Patronsuz Medya

Dikkat, alkol var!

  Ahmet Erhan

Ahmet Erhan, Ankara-İstanbul Kara Treni, Denemeler, 1. Baskı, Ağustos 2001, Everest Yayınları
(Gönderen: Kâmile Aydın)


Destide kadehte doyamam görmeye bari
Ey gevher-i şeffaf senin mahzenin olsam.
(Nedim)

- Kolonya yasak!

Ellerin titremiyor da, seğiriyor sanki.

Kaçmak istiyorsun, kaçamıyorsun. Bütün dünya ebeveynliğe soyunmuş, seni gözlüyor.

- Hastaneye yatma kararını kendin mi verdin?

Hep konuştular, konuşurlar ve sen kendini atom bombasını bulan o adamdan -neydi o adamın adı- daha zararlı bir mahluk olarak algılarsın birdenbire.

Senin en zayıf anını kolladılar.

Ölümle korkuttular; oysa sen onunla yaşamaya ne kadar alışıktın. Ölüme doğmuş gibiydin.

İşte hastanedesin.

Bir uzun yol şoförü kadar dalgın ve umarsızsın.

Sanki herkes senin için, ellerinde birtakım kâğıtlarla oradan oraya koşturuyor.

Benim için mi?

Yordun artık insanları, diyordu telefonda son duyduğum o ses.

Beni kim yordu?

Dört bir yanda beyaz önlüklü, yeşil önlüklü insanlar…

Şimdi de onları yoracağım.

Soruyorum, beni kim yordu?

Mağarası çökük bir yarasa olarak kaldım burada…

- Kolonya yasak!

Başhemşire, toprakta eşelenen beyaz bir legorn tavuğu gibi.

İşte kolonyayı buldu.

Bomboş defteri şöyle bir karıştırdı. Kalemin ucunu kırdığı için özür diledi. Lawrence Durrell'in Bitter Lemons'una acı acı, İngilizce de biliyormuş bu adam, yazık, der gibi şöyle bir baktı.

Sense o arada, valize neden prezervatif koymadığına hayıflanmakla meşguldün. Ne güzel olurdu. Ben, mastürbasyonu bile bununla yaparım; ne olur ne olmaz değil mi hemşire Hanım.

- Kolonya yasak!

İyi, onu henüz denemedim. Ama içeride kolonyalı kokteyl tarifi veren çıkar nasılsa.

Koğuş değil, kocaman bir tecrit hücresi.

Öyle göründü gözüme.

İlk, mutfaktaki masanın üzerinde dolanan hamam böceklerini gördüm. Bir dolu, yıkanmamış çay fincanı. Sonra başhemşirenin eşelenirken neredeyse görünen göğüs uçları.

Akşamdan mı kaldın, sabah girişi birayla yapacaksın. Kanın dellenecek. Arada soğuk sıcak bir şeyler yiyeceksin. Ondan sonra ölüm nereden ve nasıl gelirse.

Gökkuşağından hangi rengi seçersen seç.

Kendini Ulus'ta hâlâ durup duran o koltuk meyhanesinde işveli Leylâ için gıyabında birileriyle yumruklaşırken bulabilirsin.

İnadına gece tarifesi açan taksilere binersin.

Evine gelirsin. Yolu nasıl bulursun bilinmez, sızarsın.

Hepsi bu.

- Damarlarınız ne kadar güzel, diyor; hemen ele geliyor.

İğnenin kalbine saplandığını düşünüyorsun.

Kan. Serumun bağlandığı boru kanla doluyor.

Ne kadar güzel!

Sidik renkli sıvının bedenine aktığını gördükçe kusasın geliyor.

Bir adam yanaşıyor yanına, hoşgeldin kardeş, diyor; geçmiş olsunlar, ula litrelik bağlamışlar; ne içtin be kardeş böyle! Hasan, ördeği hazırla, arkadaşın ihtiyacı olacak.

Ne ördeği be?

- Ördek abi, afedersin çiş kabı. Bu durumda helâya gidemezsin.

Kendini ilk orospuluğunu yaşayan bir piyasa vaktinde buluyorsun.

Koğuşta sanki herkes senden söz ediyor. Belki de öyle. Neyse ki saygılılar, kimse henüz sülâlemin bilumum ayrıntılarını sormadı. Yalnızca karşılıksız kalan hoş geldin'ler ve geçmiş olsun'larla yetindiler.

Ellerin ve gözlerin koro halinde, uyum yörüngesinde seğiriyor. Pencerede upuzun bir Ankara. Işıklar içinde.

Şimdi buz gibi bir beyaz şarap olsa, demeye kalmadan çişin geliyor. Yüz şişe bira içmiş gibi. Ördeği dört kere taşırıyorsun. Rahatlıyorsun.

Benim burada ne işim var?

Kelebek gibi olurdum şimdi bir bira içsem.

Kelebek gibi ölürdüm.

Başhemşire. Serumu çekiyor. Patlayan damarı pamukla siliyor… Ben de bu dünyadan şu meme uçlarını görmeden gidersem…

- Nasıl, iyi miyiz, diyor; bakın arkadaşlarınız dört gözle sizi bekliyor.

- Ben Devlet Tiyatrosu Reşit, diyor.Rahat bırakın arkadaşı!

Buğulu gözlerle etrafı süzüyorsun.

İlaç damarlarında derin patlamalarla ilerliyor.

Tuhaf bir uyuşma. Keşke alkol olsaydı.

Bir masa. Görüyorsun. Birileri, üç beş adam -üç mü beş mi adam- iskambil oynuyor bağıra çağıra.

Devlet Tiyatrosu Reşit, elinde bir fincan çayla geliyor. Sanki Cumhurbaşkanlığı Kupası'nı uzatırcasına… Fincan önünde, ama sen tutamıyorsun. Şimdi bütün bedenin seğiriyor. Elin adamı titremeyi unutmuş elleriyle ağzına dayıyor fincanı.

- Glikoz, yani şeker diyor, iyidir, iyidir.

İçiyorsun.

Alkolde yok muydu glikoz, diyorsun, gülümsemeye çalışarak.

Onun gözünün bebeklerinde bir özlemin parıltısını boşuna arıyorsun. Belki de büzüyor göz kapaklarını.

- Dört aydır buradayım, diyor. Oğluma söz verdim. Beş gün dayan, düzelirsin…

Gerçekten de tiyatro sanatçısıymış. Ancak son üç yıldır tek oyunda bile rol alamamış; raporla geçiştirmiş.

Merdivensiz kuyu…

Hastane çevresinde sabahları ve akşamları 'intörn' doktorlar eşliğinde yürüyüşe çıkılıyor. Adına 'spor 'deniyor bu yürüyüşlerin.

Sense dalganı geçiyorsun, işlek caddelerinde Cebeci çukurunun…

Dikkat, alkol var arkadaşlar!

Gerçekten de attığımız her adımda içki satan bir büfeye, dükkâna, kafeteryaya rastlıyoruz.

Herkes usulca başını öne eğiyor.

Böylesi anlarda ne düşünüldüğü belli, ama 'nasıl' düşünüldüğü meçhul kalıyor aramızda.

Konuyu sessizce dağıtıyoruz.

Dağılıyoruz.

Koğuşun soğukluğunda toparlanabiliyoruz ancak.

'Spor'a gelmeyenlere küçük cezalar veriliyor. Örneğin onlarla bir saat kimsenin konuşmaması gibi.

Dışarıda gürül gürül akan bir hayat.

Unutmuşuz sanki.

Ondan adamakıllı korkuyoruz:

Dikkat, alkol var!

Bütün koşullanmalarımız bu üç sözcükte gizli.

Adına 'psikiyatri 'denilen ve 'bilim' diye tanımlanan o şeyin, olsa olsa bir koşullandırma bilimi, dizginleme - uyuşturma, yapay sosyalleştirme olduğunu bugün uzaktan bakınca daha iyi anlıyorsun.

Burdur. Askerlik anıların üşüşüyor birdenbire aklına.

- Ateş İdare Bölüğü diye bağırıyor Yüzbaşı; aramızda bağımlılar var!

Soldan say!

Sanki askerlikte de koşullandırma, bir tür kalıba dökme çabasını görmedin mi?

- Koyun sürüsünün arasında yürümekten hoşlanmıyorum, diye bağırıyor hemşireye 'spor'a karşı olanlardan biri; bütün insanlar bize bakıyor.

Alkolikler Mangası, Cebeci alkol noktalarını teftiş ediyor, ne var?

Güya ironi!

Böyle durumlarda ironiyi araya sıkıştırmasan, bin kez daha alkolik olurdun sen.

Palabıyık:

- Ulan yedi sene hapiste yattım, şu geçen iki ay kadar koymadı bana! diyor.

Devrimci:

- Zaten buradakilerin hepsi devrimci. Ve aramızda sigara içmeyen yok.

Dikkat, alkol var!

Alkolden -belki- kaçabileceğini, ama Türkiye'den kaçamayacağını bir kez daha anlıyorsun.

Neden-sonuç ilişkisi.

Dün gece yağan kar, Hacettepe sırtlarında kardan adamlara miting düzenlemiş sanki. Yoğun beyazlık üstünde bir Yeşilay silüeti.

Bir akşamüstü sevgilinle karların en derinine ulaşmaya çabalayarak debelendiğin o gece.

Hayatında ilk kez konyak içtiğin o gece.

Başında, nereden bulmuşsan bulmuşsun bir Che Guevara beresi, yıldızı eksik.

Şimdi kar, bayat bir ekmek gibi, alkol yoksunluğunun gerdiği damarlarında ufalanıp, dağılıyor.

Ayna. Aynaların fiziği.

Soluğunun buğusu bile kalmıyor aynalarda.

Anılar öldü.

Hemşire:

- Yarasa diyor, neden hep pencerenin önünde dikilip duruyorsun?

Bunca adamın arasında burnumu karıştıramıyorum, demek geliyor içimden.

Diyemiyorum.

Gülümsemekle yetiniyorum. Ama sanki benimle, öteki adamlardan daha fazla ilgileniyor gibi. İlgilenmek… Beni onlardan daha fazla 'kurtarmak 'istiyor.

İlk gittiğim doktor:

- Dünyada bağımlıların alkolü kesin bir biçimde bırakma oranı %1 ile 3 arasında değişiyor, diyor.

Boku yedim, diye düşünüyorum. Kıçımı yırtsam ben bu 'elit' tayfaya katılamam -belki de katlanamam.

Ama hastane geleneğinde 'herkesler' bu oranın içinde görüyor daha şimdiden kendini.

Dereyi görmeden paçaları sıvamaktan geçtim, çırçıplak suya koşturuyorlar.

Dere, insanoğlunun o güzelim sezgisiyle yüzyıllar boyunca ürettiği bütün alkol çeşitlerinden oluşmuş bir kokteyl. Bir hastam vardı, tam sekiz yıl içmedi adam. Bir gün, bir bayram günü, küçücük bir kadeh nane likörü…

Alkol koması. Delirium tremens. Bilinç yitimi.

En korktuğum şey bu.

Belki de en çok istediğim.

- Ne olacakmış hastaneye yatırılıp, serum takılınca? Vitamin, tuz ve şekeri damardan zerk etmek için mi? Sana 0, 5mg'lık Xanax yazıyorum.

İlacı nasıl kullanacağıma ilişkin bir tablo çıkarıyor. Yoksa, özellikle benim gibi bağımlılığa teşne kişilerde alışkanlık yaparmış.

Yağmurdan kaçarken doluya tutulmak.

Xanax.

Büyülü sözcük.

Alkolü bıraktığım uzunlu kısalı dönemlerin Afrodit'i.

Uykusuz gecelerin…
Titremelerin bir de
derin kâbusların
bir de terlemelerin
başdönmelerinin…
Her şeyden elini eteğini çekmelerin bir de
dünyanın bir sıkımlık canı olduğunu düşünmelerin
ve bütün babaları
sevmek gerektiğinin…

* * *

Bir de…

Bütün kadınlara ben tecavüz ettim bu dünyada,
cinayetleri büyük bir incelikle işledim
yoksulun ekmeğini çaldım…

Çocukları sakat bıraktım
ben attım atom bombasını Hiroşima'ya
Nagazaki'ye bir de
sayayım mı daha orospu çocukları
ben dürtükledim yaşlıları en derin uykularında
zencileri ben boğazladım
bir de dünyanın bütün içkilerini ben içtim

Ben mi içtim…

Sabahın ilk ölgünlüğünde günün ilk otobüsü, Dikimevi'nden Bahçelievler'e doğru seğirtti.

İçinde bir tek adam vardı. Kendimi onun yerine koydum.

Akşamcılar gecenin son otobüsünü beklerlerdi…
bense sabahın ilk otobüsünü.

Gündüz tarifesi.

Ağzında bir avuç dolusu kireç.

Yarasa inine dönerdi.

- İki bağımlı tipi vardır, birincisi her akşam yemekle birlikte belli dozlarda alkol alan ve hayatlarını normale yakın bir menzilde götürüp getirenler. İkinci tip ise, dipsomanlardır ki, bu bağımlılık türü çok daha tehlikelidir. İçtikleri zaman hiç bir şey yemezler. Alkole ağızlarını sürmeye görsünler, komaya girinceye dek içerler. Bu bağımlı türünün ilginç bir yönü de, çeşitli aralıklarla alkolden uzaklaşmalarıdır.

Alkolün uzun yol salyangozları.

Sümüklü ve dingin sürüngenler.

Hayatları kazaya uğramışlar.

Parklarda, metro istasyonlarında, apartman girişlerinde itilip kakılanlar, yalnızlığın köprüaltı çocukları.

Garsonlara ve fahişelere kova dolusu bahşiş verip, eve buruşuk, mor bir biletle dönenler.

İyi adamlar.

Yürekleri çığlık çığlığa…

Ey düz insanlarım benim

Ey depedüz insanlarım

Çocuklarınızın başını öte yana çeviriniz:

Dikkat, alkol var!

Yorumlar

Ne kadar anlamlı güzel yazılmış. Belki alkolik değilim ama onlarla empati yapacak kadar bilgilendim. Bu yazıyı çok içten buldum. Devinimleri, kıyaslamaları gördüm… Bir yolu olmalı ya, bu illetten insanlar kurtulmalı… Aya gittik fezaya gittik buna mı çözüm bulamadık…

Öznur Koç - 20 Ocak 2011 (16:13)

Bir yıldız daha kaydı. Nurlar içinde uyu, sevgili Ahmet Erhan.
Derkenar'ın zarafetine de sonsuz teşekkürler.

Mahmut Taha - 5 Ağustos 2013 (21:57)

Ve o da gitti. İlk olarak Kaçak Yayın dergisinde görmüş olmalıyım bir şiirini. Kırık kırık hüzünlü dizelerini, bir şiir sevmez olarak, sevmişim. Arkasından ayıp olacak ama bir süreliğine unutmuşum.

İki sene önce de bir arkadaşımın Facebook sayfasında bir yorumunu gördüm. Yaradana sığınıp arkadaşlarıma ekledim. Kabul etti. Biraz yazıştık. Hasta olduğunu öğrendim. Beylikdüzü'nde oturuyordu. Komşu olduğumuzu söyleyip yardıma talip oldum. Kibar ama huysuzca reddetti. Şairdi ne olsa. Hoşgörülürdü. Yerinde rahat etsin. Bizim kuşağımızın hüzünlü şairi. Acar futbolcusu.

Ahmet Faruk Yağcı - 5 Ağustos 2013 (22:32)

diYorum

Etiketler

Aile AKP Ali Türkan Amerika Araba Aydın Bacı Beslenme Bilim Cem Karaca Cehalet CHP Cinsellik Çevre Çizgi Roman Çocuk Demokrasi Deprem Derkenar Devlet Dil Din Distopya Edebiyat Eğitim Ekonomi Erkek Fanatizm Felsefe Feminizm Gençlik Günce Hayat Hayvanlar Hızlı Gazeteci Hoyratlık Hukuk İnternet İslâm Kadın Kapitalizm Karikatür Kariyer Kedi Kemalizm Kemal Tahir Kent Kitap Kişilik Komplo Konut Kültür Kürtler Mavra Medya Mektup Militarizm Milliyetçilik Mizah Modernite Müzik Necdet Şen Nefret Nereye Nostalji Pano Pazarlama Polemik Portreler Psikoloji Reklam Safsata Sağlık Sanat Savaş Sevgi Seyahat Sinema Siyaset Sol Sosyoloji Spor Şarap Şiir Tarih Teknoloji Telefon Televizyon Terör Toplum Tutunamayanlar Ütopya Vicdan Yazmak Yalnızlık Yaşlılık Yergi Yoksulluk

Derkenar'da     Google'da  

86