Patronsuz Medya

Garsona kaba davranana güvenme!

Vahap Coşkun (Serbestiyet)

Zihniyet değişimi, ayrımcılığın bütünüyle reddini gerektirir. Maalesef, CHP'de böyle net bir tavır yok. Dün Kürtlere ve dindar-muhafazakârlara yapılanları, bugün mültecilere reva gören bir damar var CHP'de. Bu da CHP'de olanın, zihni bir dönüşümden ziyade taktik değişiklik olduğuna işaret ediyor. Yani ayrımcılık baki kalıyor ama ayrımcılığa tabi tutulanların kimliği değişiyor. Anlaşılan o ki CHP'deki dışlayıcı ve ayrımcı damar ölmüş değil, o hep canlı duruyor ve sadece hortlamak için uygun fırsatı kolluyor.

Bana karşı nazik olup bir garsona kaba davranan kişiye güvenmem. Çünkü garsonun yerinde ben olsaydım, bana da aynı şekilde davranacaktı der Muhammed Ali. Haklı, hem de sonuna kadar.

Mültecilere kötü davrananlara da güvenilmez. Çünkü hâlihazırda mülteciler için uygun gördükleri kötülükleri, yarın koşullar değişip de zayıf halka konumuna düştüğünüzde sizin başınıza getirmekten imtina etmeyeceklerdir.

* * *

Devlet-millet-CHP: Liderlik kararlıysa denklemi dönüştürmenin tam zamanı

Alper Görmüş (Serbestiyet)

1990'ların başında Berlin Duvarı'nın yıkılmasından, bilâhare Sovyet blokunun dağılmasından sonra Batı, 'komünizm tehlikesi'ne alternatif teşkil edebilecek yeni bir tehlike aramış ve bulmuştu: Siyasal İslam.

Böylece, Türkiye'de Soğuk Savaş dönemi boyunca halkı vesayet altında tutmada yararlanılan 'komünizm tehlikesi'nin yerine hangi 'tehlike'nin ikame edileceği de ortaya çıkmış oluyordu.

O andan itibaren, mümkün en geniş kesimleri, tehlikenin suni değil gerçek olduğu hususunda ikna etmek için büyük bir kampanya başlatılmıştı. Elbette faaliyetin ağırlıklı bölümü, teokratik bir İslam devletinden en büyük zararı görecek kesimler üzerinde uygulandı. Amaç, bu kesimleri kısa vadede korkutarak terörize etmek, orta ve uzun vadede ise 'siyaseten alıklaştırılmış' kalabalıklar hâline getirmekti.

* * *

Bahçeli yine çok güzel konuştu

Etyen Mahçupyan (Serbestiyet)

Anlaşılan Bahçeli kimliksel saflığın kaybını bir 'zillet' olarak görüyor. Bu acaba neyin saflığı? Türklüğün veya Müslümanlığın iddiası pek inandırıcı olmaz. Dünyada enva-i çeşit Türk ve Müslüman var. Yoksa esas saflık bu iki kimliğin devlette bütünleşmesiyle mi oluşuyor? Yoksa saflığı, yani gerçek fıtratı, kimlik ve benliği devlet mi taşıyor? Galiba öyle… Nitekim devlet söz konusu hasletleri melezleşmeye karşı bizzat koruyor.

Gördüğünüz gibi Bahçeli yine, (anlayan için) deşildikçe derin anlamlara yönelen bir mücevher parçası sunuyor. Gerçekten de daha ne yapsın? Ama eminim hâlâ anlamak istemeyenler olacaktır. Artık onları da devlet düşünsün diyerek bitiriyorum.

* * *

Seçimler CHP'nin kendi tabanını da Türkiye'yi de değiştirecek kapıyı açtı

Gürbüz Özaltınlı (Serbestiyet)

Muhalefetin temel sütununu oluşturan lâik sosyoloji de analize muhtaç. Önce biraz provokatif bir soruya baş vurabiliriz. Türkiye neden diğer bazı seçimli otoriter rejimler gibi, örneğin Putin Rusya'sına benzer bir yapı inşa edemedi? Elbette kolay ve tek nedene bağlanabilecek karşılığı olmayan geniş bir soru bu. Fakat her halde cevabı modernleşme tarihimizin ürettiği kültürel-sosyolojik yapıda aramak gerekir. Çok hacimli ve dirençli bir lâik sosyolojinin varlık bulduğunu görüyoruz. Bu sosyolojinin zihinsel evreni, muhafazakârları kamusal alanın dışında bırakan, değersizleştiren, katı bir laiklik üzerinden şekillendi. Gösterdiği bütün ontolojik reflekslerle, son yirmi yıldır tanık olduğumuz iktidar pratiklerinin de sorumluluğunu paylaşıyor; bu doğru. Fakat bu katı ve dirençli kimliği ve geniş gövdesiyle Türkiye'nin Putinleştirilememesinin de önemli bir dayanağını oluşturuyor. Rejimin seçimsiz bir diktatörlüğe dönüştürülememesinin de seçimlerin göstermelik değil, iktidarın mecbur kaldığı zayıf karnı olarak önemini korumasının da altında yatan nedenleri düşünürken bunu ihmal edemeyiz kanısındayım.

İkinci büyük soru şu: Bu sosyoloji seçimleri kaybettikçe mi ayrımcı, otoriter, katı lâikçi değerler evrenini yumuşatmaya, melezleşmeye yönelir; yoksa seçim başarılarıyla gelişen bir süreç mi daha elverişlidir bu değişim için?

Benim öngörüm, seçim başarılarının zihniyet değişimi için daha uygun bir iklim yaratacağıdır.

* * *

İlhan Selçuk'un başlangıçta önerdiği muhalif çizgi benimsenseydi ne olurdu?

Alper Görmüş (Serbestiyet)

Biz tüm partilere eşit uzaklıkta duracağız. AKP'li bakanlarla da görüşeceğiz, Başbakan Erdoğan'la da, Cumhurbaşkanı Gül'le de. CHP lideri Baykal'la da ve MHP lideri Bahçeli'yle de… BDP'lilerle de…

Biz ne bir siyasî partiyiz, ne de demokratik kitle örgütüyüz. Haberde yayın çizgimiz belli. Temel hak ve özgürlükleri savunuyoruz. AKP'ye karşı muhalif çizgimizi koruyacağız. Irk ayrımcılığına karşıyız. Daha demokratik ve daha özgür bir Türkiye'den yanayız.

Atatürkçülük ve ulusalcılık adı altında şoven milliyetçilik yapılıyor. Bu yanlış; Atatürk'ün milliyetçiliği şovenizm değil, kültür milliyetçiliğidir. Bir de sandıkla gelen sandıkla gider. Türkiye'nin geleceği asker-sivil baskıcı rejimlerde değil, demokrasidedir. Bugün yaşadığımız sorunlara sınıfsal temelde bakmak zorundayız.

Yılbaşında televizyonları seyredince Türkiye'ye irtica-mirtica gelmez dedim, ortalık ayağa kalktı… Bak Hikmet, kimse asker darbe yapacak diye siyaset yapmasın. Artık Türkiye'de askeri darbeler dönemi kapanmıştır. Ben Türkiye'nin zaman yitirmeden demokratikleşmesini istiyorum. Demokrasi ve özgürlükleri kim genişletirse ona gönülden destek veririm. Faili meçhul cinayetlerin aydınlatılmasından, ülkemize barış ve huzur gelmesinden, akan kanın durmasından yanayım. Türkiye kendisiyle yüzleşmeli. Başta söylediğim gibi, askerin de sivil rejimin de vesayetine giremem, giremeyiz Cumhuriyet olarak.

* * *

1 Mart tezkeresi için Gül kimi eleştirdi?

Sedat Bozkurt (Kısa Dalga)

Erdoğan'ın görüş değiştirmesine neyin veya kimin sebep olduğu halen bilinmiyor. Ama Erdoğan başbakan olur olmaz, eski başbakanlık binasının zemin katında bulunan bakanlar kurulu toplantı odasını tamamen yıktırarak çok güvendiği bir isme özel olarak dinleme cihazı arattırdığını biliyoruz. Tezkereye karşı olduğuna ilişkin açıklamanın yapıldığı bakanlar kurulu toplantısının hemen ardından ve aniden karar değiştirmesi ve Başbakan olur olmaz bakanlar kurulu toplantı salonunda dinleme cihazı arattırması ve orayı yıkarak yeni baştan yaptırması yanında pek çok senaryoyu da getiriyor. Doğal olarak bu senaryolar dillendirilirken içinde aynen bu yazıda olduğu gibi bol miktarda ABD'nin adı geçiyordur…

* * *

'Darp etti' gazetecilik için teslim bayrağıdır

Mustafa Alp Dağıstanlı (Diken)

1980'lerden, 90'lardan hatırlıyorum bu 'darp etti'yi. Kimi zaman 'darp etti' fiiliyle yazılmış haberler gelirdi önümüze. En azından benim gibi bazı yazı işleri çalışanları bu gibi kelimeleri, terimleri eler, değiştirirdik. İki gerekçemiz vardı. Bu terimler bazen teknik kaçar, gündelik bir kelimeyle değiştirmek gerekir ya da eski bir dildir artık ve yenisiyle anlatmak iyidir, herkesin anlamasını sağlamak gazetecinin görevidir, bir. İkinci gerekçemiz de şuydu: Polis dilinden, savcılık dilinden, iktidar dilinden sıyrılmak, o tuzağa düşmemek, gazetecinin kendi dilini oluşturmasını sağlamak. Bu iki gerekçe her zaman canlı, alesta olmalıdır.

* * *

Zenginliğin yeni sembolü: Gösterişçi Üretim

Ben Tarnoff (Vesaire)

Boş vaktinizi işe dönüştürmenin bir yolu da kendinizi geliştirmek. Bunun en açık örneği ise kentli çalışanlar arasında bir mecburiyete dönüşen spor. Spor salonları, kişisel gelişim ve arınma mesaisinin artık faturaları ödemeyecek haline gelene kadar sürmesini sağlayan mekânlar. Bu salonlar, sağlıklı içecekler ve organik yiyecekler satan dükkânlardan oluşan bütünleyici bir ekosistemin yanı başındalar, böylece insanlar kendilerini gerçekleştirmeye güç bulabilmek için doğru yakıta erişebiliyorlar.

Tüm bunları yapmanın gerekçesi de sağlık. Ancak hali vakti yerinde Amerikalıların büyük çoğunluğunun spora harcadığı zaman, sağlıklı olmanın gerektirdiklerini ziyadesiyle aşıyor. Çünkü günümüzde fitness ve beslenme diyetlerinin karmaşık iddiaları nihayetinde vücut sağlığıyla ilgili değil. Bu iddialar sınıfsal egemenliği ifade etmek üzere tasarlanıyorlar. İkinci Yaldızlı Çağ'da bir insanın ait olduğu vergi dilimini fiziksel özelliklerine bakarak hesaplayabilirsiniz, sınıfsal konum vücutlara yazılmış durumda. Daha zengin vücutlar sadece daha zayıf değil, her bakımdan kaslı da. Hepsi de muazzam, doğrusunu söylemek gerekirse gereksiz yere harcanmış çabayı yansıtıyorlar.

* * *

ABD kendi kurduğu uluslararası sistemin tabutuna İsrail ile çivi çakıyor

Yalım Eralp (Serbestiyet)

Dünyada ABD ve Batı düşmanlığı yayılıyorsa bunu bizzat kendileri yaratıyor. Rusya'nın gayretleri buna yetmez. Nazilerin yaptığı soykırıma seyirci kaldığınız gibi Gazze'ye de seyirci kalmayın… Üç Amerikan askerinin öldürülmesine gösterilen haklı tepkinizin ufak bir kısmını Filistinliler için de gösterin. İsrail Başbakanı Gazze'yi savaş sonrası tanıyamayacaksınız demişti. ABD bunu da mı anlamadı! Ama dünya İsrail'i tanıdı!

Aslında Batı tarafından küçük görülen Güney Küre, Kuzey'e insanlık dersi veriyor. Namibya, Almanya sömürge devrinin kefaretini ödemedi dedi. Gambiya, Myanmar'a karşı soykırım davası açtı ve kazandı.

Ama ABD seçimlerinden sonra ne olacak; o da belli değil. Kendi içinde dahi halkı bölünmüş. Bir meczupla hafızası tam yerinde olmayan birisi arasına sıkışmış Amerika. Böyle bir oyun kurucu ya kim güvenir.

* * *

Kürtler AKP ile anlaştı mı?

Hayko Bağdat (Artı Gerçek)

Kürtler gerçekten AKP ile anlaştı mı sizce?

Devletin kadim Türk İslam sentezinin kendi içinde yaşanan 150 yıllık kavgada Türkler ile İslamcılar bir kez daha didişirken Kürtler bu seçimde ne yapmalı sizce?

Bugün Kürt seçmene gidip hiç yüzü kızarmadan sen gel bizim partiye oy ver. Malum süreç kritik diyebilecek bir tane siyasî parti var mıdır?

Polis panzerlerinin gün aşırı Kürt çocuklarını ezip öldürdüğü Kürt şehirlerinde gidip propaganda yapabilecek tek bir siyasî gelenek kaldı mı gerçekten?

Ekmeleddin İhsanoğlu'na, Mustafa Sarıgül'e, Muharrem İnce'ye, Mansur Yavaş'a hatta dolaylı olarak Meral Akşener'in başbakanlığına, Ümit Özdağ'ın İçişleri Bakanlığına oy vermiş olan Kürt halkına artık ne diyebilirsiniz?

TİP ve Türk solu dahil herkesin yalnızlaştırdığı, kandırdığı, kırdığı bu seçmene akıl verecek durumda olanınız kaldı mı gerçekten?

Hangi yüzle konuşuyorsunuz?

* * *

Şey noktasında da sıkıntı var

Ümit Kıvanç (Riya Tabirleri)

Eğer tek adama biat eden bir topluluğa dönüşmüş AKP'nin, memleketi alenî bir baskı rejiminin karanlığına götürmesine engel olmak istiyorsak, en az onun kadar anti-demokratik siyasî odaklarla, yaklaşımlarla, zihniyetlerle alâkamız kalmamalı. Kemalist ezberlerden ve ruhları, zihinleri bozan komplekslerden kurtulmak şart. Sağlıklı bir mücadelenin ön koşulu. Oysa çoğu zaman, muhalefet adına AKP ve ona oy veren seçmenler hakkında söylenenler, zaten seçim dediğin nedir ki… noktasına varabiliyor: Madem seçimde onlar kazanıyor, o halde seçim kötüdür. Böyle bir mantık var. Sahipleri de var. Oysa AKP, zihniyeti ve iktidar tarzı ancak yüksek dozda demokrasiyle alt edilebilir. Tahakküm dalında karşılaşırsak o bizi yener; çünkü her zaman daha geniş bir çoğunluğa yaslanabilecektir. Demokrasi yarışında ise ilk etabın yarısından geri dönmüş bir parti olarak yenilmeye mahkûm.

* * *

Öcüler ve yaftalar!

Gün Zileli (Artı Gerçek)

Dolayısıyla terörist deyimi bir ideoloji ya da siyaseti tanımlamak açısından hiç bir işe yaramaz. Öyle olduğu içindir ki, kimse ben teröristim demez, kurmak istediği toplumsal düzen ne ise onu dillendirir. Terörist kavramı, daha çok, hatta esasen, iktidar sahiplerinin kendilerine karşı muhalefet edenleri köşeye sıkıştırmak için kullandığı bir terimdir. Kimse kendini terörist olarak tanımlamaz ama iktidarlar, bu terimi muhaliflerine karşı bol keseden, olur olmaz kullanırlar. İşin daha da ilginç tarafı, aynı iktidarların, gücü elden bırakmamak için terörü tekelleri altında tutmalarıdır.

Bütün terör araçları, silâhlar vb vb devletlerin tekelindedir ve dahası, devletler bu terör araçlarını kullanarak öldürme hakkına da sahiplerdir. İdamın yasal olduğu ülkelerde idam yoluyla insanlar devlet tarafından öldürülebilir, yani terör yoluyla ortadan kaldırılabilir; idamın yasal olmadığı ülkelerde ise, devletin terör aygıtları (ordu, polis, istihbarat örgütü), teröre karşı mücadele adına vatandaşları öldürebilir. Bu terör tekeline karşı çıkanlar her an terörist damgası yeme, hapse atılma, hatta öldürülme tehdidi altındadır.

* * *

Meksika sınırı

Sedat Bozkurt (Kısa Dalga)

Meksika sınırının Türkiye pratiğini listelemeye kalksanız sayfalar yeterli olmayabilir. Ama yine yakın zamanda yaşanan bir örnek daha verelim. TBMM terörü kınamak için bildiri yayınladı. CHP bildiriye imza koymadı. İçeriğine değil, yönteme itirazı vardı. CHP hemen hem iktidarın hem de iktidarın yanında mı karşısında mı olacağına ilişkin karar vermekte zorlanan muhalefetin eleştirilerine hedef oldu. Şimdi seçim propagandasını terörle mücadele üzerine inşa eden AKP, 8 yıl önce bu propagandayı Kürt sorununu çözmek adına çözüm süreci içinde yapıyordu. O zaman çözüm sürecine karşı çıkanlar nasıl eleştiriliyorsa bugün de terörle mücadeleye, karşı çıkanlar bile değil kendisiyle aynı hizaya gelmeyenler aynı biçimde eleştiriliyor. 5 yıl önceki yerel seçimlerde Abdullah Öcalan'ın mektubunun uzun uzun okunması, kardeşinin devlet televizyonuna çıkartılması da başka örnek. Bunların tamamı işte o Meksika sınırının öte yanında yaşanıyor. Yani serbest ve mümkün. Ama bu tarafa geldiğiniz zaman, yanınızdaki meşru bir siyasî parti olsa bile hem yasak hem de suç.

* * *

Kilometrelerce ötede ama bir kurşun mesafesindeki askerler

Göksel Göksu (Medyascope)

13 yıl sonra bugün, kimse o üç gencin adlarını bilmiyor. Saldırıdan üç gün sonra da kimse bilmiyordu. Adları sadece o günün gazetelerinde yazıldı, ekranlardan isimleri okundu, resmi cenaze törenleri yapıldı ve bitti… Bugün hepsinin ismi aynı artık: Şehit.

Oysa Mahmut Yalçındağ, Volkan Yulalı ve Erkan Akdeniz bizlerden biriydi. Evlattı, babaydı, kardeş ya da ağabeydi… Demem o ki her birinin yaşama dair hayalleri, gelecek beklentileri, sevenleri ve sevdikleri vardı.

Ama saldırı anında oradaydılar ve o dağların tek gerçeği var, ya öleceksin ya öldüreceksin! Başka seçenek yok… O gece ölüm kusmuş karşımda masum masum süzülen şu dağlar… O kusmuğu minicik çocuklar izlemiş bulundukları köyden. Mesafe kıvrım kıvrım uzanan yollar nedeniyle 12 kilometre olsa da kuş uçuşu 5 kilometreyi geçmez. Havai fişek gösterisi izler gibi izlemişler… Çocuklar geleceklerini izliyor kayalıklardan! Çok değil 8 – 10 yıl sonra iki taraftan birinde saf tutacaklar. Ya dağlara kaçacak ya asker olup dağdakilerin karşısına çıkacaklar. Onlar da ateşleyecek silâhlarını!

* * *

Milliyetçilik milletten nasıl kaçar?

Erol Köroğlu (Artı Gerçek)

Fakat her durumda, bu kadar yıl sonra, 1915'ten 108 yıl sonra, yapılanın milletperver olmadığını, adına ister Ermeni tehciri ister soykırımı deyin, o zaman yapılanın 108 yıl içinde oluşan Türk ulus-devleti ve ulusal toplumuna katkı sağlamadığını, hep bir belâ ve lânet olarak tepemizde durduğunu görüyoruz. Kolektif belleğimizin bir lekesi olarak orada duruyor. Geride bırakamıyoruz.

108 yıl önce daha sade ve katışıksız bir millet yaratmak adına düşünülen, düşünülürken modernleşme tarihinin sömürgeci ve emperyalist vakaları incelenerek, örnek alınarak oluşturulan bu kıyıcı eylem, bugün hâlâ bizi uyumlu ve çatışmasız bir ulusal toplum olmaktan uzak tutuyor. İstediğiniz kadar açıklamaya ya da bastırmaya çalışın, bastırılan hep geri dönüyor. Dışlayıcılık ve yok etme tavrı tarihsel olarak bir alışkanlık haline geliyor. Bir kere dışladığınızda sorun çözülecek sanıyorsunuz. Oysa hep dışlamaya, hep bastırmaya, hep yaftalamaya ve yok etmeye çalışmaya yazgılı oluyorsunuz.

* * *

İşimize gelmeyen gerçekler

Hilal Elver → Saner Şen (1 +1)

Gıda hakkı aç insanlara yemek götürmek değil, gıda sistemlerine dair politikaların toplumca içselleştirilmesidir. Alınan karar doğru mu, yanlış mı? Kimi olumlu, kimi olumsuz etkiliyor? Bunları bilmeliyiz. En öncelikli yapılması gereken böyle şeffaf bir sistem kurmak. Yerel ve merkezi idare birlikte çalışacak, şeffaflık, karar mekanizmalarına katılım olacak, kırılgan gruplara öncelik verilecek. Bu gruplar sosyal güvenlik sistemiyle korunacak, onlara gıda götürmek yerine gıdaya erişebilecekleri iş olanakları sağlanacak. Bir de bir master plan yapılması lâzım. Türkiye'de hangi bölgelerde ne yetiştirilmeli? İklim değişikliği bunları nasıl etkiler? İklim değişikliğinden etkilenmeyecek başka ürünlere mi geçilmeli, başka politikalar, teknikler mi uygulamak gerekiyor? Üretim açısından bilinçli ve akıllı, iklime ve ekosisteme faydalı bir haritanın çıkarılması lâzım. Yanlış ve aşırı beslenme sorunlarının da tarım ve gıda sistemleri politikasının içine girmesi gerekiyor. Sağlık Bakanlığı'nın dahil edilmediği bir master planda yanlışlık var demektir. Neyi ne kadar üreteceğimizi, ne kadar satacağımızı, reklamları ne kadar sınırlayacağımızı, insanların yanlış gıdalarla beslenmesini nasıl önleyeceğimizi planlamamız lâzım.

* * *

Kamusal entelektüel, akademi ve elitizm üzerine birkaç satır…

Murat Sevinç (Diken)

Kamusal entelektüel/aydın sıfatını taşıyan, bunu her söz ve davranışıyla talep edenlerin neyi nasıl söylediği yalnızca onları değil, herkesi, kamuyu ilgilendirir. Türkiye'deki en 'popüler' ve 'sevilen' kamusal yüzler, genellikle ortalamaya hitap eden bir yol tutturur, ciddi/riskli konulara ya hiç girmez ya da girdiğinde, yine çoğunluğun gönlünü hoş eder. O gönülden muktedirlerin gönlüne giden bir yol vardır. Hani her yıl, birileri 'en güven duyulan isimler' listesi yayınlar ya, işte oradakilerin ve onların entelektüel-akademik versiyonlarının marifeti budur.

* * *

Ama iyi delirdik

Süreyya Karacabey (Artı Gerçek)

Sessizliğe çekilmek, derinden bir idrak haliyle birleşmişse trajik bir etki yapar; kimin dediğini hatırlamıyorum ama biri trajik kahramanların tek dili vardır diyordu, o da susmak. İmkânsızın içeriden kavrandığı bir yerde büyür bu durumda suskunluk. Dış dünyayla çarpışma ne kadar şiddetliyse sessizlik o kadar ürkütücü olur. Bu türden bir susmayla az karşılaşırız, ya da karşılaşmış bile olsak tanımamız zordur, çünkü bir vazgeçişin, işitilmek istemeyişin işaretlerini çoktan yok etmiş bir dünyaya alışmışızdır.

Gerçi ses her zaman vardır, ondan uzaklaşmayı seçenin girdiği yer çile odasıdır, pek çok inançta konuşma perhizi nefsin terbiyesi gibi görülür. Düşünmek, derine dalmak, değerlendirmek için gerekli olan susmak, çok uzadığında ise tekinsiz bir hal alır. Akıllarına hiç bir durumda susmak gelmeyen karakterler için ise ölümcül bir vuruştur, sessizlik. Küsünce konuşmayız, bir çeşit cezadır bu, küsülen kişiye. Söz yemini. Herkesin yapabileceği bir şey değildir ama. İnsan konuşmayınca çatlayacağını sanır, konuşunca da çatladığını bilmeden.

* * *

'Bataklığa' düşmeyin: Klişeler zalimin işine yarar

Mustafa Alp Dağıstanlı (Diken)

Sadece iktidar medyası kullanmıyor klişeleri, öteki medyanın dilinden düşmez süslü lâflar, plastik kelimeler, kalıplar. Böyle metinler, sunumlar insanları, seyircilerini, okurlarını bayağı küçümsüyor aslında, onların duygulanamayacaklarını, düşünemeyeceklerini düşünüyor olmalılar ki duyguları harekete geçirici olduğunu sandıkları kalıpları, düşünce yerine koydukları klişeleri, tumturaklı sözleri bol bol kullanıp duruyorlar. Halbuki Turgut Uyar'ın şiir için söylediği şey her metin için, hele böyle durumlarda gazetecilik için de geçerli bir ilkedir:

Duyguyu çok ölçülü kullanmak gerek.

Ama asıl Ahmet Haşim'in şu cümlesi, iki hafta önce de yazmıştım, bütün gazetecilerin kulağına küpe olmalı:

İnsan kanının ve gözyaşının bulaştığı faciaları teşbih ve istiareyle tasvire kalkışmak, hakiki ıstıraba karşı hürmetsizliktir.

* * *

Hayır, bunu sana entelektüeller yapmadı

Yıldıray Oğur (Serbestiyet)

Bunları yaparken lâik demokrat aydınlar, yapmayın, etmeyin böyle olmaz diyerek sizi makuliyete, insan haklarına, demokrasiye çağırdı, dinlemediniz.

Karşınızda büyük ve haklı bir rövanşist öfke biriktirdiniz.

Şimdi de bu tarihsel takıntılarınızın yarattığı kutuplaşmanın sonuçlarını bunun yanlış olduğunu söyleyenlerden çıkarmaya çalışıyorsunuz.

Halbuki dünyanın en yüksek enflasyon oranlarından biriyle bile bu halk gidip tekrar AK Parti'ye ve Erdoğan'a oy vermişken, tam da aynaya bakıp, biz nerede hata yaptık diye muhasebe etme zamanıydı.

Ama hâlâ herkesin hafızalarındaki yakın geçmişten ders çıkarmamakta, tarihsel süper haklılık iddianızdan vazgeçmemekte ısrar ediyorsunuz.

* * *

Siz hep haklısınız

Süreyya Karacabey (Artı Gerçek)

Anlamak üzere yola çıkışın bütün duraklarında, kendi bilinmezliğinden beslenen bilme biçiminin yarattığı tuzaklara bir mutlaklık atfeden zihin, kendisiyle hiç bir dönemeçte gerçekten karşılaşmamış, ömrünü, hikâyesini haklı çıkarmaya adamış öznelere bağlanacaktı elbette. Haklı çıkmanın siyaset ve düşünce dünyasında bu denli önemli bir rol oynamasının, ben söylemiştim yarışının, kendine ve düşüncelerine bu denli meftun oluşun başka bir mantıklı açıklaması gerçekten yoktu. Özdeşlik eleştirisine girişenlerin, karşı tarafa yönelttikleri itirazların dokusu, üslubu ve açılımının, eleştirdiği şeyin negatif ikizi olması da dikkat çekiciydi. Sertleşen tartışmalar, uzlaşmaya yanaşmayan dramatik personanın jesti, dışsal olanın aşırılığından çok içsel olanın fazlalığına temellendiği için, düşünsel anlamda değil yapısal anlamda bir sertliği meydana getirecekti. Sertlik, tözseldi, çıplak yoksulluk gibi, sömürü gibi, önümüzde öldürülmüş birinin bir cesedi gibi hakikatle aktif bir ilişkinin tezahürüyken, bir kapılmanın dolayımında beliren çatışmalardaki sertlik, kurgusal bir inat savaşımında kaybolmuş formlardan birinden kalan bir köşeye dönüşmüştü. Büyük amaçtan uzaklaşmış bir küçük yol, neyi inşa etmesi gerekeni çoktan unutmuş haklı, çok haklı özneler.

* * *

Yeni İttihatçılığa dipnot (6) Anlam dünyası ve zihniyet

Etyen Mahçupyan (Serbestiyet)

Bugün yaşananların yüz küsur yıl önce yaşananlara benzemesini beklemek abes… 'Hangi İttihatçılık' sorusu da aynı derecede anlamsız. Çünkü olgular bir zihniyetin dış gerçeklikle karşı karşıya gelmesinin, zihnin bu gerilime tepki vermesinin ürünüdür. Dış gerçeklik değiştiğinde, zihniyet aynı olsa bile, tepkiler haliyle farklı olacaktır. Günümüz İttihatçılığının olgu ve politikalar anlamında görünen yüzü ile geçmiş İttihatçılığı mukayese etmek anakronik bir çaba olur. Önemli olan her ikisinin de aynı zihniyet, duygu ve algı zemini üzerinde şekillenmesi, aynı doğrultuda bir anlam arayışına sahip olması.

* * *

Kayıplar nereye gider?

Süreyya Karacabey (Artı Gerçek)

Sadece devletin izin verdiği soruları soranlar ve sadece onun yaptığı açıklamalara inananlar, uzun yaşayacaktır. Dertsiz bir ömür sürecekler, aniden ortadan kaybolan çocukların varlığını unuttuklarında işlerin yolunda olduğuna kendilerini ikna edeceklerdir. Bunu temin edebilmek için ise varlığını bekleyişe çevirmiş insanlar göz önünde olmamalıdır, tıpkı aniden giden ve dönmeyenler gibi, onları bekleyenler de ortada fazla bulunmamalıdır. Plaza Del Mayo'da bekleyenler çok engellendi, şimdi Galatasaray meydanında bekleyenler engelleniyor. Oysa meydandaki yaşlı kuş fısıldıyor her gün, gidip dönmeyenler, bir haksızlığa kurban edilenler ya da suçlu bile bulunsa cezası asla kaybedilmek olmayanlar, öldüyse bile gömülemeyenler sizin düzeninizi aşan bir yerdeler. Ve hep geri dönecekler. Toprağa, sevdiklerine kavuşana kadar. Berfo Ana'nın beklemeyle geçen ömrü sona erdi, şimdi bir mezarlıkta. Orada da bekliyor. Oğlunun mezarını kazdılar tam yanına, bir gün kavuşsunlar diye. Bir gün hepsi geri dönecekler.

* * *

Arsadan borsaya memleketi silkeleyip duruyorlar

Bahadır Özgür (Duvar)

Nüfusunun yarısından fazlası asgarî ücrete mahkûm bir ülkede aniden herkes mi borsacı oldu? 5 yıl öncesine kadar 1 milyonu ancak gören 'yatırımcı' sayısı 6 milyona dayanmış durumda. Yüksek enflasyonla güdülen emeklisi, öğrencisi, berberi, çırağı, işçisi ve daha niceleri birkaç yılda öbek öbek yığıldı oraya. Haliyle kalabalığın iştahını daha fazla açmak için ne varsa tezgâha sürüyorlar. Neredeyse halka arz edilmeyen bir bakkal dükkânları kaldı geriye. Tavukçusu, dönercisi, vinç kiralama şirketi, bahis oynayanlara maç sonuçlarını veren internet sitesi, altın günü organizasyonlarından hallice olan faizsiz ev sahibi olmayı vadeden İslamcı emlâkçılar… Yirmi dört saat din satan tarikat bezirgânlarının şirketleri de katılıyor halka arz oyununa.

İktidar, geçim çaresizliği içine sürüklediği kalabalıkları bir de 'özgür iradeleri' ile manipülasyon kurbanları olsunlar diye her gün teşvik edip duruyor. Daha yeni aracı kurumlarla el ele SPK yöneticisinin 2021 halka arzlarında rüşvetle çevirdiği işler ortaya çıkmadı mı? Görüntülü ses kaydı, önceden dikili ağacı olmayan yöneticinin serveti tek tek medyaya düşmedi mi? Tek bir soruşturma, araştırma yapıldı mı?

Yatırımcıların yüzde 3. 5'inin paranın yüzde 80'ninden fazlasını kontrol ettiği tertemiz bir soygundur şu an yaşananlar. Ülkede en büyük servet transferlerinden biri borsa aracılığıyla gerçekleşiyor çünkü.

* * *

Sanal alem kitlesi

Metin Yeğin (Artı Gerçek)

Burada önemli olan sadece bilginin bize ulaşma (!) biçimi değil, bu uçucu öğrenme, daha doğrusu elde etme biçimi ile 'muhakeme'nin de tamamen ortadan kalkmasıydı. Hiç kimsenin sevmediği yanlışlar olmadan bir muhakeme yapabilme şansı olabilir mi? Ayrıca doğru egemen olanın olunca bu tartışmasız doğru oluyordu ve zaten kimse tartışmıyordu çünkü tıkladığımızda o çıkıyordu. Bu kitlenin temel karakterinin, genel ve çok olanın hegemonyasının insanlar bir araya gelmeden de olabilmesi manasına geliyordu. Birbirini hiç görmeyen ve çok muhtemel görmeyecek milyarlarca insanın aynı düşünmesinin ortaya çıkardığı baş edilemez bir tekeli düşünebiliyor musunuz?

* * *

Peki ya bu hikayedeki kötü adam bizsek?

David Brooks (New York Times + Serbestiyet)

Peki bu, benim de üye olduğum toplumsal sınıfa mensup insanların kötü niyetli ve şeytanî olduğunu düşündüğüm anlamına mı geliyor? Hayır. Çoğumuz içten, nazik ve halktan yana insanlarız. Ancak, baskıcı hale gelen bu sistemleri kanıksıyor ve bunlardan faydalanıyoruz. Elit kurumlar kısmen politik olarak o kadar ilerici hale geldiler ki bu kurumlardaki insanlar sınıfı, diğer insanları dışlayan ve reddeden sistemlerde yer alırken, bir yandan da kendilerini iyi hissetmenin peşindeler.

Daha az eğitimli sınıflardaki insanların neden ekonomik, siyasi, kültürel ve ahlâkî saldırı altında oldukları sonucuna vardıklarını ve neden eğitimli sınıfa karşı en iyi savaşçıları olarak Trump'ın etrafında toplandıklarını anlamak zor değil. Trump, işçiler için en tehditkâr görünen insan setinin girişimciler değil, uzmanlaşmış sınıf olduğunu çok iyi anladı. Trump, parmağını her gün gözümüze sokacak ve üzerine bindiğimiz yukarıda saydığımız bütün bir epistemik rejimi reddedecek bir lidere toplumda büyük talep olduğunu görüyor.

* * *

Biz nasıl bir ülke olduk ya?

Süreyya Karacabey (Artı Gerçek)

Amacını yitirmiş, hiç bir değer üretme pratiğine ortak edilmemiş, değer diye Palu ailesinden hallice yapılara, din diye içinde artık hiç bir günahın yankılanmadığı organizasyonlara teslim edilen bu insanlar, evet çok fenalar. Her şeyi yapabilirler. Onları bir tarihsel dönemeçte, iyi kötü birlikte yolculuk yapılan zamanlarda bir yerde bırakmıştınız, hatırladınız mı? Sonra dönüp hiç bakmadınız. Şimdi karşınızdalar, gücün kıyısında oturuyorlar ve ellerinden alınanın ne olduğunu bilseler de hiç aldırmıyorlar. Tanıdınız mı? Sizin sinikliğinizden bir parça var mı burada, çok uzaktan da olsa. Eskiden siyasî ortama etki edecek bir otoritesi vardı düşüncenin, şimdi yok; eskiden yığınların yakın hissettiği bir noktası vardı zihinsel emeğin, şimdi yok. Kötülük mü demiştiniz, yakmaya buradan buyurunuz!

* * *

Devlet nerede?

Süreyya Karacabey (Artı Gerçek)

Bir makine, kalbi yok, her şeyin alınıp satıldığına inanıyor. Bizim gördüğümüz şeyleri göremez, ağaçların da bir canı olduğunu, onlarla birlikte üzerlerinde yaşayan çok sayıda canlının yok olduğunu, canın, yanan bir şey olduğunu asla bilemez. Bir makine, ruhsuz, bir amacı yok, ölüm aygıtına dönüştüğünü de bilemez. Çocuğuna sarılır gibi sarılırken bir ağaca o kadın, bir makineyi yenecek tek şeyin ne olduğunu gösterdi bize. Dünyayı evimiz olduğu için seviyoruz, bütün ezilen canlılara aynı davranan bu makine, konuşma partnerimiz değil, onunla anlaşabileceğimiz bir dil yok. Devletle birlik olmuşlar kuşların, böceklerin yuvasına saldırıyorlar, işte burada yeniden sevebiliriz toprağımızı, onların istediği biçimde değil.

* * *

Reelanarşizm üzerine birkaç söz…

Gün Zileli (Artı Gerçek)

Üstelik, o mahalleyi özel olarak ziyaret eden turistlerin, bizim arkadaşlar örneğinde de görüleceği gibi, çoğunlukla anarşizme sempati duyan insanlar olacağını tahmin etmek zor değildir. Aynı, Danimarka'nın Kopenhag şehrindeki özerk Chiristiana Mahallesinin çok sayıda turist tarafından ziyaret edilmesi gibi. Seni tanımak için oraya gelen turiste fuck off diyeceğine, bu turistlerden, eğer varsa, devrimci ve özgürlükçü mesajlarını dünyanın dört bir yanına yaymak için yararlansana. Ne yazık ki, reelanarşizmde bu akıl yok. Daha doğrusu, kendi marjinal hayatlarından mutlu bir şekilde çevrelerine nefret ve öfke saçmak onlara yetiyor da artıyor bile. Anlaşılan bu!

* * *

Dijital çağ dünyayı mahvediyor

Jonathan Crary (Vesaire + Lithub)

Yaşanabilir bir gezegene giden her olası yol, çoğu kişinin bildiğinden veya açıkça kabul ettiğinden çok daha bunaltıcı olacaktır. Önümüzdeki yıllarda adil bir toplum için verilen mücadelenin önemli bir katmanı da piyasanın ve paranın yaşamlarımız üzerindeki egemenliğinden vazgeçtiği toplumsal ve kişisel düzenlemelerin yaratılmasıdır. Bu, dijital izolasyonumuzu reddetmek, zamanı yaşanmış zaman olarak geri almak, kolektif ihtiyaçları yeniden keşfetmek ve çevrimiçi ortamdan kaynaklanan zulüm ve nefret de dahil olmak üzere artan barbarlık seviyelerine direnmek anlamına gelir. Diğer türler ve yaşam biçimleriyle dolu bir dünyadan geriye kalanlarla gösterişsizce yeniden bağlantı kurma görevi de aynı derecede önemlidir. Bunun meydana gelmesinin sayısız yolu vardır, beklenmedik olsa, gezegenin her yanındaki gruplar ve topluluklar bu türden onarıcı çabalarla ilerlemektedir.

* * *

Seyahate karşı bir görüş

Agnes Callard (New Yorker + Serbestiyet)

Turizmle ilgili en önemli gerçek şudur: Döndüğümüzde nasıl olacağımızı zaten biliyoruzdur. Tatil yapmak yabancı bir ülkeye göç etmeye, üniversiteye girmeye, yeni bir işe başlamaya ya da aşık olmaya benzemez. Sözünü ettiğimiz arayışlara, bir tünele girdiğinde dışarı çıktığında kim olacağını bilmeyen birinin korkusuyla gireriz. Fakat yolcu, aynı temel ilgi alanları, siyasî inançlar ve aynı yaşam biçimine geri döneceğinden emin olarak yola çıkmaktadır. Dolayısıyla seyahat bumeranga benzer. Sizi başladığınız yere bırakır.

* * *

Asıl yenilgi 'yerlileri' anlamamak mı acaba?

Etyen Mahçupyan (Serbestiyet)

Bizlere irrasyonel gözüken 'beka' meselesi onlar için gayet rasyonel… Bize gayrı meşru, kabul edilemez gelen birçok idari ve hukukî uygulama onlar için detay ve (baştaki maddelerin ışığında) meşru.

Laik kesim kendi tarihsel üstünlüğünden o denli emin ki, 'yerlileri' anlamamak bir yana, onları kendi rasyonalitesi ışığında, yapaylaştırarak kategorize ediyor ve böylece anlama imkânını hepten elden kaçırıyor.

Dolayısıyla 'yerlilerin' gözünde nereye oturduğunu da göremiyor… Giderek kendisini tanıması da zorlaşıyor.

Eğer depresyona girilecekse bu çok daha iyi bir sebep…

* * *

Neoliberalizm içimizdeki canavarı ortaya çıkardı

Paul Verhaeghe (Vesaire)

Sahip olduğumuzu sandığımız özgürlük tek koşula bağlı: Başarılı olmak zorundayız, yani kendimizi geliştirmeliyiz. Örnekler için uzaklara bakmanıza gerek yok. Ebeveynliği kariyerinin önüne koyan yetenekli bir kişi eleştiriye maruz kalıyor. İyi bir işe sahipken başka şeylere zaman ayırabilmek için terfiyi reddeden bir kişi aptal olarak görülüyor, o başka şeyler başarıyı garantilemeyecekse. Ebeveynleri, ilkokul öğretmeni olmak isteyen genç bir kadına ekonomi alanında yüksek lisans ile başlamasını salık veriyor – bir ilkokul öğretmeni mi, ne düşünüyor olabilir ki?

Kültürümüzdeki kaideleri ve değerleri güya yitirdiğimize dair bitmek bilmeyen ağıtlar yakılıyor. Yine de bu kaideler ve değerler kişiliğimizin olmazsa olmaz bir parçasını oluşturuyor. Dolayısıyla kaybolamazlar, sadece değişirler. Olan da tam olarak bu: Değişen bir ekonomi değişen ahlâk kurallarını yansıtıyor ve değişen kimliklere yol açıyor. Mevcut ekonomik sistem, içimizdeki en kötüyü ortaya çıkarıyor.

* * *

Kemalizm bir tarihsel parantezmiş meğer…

Etyen Mahçupyan (Serbestiyet)

Toplumlar önceden belirlenmemiş bir dinamikle değişiyor. Anayasalar bugün, şu anda yaşamakta olan insanların nasıl yaşamak istediğine göre şekillenmek zorunda. Onlarca veya yüzlerce yıl önce yaşamış birilerinin tahayyülünü veri alarak bugünün insanlarına hayat biçmek her halde 'demokratik' diye vasıflandırılamaz.

Muhalefet eğer İttihatçılığa karşı bir alternatif geliştirmek istiyorsa, bu alternatifin Kemalizm olmadığını bir an önce idrak etmek durumunda.

Demokrat zihniyette, kapsayıcı kuşatıcı derinlikli ve gerçekçi bir Türkiye tasavvuru sunulmadıkça bu toplum şöyle veya böyle bir tür İttihatçılığı tercih etmeye devam edecektir.

* * *

Hep kaybediyorsan belki de yanlış oyunu oynuyorsundur

Dağhan Irak (Diken)

Modernlik, giyim kuşamla, alkol alıp almamakla ölçülmüyor. Ne kadar yurttaş olabildiğinizle ölçülüyor. Kaçımız bir sivil toplum örgütüne, derneğe üye? Kaçımız sendikalı, kaçımız partili? Kaçımızın her hafta katıldığı bir sosyal etkinlik, toplantı var? Kaçımızın mahallesinde o mahallenin sorunlarının konuşulduğu forumu, derneği var?

Türkiye'de en çok üyesi olan dernekler amatör spor kulüpleri, hemşehri dernekleri ve cami yaptırma dernekleri. AKP'nin örgütlendiği yerler yani. Biz de Twitter'a giriyoruz.

* * *

Seçim sosyolojisi: Modernlik, ulusallık, sınıfsallık

Gün Zileli (Artı Gerçek)

Seçimlerde en yoksul ve depremin en ağır darbesini yemiş bölgelerin iktidar partilerine bağlı kalmalarında şaşacak bir şey yoktur. Uçurumun kenarında yaşayan insanların kendilerini her an uçuruma düşecek gibi hissetmeleri onlardaki tutucu eğilimleri daha da körükler genellikle. Ellerinde her şeye rağmen yaşama umudundan başka bir şey kalmamıştır. Değişim acaba onlara ne getirecektir, bu meçhuldür. Var olanlara sıkı sıkı tutunmak, bu umutsuzluk ortamında onlara daha çok hitap eder. Yoksulluğun dayanılmaz boyutlara ulaşması ise aniden ve can havliyle ileri atılmalarına yol açabilir ama Türkiye henüz bu noktaya gelmiş değil.

* * *

Ne yapmalı? Millet İttifakı'nın başarısı, başarısızlığı

Ali Duran Topuz (Artı Gerçek)

Seçimin sonuçlarını Suriyeliler filân belirlemedi, yabancı vatandaşlar hiç belirlemedi. Bu argümanlara sarılanlar, sonuçları belirleyenlerin ön saflarında yer alanlar olabilir ama. Sadece iktidarla yarışacak nitelikteki ayrımcı, ırkçı, düşmanca tutumları nedeniyle değil, çalışma gereğinin yerini düşmanlık fikirleriyle doldurdukları için de.

Kürtler sandığa gitmediği için böyle oldu diyenler, başını iktidarın çektiği Kürt düşmanı partinin sıradan üyelerinden başka bir şey değiller. Bu iki grubun ortak özelliği aynı: Gerçekleri görmek ve değerlendirmek yerine, kinlerini, düşmanlıklarını gerçek yerine koyarak sonuç alma peşindeler. Yoksa, gerçekten sayılara baksalar durumun böyle olmadığını görürler. Bakmazlar çünkü hep alacaklı kalmak istiyorlar, borçlu olduklarını anlamak onlara göre değil.

* * *

 

72
Derkenar'da     Google'da   ARA