Ümran Davran ~ 30 Kasım 2004
Şirketten çıkana kadar her şey normaldi.
Hafif bir kahvaltıyla orucumu açmış, çayımı sigaramı da içmiştim ardından. Kalan işleri de toparlamış ve Emre'nin telefonla, "İş çıkışı alabilir misin?" dediği kitabı aramak işin dışarı çıkmıştım.
Sokağa adım atar atmaz başladı kâbus.
Caddede her tarafa asılmış dev ekran televizyonlarda akşam haberleri yayınlanıyordu:
"... Amerika, Felluce'de tamamen sivilleri hedef alan ve sizlerin haberlerde gördüğünüzden çok daha şiddetli bir intikam savaşı yürütüyor. Amerikalılar sadece kentin batı bölgesinde hakim. Orayı da saldırıların ilk günü ele geçirdiler. Cavlan, En-Nezar, eş-Şüheda ve Endüstri bölgelerine giremediler. Ele geçirdikleri bölgedeki bütün evleri, apartmanları ve camileri havaya uçurdular. Kayıpların yüzde 90'ından fazlasını siviller oluşturuyor."
Yüzlerce insan üstüme doğru gelmeye başladı. Bir o kadarı da beni önüne katarak sürüklüyordu. Kocaman bir hapishane avlusundaydık ve volta atıyorduk sanki. Gerçi "racon" a uymuyordu kimse, birbirlerinin "volta" larını kesip duruyorlardı, ama bu kalabalıkta normaldi herhalde. Ellerinde tespih de yoktu ve kahkahalarla gülüyorlardı.
Televizyonlarla kalabalığın sesi birbirine karışıyordu:
"... Ölenlerin cesetleri toplu mezarlara gömülüyor. Amerika'nın ve sözde Irak ordusunun kayıpları, açıkladıklarından kat kat fazla. Bu nedenle Medyanın Felluce'ye girmesine izin vermiyorlar. "Allavi askerleri" ele geçirilen bölgede yağma yapıyor. Taşıyabildikleri her şeyi alıp arabalara Yükleyip Felluce dışına çıkardılar."
Lokantalar tıka basa doluydu. Besmeleler, duâlar eşliğinde hâlâ yemek yiyordu insanlar. Onlar da gülüyordu. Camın hemen kenarında oturan adama ilişti gözüm bir an; tabağındaki eti kesmeye çalışıyordu bıçakla. Kesti ve ağzına attı lokmayı. Biraz çiğnedikten sonra ağzından çıkardığı "şey"i masanın ortasındaki tabağa bıraktı. Tabakta kurşun doluydu. Herkes gülüyor söylüyor ve yiyordu. Sürüklenmemek için lokantanın önündeki aydınlatma direğine yapışmıştım. Diğer masalar baktım tek tek. İnsan parçaları taşıyordu önlerindeki tabaklardan. Her masada bir kurşun kabı vardı ve ağzına kadar doluydu hepsi.
"... Harabeye dönen kentte trajedi yaşanıyor. Sokaklarda çok sayıda ceset var. Köpekler cesetleri yiyor. Dün ve önceki gün ABD keskin nişancıları tarafından öldürülen çocukların cesetleri hâlâ sokakta. Köpekler tarafından oradan oraya sürükleniyorlar. Ne aileleri ne de direnişçiler, keskin nişancılar nedeniyle cesetleri toplayamıyor. Amerikan güçleri binaları içindekilerle birlikte ateşe veriyor..."
Bağırıyordum ama kendim bile duymuyordum sesimi. Kalabalık daha çok gülüyordu. Ellerindeki torbalarda cesetler taşıyorlardı. Torbalardan sızan kan kaldırımdan oluk oluk akıyordu. Üstüne basıp geçiyorlardı.
Görmemek için ellerimle yüzümü kapattığım an yeniden önlerine kattılar beni. Kalabalıkla birlikte bir giyim mağazasına sürüklendim. İçerisi kalabalıktan sıcaktı; yapış yapış olduğumu hissettim bir anda. Askılardaki giysiler havada uçuşuyor, kapanın elinde kalıyor, bazıları çekiştirilmekten lime lime oluyor ama kalabalıktan yere düşemiyordu. Bu hengâmeden en fazla nasibini alan çocuklardı. Yere düşen kayboluyor, üstüne basıp geçiyorlardı.
"... Amerikan keskin nişancıları, kentin batı kesimindeki Tartar Caddesi'nde ve Fırat Nehri kıyısındaki yüksek binalarda yedi noktada pozisyon aldı. Onlarca keskin nişancı içme suyu ve yiyecek temin etmek için dışarı çıkan herkese ateş açıyor. Sokaklarda parçalanmış cesetler var. İnsanlar yakınlarını toprağa veremiyor. Bazıları keskin nişancılar nedeniyle cesetleri evlerinin içine gömüyor."
İçeride sağa sola savrulurken gözüme ilişen kasayla vitrin camı arasındaki açıklığa atıverdim kendimi bir anda. Derin bir soluk aldım. Yaşadığımın ne olduğunu anlamaya çalıştım. Rüyâ ya da kâbus olamazdı, ezilen ayaklarım hâlâ acıyordu çünkü. Anlaşılmaz uğultunun arasından televizyonun sesi duyuluyordu:
"... Felluce'den kaçan mültecilerin El Amiriye'deki kampının güvenliğinden sorumlu olan 60 yaşındaki Ebu Leys'in İslam-Online adlı haber sitesine yazdığı ifade aynen şöyle: Saldırının üçüncü günü Amerikan uçakları birkaç kez Felluce'ye kimyasal silah ve toz attılar. Ancak Allah'ın takdiri yağmur başladı ve bu zehirleri etkisiz hale getirdi. Bağdat'taki doktorlar, Felluce'den yaralı gelip ölenlerin bedenlerinde kimyasal silah izleri olduğunu belirterek, bütün dünyayı bunu görmeye çağırdılar. Haberlerimiz şimdilik bu kadar sayın izleyiciler. Tüm İslâm âleminin yarın başlayacak olan mübarek ramazan bayramını kutlarız. On dokuz ana haber bülteninde görüşmek üzere hoşçakalın."
Artık boşanmıştım göz yaşlarımı tutamıyordum. "Yağmur yağsın" dedim, "Bizim üstümüze de yağmur yağsın."
Yağmur yağsın yağmur yağsın yağmur yağsın yağmur yağsın yağmur yağsın Yağmur yağsın yağmur yağsın yağmur yağsın yağmur yağsın yağmur yağsın Yağmur yağsın yağmur yağsın yağmur yağsın yağmur yağsın yağmur yağsın Yağmur yağsın yağmur yağsın yağmur yağsın yağmur yağsın yağmur yağsın Yağmur yağsın yağmur yağsın yağmur yağsın yağmur yağsın yağmur yağsın ...
Yağmadı.
Bölüm: Yazarlar
Ümran Davran

Ali Türkan
gelecek vaadetmiyor" diye sepetlediler gençliklerinde? Ve şimdi, aradan yıllar geçtikten sonra, Yusuf'un yüzüne bakınca, hangi vicdan azabını, hangi yarım kalmış aşkı düşünüyorlar? Ve Ali'ye kimler "sığ" dedi? Hangi reklamcı, piyasa ekonomisine inanmış köşe yazarı, Ali'de hiç olmamış gençliğini görüp derin derin iç çekiyor ve Ali içerdeyken onlar neredeydiler? Neden Aliler, bu toplumun hem günah keçisi ve hem de vicdan azabı yapıldılar? Kenara itilmiş hüzünlü çocuklardı onlar. Ve ancak TV dizilerinde sevebildi onları bu toplum. Yazar
devrim, Günümüzün Nevrotik İnsanı için dedi ki: Bahsedilen belirtilerden birini bile gösteriyorsanız kendi iyiliğiniz için hemen doktora gidin... (Devam)
Cavit Olgun, İlhan Abi'nin Cumhuriyet'i için dedi ki: Yaziniz için sagolun, ama ben onyillar oldu, cumhuriyet gazetesi denince tapu daireleri ve karakol... (Devam)
Cüneyt Uzunlar, İlhan Abi'nin Cumhuriyet'i için dedi ki: Sanırım 1986 idi. Cumhuriyet'i, evet, bir kimlik gibi kıç cebimizde taşıyorduk. İstanbul... (Devam)
12 Eylül 'devlet iktidarı'na neredeyse tapınan bir zihniyete sahipti. Askeri yönetimden sivil yönetime geçişte, iktidarın elinin kuvvetli olmasını istiyordu. Hukuk düzenini orasından burasından sıkıştırmasının nedeni de buydu.
Seyit Balkuv
"Erdemli insan" olmak için mutlaka kötülüklerle, adaletsizliklerle mücadele etmek mi gerekiyor? Sadece "iyi insan" olarak yaşamaya çalışmak yeterli değil midir? Haksızlıklar, adaletsizliklerle dolu bu dünyada, hangi çabalarımızın "daha iyi bir dünya" için bir katma değeri vardır? Yoksa bu çabalar bizi asabi ve gergin biri yapmaktan başka bir işe yaramaz mı? Yazar
Necdet Şen
Öyle bir ağız dalaşı ki, bunu "kim haklı?" diye izleyenlerin eline geçecek tek şey, ancak kafa karışıklığı ve utanma hissi olabilir. Belki bir de "ben bu kadar lâubaliliğe müstehak mıyım?" sorusu. Şahsen ben kendimi buna müstehak görmüyorum. Ülkemi de. Dilin Kemiği
Seyit Balkuv
Kendimizi çok da bilgili olmadığımız bir konuda atıp tutarken veya uyduruk bir toplantıya çağrılmadık diye tansiyon hapları yutarken buluyorsak veya bir gün haksızlıklar karşısında kükrerken ertesi gün haksızlığa sebep olan gücün yanında süt dökmüş kediye dönüyorsak, birey olarak kendi değerimizin tescili ile ilgili bir takıntı sorunu yaşıyor olabilir miyiz? Yazar
Kâmuran Kızlak
Artık ismini hatırlayamadığım Kapitalizmin geleceğini gören o akıl-fikir adamı "Neo Liberal Vaiz" her kimse büyük adammış. Haddim olmayarak buradan ben de bir kehanette bulunayım bari: Her gün biraz daha azgınlaşan Kapitalizm korkarım insanlığın sonunu getirecek. Kendi başını yer inşallah. Yazar
Ümran Davran
Gözleri görmeyen o kadar çok kedi vardı ki ortalıkta. Felçliler, ön ya da arka patileri olmayanlar. Yani sokakta yaşayamayacak onlarca kedi. Tek dertleri sevilmek gibi görünüyordu. Elimi bulup yanaklarını, başlarını sürtüyorlardı. Benim de canım fena halde yanıyordu. Yazar
© 2000-2008 Derkenar.com ~ Tüm hakları saklıdır. Sitedeki yazılar iznimiz olmadan çoğaltılamaz, başka yayın organlarında ve internet sitelerinde kullanılamaz.