Patronsuz Medya

Bizim kuşağın halleri

  Ziynet - 13 Şubat 2004


Merhaba Necdet Ağabey…

Bol bol yazacağım dedim ama bir türlü olmadı, elim paslanmış galiba. İyi bir şey çıkmadı, ben de gönderemedim. Yazdığım sözün altında da eziliverdim.

Yine iş yerinden kaçak maçak sitenize girip yazılarınızı okuyorum. Birileri geliyor, bir şeyler soruyor, ayıp bir şey yapıyormuşum hissiyle ekranın altına atıyorum sayfayı. Aman haaaa, işyerinde iş dışında sitelere girmek uygunsuz. Bilgi İşlem departmanı da takipte, girdiğin her site tespit ediliyor.Yönetimden yeni bir mail geldi tüm şirkete, çay saatleri günde iki kez 15'er dakika, yemek yarım saat, bunun dışında iş dışında herhangi bir uğraşla ilgilenilmeyecek diye. Kurallar, kurallar, sonu gelmeyen kurallar.

Maaşlara gelince bir değişiklik yok, ölmeyeceksin daha da fazlasını beklemeyeceksin ama insan ötesi çalışacaksın. Dışardaki işşizlere bakıp işine şükredeceksin, gidersen kalırsın ortalıkta. Bak yönetim ne diyor: Kârrrr, kârrrrr, kârrrrr bu kar kime yarar, belki birilerine yarar ama nedense bize bir türlü yaramaz. Bize bahsedilen hep zarar, zarar. Bu işte bir gariplik var ama kimse sormaz; sormak akıllara zarar.

Küreselleşen ekonomiye fayda sağlıyoruz, Fransız bölge müdürü içeride şimdi, toplantı var, geleceğimiz konuşuluyor. Herkes sus pus, endişeli, ben Derkenar okurken kendimce isyan ediyormuşum gibi bir his içerisindeyim, hadi 'bilgi işlem' gel, yakala, hazırım atılmaya.

Zaten sadece fatura ödemek için katlanıyorum bu anlamsız koşturmacaya, eskiden annemin söylediği gibi yaptığım her işin önce çevreme, sonra şirketime, sonra ülkeme, sonra da tüm dünyaya yarar sağlıyacağına inanırdım. Şimdi bu zincirin böyle ilerlemediğini görüyorum, bir yanlışlık var bu işte, zincirler bağlantısız, kanallar tıkanmış bir yerlerde, akmıyor.

Burada bulunmanın kendime tek faydası beslenmek ve barınabilmek. Çevreye tek faydam zararsızlığım, başkalarının üzerine basıp zıplamamam, zıplayanlara gücümün yettiğince engel olmam. Ama sistem böyle akar, bendeniz sadece bir avuç insanla uğraşabilirim, bir avuç insana destek olabilirim, okyanusta kum tanesi bir şeye yaramaz, bilirim.

Dün 26 yaşına bastım. Gerçi şu girilen yaş hesaplamasıyla 27 oluyor. Ben doğum tarihinden içinde bulunduğum yılı çıkarıyorum, işte yaşadığım yıl, işte yaşım diyorum. Öteki hesabı bir türlü anlayamadım gitti. (Hem benim hesaptan daha kazançlı çıkıyorum:) Hiç beklemediğim bir sürü arkadaş tarafından arandım soruldum, bir garip hislendim. Beklentisizliğin ortasında aranmak sorulmak güzel bir his, günün anlam ve öneminden (:) kaynaklı yaşamsal hesaplarım derinleşiverdi. Cem Karaca'nın ölümüyle yeniden düşündüğüm 'ölüm' kavramını bu sefer 'doğum' kavramıyla sorguladım. Bu çıkarma işleminin sonucunda yaşam denen mucize siyahı, beyazı ve gökkuşağının tüm renkleriyle gözümün önüne seriliverdi yine.

Hiç bir bebeğin doğum anına şahit oldunuz mu? Ben bir kaç yıl önce yeğenimin doğumuna şahit oldum. O zamana kadar dünyayı sadece bir rahim ve plesanta sanan, göbek kordonuyla beslenen bir bedenin, annesinin bedeninden bağımsız var oluşuna. Kısmen de olsa özgürlüğünü ilân edişine, hayata merhaba deyişine. Varlıkla yokluk arasındaki o ince çizgi, bu bir varmış bir yokmuş masalı, bir doğum anına şahit olduktan sonra içimde daha derin yankılar uyandırır oldu. Tüm olumsuzluklara rağmen iyi ki yaşıyoruz, yaşamak bir mucize diye düşünür oldum.

Yaşıtlarımın 'ekşimiş sözlük'te Cem Karaca hakkında yazdıklarını okuyorum sitenizde. Traji-komik bir ifade yüzümde, 'offff, offfff' diyen.

Bizim kuşak her şeye emeksiz ulaşma derdinde nedense, çok büyük bir kısmı manevî zevklerden bîhaber, emeksiz elde edilen hiç bir maddenin değerinin olmayacağını bilmiyor, maddeyse bile zevke aracı olan, bu zevkin maneviyattan oluşacağını (iyi ihtimalle bakacak olursak henüz) bilmiyor. Bizim kuşak çocukluk yıllarını okuldan dershaneye koşturarak geçirdi, en büyük hedefi 'en iyi okul'u kazanmak, oraya kancayı atmaktı.

Hadi okulu kazandı, okudu, sonra iştir güçtür dertleri başladı. En çok artistlik yapanın, kendini en iyi satanın kazandığı bir iş hayatına girildi. İçerikten kimse anlamadı, cafcaflı paketler ve parlak sunuş yöntemleri para eder oldu. Sadece en iyi okulu bitirmek işe yaramadı, sadece bir yabancı dil bilmek de. En iyi okullar, en iyi master dereceleriyle süslenmeliydi. Bir yabancı dil değil iki, üç yabancı dil öğrenilmeliydi. Bunların üstüne bir kaç tane de programlama dili bilirsen sıyırdın. (Hayat acımasız).

Bu yeni ekonomide, küreselleşen dünyada var olabilmenin tek yolu buydu. Bu koşturmacada benim kuşağımın insanlığı, emekleme aşamasında kaldı. Herhangi bir kişinin maneviyattan kaynaklı acılarını algılamaya hiç vakitleri olmadı (ne yazık ki bu gidişle olamayacak da). Bizim kuşak küreselleşti, yazışmalarına, konuşmalarına bol bol yabancı kelime bulaştı, 'küresel' olduk ama 'küresel yuvarlaklar' olmak adına insan olamadık işte.

Nedense onların adına sizden özür dileyesim geldi Necdet Ağabey. Ama Cem Karaca'dan özür dilemek için biraz geç galiba.

diYorum

Etiketler

Aile AKP Ali Türkan Amerika Araba Aydın Beslenme Bilim Cem Karaca Cehalet CHP Cinsellik Çevre Çizgi Roman Çocuk Demokrasi Deprem Derkenar Devlet Dil Din Distopya Edebiyat Eğitim Ekonomi Erkek Fanatizm Felsefe Feminizm Gençlik Hayat Hayvanlar Hızlı Gazeteci Hoyratlık Hukuk İnternet İslâm Kadın Kapitalizm Kariyer Kedi Kemalizm Kent Kitap Kişilik Komplo Konut Kültür Kürtler Mavra Medya Mektup Militarizm Milliyetçilik Mizah Modernite Müzik Necdet Şen Nefret Nereye Nostalji Pazarlama Polemik Portreler Psikoloji Reklam Safsata Sağlık Sanat Savaş Sevgi Seyahat Sinema Siyaset Spor Şiir Tarih Teknoloji Telefon Televizyon Terör Toplum Tutunamayanlar Vicdan Yazmak Yalnızlık Yaşlılık Yergi Yoksulluk

Derkenar'da     Google'da  

97