Erdem Abaka - 5 Nisan 2009
Şimdi anlatacaklarımı 21 Mart' ta yazmak istemiştim aslında. Dünyamızın kendiliğinden oluşmuş, doğal ve asıl yılbaşında yani. Bahar geldi ya, içimiz kıpırdamaya başladı. Saatler de ileri alındı, hava geç karıyor artık. Her tarafta bir hareket, bir telâş. Atlamışım.
Dallarda tomurcuklar patlamaya başladı. Tam bir renk cümbüşü, papatyalar, adını bilmediğim sapsarı çiçekler, kıpkırmızı gelincikler, yeşilin tonları arasına serpiştirilmiş. Ah gelincikler o gelincikler, bir de şerbetini yapmayı öğrenebilsem.
Serçeler geliyor bazen ayağımın dibine kadar. Parmaklarımın arasında top top yapıp ekmek veriyorum onlara. Bazen alt alta üst üste cıvıldaşarak bir kıyamet kopartıyorlar ki sorma gitsin. Bir serçeyle göz göze geldiniz mi hiç? Bakıştınız mı? O küçücük yaratığın zıplaya zıplaya yanınızda dans edişini seyretmeye fırsat bulabildiniz mi?
Nasıl da eş zamanlı insan bünyesi doğayla. Mevsimler turunu tamamlayıp da, başa döndün mü yeni süreç için, vücut mekânizman da hareketlenmeye başlıyor.
Bazen tüm bu zamanlamanın, doğanın döngüsünün neredeyse gün be gün önceden planlandığını ve akıp gittiğini düşünüyorum. Biz bu akışı kendimizce adlandırıp, saatleri, ayları, günleri falan uydurmuşuz sanki.
Ama nasıl denk getirmişsek artık, bazen mevsimine göre her Pazar günü yağmur yağıyor. Tamam, bilimsel bir tespit değil bu tabii ama kişisel gözlemlerim böyle. Buyur işte. Dünkü yaz havasından eser yok. Bu satırları yazdığım şu an bardaktan boşanırcasına yağmur yağıyor.
Belki de Pazar günlerini doğanın zamanlamasına biz denk getirememişiz. Ya da kadim zamanların bilgeleri döngüdeki en fazla yağmurlu günü tatile denk getirmiş. Öyle ya, ekemezsin biçemezsin. (Burak Eldem'in kulakları çınlasın. Tarihsel döngüleri anlatıyor ya bize, o bir yorum katar belki.)
İnsanı mutsuz eden şeylerin başında elektriğin icadının geldiğini düşünürüm bazen.
Tabii ki teknolojinin nimetleri açısından elektrik vazgeçilmez, biliyoruz. Bu yazıyı bile onun sayesinde yazıp ulaştırmıyor muyum size? Ama düşünsenize, elektrik lambayı, lamba gece mesaisini, gece mesaisi bünyemize ters bir çalışma temposunu yüklemiyor mu hayatımıza?
Buharlı makinelerin icadına kadar olan kısma takılmıyorum da, şu elektrik yok mu? Doğal dengesi içinde yaşayıp gidecek olan insanlığı, zalim ve amansız bir çalışma fetişizminin içine itiyor. Durmadan yeni bir teknolojik gelişme ve elektronik alet, sonra onun getirdiği yeni sorumluluklar ve yeni dertler...
"Keselim şu elektriği olsun bitsin..."
Diyemiyorsun. Çünkü seni petrole mahkûm eden sistem öylesine kıvrak bir manevrayla, bu sefer de içine saldığı kirlilik korkusuna karşılık, "işte" diyor, "buyurun, yeni elektrikli arabanız".
İyi ama, ben belki araba da istemiyorum! Olamaz mı? Ben teknolojinin bana yetecek kadar olanını seviyorum. Bir takım madrabazlar bir şeyleri daha çok üretip daha çok satacak diye mutluluğu ve saflığı mumla arar olduk.
Tarımsal üretime dayanan çağlarda daha mı mutluydu acaba insanlar?
Tamamen doğayla eş zamanlı bir yaşam. Baharda hareketlenir tabiat ana. Canlılık başlar. Gün ışırken yola düzülürsün. Eker biçersin tarlayı bahçeyi. Tabiatın bahşettiği kokular başını döndürür. Akşam gün batarken evine dönersin. Vücudun belirler zaten uyku zamanını. Televizyonun karşısında sızıp kalmak yok. Yazın ekinini biçer, sebzeni meyveni toplarsın. Kışın dinlenme zamanıdır. Hem doğa, hem senin için. Düğün dernek oldu muydu, al sana sosyalleşme, al sana eğlence.
Televizyon yok. Hezeyan yok. Cep telefonu yok. Otomobil yok. Bilinçsizce ve ihtiyacından fazla tüketim yok. Yaşam denge içinde.
Günümüzde durum çok farklı. Çünkü artık, köylerde bile düzensiz bir sanayileşmenin, abartılı teknoloji kullanımının, sınırsız tüketimin etkilerini gözlemlemek mümkün.
Devletlerin en temel ihtiyaçları götürmekte bile zorlandığı uzak köşelerde, boş bir sigara paketi, teneke meşrubat kutusu, sanayi ürünü ambalajı görüyorsun. Bu yollar, bu demir ağlar, bu araç filoları, sanki tüketim her noktaya ulaşsın, hızı hiç kesilmesin diye var. Devletin ambulansının gidemediği yerde uluslararası firmaların dondurmasını bulabilirsin kış günü.
Toplum mühendislerinin ve pazarlama baronlarının insanlığa biçtiği kefen, gitgide daha da sıkı sarmalamaya başladı bizi. Nefesimiz kesiliyor, ağzımızda tat, gözümüzde ışık kalmadı.
Doğayla baş başa kalmak için ayrı bir mesai, ayrı bir çaba harcamak, bunu bile kafamıza göre değil de, bize yapmamız emredildiği şekilde yapmak zorunda kalıyoruz.
Hafta sonu şunu yapın, bunu seyredin, şunu dinleyin, doğa yürüyüşü için şuraya gidin. Ama bunu, sizi vahşi bireylere dönüştüren yerlerde çalışarak aldığınız, sahip olmak için kendinizi paraladığınız, uğrunda eşinize dostunuza ve başka nice insana acı çektirdiğiniz otomobilinize binerek, küçük birer servet ödediğiniz teknolojik oyuncaklarınızdan ayrılmadan, marka eşofmanlarınız ve güneş gözlüklerinizle yapın.
Doğayla baş başa kalmakla doğayla uyumlu yaşamak ayrı şeyler. Hayatınızı bambaşka bir düzende götürüp, sadece hoşluk olsun diye, yaşam guruları öyle yapmanızı söyledi diye, yapacağınız eylemler, aslında harcama kalemlerinizi artırmaktan daha fazla bir işe yaramaz.
Şehirde yaşadığım zamanlarda eşe dosta bazen, kafalarını kaldırıp en son ne zaman gökyüzüne baktıklarını sorardım. Bunu hatırlayanların sayısı inanın pek azdı.
İnsanın önce doğayı ve çevresini tüketmesi, sonra da doğal çevreyle uyumlu yaşayabilmek için kurtarılmış bölgeler yaratıp şanslı azınlıklara, "doğal mekânlar" ve "ekolojik ürünler" adı altında pazarlaması, ikiyüzlülükten de öte, gaddarlık gibi geliyor bana.
Doğayla uyumlu yaşamak, sadece kuşlar, böcekler ve çiçeklerle bezenmiş özel sitelerde yaşamak, hafta sonları ormanlık alanlara pikniğe gitmek mi? Ya da sadece öyle mi olmalı? Bizden başka canlıların da yaşam hakkı olduğunu bilmek ve inanmak, canlı ve cansız her bir unsurun belli bir işlevi olduğunu kabullenebilmek, dünyanın kendine özgü ve neredeyse kusursuz işleyişini birazcık anlamaya çabalamak da gerekmiyor mu?
Bu eleştirileri yaparken, daha güzel bir dünya için kendi hesabıma ben ne mi yapıyorum?
Öncelikle daha az tüketiyorum.
Siz de deneyin. İnanın, pişman olmazsınız.
Güzel bir yazı, çok anlamlı ve doğru tespitler var tebrik ederim.
Bir Garip - 4 Ağustos 2011 (17:04)
Erdem Abaka yazıları
Erdem Abaka'nın web sitesi: Kerdeme
Bir güzellik yap, hayatı kolaylaştır
Necdet Şen
Dinlemeyen insanlardan oluşmuş bir kalabalık içinde yaşıyor oluşumuzun nedeni sadece televizyonlardaki kravatlı gladyatörlerin kameralar önünde birbirlerini lâfla tepeliyor oluşuna bağlanamaz kuşkusuz.
Bildiğimiz üzüntü duygusunu depresyon&q…
Bunalım Burhan » Ayol, bunlar sağlam insanı…
Erkin Baba da taklit sayılır Bakınız: John Lennon…
Ali Sedat Çetinkoz » Çocuğun istikbali sözkonusu
ABD'de birçok aile (özellikle de kentli, okum…
Minik Ülkü » Çocuğun istikbali sözkonusu
Milliyet gazetesindeki haberi okuyunca aklıma…
Cekni Kılsın » Vostok Gölü
Cumhuriyetin zorlanarak da olsa itiraf edilen…
Erdem Abaka » Talât Paşa Ruhu
İki şeyi birbirinden ayırmak lâzım. Dünyada sosyalizm diye bir şey hiç olmadı. İslâm'ın başına gelen tabiri caizse, sosyalist teorinin de başına geldi.
Hikmet Kıvılcımlı
Bugün hâlâ -gözü kararmış vurguncu, derebeği, ezgici olmayan- her Mümin ve Müslüman, o Ganimet Sûre'sinin en birinci ayetini bir, bir daha, namusluca okuyup anlamıya çalışabilir. Kur'an ortadadır.
Erdem Abaka
Bir "milletler topluluğu" yaratma hayalinden bir çırpıda vazgeçerek, adına ihtilâl yapılan halkların kanları ve acıları üstüne çelik bir çekirdek inşa eden İttihatçı zihniyet, Türk halkının sırtına taşınması zor bir yük bindirdi.
Hülya Yalçın
Canlıların yaşam hakları doğumla başlar ve biri diğerinden üstün kılınamaz. Hele ki "KÜRK" kullanmak için öne sürülebilecek hiç bir tartışma götürür mazeret yoktur.
Yüzyılın aşkı: Güzide ve Bilal
Gökhan Akçiçek
Hayat her aşkı sonlandırmak istese de, buna direnen âşıklar, aşkı son nefeslerine kadar taşıyorlar. Gövdeden çıkıp, ruhta eriyen aşk, yaşama sunduğu insan sevgisinin tutkulu bu inadı karşısında, bazen ölümü bile çaresiz kılabiliyor.
© Derkenar - Sitedeki içerik 5846 sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Yasası ile korunmaktadır. Yazılı izin olmadan kopyalanamaz, çoğaltılamaz, değiştirilemez, başka mecralarda kullanılamaz. Ancak uzunluğu 200 kelimeyi geçmemek, yazar adı ve kaynak belirtmek ve bu sayfaya link vermek kaydıyla yazılardan alıntı yapılabilir.
(Ayrıntılı bilgi için, bakınız »
Derkenar'ın Manifestosu)
Şu an 109 cici çocuk Derkenar'a bakıyor
Yazı Boyutu
Büyük
Standart