Ümran Davran ~ 27 Şubat 2002
Namaz yeni bitmişti Eyüp Sultan'da. Ayakkabılarını bulma telâşına düşen kalabalığa takılan Hasan bir yandan çıkmak için yol arıyor, öte yandan da tanıdık bir yüz bulurum umuduyla insanları tarıyordu gözleriyle. Eskiden aynı sokakta oturdukları Emin Amca'yı görmüştü ama ulaşması olanaksızdı bu kalabalıktan kurtulup.
Kalabalık azalana kadar bekledi. Ayakkabılarını aradı sonra ve onları bıraktığı yerden epeyce uzakta buldu. Caminin avlusunda bir önceki gece yağan yağmurun birikintilerinde güvercinler sabah banyolarını yapıyorlardı. Yüzyıllardır insanlarla haşır neşir olmaktan akraba gibi olmuşlardı artık; üstlerine basmadıktan sonra umursamıyorlardı insanları.
Emin Amca' ya bakındı tekrar görürüm umuduyla. Göremedi. "Neden illâ Emin Amca?" diye düşündü.
Asırlık çınarın dibine çöküp bastonuna dayanarak gözlüğünü silmeye çalışan bir ihtiyar ilişti gözüne. Düşünmeden yanına gitti.
- Bayramın mübarek olsun Amca" dedi ve mendil olan elini yakalayarak öpüp başına götürdü.
Adam şaşkın:
- Sağol evlâdım, senin de" dedi. Asırlık çınarlar çıplaklıklarından utanıyormuşcasına dallarıyla örtünmeye çalışıyorlardı.
- Ne tarafa amca? diye sordu.
- Piyerloti'ye doğru çıkacağım evlâdım, bir kaç bayram ziyareti yapmak istiyorum.
- Ben de o tarafa gidiyordum, gel beraber çıkalım bayırı, dedi Hasan.
Aslında gideceği yerle hiç alâkası yoktu Piyerloti'nin. Öyle çıkıvermişti ağzından. Yaşlı adamın koluna teklifsizce girerek ayağa kaldırdı. Birlikte yürümeye başladılar ağır ağır. Avlunun yan kapısından çıkıp ıslak arnavut kaldırımda kaymamak için çabalayarak devam ettiler yola.
Bir türbenin önünden geçiyorken ihtiyar adam durdu birden. Ellerini açtı ve dua etti bir süre. Sonra "amin" diyerek elleriyle yüzünü sıvazladı. Tam bastonuna abanıp yola devam edecekken birden aklına bir şey gelmiş gibi durdu. Gözlerini türbenin bahçesinde dolaştırdı. Sonra aradığını bulmuş olmanın mutlu gülümsemesi üşüştü yüzüne. Daha bir kırıştı yüzü. Yüzündeki o ifadeyle Hasan'a bakıp:
- Şu taşı görüyor musun? dedi.
- Hangisini?
- Şu, türbenin kapısının solunda hani alçak bir taş var.
Gerçekten de gösterdiği yerde sanki bir sütundan kesilmiş gibi duran bir taş vardı. Dikkatle bakınca üstünün ve altının dümdüz oluşundan bir sütundan kesilmediği, bu şekilde işlendiği anlaşılıyordu. Üst kısmında su birikmişti.
- Evet, gördüm.
- O taşın ne işe yaradığını biliyor musun peki?
- Hayır, bilmiyorum dedi Hasan. Defalarca Eyüp Sultan'a gelmesine karşın doğrusu farketmemişti bile.
Gülümsedi yaşlı adam. Bu seferki keyiften degildi; hüzündendi. Daha bir fazla kırıştı yüzü. Ağır ağır başını salladı. Kendisi oradaydı ama aklı çok uzaklardaydı; belliydi. Bir süre sonra titreyen bir sesle;
- Bu taştan Istanbul'da çok vardı camilerin avlularında, evlât, dedi.
Şaşırmıştı Hasan. Her caminin avlusunda yer alacak kadar ne önemi olabilirdi bu taşın?
Merakla sordu:
- Nedir bu taş? Ne işe yarar?
- Sadaka taşı denir bu taşlara. Eskiden varlıklı olanlar sadakalarını sabaha karşı getirip bu taşların ortasındaki çukurlara bırakırlardı. İhtiyacı olan da gelip sabah erkenden alırdı.
Kafasına soru işaretleri üşüşmüştü Hasan'ın. Gecenin bir yarısı bu taşlardaki oyuklara para bırakılıyor ve sabah da sahibini buluyor bu paralar. Aklı almamıştı doğrusu.
Yaşlı adam anlamış gibi;
- Bugünün aklıyla düşünürsen aklın almaz evlât. Ama o günün aklıyla da düşünmene imkân yok. Anlamaya çalış yeter, dedi.
Anlamaya çalışarak, Piyerloti'ye çıkan merdivenlerin başına kadar geldiler. Sağlı sollu mezarların arasından merdivenleri tırmanmaya başladılar. Yaşlı adamın bastona abanarak yürümeye çalışması onu yormuştu; yüzünde terler boncuklanmaya başlamıştı.
- Ben epeydir çıkmadım ama bildiğim kadarıyla yukarda birkaç çay bahçesinden başka yerleşim yok, dedi Hasan. Çay bahçesinde oturmak için de mevsim pek uygun değil sanırım.
- O kadar çıkmayacağız evlât, dedi ihtiyar.
Etrafındaki mezarlara bakarken köyde kalan annesiyle babasının mezarları geldi aklına. Yıllardır ziyaret edememişti onları Hasan. Bildiği duaları okumaya başladı içinden. Yaşlı adam duraksadı. Bastonuna iki eliyle birden abanarak sırtını doğrultmaya çalıştı.
- Geldik evlât, dedi.
Soldaki mezarlığa geçiş için boş bırakılan bir aralıktan geçti ve adımlarını sürüdüğü için önüne kattığı kurumuş yapraklarla beraber etrafı demir parmaklıkla çevrilmiş mezarların önünde durdu. Üçü üstte üçü de altta altı tane mezar vardı.
- İşte evlât ziyaretine geldiğim yakınlarım. Yukardakiler annem, babam, ağabeyim. Alt sıradakiler de benim hanım ve iki oğlum. Onlar bana gelemiyorlar bayramlarda ben geliyorum onlarla bayramlaşmaya.
Hasan hiç hissetmediği kadar yalnız hissetti kendini. Bayramları tatil olarak gören akrabaları geldi aklına; Antalya'ya giden kız kardeşi, Kartalkaya'da yer ayırtan ağabeyi. Şu saatlerde varmış olmalıydı. Gidecek yeri olmadığı gibi gelecek kimsesi de yoktu.
Bunlar aklından geçerken ihtiyar adam da konuşmalarını ve dualarını bitirmiş toparlanıyordu. Aklına geldi;
- Ev ne tarafta amca, dedi.
Yaşlı adam, gülümseyerek;
- Dar-ül Aceze'de evlât.
Hasan koluna girdi tekrar yaşlı adamın.
- Hadi amca, senin eve gidiyoruz, bayramlaşmaya, dedi.
Yaşlı adam Hasan'a baktı, gülümsedi. Hasan'da ona. Yeniden kol kola girdiler ve geldikleri yollardan bu defa gülerek, umutla geri döndüler.
Yalnızlıklarını Piyerloti'de bırakmışlardı...
Bölüm: Yazarlar
Ümran Davran

Ali Türkan
ölen kardeşinin adını verdi oğluna. Yıllar sonra, bilmem kaçıncı kez taşındığım evlerden birine yerleşmeye çalışırken, bir kartonun içinde, boynundan fırlayıp önüme düşen o muskayı gördüm. Aradan o kadar zaman geçmişti ki, hiç düşünmemiştim kopuğu. O gün ağabeyinin sopa darbelerinden koruyamamıştı onu bu muska. Merak edip açtım. Çizgili bir dosya kâğıdını özenle katlamış, muska bezinin içine koymuştu. Kendi el yazısıyla "fasulyeden nağmeler" yazıyordu kâğıtta yalnızca. Hepsi bu! Yalnızdım. Yağmur yağıyordu. Şıp! Yazar
devrim, Günümüzün Nevrotik İnsanı için dedi ki: Bahsedilen belirtilerden birini bile gösteriyorsanız kendi iyiliğiniz için hemen doktora gidin... (Devam)
Cavit Olgun, İlhan Abi'nin Cumhuriyet'i için dedi ki: Yaziniz için sagolun, ama ben onyillar oldu, cumhuriyet gazetesi denince tapu daireleri ve karakol... (Devam)
Cüneyt Uzunlar, İlhan Abi'nin Cumhuriyet'i için dedi ki: Sanırım 1986 idi. Cumhuriyet'i, evet, bir kimlik gibi kıç cebimizde taşıyorduk. İstanbul... (Devam)
12 Eylül 'devlet iktidarı'na neredeyse tapınan bir zihniyete sahipti. Askeri yönetimden sivil yönetime geçişte, iktidarın elinin kuvvetli olmasını istiyordu. Hukuk düzenini orasından burasından sıkıştırmasının nedeni de buydu.
Seyit Balkuv
"Erdemli insan" olmak için mutlaka kötülüklerle, adaletsizliklerle mücadele etmek mi gerekiyor? Sadece "iyi insan" olarak yaşamaya çalışmak yeterli değil midir? Haksızlıklar, adaletsizliklerle dolu bu dünyada, hangi çabalarımızın "daha iyi bir dünya" için bir katma değeri vardır? Yoksa bu çabalar bizi asabi ve gergin biri yapmaktan başka bir işe yaramaz mı? Yazar
Necdet Şen
Öyle bir ağız dalaşı ki, bunu "kim haklı?" diye izleyenlerin eline geçecek tek şey, ancak kafa karışıklığı ve utanma hissi olabilir. Belki bir de "ben bu kadar lâubaliliğe müstehak mıyım?" sorusu. Şahsen ben kendimi buna müstehak görmüyorum. Ülkemi de. Dilin Kemiği
Seyit Balkuv
Kendimizi çok da bilgili olmadığımız bir konuda atıp tutarken veya uyduruk bir toplantıya çağrılmadık diye tansiyon hapları yutarken buluyorsak veya bir gün haksızlıklar karşısında kükrerken ertesi gün haksızlığa sebep olan gücün yanında süt dökmüş kediye dönüyorsak, birey olarak kendi değerimizin tescili ile ilgili bir takıntı sorunu yaşıyor olabilir miyiz? Yazar
Kâmuran Kızlak
Artık ismini hatırlayamadığım Kapitalizmin geleceğini gören o akıl-fikir adamı "Neo Liberal Vaiz" her kimse büyük adammış. Haddim olmayarak buradan ben de bir kehanette bulunayım bari: Her gün biraz daha azgınlaşan Kapitalizm korkarım insanlığın sonunu getirecek. Kendi başını yer inşallah. Yazar
Ümran Davran
Gözleri görmeyen o kadar çok kedi vardı ki ortalıkta. Felçliler, ön ya da arka patileri olmayanlar. Yani sokakta yaşayamayacak onlarca kedi. Tek dertleri sevilmek gibi görünüyordu. Elimi bulup yanaklarını, başlarını sürtüyorlardı. Benim de canım fena halde yanıyordu. Yazar
Seyit Balkuv
Takım arkadaşlığı, grup çalışması, dostane çalışma ortamı yaratma martavallarına kıymet vermeyin. Yönetim tarafından böyle bir program uygulanmaya çalışılırsa, destekliyor görünün hatta ekibinizi bu yönde cesaretlendirin, fakat asla kendinizi bu grubun içine sokmayın. Zaten yönetim kademesinin yer almadığı böyle bir program kısa süre içinde unutulup gidecektir. Yazar
Necdet Şen
Eğer biz bu kadar yanar döner ve pişkin olmasaydık, Cem Karaca'nın yetmişli yıllarda Maltepe sigarası içtiğine ya da seksenli yıllarda memleketine dönmek için Başbakan eli öpüp öpmediğine takılmak yerine, "neden bugün reklamcıların ve holding yöneticilerinin ekseriyeti eski solcu?" diye sorardık. Dilin Kemiği
Seyit Balkuv
Ali Rıza Bey artık yaşamıyor. Ona benzeyen yaşlı nesil, bazen öfkeli ama çaresiz, bazen kayıtsız, genç nesillere teslim ediyor yaşam alanlarını. O yeni nesil ise, gün geçtikçe daha az benziyor Ali Rıza Bey'e. Onlar yürürken bir yerlerini kaşımıyor. Eşine dostuna ulu orta küfretmiyor. Herkese saygılı ve görgülü davranıyor. Şifresini kimseyle paylaşmıyor. Kadere inanmıyor, herkesin kendi kaderini çizebileceğine inanıyor. Yazar
Necdet Şen
Binlerce yıldır devam eden öğrenme, işlemden geçirme, soyut kavramlar oluşturma, bu kavramları kullanarak başka soyut düşünceler üretme, öğrendiklerimizi sonraki kuşaklara aktarma sürecinin sonunda edindiğimiz "akıl" ve bu aklın vaaz ettiği "kader" ya da "tevekkül" gibi hasletlerin hayvanlarda olmadığı ne malum? Dilin Kemiği
© 2000-2008 Derkenar.com ~ Tüm hakları saklıdır. Sitedeki yazılar iznimiz olmadan çoğaltılamaz, başka yayın organlarında ve internet sitelerinde kullanılamaz.