Patronsuz Medya

Trigger Happy

Deniz Türkoğlu - 11 Haziran 2010


Doğmak, yaşamak ve ölmek. İnsan hayatı, doğuşla yeşeriyor. Doğumla baş veren, boydan boya yaşıyor. Toprağı delip geçebilmenin hediyesi bu. Çok uzaktan geliyorsun, çok çabaladın, çok yoruldun, o yüzden hayatla ödüllendirildin der gibi.

Toprağı delmenin, doğmanın, yeşermenin kanıtı, hayatla ödüllendirilmek. Sonra yaşamak, sonra da ölmek. İnsanın değişmez kaderi olan bu sürecin, aydınlık anlamlar içeren koskoca hikâyeler büyüttüğüne ve kimsenin, en azından kendi hikâyesine ihanet etmeyeceğine, kendine sadık kalmamak gibi bir çılgınlığa meyletmeyeceğine inanmak kalıyor geriye. Mucizelere neden küfredilsin?

Doğmak, yaşamak ve ölmek. Kimsenin iptal edebileceği, gecikebileceği, yerine başkasını gönderebileceği türden bir şey değilse, öyleyse, bir dünya, aydınlık bir dünya, iyilik dolu bir dünya kurmak, insanın elinden gelebilmeli, gelemez mi?

İnsan, hayatın içinde anlamlı cümleler kurabildikçe büyüyor meselâ. Büyüyen, değişiyor. Büyümek; mucizeyi baştan kabul ederek, eksiğine çoğalmak, katıyken yumuşamak, hamken pişmek gibi. Masumiyeti, hayata karşı duyulan merak ve heyecanı yitirmeden ama cehaletin de acıtan ne kadar kaba yanı varsa, hepsinden kurtularak. Bazen kabullenerek, bazen isyan ederek, fırtınaların içinde düşe kalka, yürürken büyüyerek.

Dünyanın uçsuz tarlalarında büyüyen çocukların yolları, ayrıkların, dikenlerin sardığı, boz, kızgın toprağın üzerinde geçer. Rüzgârla yarışırlar, taş toplarlar, ota samana bulanırlar. Oynarlar. Büyük gülüşlerin ve küçük öfkelerin çocukları, iyidirler, iyi olmaya bakarlar.

Ama o çocukların bazıları, kedilerin kuyruklarını kesmeye, köpeklerin tüylerini ateşe vermeye, kuşları düşürmeye meraklıydılar. Yaptılar da. Hatta öldürdüler de. Hayvan leşlerini gömdükleri bir hayvan mezarlığıyla anılır oldu çocuklukları. Can yakıcı oyunlar oynadılar. Bazıları öyleydi.

Doğdular yaşadılar ama mucizelere değil, otoriteye düşkün, ihanet korkusuyla değil, iktidar arzusuyla gözleri kararmış tuhaf yetişkinler oldular. Değil ki, iyilik dolu aydınlık bir dünya kurmak, iyilik dolu aydınlık bir cümle dahi kuramadılar. Bazıları öyleydi.

İşaret parmakları tetiğin üzerinde, çok seri çok hızlı çok sert hareket eden korkak hayvanların vücut diliyle, zihin yapısıyla, dünyayı koskoca bir tehdit tarlası ve av mecrası olarak gören karanlık bakışlarıyla, huzursuz ve kıpır kıpırdılar.

Önce ayrık otuna, taşa, samana... Önce kedilerin kuyrukları, köpeklerin tüyleri, kuşların kanatları derken... Sonra yaşadıkça, yürüdükçe, yol yürüyüp büyüdükçe, karşılarına çıkan ne varsa, hepsine ateş açarak, yıkarak, yakarak, geçtikleri toprağın üzerinde korkunç izler bırakmaya başladılar. Dünyayı olduğu gibi kabule değil, olması gereken neyse ona itaate, kendi doğrularına, kendi isteklerine hizmet edebilecek bir boyun eğişe zorladılar. Bazıları öyleydi.

Afganistan'ın Sovyetler Birliği tarafından işgalinde Afgan halkının karşısına, halkı kontrol altına almak, evleri aratmak, şüphelileri sorgulamak için, Sovyet ordusunun içindeki Rus askerlerini değil, halkın, Ruslar kadar yabancılamadığı ve nispeten göz göze gelebildiği Özbek askerlerini çıkardılar.

Bugün Nato kuvvetleri aynı bölgede, Türk askerini kullanmayı yeğliyor. Savaşlarda işgallerde bile halk, insanlık onurunun yerle bir edilmesinden, ölümden daha fazla korkuyor. İçinde kadınların ve çocukların yaşadığı evlerin, çıplak odaların mahremiyetine, işgalci kuvvet de olsa, insanlığın dışına düşmüş, gözünü kan bürümüş saldırganları sokmak istemiyor. Ölümün kimin elinden geldiğine gösterilen son bir dikkat ve belki de son tercih. Düşmanını, elinde kalan tek şeye, insanlık namusuna göz diktiği için affetmiyor. Ve böylece her ölüm, gökte yankısını buluyor.

Savaş, bölgelere şehirlere caddelere yayılmış, sokakların her biri tam teçhizatlı askerler tarafından kuşatılmış, sıradan masum insanları avlayan bir av partisine dönüştürülmüş olsa da, insanın birinci derdi onurunu korumak. Ama savaşların-işgallerin yaşandığı yerde, insanlık onurundan bahsetmek büyük lüks.

Nato'daki Türk askeriyle diğer ülke askeri arasındaki yegâne fark, birinci askerin sokaklarda silâhın namlusunu yerde gezdiriyor olması. Diğer asker, silâhın namlusu her zaman yukarıda dolaşıyor. İnsanlara doğrulmuş, baş hizasında, her an ateş etmeye hazır, her an eli tetikte, her an halkın arasında ve halkın tehdit olduğu ezberiyle geziyor.

"Trigger happy", tetik çekmekten memnun, tetiğiyle mutlu, tetik delisi olmuş bir asker türünü anlatıyor. Trigger happy, bir türlü büyümeyen, eğlence devriminin son oyunlarının sürekli takas edildiği teknolojik operasyon üslerinde, bilgisayar playstation ekranındaki sanal hedefi gülerek eğlenerek vuran, sonra operasyona çıkıp, bu kez gerçek hedefleri ama yalnızca direnişçileri değil, sivilleri de, çocukları da, çok doğal, çok hızlı, çok kolay vuran, "tehdit yok edildi" raporlarıyla geçmişi kalabalık adamların ruh hallerini özetleyen bir kelime. Trigger happy, tetik manyağı donuk vicdanlı kalpsiz bir türün, dünyanın gözü önünde sıradanlaştırdığı ve kitle iletişimle köşe bucak yaydığı, giderek kabullenilen yeni bir insanlık durumu.

Kendini tehlikede (hatta yalnızca rahatsız) hissettiği ilk yerde tetiğe basmak ve tehdidi yok etmek üzere kodlanmış, hiç bir tehlike oluşturmayan durumlarda da tetiğe basma ihtiyacına dönüşmüş korkunç bir alışkanlığın adı.

Önce ayrık otuna, taşa, samana... Önce kedilerin kuyrukları, köpeklerin tüyleri, kuşların kanatları derken... Sonra yaşadıkça, yürüdükçe, yol yürüyüp büyüdükçe, karşılarına çıkan ne varsa, hepsine ateş açarak... Yıkarak, yakarak, geçtikleri toprağın üzerinde korkunç izler bırakmaya başladılar. Bazıları öyleydi.

 Yorumlar

Hani, hastaneye annesinin kucağında getirilmiş bir bebek görürsün. Derisinin altında kırılıp kalmış bir diken ucu kesintisiz bir huzursuzluk vermektedir bebeğe, durmaksızın ağlamaktadır.

Cerrah ustalıkla deşer yarayı. Yabancı doku, etrafında biriktirdiği cerahatle birlikte dışarı akar. Daha yarım dakika geçmemiştir; bebek ağlamasını keser ve annesinin kucağında huzurlu bir uykuya dalar. Derisinin altındaki kötülük gitmiş, gene eski uyumlu, bütüncül haline dönmüştür.

Bu yazıyı okurken kendimi işte o bebek gibi hissettim. Nicedir dilimin altında tuttuğum, nasıl söyleyeceğimi bir türlü bilip beceremediğim, canımı acıtan, içime sinmeyen isyanımı o kadar güzel anlatmışsın ki, kendi içimi okur gibi okudum.

Bugün hayatımda huzursuzluk kaynağı olan iki cerahat aktı gitti. Birini sen deştin, diğeri kendiliğinden patladı.

Herhalde bu gece bebekler gibi uyurum.

Kaleminin ışıltısı eksilmesin Deniz.

Necdet Şen - 11 Haziran 2010 (15: 55)

Herkes inansa keşke bir mucize olduğuna. İnansa bir insan olduğu için, güneşte kuruyan ayrık otundan farkı olduğuna. Ve inansa da biz yüreğimize düşen keşkelerin acısını dindirmek için buzdan dağlar sarmasak sinemize. Anlamlı cümleler kurdukça büyüyoruz evet. Ama anlamlı cümleler kurmayı öğrendikçe ihanet ediyoruz kendimize. Papatya beyazıyla doğuyoruz, insanın kucağında büyüyoruz, sütün helâlini emiyoruz, bahar gibi yeşeriyoruz, en gerçeği biz insanız insandan geliyoruz.

Peki neden sonrasında bir öfke seline kapılıyoruz? Geçen zaman hangi aralığında bize hangi duygu böylesi bir kötülüğü enjekte ediyor? Neden farkına varamadan elimizdeki kalem silâhlara, sopalara dönüşüyor? Gülen gözlerimiz öfke nöbetinden kıpkırmızı kesiliyor. Bir mucize nasıl bir yok ediciye dönüşüyor?

İki kız çocuğu annesiyim. Daha küçücükler. Onları dünyaya getirmiş olma mutluluğumun her gün bir yürek acısıyla baltalanmasını istemiyorum. Bir bebek nasıl büyütülüyor, ne zorluklarla, ne mücadelelerle boy veriyor? Bunu bilerek, bunu yaşayarak, bir insan kucağında yetişerek büyüyor herkes.

Nasıl oluyor da çapsız bir dönüş yapıyorlar? Ruhlarını nereye emanet ediyorlar? Doğarken seçme şansımız yok. Ölürken seçme şansımız da yok. Peki yaşamı seçme şansımız varsa niye iğrenç olanı seçiyoruz? Biz doğan herkes bir yarışı kazanan birincileriz. Katıksız doğuyoruz, tertemiz. Neden karaları seçiyoruz ak yerine?

Ben uykularım kaçmasın istiyorum yavrularım büyürken. İnsanlardan korkmadan dostluk kurabilsinler istiyorum. Yarınlar gelirken onlar için sızlayan vicdanım olmasın istiyorum. Bir anlatabilsem kendimi. Bir annenin çocuğu için kaygısını, nasıl derin.

Benim kızlarım dünyanın neresinde olursa olsun televizyonda izledikleri her bir acı çeken çocuk gördükçe gözyaşı döküyorlar. Ve korkuyorlar bu acı bir gün kapılarını çalacak diye. Bütün dünyada kimse bu hakka sahip olamaz, daha biri beş, biri altı yaşında olan çocuklarımın vicdanlarını sızlatamaz. Onları gelecekten korkutamaz.

Filiz Özdemir Gönüllü - 7 Temmuz 2010 (15: 17)

Yazıyı okuduğumda düşündüğüm ilk şey, sorduğum ilk soru şu oldu:

Trigger Happy olma hali, kişisel bir durum, seçim, evvelce kedi kuyruklarına, hayvan canlarına kastetmekle, "bazı insanların doğası"yla mı ilgilidir, yoksa böylelerini yaratan, yeniden üreten daha başka bir süreç/sistem/zihin yapılanması mıdır? İlki doğru ise, yapacak bir şey yok demektir; ama eğer ikincisi daha manidar görünüyorsa, en azından yapmaya teşebbüs edilecek bir şeyler olduğu umudu yeşerebilir.

Bunun üzerine düşünmek gerek: Çünkü bazılarının doğası, yapısı, karakter(sizlik)i değil ve mesele bu kadar basit değil sanırım.

Candan Dinç - 4 Ekim 2010 (23: 55)

Benim de diyeceklerim var…

Ad Soyad
e posta   (yayınlanmayacak)
« 9949

Deniz Türkoğlu yazıları

Derkenar'da   Google'da

Editörün Önerisi

Yayıncıya kitap beğendirme kılavuzu

Necdet Şen ve bir yayıncı ~ 1 Kasım 2001

Belki de size acı veren anılarla hesaplaşmak, bir parça huzura kavuşmak için onca emek verip bir yapıt ortaya koymuştunuz, ama asıl acı ve travma dönemi şimdi başlıyor. Artık kitapçı dükkanlarından içeri girmenin, raflarda dizili yüzlerce, binlerce çeşit kitap arasında kendi eserinizi görememenin azabıyla tanışmak üzeresiniz.


Son Yorumlar

Türkiye'de ortalama gazete okuma hali nedir? Başlıkl…
Mustafa Muammer Elöz » Bu nasıl haber dili?

Hürriyet gazetesinden cozutuk bir haber. Özetleyerek verelim…
Durmuş Düşünür » Sağlıklı Beslenme

80'lerin başı, Türkiye dönüşüyor. Her şey değişiyor. Hiçbir…
Erdem Abaka » Baba, oğul, futbol

Yıllar önce Moda sahilinde yürüyorum. Adetim olduğu üzere, b…
Necdettin Efendi » Baba, oğul, futbol

Futboldaki beceriksizliğime, kalecilikteki kazmalığıma ve bu…
Mustafa Muammer Elöz » Baba, oğul, futbol

Yahu futbol muhabbeti başlamış haber veren yok. Bensiz olur…
Erdem Abaka » Baba, oğul, futbol

 

Web Gezgini

Liberalizmin ardından - 2

Etyen Mahçupyan - Zaman, 17 Mayıs 2012

Yayla'ya göre bir ülkenin zenginliği, nasıl dağılmış olursa olsun, o ülkenin zenginliğidir ve zenginler daha fazla tüketseler bile nihayette o zenginliği yatırıma dönüştüreceklerdir.…


Son Yazılar

Baba, oğul, futbol

Mustafa Muammer Elöz - 16 Mayıs 2012

Çıktık, hızlı adımlarla uzaklaştık biraz sonra muharebe meydanına dönecek mahalden. Arabaya binip radyoyu açtık. Bizden sonra yaşananları öğrenince, beni mutlu eden yorumu duydum abiden: "Baba sözü dinleyeceksin arkadaş!"


Annem ve diğer her şey

Hülya Yalçın - 11 Mayıs 2012

Dilerim yeryüzünden annelerin göreceği tek acı evlâtlarının ölüm acısı olsun, başka acılarını hiç görmesinler, yaşamasınlar. Ve daha çok dilerim ki hiç bir evlât anne babası sağken ölmesin.


Yılmaz Erdoğan, Ahmet Altan ve işkembeden bombardıman

Necdet Şen - 11 Mayıs 2012

Baştan söyleyeyim yalnız, bu afyonu patlamamış sabah vıdı vıdısı, şöhret ve onun insan evlâdına ettikleri üzerinedir. Başlıkta zikredilen isimlere hiç bir bir garezim yok.


40 yıl önce, Yenimahalle'de

Melih Özel - 4 Mayıs 2012

Elimdeki bardağın serinliği ve sevgili karımın "al canım!" seslenişi ile kendime geliyorum. Ağzım, dilim kurumuş. Suyu içiyorum kana kana. Terlemişim.


Bin yıllık senfoni: Elhan-ı Şubat

Ali Sedat Çetinkoz - 2 Mayıs 2012

Esas korkmaları gereken başka bir şey var: Elbet bir gün o ezilenler, ezenleri ile yüz yüze gelecek; yine bir mahkemede, çıplak, silâhsız… Hem de mahkemelerin en büyüğünde: Mutlak adalet için!


Gemiye çektik yelken!

Melih Özel - 30 Nisan 2012

Sudan çıktık. Muharebeden arta kalanlarımızı toplamaya başladık. Tekneyi, ilk kurduğumuz yere aldık. Denize dökülenleri toparlarken, bir yandan da birbirimizi kırmadan durumumuzu akla uygun hale getirmeye çalışıyoruz.


Ormanın Diktatörleri

Deniz Türkoğlu - 24 Nisan 2012

Sonuç mu ne? İşte şu: Şimdi Ege'de Bodrum'a yakın, yüksek korumalı özel bir cezaevi arıyorlarmış ona, sonunda bulmuşlar. Gördüm o cezaevini, doğanın göbeğinde…


Hızlı Gazeteci Nereye? Cem Karaca Özgür Üniversite Birikim Mor Çatı Hrant Dink Vakfı Nefret Söylemi İç Mihrak Askerler Anlatıyor DurDe Greenpeace Altüst Vikipedi Ürün Sanat Galerisi


Etiketler

Adalet Aile Ali Türkan Bencillik Beslenme Beyaz Türk Bilim Birey Bürokrasi Cem Karaca Cinsellik Çizgi Roman Çocuk Darbe Deprem Derkenar Devlet Dil Din Distopya Edebiyat Eğitim Ekonomi Entellektüel Erkek Felsefe Feminizm Gazete Genetik Gençlik Gezi Güvenlik Hayat Hayvan Hızlı Gazeteci Hobi Hukuk İnceleme İnternet İstanbul Kadın Kapitalizm Kedi Kemalizm Kent Korku Kürt Medya Mektup Meslek Militarizm Milliyetçilik Mizah Mobbing Modernizm Mutluluk Müzik Nefret Nostalji Oportünizm Otomobil Para Polemik Portreler Protesto Psikoloji Reklam Sağlık Sanat Sevgi Sinema Siyaset Sokak Sol Sosyalizm Sosyoloji Spor Suç Tabiat Takvim Tarih Tasavvuf Teknoloji Televizyon Temizlik Terör Toplum Tüketim Vicdan Yobaz Futbol

Şu an 181 çift göz Derkenar'a bakıyor

419 - 7101 - 7927        

Yazı Boyutu
©