Patronsuz Medya

Yakın Tarih Dersleri 01

Ali Sedat Çetinkoz - 31 Ekim 2008


Ayten Alpman'ın seslendirdiği, hayli duygulu bir marş-şarkımız vardır bizim: "Memleketim."

Marş-şarkı diyorum çünkü Hasan Mutlucan türküleri gibi sadece özel günlerde sandıktan çıkar, üzerindeki naftalinler süpürülür ve vatanseverlik duygularımızı kabartıp, gözlerimizi yeteri kadar yaşarttıktan sonra da, gelecekte tekrar kullanmak üzere itinayla yerine konulur.

Marşlar zaten bunun için değil midir? Eğer bir saygıdeğer kişi çıkıp: "Milli birlik ve beraberliğeee, en çok ihtiyaç duyduğumuz şu günlerdeee!" diye bir nutuk atmaya başladıysa, ardından daya hemen "Memleketim"i.

1972 de 45'lik şeklinde çıktığında kimse farkına varmamıştı ama 1974 Kıbrıs Harekatıyla birden hit oluverdi. Hatırlayacaksınız, 80'lerde ona rakip bir de Müşerref Tezcan(Akay)'ın bayrak elbiseli "Türkiyem, Türkiyem" türkü-marşı vardı televizyonlarımızda.

"Onuncu Yıl Marşı" kadar kategorize edici ve diğer kategorilere kin barındırmadığından herhalde, daha geniş bir kitleye hitap eder bu şarkı. Sağlıklı mıdır bilemem ama bu artık bizde sıkça görülen bir şartlı refleks haline gelmiştir. (Bkz: Pavlov deneyi) Şimdi bile şehirli, orta sınıf ve 30-50 yaş grubundan insanların kalabalıkça bulunduğu bir yerde bu şarkıyı çalsanız, hemen herkes tüyleri diken diken ve 80'lerin RAI çocuk korosu gibi sallanarak şarkıya eşlik etmeye başlar. Ben de böyle yetiştim.

Bu şarkı o zamanlar Kıbrıs sebebiyle özellikle bizi ambargoya alan dış güçlere karşı birlik-beraberlik mesajı olma amacını taşıyordu ama şimdi, daha çok içeriye dönük bir mesaj olarak kullanılıyor. Zaman içinde, memleketine sahip çıkan vatansever yurttaş şarkısı olmaktan, memlekete sahip çıkma hakkına sahip olan yurttaşların şarkısı olmaya evrilmiştir, yazık!

Şarkının meşhur olduğu sıralar, Kıbrıs Harekatı dışında, bir de yükselen sağ-sol çatışması vardı. Mikro planda bir iç iktidar mücadelesi olduğu sanılsa da, makro planda iki dünya süperinin güreşine minder olma durumundaydık. Bir taraftan SSCB sıcak denizlere inme planıyla canım memleketime göz dikmiş; karşı cephedeki ABD ise onu dünyanın hiç bir yerinden, soğuk veya sıcak, ona ait hiç bir denize sokmamak niyetindeydi. Aksi gibi bizde de maşallah, "üç yanımız Deniz" gibi, fiziksel bir durum söz konusuydu.

Deniz, gençti, doğuluydu, üniversiteliydi ve 1968 kuşağındandı. Dünyanın ikibuçuk kutuplu bir savaş alanına döndüğü yıllarda, o da durduğu yerden dünyayı anlamaya çalışıyordu: Soğuk savaş, Prag baharı, Fransa öğrenci hareketleri, Che, Küba, Castro, CIA, 6. Filo, Vietnam, KGB ve ayrıca Mao ve Enver Hoca... Toz duman içinde bunların altında yatan asıl gerçeği görmekse hiç mümkün değildi. Hakikaten bu iki ideoloji kendi payına insanlığı kurtarmaya mı çalışıyordu yoksa doymak bilmez gözlerini dünyanın kısıtlı kaynaklarına mı dikmişti? Kimler hangi piyeslerde kimlerin oyuncusu oluyordu kimbilir...

Deniz, Atatürkçüydü; Deniz Marksist-Leninist bir komünistti; Deniz, emekçinin yanında ve sömürünün karşısındaydı. Bunların hepsi bir yanılsama bile olsa, bir vatansever olduğu kesindi. Ama kapitalist-emperyalist-faşist ABD'ye açıkça meydan okurken ne tank paletleri altında ezilen Prag'lı gençleri görebiliyordu, ne de 45 yıl önce edilmiş: "Biz ne komünistiz, ne de bolşevik! Bize uymayanı bize zorla dayatacak olan da karşılığını alır" sözünü hatırlayabiliyordu. Lousanne'ın asıl manasını kavrayamıyor, emperyalizmin yedi düvelini bir defa daha yeneceğimize inanıyordu.

Liseye başladığım yıl 70 muhtırası geldi ve geleneksel bir davranış olarak, parlamento vesayet altına alındı. Bu hareketin gelişimini ve ne manaya geldiğini o yaşta anlayabilecek donanımda değildik tabii. Meğer kemalist-sol dikta çizmelerini giyemeden, önce davranan farklı bir kemalist diktaya maruz kalmışız.

Olsun, daha sonra sağa-sola yalpalasalar da, resmi görüşten asla sapmayan uygun bir yol tutturdular. Uğruna savaştıkları halkın desteği yerine, ispiyonuna uğrayan çaresiz devrimcilerin bazıları güvenlik güçlerince çatışmalarda öldürüldü, bazıları da yakalanıp idam edildi. Biz bir NATO üyesi iken, ne üst (ABD) ne alt paradigmayı (TC) değiştirmeye asla müsade yoktu.

Kavgalar çıksa da, olayı tam kavrayamasak da, seçim meydanlarından başka siyasi bir kalabalık görmemiş bizler; ÜGD veya Dev-Genç'in henüz masum sayılacak yürüyüşlerine, mahçup bir heyecanla alkış tutuyorduk. Her iki taraftan da arkadaşlarım vardı ve hepsi de tıpkı benim gibi vatansever insanlardı.

Bazı yakın arkadaşlarımız folklor, tiyatro adı altında iki tarafın dernekleriyle aktif temasa da geçmeye başlamışlardı ve gece yazıya bile çıkıyorlardı. Sonra gelip bu maceralarını anlatırlar, biz de onları hem imrenerek dinler, hem de korkardık. Çünkü gaza gelip hangi tarafa yazılsan çok taraflı tehditlere maruz kalacaktın: Karşı görüşün elemanları, polisleri ve illâ ki anne-baban!

Ve aradan çok geçmeden 74 Kıbrıs harekatı oldu. Bu olay vatanseverlik açısından toplumu tamamen kaplayınca ideolojik eylemler bir süre geri planda kaldı. Radyolarda sık sık "Memleketim" çalınıyordu.

Şu andaki söylediklerimi, o zamanlar hiç anlayabilmiş değildim. Bunlar şu andaki, yani yıllar sonraki düşüncelerim. 75'te İTÜ'ye girdim ve o zamanlar, Gümüşsuyu binası sol görüşün "elindeydi." Artarak süren sağ-sol çatışmasının, bağımsızlığımız için gerekli olduğuna iyice inanmıştım. Çünkü iki taraf da gerçekten vatanseverdi ve "Bağımsızlık benim karakterimdir" özdeyişine dayanarak silaha sarılıyorlardı. O zaman mesele yoktu, sonuçta kim kazansa, en azından bağımsızlığımız garantiydi.

Bana sol görüşler daha yakın geliyordu ama silaha neden gerek olduğunu anlayamıyordum. Solcular devrimlerin, tabiatı gereği, ancak silahla olabileceğini söylüyorlardı, sağcılarsa önlemenin... Sonra örgütler gittikçe sertleşti, daha acımasız radikal fraksiyonlara bölündü ve ölümlü olaylar çoğalmaya başladı. İ.Ü. Önünde neredeyse katliama varan bir saldırı olmuştu. Bu arada hiç anlamı olmayan cinayetler de işleniyordu. Profesörler, gazeteciler, erler...

Ne zaman ki Apo'nun MİT tarafından kollandığını; aynı silahla birkaç saat arayla sağdan ve soldan gençlerin vurulduğunu duydum, o zaman inceden ayılmaya başladım. Bu işin idealizmle, sosyalizmle, bağımsızlıkla bir ilgisi yoktu! Neyle ilgisi olduğunu da çok geçmeden anladık. Birebir içinde yaşadığım hergün ölümlü olayların ardından bir sabah darbe oluverdi. Artık sağ-sol çatışmasına gerek kalmamıştı ve çıkaranlar tarafından "bıçak gibi" aniden kesiliverdi.

Geçenlerde bunları anlatan bir TV dizisi de yapılmıştı. Orada da çoğu olaylar özet halinde anlatıldı. Ama ne yapılırsa yapılsın bazı şeyler hep dedikodudan ibaret kalacaktır. Bunların ya belgesi ya şahidi yoktur veya ulaşılamaz bir yerlerdedir. Hani nerede Kahramanmaraş katliamı, Beyazıt katliamı?

Mahir Kaynak şöyle der: "Bir olay örgüt işiyse en geç bir haftada çözülür; ama servis işiyse failimeçhul olarak kalır."

Mücadelenin içindekilerden, bunu daha önce anlayanlar da oldu, ancak 12 Eylül sabahı anlayanlar da... Sonradan bu kandırılışı tolere etme açısından bazıları yeşil dolarlara, bazıları da dine sarıldı. İdeolojiye değil, silahına aşık olan kahramanlar ise "Derin Devlet görevlisi" veya uluslararası istihbarat çetelerinde tetikçi oldular.

"Ol mahiler ki derya içredir, deryayı bilmezler" hesabı, bizzat yaşadığım tarihi günleri, ancak şimdi görülen bir mahkeme sayesinde, bir nebze olsun izah edebiliyorum. Fakat bu izah, asla olayların en arka planına ulaşamıyor, ancak tahmin edebilmemi sağlıyor. Olsun, en azından nasıl kandırıldığımızı anlıyoruz ya, bu da bir şeydir.

Şimdi ortalara saçılan birçok iddiayı ben yıllar önce duyuyordum. Apo'nun ilk başlarda servis elemanı olduğu hakkındaki dedikodu, daha 1977 yılında yayılmıştı. Ayrıca, hem sağ hem de sol cepheden olmak üzere, bazı militanların tek bir merkezden yönetildiği de açıkça söyleniyordu. Başta anlamsız görünen suikastların manası da 12 Eylül'le daha net anlaşılmıştı. Dikta günlerinde soldan resmi militanlar adresleri gösterdi ve sağdan resmi militanlar da bu hücreleri basıp, hepsini yargısız infaz etti. Edilemeyenler de yakalanıp idam edildi. Bazı "özel" elemanlar ise akıl almaz bir şekilde hapishanelerden kaçtılar.

Solcu infazcısı o beş kişi milli kahraman oldu ve en üst kademelerce ödüllendirilip çok önemli makamlara getirildi. İsim vermiyorum, çünkü beşini de hemen herkesin bildiğini varsayıyorum. Susurluk'ta her şey kabak gibi ortaya çıktığı halde, bu kişilerin suçlanmasına yetmediyse, kimse de isimlerini veremez zaten, brrr! Bir tek şey söyleyeyim, bu kişiler de en az infaz ettikleri kişiler kadar vatanseverdiler. Yani yıllarca süren "En vatansever kim?" kavgasında bazı gençler canını verdi, o kadar!

Şimdi yargıda olan davada da, adı geçen hangi şahsın vatanseverliğinden kuşkunuz var? Benim yok!

Lütfen bölüm sonu için jenerik müziği girsin: "Havasına, suyuna... Taşına, toprağına... Bin can feda bir tek dostunaaaa!"

* * *

Gelecek bölüm 02: Bir başkadır benim memleketim veya biz bize benzeriz.

 

 Yorumlar

12 Eylül günlerinin ve daha öncesinin icinde, baska bir alternatifi olmadigi icin mecburiyetten debelenen ve tazecik akliyla olani biteni yorumlayamayan biri olarak söylediklerinize icten katiliyorum.

Ankara'da adim attigimiz her yerde kaynayan kazan, olusturdugumuz bu saskin kalabaliktan kimleri yuttu, kimleri yutamadi tesbit etmek zor. Söylediginiz gibi sözkonusu vatan olunca akan sular durdu, anaya, babaya, yar'a bile karsi duruldu.

Bu karsi durmalarda tabii ki en hakli olan, yüregi vatan askiyla dolu, ama siyasi secimini yapmadan önce hicbir seyin farkinda olmayan, yaptiktan sonra da, "en büyük biziz baska büyük yok" naralari savurarak yine hicbir seyin farkinda olmayan bizdik.

Bu günesli canim topraklarda, bize cok yabanci uzak memleketlerin, hicbir zaman taniyamayacagimiz beyinleri tarafindan yazili senaryolarinda oynayan ilk biz degildik, son olabilseydik keske...

Madonna - 6 Kasım 2008 (12:00)

Büyüklerimizin akıl durduran incelikteki tahlillerini okudukça "valla aynen öyle olmuş; yazmışlar senaryoyu, vermişler rollerimizi, biz de bir güzel oynamışız ne yaptığımızı ve neye inandığımızı bile bilmeden" diyesim geliyor. Birisi "hop! Film bitti" dedi ve rolerimiz sona erdi. Tek rahatsız olduğum nokta bize düşen rolün "figüranlık" olması.

Bazı insanların inandığı veya inandığını zannettğini değerlere bağlılığı sanırım epey eğretiymiş ki şimdi nedamet edebiyatına meylediyorlar.

"Başkalarının yazdığı senaryolarda oynadık, piyon olarak kullanıldık", vs gibi ifadelerin bu lâfları edenleri ne kadar küçük düşürdüğünün galiba farkında değiller. Ayrıca, çoğul konuşulması başkalarını da ortak ettiği için hissedilen suçluluk duygusunu azaltabilir, ama başkalarını da dahil etmek en azından sizinle aynı şeyleri düşünmeyenlere haksızlık olur.

Bu mealde sözleri büyük çoğunlukla 12 Eylül'ün şerrine uğramayanlardan duyuyorum. Ben Cunta'nın şerrine uğradım. Hem de çocuk yaşta birisi için çok feci sayılabilecek bir biçimde uğradım. Başkalarının senaryosunda figüran olmak, piyon olarak kullanılmak içerikli düşünceleri de hep çok küçültücü buldum. Böyle düşünenleri ise adam yerine bile koymadım. Kendini adamdan saymayanı ben niye sayayım ki?

O günlerde olup bitenlere birilerinin eli karışmış olması ihtimali inandığım değerlerin yanlışlığını göstermez. Sadece kullanılan yönteme ilişkin sorulara vesile olur, hepsi bu.

Kamuran Kızlak - 7 Kasım 2008 (14:53)

Tam da "hatalarını aklama yolu olarak kendi geçmişini sanki başkasının geçmişi imişçesine mahkum etme" hasletimiz ve onun ikiz kardeşi olan "ben ne yaptımsa doğru yaptım, kusur bulan namussuzdur" hassasiyetimiz üzerine düşünürken, bu yazı ve yorumlar iyi bir vesile oldu.

Ben de bir iki şey ekleyeyim.

Diyelim, eşinden çok şikayetçidir kişi ve onu tüm başarısızlıklarının sorumlusu olarak görmektedir. Evlendiğine bin pişmandır. "Neden evlendin? Aklın neredeydi o zaman?" dersin, "Aaah, o zamanlar bende akıl mı vardı?" diye cevap verir.

Ya da geçmişte çok hızlı eylemciyken şimdi tüm baş kaldıranlara dümdüz gitmektedir. "Aynı hataları sen de yapmadın mı?" dersin, hemen vücut çalımıyla sıyrılır: "O zamanki koşullar başkaydı. Kullanıldığımızı anlayamadık."

Kızarsın. "Ulan teres, daha o zamanlar 'kullanıldığın, hata ettiğin' söylenmedi mi sana? Neden kulak asmadın?"

Onu da duymazlıktan gelir. Çok sıkışırsa "O zamanlar gençtik." der.

Ya evet, o zamanlar gençtik ve şimdi yaşlanınca hatalarımız zaman aşımından düştü.

Sanki insan yılanın deri değiştirmesi misali, her yaş gününde yeni ve lekesiz bir kimliğe geçiş yapabilirmiş ve eskisini hiç özeleştiri yapmadan tümüyle ardında bırakabilirmiş gibi...

Solun içinden sıkıyı görünce Kemalizme çark edenler çıktığı gibi, yaşadığı dönemi, bize belletilenleri sorgulayanlar ve çuvaldızı kendine batıracak cesareti bulabilenler de çıktı.

Sağdan da çıktı böyleleri. Eski aidiyetlere dinsel bir kimlik gibi saplanıp kalmadan yaşananları anlamaya/anlatmaya çalışanlar.

Ve şimdi Türkiye aydını tam da bu bağlamda ortadan ikiye yarılıyor. Bir yanda ezberine sımsıkı sarılanlar, diğer yanda da soru sormaktan korkmayanlar.

Bütün bunların aklıselim dahilinde tartışılabildiği Derkenar'ı da bu yüzden çok seviyorum.

Pavel Korçagin - 7 Kasım 2008 (16:43)

Tek kisilik bir "biz" kavrami ile bile konusmama yetecek kadar 12 eylül anim var benim. Ve kendime ait yorum hakkim da sanirim.

Madonna - 7 Kasım 2008 (18:52)

Otoriteye, iktidar ilişkilerine, tahakküme tahammülüm yoksa; en yabanıl arzu ve isteklerimin özgürce yaşanmasının önündeki engelere karşı çıkmaya çabalamışsam eğer; 'aldatılmak','kullanılmak','kandırılmak'gibi kavramların ne önemi olabilir ki. Ancak, bir planın parçası olduğunu düşünen bireye aittir 'aldatılmak'. Bireyin derinliklerinden gelen ret ve isyan, hiçbir planın parçası olamaz.

Kuyruksuz Maymun - 13 Kasım 2008 (23:50)

Benim de diyeceklerim var…

Ad Soyad
e posta   (yayınlanmayacak)
« 8092

Ali Sedat Çetinkoz yazıları

Editörün Önerisi

Hey ahbap! Bu kasabada öteki'leri sevmeyiz biz!

Ali Türkan

Bakkal, "sittirin gidin lan, sizi gören müşteriler kaçıyor" diye üstlerine yürüyor. Yaşlanıyorum. On yedi yaşında aldığım "dünyadaki her deyyusu pataklama" kararı, git gide daha imkânsız görünüyor gözüme.


Son Yorumlar

Bildiğimiz üzüntü duygusunu depresyon&q…
Bunalım Burhan » Ayol, bunlar sağlam insanı…

Erkin Baba da taklit sayılır Bakınız: John Lennon…
Ali Sedat Çetinkoz » Çocuğun istikbali sözkonusu

ABD'de birçok aile (özellikle de kentli, okum…
Minik Ülkü » Çocuğun istikbali sözkonusu

Milliyet gazetesindeki haberi okuyunca aklıma…
Cekni Kılsın » Vostok Gölü

Cumhuriyetin zorlanarak da olsa itiraf edilen…
Erdem Abaka » Talât Paşa Ruhu

 

Web Gezgini

Sosyalizmin Muaviye´si Stalin'dir

İki şeyi birbirinden ayırmak lâzım. Dünyada sosyalizm diye bir şey hiç olmadı. İslâm'ın başına gelen tabiri caizse, sosyalist teorinin de başına geldi.

Demir Küçükaydın (Adil Medya)


Son Yazılar

İslamlık ve Sosyalizm

Hikmet Kıvılcımlı

Bugün hâlâ -gözü kararmış vurguncu, derebeği, ezgici olmayan- her Mümin ve Müslüman, o Ganimet Sûre'sinin en birinci ayetini bir, bir daha, namusluca okuyup anlamıya çalışabilir. Kur'an ortadadır.


Talât Paşa Ruhu

Erdem Abaka

Bir "milletler topluluğu" yaratma hayalinden bir çırpıda vazgeçerek, adına ihtilâl yapılan halkların kanları ve acıları üstüne çelik bir çekirdek inşa eden İttihatçı zihniyet, Türk halkının sırtına taşınması zor bir yük bindirdi.


Kürk cinayettir!

Hülya Yalçın

Canlıların yaşam hakları doğumla başlar ve biri diğerinden üstün kılınamaz. Hele ki "KÜRK" kullanmak için öne sürülebilecek hiç bir tartışma götürür mazeret yoktur.


Yüzyılın aşkı: Güzide ve Bilal

Gökhan Akçiçek

Hayat her aşkı sonlandırmak istese de, buna direnen âşıklar, aşkı son nefeslerine kadar taşıyorlar. Gövdeden çıkıp, ruhta eriyen aşk, yaşama sunduğu insan sevgisinin tutkulu bu inadı karşısında, bazen ölümü bile çaresiz kılabiliyor.


"Tababet ve Şuabatı Sanatlarının Tarz-ı İcrasına Dair"

Melih Özel

Hazır giyim elbiselerimi diken kişileri tanımadığım gibi, hastalarımız da kendileri ile ilgilenen hekimleri tanımıyorlar artık. Halbuki ben hastalarımın hatıralarında, diktiği kumaşa, sevgiliye dokunur gibi dokunan dilsiz terzimin bende yer ettiği gibi yer etmek istiyorum.


Osmanlı'da Özel Mülkiyet

Hikmet Kıvılcımlı

İşveren Sınıfı, en normal "Sermaye Birikişi" dediği çapulla adam olmuştur. O çapul, işverenin kendi anayurdundaki milyonlarca küçük üretmenin; esnafın, köylülerin mülkceğizlerinden edilmeleri demektir.


Çocukken yağmurun kokusu da başka

Melih Özel

Toprak kokusunu mu özlemişim, çocukluğumu mu? Bilmiyorum. Belki de o kokunun beynimde oluşturduğu elektriksel aktivitenin uyardığı alanlar, o hatıralara aitti. Çok güzeldi o kokuyu yeniden hissetmek.


Susmayı Özlemek

Gökhan Akçiçek

Bizden başka evrenin tüm konukları hep susuyormuş oysa. Ağaçlar, kelebekler, gökyüzü, karıncalar, tırtıllar, solucanlar… Binlerce lâkırdının içinde susarak var olanlar varmış.


Densizlikler denizinde boğulurken

Melih Özel

"Ben de densizlik yapmalıyım!" diyorum kendi kendime. Başka çaresi yok. Belki böylece boğulmam. Ne bileyim, belki su üstünde kalmanın yolu budur.


İlk Oğullar

Gökhan Akçiçek

Onları tanımanın en kolay yolu, yüzlerine, özellikle gözlerinin içine ısrarla bakmaktır. Bakışlarını ilk kaçıran onlar olacaktır. Neden dersiniz acaba? Her kardeşle azalmanın ıstırabı mıdır bu?


Adalet

Ali Sedat Çetinkoz

Boyumdan büyük lâflar ettiğime bakmayın, baştan söyledim, bunlar bir demlik çay içilip öyle yazılmış şeyler. Başkaları ülke bile yönetmiş böyle kafayla, ben anayasa kaleme alsam ne olur?


Etiketler





Şu an 174 cici çocuk Derkenar'a bakıyor

   

Yazı Boyutu
719 - 1512 - 1759  
©