Patronsuz Medya

Tüm dünya emekçileri küreselleşin!

Özgür Sarıkaya - 23 Nisan 2009


Bugün yeryüzünde geçerli ve etkin sistem kapitalizmdir. Bizim irademiz dışında birileri tarafından yazılmış oyunun kuralları, "benim ayağım ağrıyor, oynamayacağım" gibi bir seçenek sunmuyor. Olsa olsa mola alabiliyorsunuz.

Bu durumda ekonomik ve siyaseten bağımlı olduğumuz bu sistemi inkâr edebilir miyiz?

Ettik diyelim. Bunu ülkenizdeki sermayeye, hatta emekliye, dul ve yetime, köylüye ve dahi tüm emekçilere anlatabilir, desteğini alabilir miyiz?

Aldık diyelim. Ama uyarayım, bunun uzun sürmeyeceğini bilmelisiniz. Çünkü, bir tutam ekonomik manipülasyon ve iki boy siyasi istikrarsızlıkla memleket karışmaya başladığında, alkışlar ve sevgi gösterileriyle destek verenler, bir bakmışız ki arkamızdan teneke çalıyorlar.

Bu yüzden, doğru olan, geçerli sistemi geçmişte olduğu gibi temelinden yıkmaya çalışmak yerine sistemi kendi içinden fethetmektir. Ve küreselleşme bunun için biçilmiş kaftandır.

Sözü, son yılların en moda klişesi küreselleşmeye getireceğim.

Gerçekten de öyle moda oldu ki, her taşın altında küreselleşme yatıyor. Örneğin çevre ile ilgili tartışmalarda bir bakıyorsun, küreselleşme her türlü uğursuzluk ve melânetin müsebbibi oluyor. Ya da ateşli siyasi analizlerde "emperyalizmin yeni yüzü" deniyor. Toplumsal tartışmalarda ise güçsüzlerin daha çok ezildiği, gelişmiş ülkelerin daha da güçlendiği yeni bir ekonomik-siyasi sistemin adı olup çıkıyor.

Yukarıdakilere nazaran biraz daha "soğukkanlı" yaklaşanlar ise "yeni dünya düzeni" diyor. Bu tanımlamalar içinde küreselleşme için kullanabileceğim bana en yakın tanımlama da bu.

Küreselleşme = Yeni Dünya Düzeni

Bu öyle bir düzen ki, Fransa gibi bir gelişmiş ülkenin çiftçisinin canını yakabiliyor. Ama aynı zamanda dünyanın bir ucundaki Çin'in en geri bölgelerinde yaşayan milyonlarca insan için umut olabiliyor. Çok değil bundan on yıl önce batırılamayacak kadar büyük denilen General Motors'u bugün iflasa götüren ne ise, anlı şanlı Land Rover ve Jaguar gibi simge markaları Hindistan'ın TATA firmasına satın aldıran da o. Yeni dünya düzeni.

Bu örnekleri misliyle çoğaltabiliriz. Söylemeye çalıştığım, artık dünyanın eskisi gibi olmadığı. Gelişmiş dünya, üretimlerinin büyük bir bölümünü Uzak Asya'da Çin, Hindistan, Vietnam, Malezya; Avrupa'da ise Türkiye, Macaristan, Polonya gibi ülkelere kaydırarak gelir transferi yaratıyor.

Evet, aklınıza gelen şeyi hemen söyleyeyim: En başta ucuz emek için yapıyor bunu.

Doğru, ama eksik. Küreselleşme ucuz emeğe yönelirken, o acımasız taraflarını törpüleyen mekanizmaları da beraberinde getiriyor. Örneğin artık çok uluslu şirketler çocuk işçi çalıştıramıyorlar. Çalışanlarının sosyal haklarını vermekte gönülsüz davranamıyorlar.

Yani her şey çok mu iyi? Hayır, ama iyiye doğru hızlı bir gidişin olduğunu söylüyorum. Ve bunu başaranlar sistemin kendi yasal silâhlarını kullanarak yapıyorlar.

Küreselleşmeyi yaratan aşırı kâr güdüsü, bugün geldiğimiz noktada bizzat küreselleşme tarafından terbiye ediliyor.

Küreselleşmeyi kapitalizmin farklı bir evresi olarak düşünebiliriz. Kapitalizmin kendi bekası için tasarladığı küreselleşme giderek kapitalizmi de içine alacak şekilde bu ve önümüzdeki bir kaç yıl içinde yeniden formüle edilecek gibi gözüküyor. Böylece kapitalizm, küreselleşmenin yeryüzü refahı için oluşturacağı ana formülün bileşenlerinden sadece biri haline gelecek.

Küreselleşmeyi daha iyi anlayabilmek için biraz geriye gitmek gerekiyor.

Dünya nüfusu bir milyardan üç milyara ikiyüzelli yılda gelirken, bugünkü altıbuçuk milyara kırk yılda geldi. İşte ne olduysa o kırk yılda oldu.

Teknoloji = Üretim Patlaması

Sovyetlerin II. Dünya Savaşı sonrası askeri üstünlük sağlamak için fitilini ateşlediği uzay çalışmalarına ağırlık vermesiyle muazzam bir bütçe gerektiren uzay yarışı başlamış oldu. Amerika'nın ilk roket-uzay çalışmalarını başlatanlar Nazi Almanyasından kaçan bilim adamlarıydı. Savaştan galip ve kârlı çıkmanın verdiği rahatlık, "en büyük benim" kibiriyle birleşince, Amerika ilk yıllarda bu uzay yarışında geride kaldı.

Sovyetler 1957'de Sputnik atağı ile üstünlüğü ele geçirince, Amerikalılar arasında yarattığı korku ve endişe "Sputnik Krizi" diye anıldı. Halk arasındaki bu moral çöküntüyü gören Kennedy, seçim kampanyasında uzay çalışmalarına ağırlık vereceğini ve on yıl içinde Ay'a insanlı bir uzay aracı göndereceklerini açıkladı. Ve öyle de oldu.

Böylece 70'li yıllara gelindi.

O gün bu işlerin içinde olanlar, geçmiş onüç yılda yapılan bu çalışmalarda, üç beş tane metal yığınını uzaya gönderebilmek için milyarlarca dolar harcanmasına ilk bakışta anlam verememişlerdi. Her şey anlamsız bir rekabet içindi. Birkaç dama bal almak için kilolarca keçiboynuzu yemek gibi bir şeydi bu.

Ama o tadın gerçek bala dönmesi uzun sürmedi. Dünya üretiminde söz sahibi olan ülkeler uzay çalışmalarının hız kazanmaya başladığı ellili yılların sonuna doğru, üretimlerinin büyük bölümünü iç piyasada satarken, artakalan miktarı da deyim yerindeyse "elini öpene" satıyordu. Uzay yarışının en önemli katkısı üretime oldu.

70'li yılların başından itibaren otomasyona geçiş, seri üretimi "patlattı". O güne kadar saatte on birim üretim yapılabilirken, bu yüz birime çıktı. Çuval dolusu para harcayıp ortaya çıkarılan teknoloji harikaları ya başka ürünlere esin kaynağı oldu ya da kendisi ürün olarak birer birer ticarîleşip insanların günlük hayatına girdi.

Sanayi toplumunun bir adım sonrası ile bilgi toplumunun bir adım öncesiydi.

Sonraki yirmi yılda ortaya çıkan aşırı üretim dünyada neredeyse kaynak talanına neden oldu.

Bu yolla geçmiş bin yıldaki aşınmayı kırk yıla sığdırdık.

Günümüz dünyasında çevre örgütleri yılda birkaç kere yayınladıkları raporlarda iklimlerin şaştığını, doğal afetlerin sıradışı biçimde arttığını, kullanılabilir su kaynaklarının hızla kirlendiğini, tüm bunların sonucu olarak yeryüzünde yaşayan altıbuçuk milyardan fazla insanın yarıya yakınının açlık ve salgın hastalıklarla karşı karşıya kalacağını yazıp çiziyor.

Bu zaviyeden bakınca gelecek hiç parlak görünmüyor.

Ne yazık ki bir tarafı parlatırken diğer tarafı aşındırıyoruz. Ama parlatırken yarattığımız değerlerle aşınan tarafları düzeltmeye, yenilemeye çalışıyoruz. Su kaynaklarını kirletirken, yarattığımız teknolojiyle deniz suyunu kullanılabilir hale getiriyoruz. Fosil yakıtları kullanarak geliştirdiğimiz bir çok cihazla daha temiz enerji kaynaklarından yenilenebilir, temiz enerji elde ediyoruz. (Ahh! Erke Dönergeci ahh!)

Uzakdoğudaki bir fuarı gezerken daha üç yıl önce kırkbin euroya kurulabilen güneş panelinin altıbin euroya düştüğünü gördüm. Bu inanılmaz gelişme, yakın gelecekte enerji sorununu kökten çözeceğe benziyor. Bunun yanında rüzgâr gücünden ve deniz dalgaları ve akıntılarından enerji elde etme çalışmaları ile ilgili her gün yeni bir haber geliyor. Tarımsal üretim topraktan bağımsız gün be gün çeşitlenerek artıyor.

İnsanoğlu gerek yaşadığı çevre şartlarından gerekse modern hayatın dayattığı kimi baskılardan olumsuz etkilenmekte. Son yirmi yıldır insanlar ya kanserden ya da kalp krizinden hayatını kaybediyor. Ama ikiyüz yıl öncesine göre de yaşam süresinin iki katına çıktığını, dünya nüfusunun ise altı kat arttığını gözardı etmemek gerekiyor. Hayatın her alanında olduğu gibi burada da iyi ile kötü yanyana ilerliyor.

İddia ediyorum, küreselleşme çalışanlar için çok büyük bir fırsat olacaktır. Paranın sınır tanımaksızın dolaşabildiği dünyamızda, bugün küçük de olsa adımları atılan "uluslararası sendikal örgütlenme" ve sivil toplum dayanışmaları konusunda ufuk açıcı gelişmeler gündeme gelecek. Bir zamanların mottosu olmuş "Tüm dünya emekçileri birleşin" çağrısı, yeni dünya düzeninde "tüm dünya emekçileri küreselleşin" şeklinde hayat bulacaktır.

 

 Yorumlar

Yazının başlığı bana Cem Karaca'nın "tüm köftecileri Türkiye'nin, birleşin" şarkısını anımsattı. Yani, konuyla pek ilgisi yok da... Öylesine...

Yuvarlanan Taş - 25 Nisan 2009 (15:47)

Fakat mesele deniz suyunun arıtılabilmesi değil de, bu teknolojiye kimin sahip olabildiği değil mi? Benim içme suyum kalmadığında, o teknolojiye sahip olanlar bunu benimle paylaşacak mı?

Şöyle somutlaştırabilir miyiz? Günümüzde ortalama bir bilgisayar kullanıcısına yetecek bir bilgisayar (internet, yazı, basit oyunlar) aslında 90'ların sonlarına doğru üretilen modellerle bile sağlanabilir. Bu kapasitede bir bilgisayarın fiyatı da 100 doları geçmez. Ancak günümüzde en ucuz bilgisayar 500 doların üzerinde. Teknolojiyi üretenlerde (kapitalizmde), ihtiyacımızdan fazlasını bize satma amacı yok mu devamlı?

Bir Fransız ya da Alman işçisiyle, Çin'deki ya da Türkiye'deki bir işçinin çıkarları hangi noktada birleşir? Batı'dakiler hafta tatillerini üç güne çıkartma ya da işsizlik maaşlarını artırma, Çin'deki bir işçi ise karnını doyurma derdinde.

Geleceğe umutla bakmak istesem de şu anda kontrolünü kaybetmiş bir vaziyette yokuş aşağı giden kapitalizmin dönüşebileceğine dair inancım ne yazık ki yok. Afrika'daki insanların, "avam"ın, toprağı hâlâ öküzüyle sürüp üç beş ton buğday üretmeye çalışan köylünün; yaşam süresini uzatan, yenilenebilir enerji kaynakları yaratan, topraksız tarım ürünü yetiştirebilecek teknolojiye sahip muktedirlerin umurunda olduğunu sanmıyorum ne yazık ki!

"Kendi çalıp kendi oynayan" bir sistem değil mi söz konusu olan?

İşçi sınıfının yerine robotları koyacağımız bir gün geldiğinde, kimin robotu daha iyiyse onun borusu ötmeyecek mi yine?

Erdem Abaka - 25 Nisan 2009 (22:06)

Yazının iyi derlendiğini ve ufuk açıcı olduğunu samimiyetle söyleyebilirim.

Ama ben yine de tam ikna olamadım. Bir sorunu, sorunu yaratan unsurları kullanarak çözmeye çalışmak geçici ve bölgesel bazı iyileşmelere yol açıyor olabilir ama büyük resme bakıldığında aşınmaya katkıda bulunmaya devam ediyor gibi geliyor bana.

Kendi kuyruğunu yiyen yılan misali yani; ağız doyarken kuyruk gidiyor.

Konu bütünlüğü için şu yazıyı tavsiye ederim: 'Gelmiş geçmiş en bencil kuşağız' (BBC) »

Seyit Balkuv - 25 Nisan 2009 (00:15)

Bugünkü düzenin rakipsiz olduğunu ve hatta "olabilecek düzenlerin en iyisi" olduğunu savunmak, tecavüz kurbanının tecavüzcüsüne aşık olmasına benziyor.

Kapitalist düzen kendi yarattığı yıkımı allayıp pullayıp matah bir şeymiş gibi gösterecek tüm ikna araçlarına sahip. Muazzam bir reklam bütçesinin yanısıra bu palavralara tüm kalbiyle inanıp, içselleştirip, sistemin gönüllü birer savunucusu haline getirilmiş mağdurlar da var.

Bir gün yeryüzündeki tüm sular kirlendiğinde ve tüm ekilebilir topraklar çölleştiğinde teknoloji hazretlerinin karşısında son bir kez secde edip "bize yeni bir yerküre yarat yâ rab" diye niyaz etme hakkımız saklı tabii ki.

Necdet Şen - 26 Nisan 2009 (09:04)

Küreselleşme klostrofobiden başka bir şey üretmiyor. Dünya küçüldükçe ruhumuz daralıyor, ruhumuz daraldıkça, dağların arkasının bilinmezlerle dolu olduğu zamanlardaki mutluluğu arıyoruz.

Yalçın Şahin - 27 Nisan 2009 (23:52)

Mekanizma mı törpülemek? Çocuk işçi mi çalıştırmamak? İşçilerin sosyal haklarını mı arttırmak? Yazar bu izlenimlere nereden kapılıyor merak ediyorum doğrusu. Getirisi yeşil dolarlar oldukça bu tür sömürüler her yerde olmaya devam edecektir.

Ali Tarhan - 13 Mayıs 2009 (18:09)

Derkenar'ın her sayfası inci gibi işlenmiş. Fikir kalitesi çok yüksek. Bu sitede karşıma çıkan tüm yazıları gözüm kapalı okurum, dostlarıma da tavsiye ederim. Fakat yukarıdaki yazı Derkenar'ın incelikli yayın çizgisiyle bağdaşmayacak kadar derme çatma. Okurken güldüm açıkçası. Kapitalist sistemin dünyayı cenneti çevireceğini zannetmek için insanın kara cahil ya da papağan falan olması lâzım. Bu arkadaş bu "derin" felsefeyi sabahtan akşama kadar reklam seyrederek mi kazanmış, merak ettim doğrusu.

Emekçi - 24 Mayıs 2009 (02:30)

Basında bir haber:

"Arjantin'in başkenti Buenos Aires'in kuzeybatı banliyösünde bulunan ve cunta döneminde işkence ve tutukevi işlevi gören Campo de Mayo adlı kışlanın eski yöneticilerinin duruşmasında, Hector Ratto adlı eski sendika delegesi yargıçlara, Arjantin'de yatırım yapan Mercedes Benz'in, sendikacıların adreslerini cuntaya bildirdiğini iddia etti.

Bugün 61 yaşında olan Ratto, "Tutuklamalar genelde geceleri olurdu, ama ben 29 yaşındayken, 12 Ağustos 1977'de aksine gün ortasında Mercedes'in binasında tutuklanıp götürüldüm" dedi. "

'Mercedes Arjantin cuntası ile işbirliğindeydi' (NTVMSNBC)

Habere göre tüm bunlar iddia. Firma da suçlamaları reddetmiş. Ancak Batılı ya da çok uluslu firmaların (siz bunu kapitalizm diye de okuyabilirsiniz) özellikle geri kalmış ya da gelişmekte olan ülkelerdeki sicili hiç de temiz değil. Ülke kaynaklarını acımasızca tüketmek, kamu kuruluşlarını ucuza kapatmak, vicdansız imtiyazlar elde etmek, hükümet devirmek, devirenlere destek olmak, cinayete zemin hazırlamak ve düpedüz cinayet işlemek.

Vaziyet bu merkezde olunca, maksatları ticaret yaparak para kazanmak olması gereken bazı kuruluşlara nasıl yaklaşmamız gerekiyor?

Yoksa tüm bu savaşlar, ticaret anlaşmaları, pazarlama ve satış "bilimi" aslında tek ve çok da masum olmayan bir maksada mı hizmet ediyor acaba?

Ticari faaliyet yürütebilmek için adam öldürülmesine razı gelecek bir zihniyet nasıl bir zihniyettir?

Böyle bir zihniyetle normal ve kurallı bir ticarî yaparak rekabet edebilir misiniz?

Erdem Abaka - 26 Kasım 2009 (15:25)

Benim de diyeceklerim var…

Ad Soyad
e posta   (yayınlanmayacak)
« 0173

Özgür Sarıkaya yazıları

Editörün Önerisi

Borazan kime denir?

Necdet Şen

Zanneder ki üç beş köşe yazısı okuyarak kâinatın sırrını çözdüğünü zanneden niyet tavşanı, hayat çizgi filmlerdeki gibi mutlak iyi ile mutlak kötü arasındaki bir boks maçıdır. Şu tarafta kahramanlar bu tarafta borazanlar.


Son Yorumlar

Bildiğimiz üzüntü duygusunu depresyon&q…
Bunalım Burhan » Ayol, bunlar sağlam insanı…

Erkin Baba da taklit sayılır Bakınız: John Lennon…
Ali Sedat Çetinkoz » Çocuğun istikbali sözkonusu

ABD'de birçok aile (özellikle de kentli, okum…
Minik Ülkü » Çocuğun istikbali sözkonusu

Milliyet gazetesindeki haberi okuyunca aklıma…
Cekni Kılsın » Vostok Gölü

Cumhuriyetin zorlanarak da olsa itiraf edilen…
Erdem Abaka » Talât Paşa Ruhu

 

Web Gezgini

Sosyalizmin Muaviye´si Stalin'dir

İki şeyi birbirinden ayırmak lâzım. Dünyada sosyalizm diye bir şey hiç olmadı. İslâm'ın başına gelen tabiri caizse, sosyalist teorinin de başına geldi.

Demir Küçükaydın (Adil Medya)


Son Yazılar

İslamlık ve Sosyalizm

Hikmet Kıvılcımlı

Bugün hâlâ -gözü kararmış vurguncu, derebeği, ezgici olmayan- her Mümin ve Müslüman, o Ganimet Sûre'sinin en birinci ayetini bir, bir daha, namusluca okuyup anlamıya çalışabilir. Kur'an ortadadır.


Talât Paşa Ruhu

Erdem Abaka

Bir "milletler topluluğu" yaratma hayalinden bir çırpıda vazgeçerek, adına ihtilâl yapılan halkların kanları ve acıları üstüne çelik bir çekirdek inşa eden İttihatçı zihniyet, Türk halkının sırtına taşınması zor bir yük bindirdi.


Kürk cinayettir!

Hülya Yalçın

Canlıların yaşam hakları doğumla başlar ve biri diğerinden üstün kılınamaz. Hele ki "KÜRK" kullanmak için öne sürülebilecek hiç bir tartışma götürür mazeret yoktur.


Yüzyılın aşkı: Güzide ve Bilal

Gökhan Akçiçek

Hayat her aşkı sonlandırmak istese de, buna direnen âşıklar, aşkı son nefeslerine kadar taşıyorlar. Gövdeden çıkıp, ruhta eriyen aşk, yaşama sunduğu insan sevgisinin tutkulu bu inadı karşısında, bazen ölümü bile çaresiz kılabiliyor.


"Tababet ve Şuabatı Sanatlarının Tarz-ı İcrasına Dair"

Melih Özel

Hazır giyim elbiselerimi diken kişileri tanımadığım gibi, hastalarımız da kendileri ile ilgilenen hekimleri tanımıyorlar artık. Halbuki ben hastalarımın hatıralarında, diktiği kumaşa, sevgiliye dokunur gibi dokunan dilsiz terzimin bende yer ettiği gibi yer etmek istiyorum.


Osmanlı'da Özel Mülkiyet

Hikmet Kıvılcımlı

İşveren Sınıfı, en normal "Sermaye Birikişi" dediği çapulla adam olmuştur. O çapul, işverenin kendi anayurdundaki milyonlarca küçük üretmenin; esnafın, köylülerin mülkceğizlerinden edilmeleri demektir.


Çocukken yağmurun kokusu da başka

Melih Özel

Toprak kokusunu mu özlemişim, çocukluğumu mu? Bilmiyorum. Belki de o kokunun beynimde oluşturduğu elektriksel aktivitenin uyardığı alanlar, o hatıralara aitti. Çok güzeldi o kokuyu yeniden hissetmek.


Susmayı Özlemek

Gökhan Akçiçek

Bizden başka evrenin tüm konukları hep susuyormuş oysa. Ağaçlar, kelebekler, gökyüzü, karıncalar, tırtıllar, solucanlar… Binlerce lâkırdının içinde susarak var olanlar varmış.


Densizlikler denizinde boğulurken

Melih Özel

"Ben de densizlik yapmalıyım!" diyorum kendi kendime. Başka çaresi yok. Belki böylece boğulmam. Ne bileyim, belki su üstünde kalmanın yolu budur.


İlk Oğullar

Gökhan Akçiçek

Onları tanımanın en kolay yolu, yüzlerine, özellikle gözlerinin içine ısrarla bakmaktır. Bakışlarını ilk kaçıran onlar olacaktır. Neden dersiniz acaba? Her kardeşle azalmanın ıstırabı mıdır bu?


Adalet

Ali Sedat Çetinkoz

Boyumdan büyük lâflar ettiğime bakmayın, baştan söyledim, bunlar bir demlik çay içilip öyle yazılmış şeyler. Başkaları ülke bile yönetmiş böyle kafayla, ben anayasa kaleme alsam ne olur?


Etiketler





Şu an 132 cici çocuk Derkenar'a bakıyor

   

Yazı Boyutu
36 - 67 - 90  
©