Ümran Davran ~ 4 Ekim 2004
Babaannemler Şehremini'de oturuyordu. Tahtakurularının Konağı istimlâk edilmemiş ve Bahçelievler'e taşınılmamıştı henüz.
Annem evlendiği gün tahtakurularının ısırması sonucu hastanelik olunca bu ismi takmış konağa. Ev halkının yanında söylemezdi tabii ama halam kasılarak -boyu daha da uzardı o zaman- "Konağın şusu, busu" dedikçe annem de; "Hıh, konakmış, Tahtakurularının Konağı" derdi fısıltıyla.
Sokaktan bakınca üç katlı, tahtaları yağmuru eme eme rüzgarın tokadını yiye yiye iyice kararmış, sağa doğru hafif çarpık hatta yanındaki bina olmasa yıkılıverecekmiş izlenimi veren ahşap bir evdi. Kapıdan kocaman taş bir avluya girilirdi. Sağ tarafta bahçeye açılan bir kapı vardı. Bahçe dediğim yer de dar uzun, koridor gibi, orta yerinde yanlışlıkla bitivermiş bir incir ağacı ve sanki incir ağacından utanılıyormuş da kimseler görmesin diye ondan daha yüksek bahçe duvarı olan bir yerdi. Taş avlunun demirbaşları ise bir çeşmeyle Mestan ve yavrularıydı.
Mestan
Babamın tayini Hendek'e çıkmış ve oraya taşınmıştık ama sık sık İstanbul'a gelir ve mutlaka Tahtakurularının Konağı'nda kalırdık. Her gelişimizde Mestan'ın peşinde üç beş yavru olurdu. Yavruların büyüdüklerini hiç görmedim. Çocuk aklıyla yavruların hep aynı kediler olduğunu düşünürdüm. Fatma'nım Teyze anlattı bir gün; meğerse yavrularını emziriyor, avlanmayı öğretiyor ve dış dünyaya salıveriyormuş bizim Mestan. Sonra yeniden yavruluyormuş. Çok şaşırmıştım. Yavrulara üzülüp ağlamıştım hatta. Fatma'nım Teyze de beni teselli etmek için odasında gizli gizli patates kızartıp yedirmişti bana yine.
Fatma'nım Teyze
Fatma'nım Teyze vaktiyle Şehremini'nin en güzel kızlarından biriymiş. Güzel de bir evlilik yapmış, mutluymuş da. Bir oğlu olmuş. Oğlu 19 yaşındayken eşi vefat etmiş Fatma'nım Teyze'nin. Hayırsız çıkan oğlu annesini kandırıp konağı sattırınca ve parasıyla beraber sırra kadem basınca, ortalarda evsiz barksız, parasız pulsuz bi başına kalıveren Fatma'nıma babaannem sahip çıkmış. Avlunun solunda iki basamakla çıkılan bir odayı ona vermiş. Fatma'nım Teyze de ailenin bir üyesi olmuş o günden sonra.
Hep camın önünde otururdu Fatma'nım Teyze ve bir gün oğlunun gelip onu alacağı günü beklerdi. Kimseye söylemezdi beklediğini ama herkes bilirdi ve aralarında konuşurlarken ben de öğrenmiştim.
Patates kızartması
Fatma'nım Teyze'nin gündüz oturmak gece ise yatmak için kullandığı sedirinin altındaki sepette her zaman patates olurdu. İşaretle beni odasına çağırır, usulca kapıyı kapatır ve pompalı ocağı yakarak bana patates kızartırdı. Kimse görmesin diye de sıcak sıcak yedirirdi. Bir kaç kez babaanneme yakalanmıştık. Korkuyorduk. Son yakalanışımızda babaannem: "Kaç defa söyleyeceğim bu evin yemek saatleri belli, zırt pırt yemek yemek hem evin betini bereketini kaçırıyor hem de disiplinsiz yetişiyor bu çocuk" diye azarlamıştı Fatma'nım Teyzeyi.
Bir gün arka bahçedeki incir ağacına çıkan Mestan'ı indirmek için peşinden ağaca çıkmış ve üstümü başımı kirlettiğim için babaannemden sıkı bir zılgıt yemiştim. Avludaki çeşmede elimi yüzümü yıkarken bir yandan da içimi çekerek ağlamayı sürdürüyordum. Fatma'nım Teyze çıktı odasından. Kapısının önünde etrafı kolaçan etti ve parmağıyla çağırdı beni. Havluyla elimi yüzümü kuruladıktan sonra gazocağını çıkardı.
Yakalanmayalım diye yine patatesler iyice kızarmadan tavadan alınmış ve ağzım yana yana patatesleri yemeye başlamıştım ki Mestan kapıyı tırmalamaya başladı. Yavruları olamazdı, daha çok küçüktüler çünkü. Elimde patatesle kapıyı açtım usulca ama Mestan'dan önce babaannemi gördüm.
"Çekil Çocuk" dedi ve kenara itti beni. Elleri belinde Fatma'nım Teyze'ye bağırdı:
"Yeter artık, senin yüzünden evimin bereketi kaçtı, hemen topla pılını pırtını!"
Ben bağıra bağıra ağlamaya başlayınca lâfını bitiremedi; sustu. Elimdeki patates kızartmasını fırlatıp attım taşlığa. Ağlamayı sürdürürken bir yandan da yalvarıyordum:
"Bir daha patates kızartması yemeyeceğim babâne, n'olur gitmesin."
Fatma'nım Teyze de gözünden akan yaşları beyaz tülbentinin ucuyla siliyordu.
Babaannem biraz yumuşamıştı:
"Söz mü?" dedi.
"Söz" dedim.
Çok yaşamadı Fatma'nım Teyze, oğlunu sayıklaya sayıklaya yedi ay sonra öldü.
Ama ben hâlâ patates kızartması yemiyorum.
Bölüm: Yazarlar
Ümran Davran

Ali Türkan
Niye konuşsunlar ki? Konuşunca, derin devletten önce, "o kafa" dikilmedi mi karşılarına? Ve gene dikilmeyecek mi? Çünkü onlar, "mare nostrum" olamadılar. Çünkü ileri gittiler, hadlerini aştılar. Stalin gibi bir diktatörümüzün olmaması ne kötü değil mi? Memlekette meşhur olmaya yeten "boktan devrimciler" edebiyatı, insana evrensel ün getirmiyor işte. Batı, kendilerini ilgilendirmeyen, onlar için tehlike arz etmeyen konuları sallamıyor nedense. Yazar
devrim, Günümüzün Nevrotik İnsanı için dedi ki: Bahsedilen belirtilerden birini bile gösteriyorsanız kendi iyiliğiniz için hemen doktora gidin... (Devam)
Cavit Olgun, İlhan Abi'nin Cumhuriyet'i için dedi ki: Yaziniz için sagolun, ama ben onyillar oldu, cumhuriyet gazetesi denince tapu daireleri ve karakol... (Devam)
Cüneyt Uzunlar, İlhan Abi'nin Cumhuriyet'i için dedi ki: Sanırım 1986 idi. Cumhuriyet'i, evet, bir kimlik gibi kıç cebimizde taşıyorduk. İstanbul... (Devam)
12 Eylül 'devlet iktidarı'na neredeyse tapınan bir zihniyete sahipti. Askeri yönetimden sivil yönetime geçişte, iktidarın elinin kuvvetli olmasını istiyordu. Hukuk düzenini orasından burasından sıkıştırmasının nedeni de buydu.
Seyit Balkuv
"Erdemli insan" olmak için mutlaka kötülüklerle, adaletsizliklerle mücadele etmek mi gerekiyor? Sadece "iyi insan" olarak yaşamaya çalışmak yeterli değil midir? Haksızlıklar, adaletsizliklerle dolu bu dünyada, hangi çabalarımızın "daha iyi bir dünya" için bir katma değeri vardır? Yoksa bu çabalar bizi asabi ve gergin biri yapmaktan başka bir işe yaramaz mı? Yazar
Necdet Şen
Öyle bir ağız dalaşı ki, bunu "kim haklı?" diye izleyenlerin eline geçecek tek şey, ancak kafa karışıklığı ve utanma hissi olabilir. Belki bir de "ben bu kadar lâubaliliğe müstehak mıyım?" sorusu. Şahsen ben kendimi buna müstehak görmüyorum. Ülkemi de. Dilin Kemiği
Seyit Balkuv
Kendimizi çok da bilgili olmadığımız bir konuda atıp tutarken veya uyduruk bir toplantıya çağrılmadık diye tansiyon hapları yutarken buluyorsak veya bir gün haksızlıklar karşısında kükrerken ertesi gün haksızlığa sebep olan gücün yanında süt dökmüş kediye dönüyorsak, birey olarak kendi değerimizin tescili ile ilgili bir takıntı sorunu yaşıyor olabilir miyiz? Yazar
Kâmuran Kızlak
Artık ismini hatırlayamadığım Kapitalizmin geleceğini gören o akıl-fikir adamı "Neo Liberal Vaiz" her kimse büyük adammış. Haddim olmayarak buradan ben de bir kehanette bulunayım bari: Her gün biraz daha azgınlaşan Kapitalizm korkarım insanlığın sonunu getirecek. Kendi başını yer inşallah. Yazar
Ümran Davran
Gözleri görmeyen o kadar çok kedi vardı ki ortalıkta. Felçliler, ön ya da arka patileri olmayanlar. Yani sokakta yaşayamayacak onlarca kedi. Tek dertleri sevilmek gibi görünüyordu. Elimi bulup yanaklarını, başlarını sürtüyorlardı. Benim de canım fena halde yanıyordu. Yazar
© 2000-2008 Derkenar.com ~ Tüm hakları saklıdır. Sitedeki yazılar iznimiz olmadan çoğaltılamaz, başka yayın organlarında ve internet sitelerinde kullanılamaz.