Patronsuz Medya

O çocuklar büyüdü Ahmet abi

  Ali Türkan - 4 Mayıs 2004


Yığınla soru var kafamda. Burada, inzivamda, kendi kendime yanıtlar bulmaya çalışıyorum.

Mac Carthy dönemindeki komunist ve öteki avında epey acar bir şekilde uğraşmış Walt Disney'in kurduğu Disney Stüdyolarında çalışanlar, Alaeddin'in Lâmbası adlı masalı, Aladin adıyla çizgi film hâline getirirken, çocukluğumun içine nasıl tükürdüklerini biliyorlar mıydı acaba?

O çizgi filmdeki bütün kötü adamları Arap aksanıyla İngilizce konuşturup öteki'ni hayasızca tarif eder ve bu havlu kafalıların gebertilmesini meşrulaştırken, çocukların kafasına neleri yerleştirdiklerini veya benzeri çizgi filmlerle kafalarına aynı şeylerin yerleştirildiği Amerikalı çocukların, Iraklı esirlere süpürge sapıyla tecavüz edeceğini biliyorlar mıydı?

Şöyle bir soru da var:

Steven Spielberg mi sinemadan anlar, ben mi?

Bu soruyu arkadaşlarımın arasında sorsam, sopa bile yerim her halde. İyi de, o sinemadan anlıyorsa, Er Ryan'ı kurtardığı filmin sonunda, Ryan moruğunu göklerde dalgalanan Amerikan bayrağına neden selâm verdirir ve güzelim filmin içine eder?

Ticarî kaygı mı? Herif paraya para demiyor be! Hem o sahne olmasa, o film satmayacak mıydı yani?

Bir de şöyle bir soru sorayım:

Noam Chomsky, medya için, çağımızın en büyük tehlikesi derken, ne düşündü acaba?

Atom bombası, tank, uçak, uzaylılar, patlıcan kızartması falan değil de neden medya?

Okumuş adam, vardır bi bildiği.

* * *

Tam burada sözü bağlayıp sadede gelmek istedim ama uzun zamandır kimselerle bu mevzuları konuşmadığımdan olsa gerek, klavye ishali olmuşum, cır cır gidiyor işte.

Gene de kısa tutmaya çalışayım da hafakanlar basmasın okurken.

John Boy'un çocukları büyüdü ve bugün dünyayı onlar yönetiyor. Bir yandan hayran oldukları ve sorgulamaya pek de gerek görmedikleri bir düzenin içinde yaşıyor, diğer yandan o düzenin dünyada nelere neden olduğunu görüyorlar.

Yaşadıkları ülkede, aykırı bir ses olmadığı için, öteki'ni o ülkenin ve din mertebesine yükselttikleri demokrasi denen sistemin dışında arıyorlar.

Üst insan olduklarına inandıkları ve refah toplumuna taptıkları için, dünyada olan her şeyi de pro /kontra ikileminde ve kendilerini ilgilendirdiği kadar merak ediyorlar.

Bu refahın ellerinden gitmemesi için de her şeyi yapıyorlar.

Yaptıklarının başında da, dünyayı kendilerine benzetmek geliyor. Diyarbakırlı bir çocuğun, durduk yerde meselâ Nike marka bir ayakkabı istemesi mümkün olmadığından, Diyarbakırlı da Amerikan kasabalısı gibi düşünecek ve wooouw, haaarika aaabi ya, oha oldum yani! şeklinde konuşacak hâle getiriliyor. Bu yüzden dünyanın her yerinde, küreselleşme ve refah toplumu olabilme adına, yerel değerler hızla erezyona uğratılıyor.

Nike giyen bir Diyarbakırlı'nın, Mekap giymeyeceği ve Mekaplılar'dan olmayacağı gerçeği de, bazı yerel yönetimlerin işine geliyor netekim.

Medya, bu benzetme işini şevkle üstleniyor ve dünyanın her yerindeki Diyarbakırlı gençlere, her fırsatta bayrağına selâm verebilecekleri bir berikiler ülkesi yaratıyor. Berikiler'den olmayanların, mutlaka öteki olacağı ve öteki'nin de cezalandıralacağı gerçeğini gencecik kafalara incekşın ediyor. Vats goin ap meeen…, Trabzon'da, Çorum'da ve bizim aşağı mahallede n'aaber moruk oluyor.

Bu bataklığı tamamen eline geçirmiş kapitalistler, şiddet uygulayıp tüketicinin huzurunu kaçırmak yerine, ellerine geçirdikleri bu gücü, özellikle öteki'nin tanımını yapmak ve öteki olunmasına engel olacak korkular yaymak için kullanıyorlar. Ancak bu korkuları yayan ve öteki'nin üstüne cesaretle giden elemanlar medyada yer bulabiliyor.

Medya, dünyanın her yerinde, tektipinsan yaratmanın ve tehlikeyi doğmadan önce boğmanın en önemli aracı oluyor.

Aynı sistemle çalışan bizim medyamız da, aynı görevi büyük bir şevkle üstleniyor.

Her fırsatta, üst insan'ın tanımı yapılıyor.

Boy pos, kalça çeperi, bel inceliği, burun şekli, şu giysiler, bu yemekler, konuşulacak mevzular, izlenecek filmler, okunacak kitaplar (pardon, okunmasa bile satın alınacak kitaplar) ve daha neler neler.

Tıpkı, Hitler'in çalışamayacak engellileri yok etmesindeki gerekçeler gibi, tüketim gücü olmayan, bir lokma bir hırkaya razı olan ve medyanın tüket buyruğuna itiraz eden herkes eveeat çok bışırılaaa tanımının dışında olmak gibi bir gerekçeyle, dünyanın her yerinde ötekidir ve öldürülmese bile, tecrit edilmelidir artık. Tek fark, Hitler'in faşist, diğerlerinin demokrat olmasıdır.

Dil'ini değiştirememiş ve hâlâ kapitalist, faşist, komprador falan gibi bir dönemin kavramlarını kullanan veya bütün içtenliğiyle kahrolsun faşizm diye bağıran biri de dinozor, aptal, sığ türünden bir öteki'dir.

Bukowski'ye hayran olunacak ama daha kendi pazarını yaratmamış, aslında böyle bir niyeti de olmayan biri, büyüdüğü yerlerin, kendi kültürünün dilini kullanmaktan başka bir şey yapmadığı halde, argo kullanmakla suçlanacak ve normlara uymak istemediği için, öteki sayılacaktır tabii.

Romanı meta haline getirmiş, devletin ve piyasa ekonomisinin bütün olanaklarını kullanarak satış yapan bir yazar hakkında beğenmiyorum demek de saldırganlık, kıskançlık falan ve bunu yapan da öteki olacaktır.

Pazar, cilâsını çizmek isteyen herkesi susturmak için ve her nabza göre bir şerbet bulacaktır.

Artık bizde de, milletin başka derdi yokmuş veya şu kadar insan açlık sınırında yaşamıyormuş gibi, TV'lerde, gazetelerde, dergilerde salınan beyaz gömlekliler, sağlıklı bir üst insan tanımı yapacaktır.

Böylece, tatlı yemekten, kırmızı et ziftlenmekten, spor yapmamaktan, sigara içmekten hiç şikâyeti olmayan insanlar, her kebap yediklerinde, keşküle kaşık çaldıklarında, dördüncü kata çıkıp da nefes nefese kaldıklarında veya kahvenin yanında kız gibi bir cigara tüttürdüklerinde, ulan acaba geberecek miyim? kaygılarıyla keyfinin içine edilen insanlar olacaktır.

Sağlığın en önemli koşullarından biri olan kendinden hoşnut olma durumu da, hesapta sağlığımızdan sorumluymuş gibi görünen ama aslî görevleri tüketici şeklini belirlemek olan bazı meslek erbabı sayesinde ters köşeye yatırılacaktır elbette.

(Gerçi medyanın yarattığı uzmanlardan değilim ama gene de bir hayat uzmanı olarak söyleyebilirim ki, gebereceğiz. Tahıl da kurtarmayacak bizi, yağı alınmış sütler de, sigara içmediğimiz için seksen yaşında olimpiyatlara katılacak kadar güçlü ciğerlerimiz de.

Gebermeden önce de, burnu biraz iri, kalçaları geniş, boyu kısa, kilosu fazla, gözleri kahve rengi, dudakları ince, göğüsleri ufak diye bunalan, intiharı düşünen, en nihayet estetik ameliyat olarak veya spor adı altında kendine işkence ederek öteki olmaktan kurtulan ama gerçekten intihar eden sıkıcı bir sürünün arasında yaşayacağız.)

Sigara içen ve akciğer kanseri olan herkes, biraz daha korkutacak bizi. Acaba bu adamın oturduğu sokak çok dardı da egzoz dumanlarında bir yoğunluk mu vardı? veya evinin yakınlarında, havaya sağlığa zararlı gazlar salan bir fabrika mı vardı? gibi basit soruların yanıtlarını hiç öğrenemeyeceğiz.

Ya da biraz fırlamalık yapıp rahim kanseri de puro içen kadınlarda mı olur? diye soramayacağız. Zaten, bunları da merak etmeyeceğiz. İyi de kardeşim, dedem doksan altı yaşına kadar günde dört paket sigara içti dediğimizde de çoktan tektipinsanlaşmış dostlarımız susturacak bizi. Burnumuza rakamlar dayatılacak, istatistikler saçılacak.

Sonra bir gün, biri çıkacak ve sokaklarda da sigara içmek yasak diyecek. Sürünün dışına atılmamak için de en çok, sigara içenler, ellerindeki naylon poşetleri oflaya puflaya arabalarına yüklerken, aaa tabii canım, başkalarını zehirlemeye ne hakkımız var diyecek.

Kırk katır mı, kırk satır mı tarzı anketlerden (pardon bilimsel araştırmalardan) sonra, bakın hâlâ bu memlekette kırk satır isteyenler var çemkirmelerine maruz kalacağız.

* * *

Yoruldum. Bunları ve bu Amerikan kasabasında öteki olmayı göze alamıyorum artık.

Yarından itibaren perhize ve spora başlıyor, sigarayı bırakıyor, günde iki litre su içiyor, kırmızı etten tamamen vazgeçiyor, çapkınlığı bırakıyor, çok çok günde bir kadeh kırmızı şarap içiyor, öfkelenmiyor, öfkelensem bile sözlerimi bol bol tenzih ederimlerin arkasına saklıyor, saldırgan sayılmamak için kimseyi eleştirmiyor, kendimi Uzak Doğu mistizmine veriyor, ölmüş holding patronlarının arkasından sevgi dolu yazılar yazıyor ve insanlığa faydalı bir birey olmanın tüm koşullarını yerine getiriyorum.

Bu durumda adımın ali veya James olmasının hiç bir önemi kalmadığından, helvada da bol kalori, şeker, doymamış yağ, kıl, tüy, yün, orlon, perlon olduğundan, tüm sevenlerimi, cenazemde çavdar ekmeği yemeye bekliyorum.

Hep beraber, Hitler'in bize bakan gözlerinin az üstündeki perçemiyle dalga geçer, saçlarını arkaya taraması gerektiğini anlatırız ona. Çünkü, o modası geçmiş kese kâğıdı, hiç birimizle baş edemez artık.

Ya da tavan arasına, ötekiler'in yanına çıkıp, tırnaklarımın arasındaki kirden de, göbeğimden de, bir türlü para sahibi olup da yaptıramadığım dişlerimden de utanmamayı öğreneceğim. Ve bir gün, kendi seçtiklerini yaşamış bir ben olarak öleceğim.

En güzeli, biraz maçam sıksa, tüfengi alıp vuruşa vuruşa çekileceğim dağlara.

Zirveye varınca da elimi kulağıma atıp

kiiiime kin ettin de giydin alları
yaaakin iken ırak ettin yolları

mayasına dayanacağım.

Ceymis Simpincinsın, Earl of Yalova (deermişiiiim).

* * *

Serialin başını kaçıranlar için ilk yazı → Bülbüller öterken pencereleriniz niye kapalı?

Yorumlar

Sevgili ali ağbi seni seni nekadar sevdiğimizi zaten bilen biliyor ama bu genc yaşında seni kaybetmek bize ağır geldi be ağbi seni her zaman kalbimizde saklayacağız sonsuz sevgilerle orada rahat uyu ağbi hoşcakal.

Ahmet Altug - 5 Ocak 2008 (20:59)

Çölde rastladığımız o güzel vahalardan biriydiniz. Güzel türkçenizi, sımsıcak anlatımınızı çok özleyeceğiz. Çok üzgünüm, yazılarınızdan hissetiğim o güzel sevgiyle anıyorum sizi.

Binnaz Özgüven - 6 Ocak 2008 (11:42)

Ölmemistin.

Yazini okudugumda aklima Esemsport gelmisti.

Eski yazini okurken (sen öldün) 3 saat boyunca donmusum. Dondugum anda ayni yillara, daha dogrusu insanoglunun hâlâ basaramadigi zaman makinasinda gecmise gitmisim.

Sadece (maydonoz, mum, sari Samsun ah birde Kent vardi) soldaki seylerden kazandigim haram; -) para ile aldigim o marka ayakkabi.

Bilinen seydir, yasayan cok. Anlatan yok.

Daha kapitalist degildik ve iki marka da yerli maliydi. Mekap daglarin, Esem kentlerin efsanesiydi.

Cocuk bahcesinde, sol elime basarken saclarimi cekerek bana neden esemsport ayakkabisi giydigimi ve parayi nereden buldugumu soran bir Kahraman polis ile karsilasmami…

O gün duydum ki, Mekap Gerilla markasi (o zamanlar), Esemsport Türkburjuvasiymis.

Ali m sen kurtuldun. Ben ne yapacagim?

Kendime yazdim.

Excalibur - 9 Kasım 2008 (03:17)

Bu durumda adımın ali veya James olmasının hiç bir önemi kalmadığından, helvada da bol kalori, şeker, doymamış yağ, kıl, tüy, yün, orlon, perlen olduğundan, tüm sevenlerimi, cenazemde çavdar ekmeği yemeye bekliyorum.

Ne yazık ki, Bizim Ali'nin bu yazıdaki vasiyetini o gün hepimiz atladık. Cenazesinde de o çok sevdiği bol kalorili ve haddinden fazla şekerli helvadan yendi. Hiçbirimizin aklına da çavdar ekmeği gelmedi o gün.

Fersan Cevriye - 25 Şubat 2011 (23:56)

diYorum

Ali Türkan neler yazdı?

Etiketler

Aile AKP Ali Türkan Amerika Araba Aydın Bacı Beslenme Bilim Cem Karaca Cehalet CHP Cinsellik Çevre Çizgi Roman Çocuk Demokrasi Deprem Derkenar Devlet Dil Din Distopya Edebiyat Eğitim Ekonomi Erkek Fanatizm Felsefe Feminizm Gençlik Günce Hayat Hayvanlar Hızlı Gazeteci Hoyratlık Hukuk İnternet İslâm Kadın Kapitalizm Karikatür Kariyer Kedi Kemalizm Kemal Tahir Kent Kitap Kişilik Komplo Konut Kültür Kürtler Mavra Medya Mektup Militarizm Milliyetçilik Mizah Modernite Müzik Necdet Şen Nefret Nereye Nostalji Pano Pazarlama Polemik Portreler Psikoloji Reklam Safsata Sağlık Sanat Savaş Sevgi Seyahat Sinema Siyaset Sol Sosyoloji Spor Şarap Şiir Tarih Teknoloji Telefon Televizyon Terör Toplum Tutunamayanlar Ütopya Vicdan Yazmak Yalnızlık Yaşlılık Yergi Yoksulluk

Derkenar'da     Google'da  

147