Ali Sedat Çetinkoz - 31 Ekim 2008
Ayten Alpman'ın seslendirdiği, hayli duygulu bir marş-şarkımız vardır bizim: "Memleketim."
Marş-şarkı diyorum çünkü Hasan Mutlucan türküleri gibi sadece özel günlerde sandıktan çıkar, üzerindeki naftalinler süpürülür ve vatanseverlik duygularımızı kabartıp, gözlerimizi yeteri kadar yaşarttıktan sonra da, gelecekte tekrar kullanmak üzere itinayla yerine konulur.
Marşlar zaten bunun için değil midir? Eğer bir saygıdeğer kişi çıkıp: "Milli birlik ve beraberliğeee, en çok ihtiyaç duyduğumuz şu günlerdeee!" diye bir nutuk atmaya başladıysa, ardından daya hemen "Memleketim"i.
1972 de 45'lik şeklinde çıktığında kimse farkına varmamıştı ama 1974 Kıbrıs Harekatıyla birden hit oluverdi. Hatırlayacaksınız, 80'lerde ona rakip bir de Müşerref Tezcan(Akay)'ın bayrak elbiseli "Türkiyem, Türkiyem" türkü-marşı vardı televizyonlarımızda.
"Onuncu Yıl Marşı" kadar kategorize edici ve diğer kategorilere kin barındırmadığından herhalde, daha geniş bir kitleye hitap eder bu şarkı. Sağlıklı mıdır bilemem ama bu artık bizde sıkça görülen bir şartlı refleks haline gelmiştir. (Bkz: Pavlov deneyi) Şimdi bile şehirli, orta sınıf ve 30-50 yaş grubundan insanların kalabalıkça bulunduğu bir yerde bu şarkıyı çalsanız, hemen herkes tüyleri diken diken ve 80'lerin RAI çocuk korosu gibi sallanarak şarkıya eşlik etmeye başlar. Ben de böyle yetiştim.
Bu şarkı o zamanlar Kıbrıs sebebiyle özellikle bizi ambargoya alan dış güçlere karşı birlik-beraberlik mesajı olma amacını taşıyordu ama şimdi, daha çok içeriye dönük bir mesaj olarak kullanılıyor. Zaman içinde, memleketine sahip çıkan vatansever yurttaş şarkısı olmaktan, memlekete sahip çıkma hakkına sahip olan yurttaşların şarkısı olmaya evrilmiştir, yazık!
Şarkının meşhur olduğu sıralar, Kıbrıs Harekatı dışında, bir de yükselen sağ-sol çatışması vardı. Mikro planda bir iç iktidar mücadelesi olduğu sanılsa da, makro planda iki dünya süperinin güreşine minder olma durumundaydık. Bir taraftan SSCB sıcak denizlere inme planıyla canım memleketime göz dikmiş; karşı cephedeki ABD ise onu dünyanın hiç bir yerinden, soğuk veya sıcak, ona ait hiç bir denize sokmamak niyetindeydi. Aksi gibi bizde de maşallah, "üç yanımız Deniz" gibi, fiziksel bir durum söz konusuydu.
Deniz, gençti, doğuluydu, üniversiteliydi ve 1968 kuşağındandı. Dünyanın ikibuçuk kutuplu bir savaş alanına döndüğü yıllarda, o da durduğu yerden dünyayı anlamaya çalışıyordu: Soğuk savaş, Prag baharı, Fransa öğrenci hareketleri, Che, Küba, Castro, CIA, 6. Filo, Vietnam, KGB ve ayrıca Mao ve Enver Hoca... Toz duman içinde bunların altında yatan asıl gerçeği görmekse hiç mümkün değildi. Hakikaten bu iki ideoloji kendi payına insanlığı kurtarmaya mı çalışıyordu yoksa doymak bilmez gözlerini dünyanın kısıtlı kaynaklarına mı dikmişti? Kimler hangi piyeslerde kimlerin oyuncusu oluyordu kimbilir...
Deniz, Atatürkçüydü; Deniz Marksist-Leninist bir komünistti; Deniz, emekçinin yanında ve sömürünün karşısındaydı. Bunların hepsi bir yanılsama bile olsa, bir vatansever olduğu kesindi. Ama kapitalist-emperyalist-faşist ABD'ye açıkça meydan okurken ne tank paletleri altında ezilen Prag'lı gençleri görebiliyordu, ne de 45 yıl önce edilmiş: "Biz ne komünistiz, ne de bolşevik! Bize uymayanı bize zorla dayatacak olan da karşılığını alır" sözünü hatırlayabiliyordu. Lousanne'ın asıl manasını kavrayamıyor, emperyalizmin yedi düvelini bir defa daha yeneceğimize inanıyordu.
Liseye başladığım yıl 70 muhtırası geldi ve geleneksel bir davranış olarak, parlamento vesayet altına alındı. Bu hareketin gelişimini ve ne manaya geldiğini o yaşta anlayabilecek donanımda değildik tabii. Meğer kemalist-sol dikta çizmelerini giyemeden, önce davranan farklı bir kemalist diktaya maruz kalmışız.
Olsun, daha sonra sağa-sola yalpalasalar da, resmi görüşten asla sapmayan uygun bir yol tutturdular. Uğruna savaştıkları halkın desteği yerine, ispiyonuna uğrayan çaresiz devrimcilerin bazıları güvenlik güçlerince çatışmalarda öldürüldü, bazıları da yakalanıp idam edildi. Biz bir NATO üyesi iken, ne üst (ABD) ne alt paradigmayı (TC) değiştirmeye asla müsade yoktu.
Kavgalar çıksa da, olayı tam kavrayamasak da, seçim meydanlarından başka siyasi bir kalabalık görmemiş bizler; ÜGD veya Dev-Genç'in henüz masum sayılacak yürüyüşlerine, mahçup bir heyecanla alkış tutuyorduk. Her iki taraftan da arkadaşlarım vardı ve hepsi de tıpkı benim gibi vatansever insanlardı.
Bazı yakın arkadaşlarımız folklor, tiyatro adı altında iki tarafın dernekleriyle aktif temasa da geçmeye başlamışlardı ve gece yazıya bile çıkıyorlardı. Sonra gelip bu maceralarını anlatırlar, biz de onları hem imrenerek dinler, hem de korkardık. Çünkü gaza gelip hangi tarafa yazılsan çok taraflı tehditlere maruz kalacaktın: Karşı görüşün elemanları, polisleri ve illâ ki anne-baban!
Ve aradan çok geçmeden 74 Kıbrıs harekatı oldu. Bu olay vatanseverlik açısından toplumu tamamen kaplayınca ideolojik eylemler bir süre geri planda kaldı. Radyolarda sık sık "Memleketim" çalınıyordu.
Şu andaki söylediklerimi, o zamanlar hiç anlayabilmiş değildim. Bunlar şu andaki, yani yıllar sonraki düşüncelerim. 75'te İTÜ'ye girdim ve o zamanlar, Gümüşsuyu binası sol görüşün "elindeydi." Artarak süren sağ-sol çatışmasının, bağımsızlığımız için gerekli olduğuna iyice inanmıştım. Çünkü iki taraf da gerçekten vatanseverdi ve "Bağımsızlık benim karakterimdir" özdeyişine dayanarak silaha sarılıyorlardı. O zaman mesele yoktu, sonuçta kim kazansa, en azından bağımsızlığımız garantiydi.
Bana sol görüşler daha yakın geliyordu ama silaha neden gerek olduğunu anlayamıyordum. Solcular devrimlerin, tabiatı gereği, ancak silahla olabileceğini söylüyorlardı, sağcılarsa önlemenin... Sonra örgütler gittikçe sertleşti, daha acımasız radikal fraksiyonlara bölündü ve ölümlü olaylar çoğalmaya başladı. İ.Ü. Önünde neredeyse katliama varan bir saldırı olmuştu. Bu arada hiç anlamı olmayan cinayetler de işleniyordu. Profesörler, gazeteciler, erler...
Ne zaman ki Apo'nun MİT tarafından kollandığını; aynı silahla birkaç saat arayla sağdan ve soldan gençlerin vurulduğunu duydum, o zaman inceden ayılmaya başladım. Bu işin idealizmle, sosyalizmle, bağımsızlıkla bir ilgisi yoktu! Neyle ilgisi olduğunu da çok geçmeden anladık. Birebir içinde yaşadığım hergün ölümlü olayların ardından bir sabah darbe oluverdi. Artık sağ-sol çatışmasına gerek kalmamıştı ve çıkaranlar tarafından "bıçak gibi" aniden kesiliverdi.
Geçenlerde bunları anlatan bir TV dizisi de yapılmıştı. Orada da çoğu olaylar özet halinde anlatıldı. Ama ne yapılırsa yapılsın bazı şeyler hep dedikodudan ibaret kalacaktır. Bunların ya belgesi ya şahidi yoktur veya ulaşılamaz bir yerlerdedir. Hani nerede Kahramanmaraş katliamı, Beyazıt katliamı?
Mahir Kaynak şöyle der: "Bir olay örgüt işiyse en geç bir haftada çözülür; ama servis işiyse failimeçhul olarak kalır."
Mücadelenin içindekilerden, bunu daha önce anlayanlar da oldu, ancak 12 Eylül sabahı anlayanlar da... Sonradan bu kandırılışı tolere etme açısından bazıları yeşil dolarlara, bazıları da dine sarıldı. İdeolojiye değil, silahına aşık olan kahramanlar ise "Derin Devlet görevlisi" veya uluslararası istihbarat çetelerinde tetikçi oldular.
"Ol mahiler ki derya içredir, deryayı bilmezler" hesabı, bizzat yaşadığım tarihi günleri, ancak şimdi görülen bir mahkeme sayesinde, bir nebze olsun izah edebiliyorum. Fakat bu izah, asla olayların en arka planına ulaşamıyor, ancak tahmin edebilmemi sağlıyor. Olsun, en azından nasıl kandırıldığımızı anlıyoruz ya, bu da bir şeydir.
Şimdi ortalara saçılan birçok iddiayı ben yıllar önce duyuyordum. Apo'nun ilk başlarda servis elemanı olduğu hakkındaki dedikodu, daha 1977 yılında yayılmıştı. Ayrıca, hem sağ hem de sol cepheden olmak üzere, bazı militanların tek bir merkezden yönetildiği de açıkça söyleniyordu. Başta anlamsız görünen suikastların manası da 12 Eylül'le daha net anlaşılmıştı. Dikta günlerinde soldan resmi militanlar adresleri gösterdi ve sağdan resmi militanlar da bu hücreleri basıp, hepsini yargısız infaz etti. Edilemeyenler de yakalanıp idam edildi. Bazı "özel" elemanlar ise akıl almaz bir şekilde hapishanelerden kaçtılar.
Solcu infazcısı o beş kişi milli kahraman oldu ve en üst kademelerce ödüllendirilip çok önemli makamlara getirildi. İsim vermiyorum, çünkü beşini de hemen herkesin bildiğini varsayıyorum. Susurluk'ta her şey kabak gibi ortaya çıktığı halde, bu kişilerin suçlanmasına yetmediyse, kimse de isimlerini veremez zaten, brrr! Bir tek şey söyleyeyim, bu kişiler de en az infaz ettikleri kişiler kadar vatanseverdiler. Yani yıllarca süren "En vatansever kim?" kavgasında bazı gençler canını verdi, o kadar!
Şimdi yargıda olan davada da, adı geçen hangi şahsın vatanseverliğinden kuşkunuz var? Benim yok!
Lütfen bölüm sonu için jenerik müziği girsin: "Havasına, suyuna... Taşına, toprağına... Bin can feda bir tek dostunaaaa!"
Gelecek bölüm 02: Bir başkadır benim memleketim veya biz bize benzeriz.
Düşünenlerin düşünceleri
12 Eylül günlerinin ve daha öncesinin icinde, baska bir alternatifi olmadigi icin mecburiyetten debelenen ve tazecik akliyla olani biteni yorumlayamayan biri olarak söylediklerinize icten katiliyorum.
Ankara'da adim attigimiz her yerde kaynayan kazan, olusturdugumuz bu saskin kalabaliktan kimleri yuttu, kimleri yutamadi tesbit etmek zor. Söylediginiz gibi sözkonusu vatan olunca akan sular durdu, anaya, babaya, yar'a bile karsi duruldu.
Bu karsi durmalarda tabii ki en hakli olan, yüregi vatan askiyla dolu, ama siyasi secimini yapmadan önce hicbir seyin farkinda olmayan, yaptiktan sonra da, "en büyük biziz baska büyük yok" naralari savurarak yine hicbir seyin farkinda olmayan bizdik.
Bu günesli canim topraklarda, bize cok yabanci uzak memleketlerin, hicbir zaman taniyamayacagimiz beyinleri tarafindan yazili senaryolarinda oynayan ilk biz degildik, son olabilseydik keske...
Madonna - 6 Kasım 2008 (12:00)
Büyüklerimizin akıl durduran incelikteki tahlillerini okudukça "valla aynen öyle olmuş; yazmışlar senaryoyu, vermişler rollerimizi, biz de bir güzel oynamışız ne yaptığımızı ve neye inandığımızı bile bilmeden" diyesim geliyor. Birisi "hop! Film bitti" dedi ve rolerimiz sona erdi. Tek rahatsız olduğum nokta bize düşen rolün "figüranlık" olması.
Bazı insanların inandığı veya inandığını zannettğini değerlere bağlılığı sanırım epey eğretiymiş ki şimdi nedamet edebiyatına meylediyorlar.
"Başkalarının yazdığı senaryolarda oynadık, piyon olarak kullanıldık", vs gibi ifadelerin bu lâfları edenleri ne kadar küçük düşürdüğünün galiba farkında değiller. Ayrıca, çoğul konuşulması başkalarını da ortak ettiği için hissedilen suçluluk duygusunu azaltabilir, ama başkalarını da dahil etmek en azından sizinle aynı şeyleri düşünmeyenlere haksızlık olur.
Bu mealde sözleri büyük çoğunlukla 12 Eylül'ün şerrine uğramayanlardan duyuyorum. Ben Cunta'nın şerrine uğradım. Hem de çocuk yaşta birisi için çok feci sayılabilecek bir biçimde uğradım. Başkalarının senaryosunda figüran olmak, piyon olarak kullanılmak içerikli düşünceleri de hep çok küçültücü buldum. Böyle düşünenleri ise adam yerine bile koymadım. Kendini adamdan saymayanı ben niye sayayım ki?
O günlerde olup bitenlere birilerinin eli karışmış olması ihtimali inandığım değerlerin yanlışlığını göstermez. Sadece kullanılan yönteme ilişkin sorulara vesile olur, hepsi bu.
Kamuran Kızlak - 7 Kasım 2008 (14:53)
Tam da "hatalarını aklama yolu olarak kendi geçmişini sanki başkasının geçmişi imişçesine mahkum etme" hasletimiz ve onun ikiz kardeşi olan "ben ne yaptımsa doğru yaptım, kusur bulan namussuzdur" hassasiyetimiz üzerine düşünürken, bu yazı ve yorumlar iyi bir vesile oldu.
Ben de bir iki şey ekleyeyim.
Diyelim, eşinden çok şikayetçidir kişi ve onu tüm başarısızlıklarının sorumlusu olarak görmektedir. Evlendiğine bin pişmandır. "Neden evlendin? Aklın neredeydi o zaman?" dersin, "Aaah, o zamanlar bende akıl mı vardı?" diye cevap verir.
Ya da geçmişte çok hızlı eylemciyken şimdi tüm baş kaldıranlara dümdüz gitmektedir. "Aynı hataları sen de yapmadın mı?" dersin, hemen vücut çalımıyla sıyrılır: "O zamanki koşullar başkaydı. Kullanıldığımızı anlayamadık."
Kızarsın. "Ulan teres, daha o zamanlar 'kullanıldığın, hata ettiğin' söylenmedi mi sana? Neden kulak asmadın?"
Onu da duymazlıktan gelir. Çok sıkışırsa "O zamanlar gençtik." der.
Ya evet, o zamanlar gençtik ve şimdi yaşlanınca hatalarımız zaman aşımından düştü.
Sanki insan yılanın deri değiştirmesi misali, her yaş gününde yeni ve lekesiz bir kimliğe geçiş yapabilirmiş ve eskisini hiç özeleştiri yapmadan tümüyle ardında bırakabilirmiş gibi...
Solun içinden sıkıyı görünce Kemalizme çark edenler çıktığı gibi, yaşadığı dönemi, bize belletilenleri sorgulayanlar ve çuvaldızı kendine batıracak cesareti bulabilenler de çıktı.
Sağdan da çıktı böyleleri. Eski aidiyetlere dinsel bir kimlik gibi saplanıp kalmadan yaşananları anlamaya/anlatmaya çalışanlar.
Ve şimdi Türkiye aydını tam da bu bağlamda ortadan ikiye yarılıyor. Bir yanda ezberine sımsıkı sarılanlar, diğer yanda da soru sormaktan korkmayanlar.
Bütün bunların aklıselim dahilinde tartışılabildiği Derkenar'ı da bu yüzden çok seviyorum.
Pavel Korçagin - 7 Kasım 2008 (16:43)
Tek kisilik bir "biz" kavrami ile bile konusmama yetecek kadar 12 eylül anim var benim. Ve kendime ait yorum hakkim da sanirim.
Madonna - 7 Kasım 2008 (18:52)
Otoriteye, iktidar ilişkilerine, tahakküme tahammülüm yoksa; en yabanıl arzu ve isteklerimin özgürce yaşanmasının önündeki engelere karşı çıkmaya çabalamışsam eğer; 'aldatılmak','kullanılmak','kandırılmak'gibi kavramların ne önemi olabilir ki. Ancak, bir planın parçası olduğunu düşünen bireye aittir 'aldatılmak'. Bireyin derinliklerinden gelen ret ve isyan, hiçbir planın parçası olamaz.
Kuyruksuz Maymun - 13 Kasım 2008 (23:50)
Yazıyı tanıdıklarınıza da tavsiye etmek ister misiniz?
Ali Sedat Çetinkoz
Aslı yok yaylasında 1500 sığırım var benim
Ali Türkan
Kikirdeyerek ve "hüüürsss" diye bir ses çıkartıp ineğini güderek uzaklaştı. Dağ başında, zıbıdık bir veledin maskarası da olduk anasını satayım! Tamam, Budizm, nefs terbiyesi falan iyi güzel de, bu akşam sığır bonfile ziftleneceğim. Devam
Türkiye'de Sol: Sadrazamın Sol Tarafı
Kâmuran Kızlak
Zaten bizim tarihimiz 19 Mayıs 1919'da başlar. 19 Mayıs 1919 günü öncesinde kalan hiç bir kimse, hiç bir kurum veya hadise vs bu tarihten sonrasına geçmediğine göre, bu tarihten önce olanlar bizi ırgalamaz. Bu tarihten önce olanların hesabını gidiniz Vahidüddün Efendimiz'den veya Saltanat'tan arta kalanlardan sorunuz. Devam
İpim, kuşağım, şatom...
Necdet Şen
Han hamam, apartman, limuzin, katamaran, suya konan tayyare, kanatlı orkid, zengin sofraları, bilmemkaç ekran trinitron televizyon, kestanesini mezata çıkarmış orospular, yüzme havuzlu jakuzili saray yavruları ve bilumun sonradan görmeliklerin hepiciği sizin olsun. Devam
İclal Arpınar - Çok doğru tespitlerde bulunarak yazmış olduğunuz... Bir Ünlünün Hastalık Destanı
Kâmuran Kızlak - Dr. OZ nam zatı şahane artık hekimliği falan aşıp... Bir Ünlünün Hastalık Destanı
Enver Turan - Benim anlamadığım iki nokta daha var. Mehmet Öz'un... Bir Ünlünün Hastalık Destanı
Necdettin Efendi - Dr. Oz örneğinde belki de sorulması gereken soru... Bir Ünlünün Hastalık Destanı
Hüsnü Zan - Bu dolandırıcılık hikâyelerinin her biri bir başka filim. Hadi yalancılığı... Pilot
Kâmuran Kızlak - Yukarıda hikâyesini yazdığım pilottan 2 yıl kadar önce apartmana... Pilot
Değişiklik, dönüştürücülük, az veya çok, beklenmeyen bir partiden geliyor. Bu o partinin de sınırlarını zorlayan bir şey. Daha fazlasını umarak bu kadarını eleştirmek ona da haksızlık. Son kertede demokrat olduğunu ama muhafazakâr olduğunu da söyleyen bir parti var iktidarda.
Hayat hediyesi; hayatın kendisi
Alper Uzun
O bebeler, meselâ avucunuzu açın, bakın! Hah işte kimileri o kadarcık. O elin tepesine bir kafa koyun. Bacakları ise serçe parmağınız kadar. Ve bir de meselâ 500 gramı gözünüzün önüne getirin. Ağırlıkları da o civarlarda. Devam
Bir Ünlünün Hastalık Destanı
Ahmet Faruk Yağcı
Kişilere göre değişir ama, her konuda "orta yol"cu olmak en iyisi herhalde. Hiç ölmeyecek gibi spor ya da diyet çok da gerekli değil. En kötüsü de böyle diyet ve spor saplantısı içinde lastik yarmak ya da balataları sıyırmak. Devam
Pilot
Kâmuran Kızlak
Aile güzel kızlarına hayırlı bir kısmet çıkmış olmasının bahtiyarlığı içinde, kızın ise aşkından neredeyse ayakları yerden kesilmiş. Ufak bir omuz vererek bu hayırlı işe vesile olan bu hakiri ise hatırlayan bile yok. Devam
Bankacı
Deniz Türkoğlu
Evet, ilk günlerde kibirli ve küstâhtım, her şey gözüme korkunç görünüyordu, oysa hiç bir yara hemen kapanmaz. Önemli olan, yarayı kaşıya kaşıya kanatarak durmadan taze tutmaya çalışmamak. Devam
Banka
Deniz Türkoğlu
Banka ne olabilir ki? Etraftaki para bolluğu, kendini zengin hissetmen için kullanımına sunulmuş şahane bir hipnoz. Ay sonlarında eline tutuşturulan beyaz zarfın içindeki paraya gelince, o gerçekten kim olduğunu anlamana yarayabilir. Devam
Bir ayrılık, bir yoksulluk, bir ölüm
Erdem Abaka
Hollywood yapımlarında bazı sahneler vardır hani. Kahramanımız uçurumdan düşmekte olan arkadaşına elini uzatır da, beriki "beni bırak sen kendini kurtar ve görevi tamamla!" der. Devam
Okul yolunda genç olmak
Hasan Demirpaz
Tek örnek kıyafet. Evet. Ortak paydası, ortak kültürü belki o okulun. Standart bir disiplin anlayışının da gereği hatta. Ama nasıl ki hepimiz insan olmak ortak paydasında buluşuyorsak da farklıyız, bambaşkayız her birimiz. Devam
Bir sor Allah aşkına
Seyit Balkuv
Her soru bir merak duygusundan kaynaklanıyorsa ve merak duygusu da farklı olana yönelmek dürtüsü ile ilgiliyse, "hayata dair bir soru" iyi bir başlangıç noktası olabilir belki de ne dersiniz? Devam
Kırık Emekli General Hayatları
Ahmet Faruk Yağcı
Nesiller gelip geçiyor. Bunca emekli adam, bunca vatana hizmet gayreti beni yoruyor. Ey yetkililer! Siz siz olun beni dinleyin. Zararlı çıkmazsınız. Kendini Cipralex'e Lustral'e vurmuş emekli subay sayınız da yıllar içinde azalır. Devam
Trigger Happy
Deniz Türkoğlu
Kendini tehlikede (hatta yalnızca rahatsız) hissettiği ilk yerde tetiğe basmak ve tehdidi yok etmek üzere kodlanmış, hiç bir tehlike oluşturmayan durumlarda da tetiğe basma ihtiyacına dönüşmüş korkunç bir alışkanlığın adı. Devam
Hayat Oburu
Necdet Şen
Ya hakkaten ya! Hayat çok kısa, seçenekler sonsuz. Ben 99. maddedeyken listenin adı "ölmeden önce yapılması gereken 10.000 şey" diye değişir, yaya kalırım diye tırsıyorum. Devam
Avrupa'da bir seçim
Yalçın Şahin
İnsanlar yurtlarını bırakıp Avrupa'ya göç ediyorsa bu daha çok tanımını Batı insanının yaptığı bir yoksulluktan kaçmak içindir, ki bana göre bu genelde yapay, üretilmiş bir yoksulluktur. Devam
Kanlıca'nın yalnızları
Deniz Türkoğlu
Her sabah işe giderken ve her gece işten dönerken, aynı sekizlik dolmuşta, bazen aynı koltukta yan yana, gene hiç konuşmuyorduk. Selâmlaşmıyorduk. Göz göze gelmiyorduk. Devam
Hayvana şiddetten toplumsal suça doğru
Hülya Yalçın
Toplumsal şiddet büyük bir hızla tırmanırken herkes sebepler arıyor. Kimse görünen ve ortalıkta gözümüze acı acı haykıran sebebi görmüyor. Belki de görmek istemiyor. Devam
Nişantaşı Reasürans
Nuri Yalçın
Sık sık 360 derece çark etmesinin basit bir iş olmadığını, planlı yapıldığını ispatlıyor. Yoksa sakalılın kılları kadar şablon tutmazdı kasasında. Şablonların sırrı sadece bu kadar değil. Devam
Boşluk
Ahmet Faruk Yağcı
Şu günlerde içinizde bir huzursuzluk, bir boşluk, garip bir ağrı sonrası esrikliği hissediyorsanız paniklemeyin. Eskisinden çok daha iyi ve mutlu olacaksınız. Devam
Küllenmiş Zamanların Ardından
Bülent Karaköse
Ertesi gün kendime geldiğimde Sinan'ın siyah deri yeleğini üstümde buldum. Biraz şaşırmıştım ama hatırlamakta zorlanmadım; gece barda üşümüştüm ve çıkarıp yeleğini hediye etmişti. Devam
Etiketler
12 Eylül Aile Ali Türkan Askerlik Avrupa Bellek Beslenme Beyaz Türk Birey Bisiklet Bürokrasi Cem Karaca Cinsellik Çizgi Film Çizgi Roman Çocuk Deprem Derkenar Devlet Dil Din Distopya Edebiyat Eğitim Ekmek Teknesi Ekonomi Ensest Erkek Evlilik Felsefe Feminizm Gazete Gençlik Genetik Güvenlik Hayvanlar Hedonizm Hızlı Gazeteci Hobi Hukuk Internet Kapitalizm Kedi Kemalizm Kent Konformizm Kürtler Masonlar Medya Mektup Militarizm Milliyetçilik Mistisizm Mizah Mobbing Modernizm Münevver Müzik Nefret Nostalji Operasyon Oportünizm Otomobil Para Pazarlama Polemik Pornografi Portre Psikoloji Reklam Sanat Satanizm Seks Seyahat Sigara Sinema Siyaset Sokak Sosyalizm Sosyoloji Spam Spor Taassup Tabiat Takvim Tatil Teknoloji Televizyon Terör TIP Tiyatro Turizm Tüketim Toplumu Hayat© 2000-2010 ~ Derkenar ~ Sitedeki içerik 5846 Sayılı Fikir ve Sanat Eserleri yasası ile korunmaktadır. Yazılı izin olmadan kopyalanamaz, çoğaltılamaz, değiştirilemez, başka mecralarda kullanılamaz. Ancak uzunluğu 200 kelimeyi geçmemek, yazar adı ve kaynak belirtmek ve bu sayfaya link vermek kaydıyla yazılardan alıntı yapılabilir.

Yazı Boyutu
Büyük
Normal