Patronsuz Medya

Aşk dediğin cool olacak

Ali Türkan - 20 Şubat 2002  


İki adam, siyah takım elbislerin içinde… Los Angeles'in bildiğimiz sabahlarından biri işte ve belli ki, arabalarına binmiş işe gidiyorlar.

Vincent Paris'de çiisbörgır'a ne dediklerini biliyor musun? diye soruyor Jules'e… Metrik hesap sisteminden dem vuruyor, Fransızlar'ın kızarmış patatesi mayoneze bulayıp yemeleriyle dalga geçiyor…

Az sonra iki adamı bir odada görüyoruz. Birkaç da çocuk var odada… Vincent cıgara içiyor, Jules de Tanrı, dünya ve ahlâk hakkında ve öteki Tanrı Marcellus Wallace üzerine nutuk atıyor. Sonra çocuklardan birinin çiisbörgır'ından tadıyor ve çocukları öldürüyorlar.

İki adam, kiralık katilmiş meğer. Çocuklardan Marvin'i alıp gene arabalarına biniyorlar ve hoop, arabanın lastiği bir çukura girdiğinde, tabanca yanlışlıkla ateş alıyor ve Marvin'in suratı parçalanıyor.

İşte asıl cool olan bu.

Bi kere bize yakın kimsecikler ölmüyor. Hatta kendimize yakın bulduğumuz Vincent adındaki gangster bile, filmin ortasında öldürülmesine rağmen, rolüne devam ediyor. Ne sürükleyici, ne neşeli, ne komik. Marvin bok yoluna giderken, biz bu buluşa, bunun arkasındaki dehaya hayran oluyoruz. Ooo may gaat, vandırfull! Veri nays.

Anlaşıldığı gibi, Pulp Fiction filminden söz ediyorum. Vincent'i de bizim John Travolta oynuyor. Bence dünyanın en şanslı sinema oyuncusu olan John Travolta…

Dünyada çok az oyuncuya kısmet olan, iki kuşağın özetini sinema ile verme gibi bir şansı olmuş hergelenin. 70'li yıllarda Bee Gees destekli o danslı filmleriyle, uyanmaya, satın almaya başlayan bir gençliğin tercümanı olurken, 90'lı yıllarda da artık her şeyi kanıksamış, üç kişiyi öldürmeden önce çiisbörgır muhabbetini olağan karşılayan bir gençliğin hallerini gösterebiliyor.

Marvin'in suratı kaza kurşunuyla parçalandıktan sonra, devreye Mr. Wolf (Harvey Keitel) giriyor ve üstünü bile kirletmeden, tüm cool haliyle arabayı (her ev kadınının yapabileceği bir şekilde) iki battaniye ile temizliyor, kanıtları ortadan kaldırıyor falan.

Sonra Tanrı Marcellus Wallace var. Oraların mafya babası… En cool olan da o elbette. Boksör rolündeki Bruce Willis; o da cool. Filmin ortalarında, Vincent'i, geviş getiren bir sığırın rahatlığı ile öldürüveriyor. Bu kadar az cool'lük hızını kesmeyeceğinden, mafya babasını da düzülürken kurtarıyor. Ve az önce iki sapığın tecavüzüne uğramış mafya babası, tüm cool haliye şimdi bu şehirden kaybol ve bir daha da buralarda görünme diyor, aslında kendisini dolandırdığı için öldürmek istediği boksöre.

Yani bir takım kaslarının zorla gevşetilmiş olması bile, bir mafya babasının cool olma durumunu, zerre kadar gevşetmiyor.

Ve mafya babasının karısı rolünde, esas kız Uma Thurman…

Yani bir manita bu kadar cool olur. O meşhur dans sahnesinde yüzündeki ifadeye bir bakın Allah aşkına. Eğlenmiyor, yarışmıyor, kaygılanmıyor, acı çekmiyor, yaşamıyor. Yalnızca cool oluyor.

Doksanlı yılları ve bizi getirdikleri, getirmek istedikleri yeri bu filmden daha iyi anlatabilen bir şeye rastlamadım henüz. Çevrende katliamlar olacak ve yüzünün tek kası oynamayacak. Burnuna kokain yerine eroin çeken bir kadını yaşama döndürmek için, kalbine kocaman iğne ile adrenalin şırınga edebileceksin. Gene kirpiğin oynamayacak.

Belki komşu ülkeyi yerle bir edecekler ve sen nasıl olsa ticaret yapmıyoruz diyebilecek, kullanamadığın lüks arabaların derdine düşeceksin ve adam olmaktan dem vuracaksın. Öyle ya! Geber pis Arap! Crash! Boom! Sack!

Bu kadar cool'lük, üşütüyor beni.

Sahi, unutmadan yazayım: Pulp sözcüğü, hiç bir değeri olmayan, ucuz gangster romanlarının basıldığı kâğıtları anlatmak için kullanılıyor. Tarantino, filme bu adı verirken hangi gangsterleri ve beş para etmez kâğıtları düşündü acaba?

diYorum

 

Ali Türkan neler yazdı?

110
Derkenar'da     Google'da   ARA