrası zor. Parti-devlet rejimi, kaybedilecek bir seçimin ardından Türkiye'yi nasıl yönetilemez hâle getireceğinin yol haritasını çiziyor, belki de çizdi. Buna karşı, yeni hükümetin güvenebileceği tek şey halk iradesi, ancak bunun yalnızca sandıktan geçtiğini sanıyorlar. Halbuki karşılaşacakları durum, beş benzemez bir koalisyonun restorasyonla kotarabileceği bir durum olmayacak. Daha vakit geç olmadan, kapalı devre koalisyonlardan vazgeçilip, yeni bir toplumsal sözleşme ve Kurucu Meclis iradesinin, tüm demokratik aktörlerle ve halkla paylaşılması gerekiyor.

* * *

Yani seçmen mi ithal etmeli?

Aydın Selcen (Artı Gerçek)

Erdoğan gökten zembille inmedi. Bizim kalın doğrama ortalamamız neyse, Erdoğan o. Sonuçta gelecek seçimden sonra da lâyık olduğumuz biçimde yönetileceğiz. Bu da Allah'tan, hamdolsun deyip, yerimizde oturacak da değiliz. Ancak yirmi yıllık karadüzenin ardında çoğunluk aaa, Merkez Bankası bilançosu ne de güzel makyajlanmış öyle deyip mührü ampule basacaksa, ben kendi adıma ver elini öpeyim dayı, helâli hoş olsun diyeceğim.

* * *

Restorasyon mu, yeniden kuruluş mu?

Ali Yaycıoğlu (Gazete Oksijen)

2023 sonrasında muhalefet seçimi kazansa bile bir restorasyon yani eski cumhuriyeti ihya etme imkânının olduğunu, toplumda da böyle bir istek bulunduğunu düşünmüyorum. Önümüzdeki dönemde cesaretimizi toplayıp, yüz yıllık serüvenimizi güçlü bir tarihsel analize tabi tutup, Türkiye'nin tüm birikimini seferber ederek cumhuriyeti, anayasal çerçeveyi, kamu düzenini, ekonomik sistemi… Hemen her şeyi yeniden tasarlayıp, kurmak zorundayız. Tabii bu aynı zamanda eski sorunların çözülmesi, tarihsel mağduriyetin giderilmesi ve toplumsal barışı tesis etmek için bir imkân veriyor. Önümüzdeki süreçte ne yapacak isek bir restorasyon olasılığının olmadığının farkında olarak yapmamız gerektiğini düşünüyorum. Bu düşünceler beni Mehmet Altan'ın 1990'lı yıllarda söylediklerine mi yaklaştırıyor? Bilmiyorum. Sanmıyorum. Buna Mehmet Hoca ile yeniden konuşunca karar veririz. Ama her halükârda Altan'ın 1990'lardaki teklifini 1990'ların hikâyesi içinde yeniden bir bağlama oturtmamız, bir yandan da yeniden kuruluş meselesini düşünmemiz gerekiyor, öyle değil mi? Yeniden kuruluş artık bir tercih değil sanki, bir zorunluluk.

* * *

Tek parti iktidarı

Gün Zileli (Artı Gerçek)

Bir toplumda siyasî eğilimleri ve farklı ideolojileri yasaklar ve tek yasal örgüt bırakırsanız, toplumdaki farklı eğilimler ve ideolojiler kaçınılmaz olarak kılık değiştirip tek yasal organizasyonun içine doluşur ve onu içeriden kemirirler. Uygun an geldiğinde, yani tek parti rejimi zaafa uğradığında bu farklı eğilimler gerçek kimlikleriyle ortaya çıkar ve bu organizasyonu parçalar, rejime son verir, bu rejim altında birikmiş zenginlikleri yağmalar, yeni oligarklar olarak ortaya çıkarlar. Sovyetler Birliği'nde ve diğer tek parti iktidarlarında olan budur.

* * *

Sahte alıntılar: Ne fark eder diyenlerden bir rica…

Güzin Sarıoğlu (Serbestiyet)

Can Yücel'in değil o şiir dediğinizde Ne fark eder? ve hatta Huysuzluğa gerek yok havası estiriliveriyor. Noktanın, virgülün doğru kullanılıp kulanılmadığı konusunda bile takıntılı hâlinizle yaşınız ne olursa olsun, eski kafalı insanlardan birisi olarak yaftalanmanız an meselesi. Devir hız devri, fikirler değil karşındakini yenmek için öne sürülen iddialar, ilgi çekici sözler önemli. Karşı taraf üzerinde bir üstünlük kurmana yardım ettiği sürece, bir ifadeyi başka birine söyletmekte beis olmadığını, hatta inandırabileceğin ölçüde kendi sözlerin olarak bile söyleyebileceğini düşünüyor birçok insan. Ne yazsak olur, ne söylesek geçer gider işte… Birisi düzeltmeye kalksa, o da olur, yeniden yapsam, o da mümkün.

* * *

Çamaşır leğenine inat yaşasın hayat!

Ayşe Çavdar (Medyascope)

Uzun zamandır yaptıkları her şey yalnızca hasar olarak görülebiliyor, bugünden geriye doğru yeniden yazılıyor tarihleri çünkü tarih öyle yazılır, bugünden geriye bakarak. Tıpkı ülke topraklarını, hayatımız pahasına ihtiyaç duyduğumuz tarım arazilerini plastik çöplüğüne dönüştürdükleri gibi, hayatın her alanını kendi kendilerini yok ederken yarattıkları geri dönüştürülmesi onlarca yıl alacak enkaza çöplük kıldılar. Öyle bir hale geldi ki, artık herhangi bir hayatiyet belirtisi göstermek, iktidardaki zümreye muhalefet etmek anlamı taşır oldu. Şarkı söylemek, dinlemek, gülmek, ağlamak, hastalanmak, iyileşmek, aklınıza gelebilecek her insanca edim alabildiğine siyasallaştı. Ve ne tuhaf, kendilerinde herkesin hayatına karışma gücü olduğu vehmine kapıldıkça, hayatiyetin kendini ifade ettiği her alandan yine kendilerini bizzat dışlamak zorunda kaldılar. İktidar zehirini tatmaya başladıkları ilk zamanlardan itibaren üretebildikleri her şey plastik bir çamaşır leğenine dönüştü. İçinde oturuyor, giderek azalan banyo suyunu tekrar tekrar nihayet mükemmel şeklini bulduğunu düşündükleri bedenlerinden aşağı gene naylon bir maşrapayla dökerken, kirlenmemek için sıçrattıkları sudan kaçan insanlara çığrışmayı yasaklayarak huzur bulabileceklerini sanıyorlar.

* * *

Süper kahramanların altın çağını şekillendiren faşizmin yükselişiydi

Art Spiegelman (Guardian + Vesaire)

Auschwitz ve Hiroşima karanlık çizgi romanlarda görülen felâketler olarak daha mantıklı, gerçek dünyanın olayları olarak o kadar da değil. Günümüzün fazlasıyla gerçek dünyasında ise Kaptan Amerika'nın en alçak kötü karakteri Kızıl Kurukafa hayatta ve Turuncu Kurukafa olarak Amerika'ya musallat olmuş durumda. Uluslararası faşizm bir kez daha yükselişte (ne çabuk unutuyoruz yahu, altın çağın çizgi romanlarını iyi öğrenin çocuklar!) ve 2008'in küresel ekonomik erimesini takip eden yıkım, bizi gezegenin tamamının erimesinin olası göründüğü bir noktaya getirdi. Mahşer günü bir şekilde makul geliyor, biz de hayal edebileceğimizden büyük güçlerden korkan savunmasız çocuklara dönüşmüş durumdayız, nefes alacak aralığı ve cevapları ekranlarda uçup duran süper kahramanlarda arıyoruz.

* * *

İktidar olmak isteyen muhalefet ne yapar?

Ateş İlyas Başsoy (Birgün)

Muhalefet Suriyeli veya Afgan sığınmacı konusunu anlamıyor veya kırk yıl önce Kürtlere maganda, zonta diyenler gibi anlıyor. Solcu görünmeyeyim diye emek kavramından öcü gibi kaçınca, sömürülen emeğin ülkeye getirdiği artı değer de anlaşılmıyor. Siyasetsiz seçmenin gözünde Suriyeli göçmen ucuz emek, kılçıksız balık demek. Bir sol parti olup bu iğrenç sömürünün önüne geçmeye çalışılacağına, Bolu Beyi gibi faşizan sözler söylemek sol adına ayıp, seçimi kazanma hayali adına da yanlış.

* * *

Her ulusalcı bir gün mutlaka reisçi olacak!

Dağhan Irak (Diken)

Bugün AKP'nin geldiği pozisyon, ulusalcıların baştan beri hayal ettiklerini bire bir olmasa bile çok büyük oranda karşılıyor. Otokratik tek adam, ceberrut devlet, hak-özgürlük değil görev-ödev merkezli toplum düzeni, etnik milliyetçilik, her türlü 'öteki' olana düşmanlık ve devlet şiddeti, kesif ve tartışılmaz bir illiberalizm; bugün yalnızca Erdoğan'ın sağlayabileceği koşullar. Devletperverler, sopanın bu ülkenin tarihinde hiç olmadığı kadar sert ve hoyratça kullanılmasından büyük bir haz duyuyorlar. Bu rejime kapılanmak, onları hem sopa yemekten koruyor hem de o sopanın bir sonraki hedefinin belirlenmesinde etkin rol alıyorlar. Ulusalcılar, kafalarındaki projeyi en billurlaştırdıkları dönemde bile böyle bir 'tek adam'ı bulamamışlardı, en azından Enver, Talât ve Cemal, bir Alman denizaltısına yalvar yakar binip ülkeden kaçtığından beri… Bir gücetaparlık ideolojisi olan ulusalcılık için bu o kadar önemliydi ki, vaktinde onları sahneye taşıyan laiklik tartışmasını bile çabukça feda edebildiler.

* * *

Dikkatiniz dağılmadı, çalındı

Johann Hari (Guardian + Vesaire)

Bazı biliminsanları dikkat konusundaki bu endişelerin, geçmişte çizgi romanlar veya rap müzikle ilgili endişelerle karşılaştırılabilir bir ahlâkî panik olduğunu, bulguların da zayıf olduğunu söylüyorlar. Başkaları da bulguların yeterince güçlü olduğunu, bu endişelerin 1970'lerde obezite salgını veya iklim krizi hakkında erken uyarılara benzediğini aktarıyor. Mevcut belirsizliği göz önüne aldığımızda, kusursuz kanıtları bekleyecek zamanımız yok. Makul bir risk değerlendirmesi yaparak hareket etmeliyiz. Dikkatimizi etkileyen şeyler konusunda uyarıda bulunanların yanlışı çıkarsa, biz yine de onların önerdiklerini yaparsak, bedeli ne olur? Patronlarımız tarafından daha az taciz ediliriz, teknoloji tarafından daha az izlenip manipüle ediliriz. Hayatımızda her halükârda arzu edeceğimiz başka gelişmelere tanık oluruz. Peki, haklı çıkarlarsa ve dediklerini yapmazsak bunun bedeli ne olur? Eski Google mühendisi Tristan Harris'in bana söylediği gibi, büyük kolektif krizlerle karşı karşıya kaldığımız ve ona her zamankinden daha fazla muhtaç olduğumuz böyle zamanlarda dikkatimizden vazgeçerek insanlığı ıskartaya çıkarmış olacağız.

* * *

Toplumsal İslam'ın iflası

Ruşen Çakır (Medyascope)

Urası bir gerçek: Sünni İslami cemaatler, devletin sosyal vasfını yitirdiği an ve yerlerde devreye girip başta eğitim ve sağlık olmak üzere yoksul kesimlere imkânlar sunarak güçlendiler. Bu noktada zirve Fethullahçılar'dı. Ancak onların nasıl komplocu bir yapı olduğunun ortaya çıkmasıyla birlikte cemaatler ve eğitim kelimeleri yan yana gelince artık başarı öykülerinin yerini cinsel istismar, fiziki şiddet, intihar, yangın gibi hadiseler aldı.

Cemaatlerin muhtemel küçülmesini her halde en bariz şekilde eğitim alanında gözleyeceğiz. Açıkçası devletin sosyal vasfını yeniden kazanabileceği konusunda pek iyimser değilim. O zaman bu çölleşen alanı kim ağaçlandıracak, yoksul aile çocuklarının okul, dershane, pansiyon, burs vb ihtiyaçlarını kimler karşılayacak?

* * *

Öfkenin iktidarı

Burak Bilgehan Özpek (Medyascope)

Seçimlere yaklaşırken binlerce insan kişisel sohbetlerinde, sosyal medya platformlarında veya aile-eş-dost arasında muhalefetin kimi aday çıkartması gerektiğini tartışıyor. Bu tartışmalar o kadar hararetli seyrediyor ki, kendi kafasındaki aday dışında bir ihtimali bile duymaya tahammül edemeyen birçok insan agresifleşiyor. Erdoğan muhalifleri şu anda en çok kendi aralarında kalp kırıyorlar açıkçası. Halbuki, otoriter sistemlerin toplumu şekillendirdiği, adeta birbiriyle simbiyotik bir ilişki içinde olduğu gerçeği bize hiç bir şey öğretmiyorsa bile tek bir şey öğretmeli: Muhalif olmak hükumetin ikbaline destek olmamak anlamına gelmez. Eğer birbirimize, Erdoğan'ın bizlere davrandığı gibi davranmaya devam edersek, meşrulaştıracağımız tek şey hakaretin ve şiddetin bir norm olarak politik hayatımıza egemen olmasıdır. Ki bu mevcut siyasî aktörler arasında bu oyunu en iyi kimin oynadığını tartışmayı bile gerekli görmüyorum.

* * *

İlber Ortaylı'nın Türklüğü ve Türkiyeli olmak

Levent Gültekin (Diken)

Türklük kendine vatansever diyen kimi soytarıların elinde o kadar kirletildi, o kadar çok baskının, acının, zulmün, dışlanmanın aracı yapıldı ki insanlar sırf bu kötülüklerin parçası olmamak için bu tanımdan uzak duruyor. Kendine vatansever deyip Türklüğü istismar eden, istismar ederken de milyonlarca insanın canını yakan o kimselerden gözükmemek, o kötülüklerin bir parçası olmamak için Türklüğü göğüste taşınacak gurur abidesi olarak görmüyorlar.

Türklük bahanesiyle yapılan baskıların, hukuksuzlukların, ayrımcılıkların, hakaretlerin, aşağılamaların insanlarda yarattığı travmalar var.

Böyle bir tartışmada bütün bu acıları, travmaları hesaba katmamak, insanların 'kötülüğün parçası olmama hassasiyeti'ni göz ardı etmek yüzeysellik değil de nedir?

* * *

Yuval Noah Harari'nin tehlikeli popülist bilimi

Darshana Narayanan (Artı Gerçek)

Ne tavuklar ne de insanlar yalnızca algoritmalardır. Beynimizin bir kütlesi var ve o kütle bir dünyada yer alıyor. Davranışlarımız dünyevî ve bedensel faaliyetlerimizden dolayı ortaya çıkar. Canlılar, sadece çevremizdeki veri akışlarını özümseyip işlemekle kalmıyor; evrimsel biyolojide niş inşası olarak adlandırılan bir süreç ile kendimizin ve birbirimizin çevrelerini sürekli olarak değiştiriyor ve yaratıyoruz. Bir kunduz ırmakta baraj yaptığında bir göl yaratır ve diğer tüm organizmalar da artık bu gölün bulunduğu dünyada yaşamak zorundadır. Kunduzlar yüzyıllarca dayanan sulak alanlar yaratabilir, soyundan gelenlerin maruz kaldığı seçilim baskılarını değiştirerek potansiyel olarak evrimsel süreçte bir değişime neden olabilir. Homo sapiens rakipsiz esnekliğe sahiptir; çevremize uyum sağlama ve aynı zamanda onları değiştirme konusunda olağanüstü bir yeteneğimiz var. Yaşama eylemlerimiz bizi yalnızca algoritmalardan ayırmaz; algoritmaların kimi seveceğimiz, gelecekteki işlerimizde ne kadar başarılı olacağımız veya bir suç işleyip işlemeyeceğimiz gibi sosyal davranışlarımızı doğru bir şekilde tahmin etmesini neredeyse imkânsız hale getirir.

* * *

Nörotipik umutsuzluk, otistik umut

Deniz Yazgan (Açık Radyo)

Umutsuzluksa bence bu beklentinin ta kendisi. Bir insana, büyük ve önde olmayı bir gereklilik olarak satan, insanlara üstten bakmayı, ezmeyi öğütleyen, insan haricî hayvanların ise insanlara bir şeyler hissettirsin diye var olduğuna inanan ve satın almayı yücelttikçe yücelten bu sistem umuda dair hiç bir şeyi içinde barındıramazken, bu sisteme rağmen kendi gibi var olmayı sürdüren insanlardan karanlıkla bahsetmek çok büyük bir iki yüzlülük.

* * *

Köy ve kent ikilemi arasında yamuk yaşamak

Seyfi Elçiboğa (Duvar)

Şu kısa sunumdan sonra konu hakkındaki görüşlerimi ifade etmek isterim. Mistik ve teröpatik nedenlerle kent yaşamının dışına çıkmaya çalışanları kenara bırakalım. İyi eğitimli olsa dahi maaşlı insanın yıllarca çalışarak elde edebileceği kazanç olmadan herhangi bir tarlada çiftlik kurması söz konusu dahi olamaz. Salt araziyi almak bile küçük çapta servet gerektirir. TV ve web ortamında başarı hikâyesi paylaşılan kahramanların(!), örneğin 26 yaşında 120 dekar zeytinliğe ve 200 koyuna bakıyor veya Amerika'daki parlak kariyerini bırakıp köyünde aromatik bitki üreten fabrika kurdu gibi, ortalama köylünün biriktiremeyeceği sermayeye malik oldukları dikkatlerden kaçmamalı. Bana göre bu tip hikâyelerde anlatılanlar bırakalım alternatif olmayı, meslek değişiminden öte anlam ifade etmez.

* * *

Dev aynası

Gün Zileli (Artı Gerçek)

1960'larda ortam değişti. Solun gelişmesi ve yayılması için ülkede ve dünyada elverişli koşullar oluşmuştu. Sol, yıllardan beri ilk kez kendini legal olanaklarla ifade etme şansı bulmuştu, büyük bir gelişme gösterdi. Bununla birlikte, toplumun bütününe bakıldığında sol, yine de küçük bir güçtü. Bu dönemde sol, toplumsal olaylarda somut varlığının küçüklüğüyle ters orantılı bir etki yapma olanağını buldu. Bunun üzerine devlet, sandık odasında tuttuğu dev aynasını yeniden kullanıma soktu. 12 Mart (daha doğrusu, Elrom'un kaçırıldığı tarih olan 22 Mayıs 1971) darbesi, biraz da sola tutulan bu dev aynasındaki görüntüdür. Ne var ki, esas vahim olan, bizzat solun, aynadaki kendi görüntüsüne aldanıp devletle silâhlı düelloya girmesiydi. Yenilgi kaçınılmazdı.

* * *

 

68
Derkenar'da     Google'da   ARA