Ali Sedat Çetinkoz - 21 Mayıs 2009
Biraz aşağıda okuyacağınız saçmalıkları aklıma üşüştüren olay aslında mevzunun kendisiyle çok ilgili değildi. Olay neydi derseniz; hem tenor, hem doktor, hemi de genç kızların sevgilisi popçu hemşerimden dinlediğim bir yeniden düzenleme (remix) idi. Keşke bu yeniden düzenleme işinin de cîfesini çıkarmasa idik. Biliyorsunuz, artık müzik diski yapıp da içine en az bir tane "remix" koymayana kız vermiyorlar.
Meramımı daha açık anlatayım, dinlediğim bu parça, teknik olarak belki "Aldırma Gönül" olabilirdi ama ruhen asla! Yapmayın kardeşler, etmeyin abiler; bilenler cevap versin lütfen, bu şarkının sözleriyle diskoda dans edebilir misiniz?
"Ağladığın duyulmasın - dum tıs dum tıs - Aldırma gönül aldırma - dum tıs dum tıs - Haydi eller havaya!"
Sakın buradan teknolojik gelişme karşıtı veya remikse düşman biri olduğum çıkarılmasın. Ben yerinde ve gereğinde kullanılmış teknolojiye en azından mesleğim açısından karşı olamam zaten. Ayrıca malzemeden çalınmamış ve ruhu olan her tür müziği de severim; hem hiç kategorize etmeden, arabeskten klâsiğe hepsini. Cuk oturmuş remiksleri veya farklı yorumları da sevmişliğim vardır.
Ben yetişemedim ama yetişenler, hali vakti yerinde bazı evlerde çalınan kurma kollu, taş plaklı gramofonlardan bahsederler: Hamiyet, Aylâ, Münir, Hâfız... O zamanlar müzik, henüz saygıya lâyık bir halde olduğundan herhalde, gereken ortam sağlanarak dinleniyormuş. Eskinin her şeyi güzelmiş derlerse bilin ki yalandır, zarafet hariç!
Ellili yılların Amerikan filmlerinde kasaba delikanlıları, üstü açık arabalarıyla caddede düşük hızda gezinir ve yüksek seste müzik dinlerler; kaldırımdaki üç-beş kız da onlara bakar, kıkırdaşırlardı. Biraz geç olsa da bunları biz de yaptık ve yapıyoruz. (Bu cümle önemli bir siyasetçinin tarzına çok benzedi ama ne yapalım.)
Altmışlı Yıllarda uzay çalışmaları teknolojiyi de hareketlendirdi. İlk hamleler çanta şeklinde taşınabilir radyo ve makara teypleri ortaya çıkardı. Almancılar bunu hevesle anavatana taşıdılar. Bu uğurda paraya kıyabilenler, yollarda dal-radyo gezmeye başladı. Taksimetreli dolmuş otomobillerde PVC plak çalabilen pikaplar peydah oldu. İçinde dönen Şükran Ay plağı, amortisörlerinden sebep, yürek burkan şarkı muhtevasına aldırmadan, neş'eyle göbek atıp dans ederdi.
Yetmişli Yıllar, lâmbalı cihazların yerini transistörlülere bırakmasına sahne oldu. Bu değişim düşük voltaj, yani pille çalışan her türlü seyyar cihaz demekti. Makaralı teyplerin kısa süren saltanatından çabucak kaset çağına geçildi, Unkapanı icat ve ihyâ oldu. Kasetler artık zerzevat arabalarına monte edilmiş akülü ototeypler ve devâsâ kolonlarla mahalle aralarında satılıyordu.
Entegre devreler ve pillerin gelişmesiyle cihazlar gittikçe küçüldü ve cebe girdi. Önceden radyosunu elinde gezdirenler, artık cepten çalışır oldular. Kemik renkli minik dinamik kulaklıklarla ekmek kadayıfının kaymağı da tamam oldu, millet CIA ajanı gibi dolaşmaya başladı. Ardından çılgınca bir videokaset devri yaşadık: VHS, Betamaks, 2000... Her yanda pıtrak gibi video kiralama dükkânı açılıyordu.
Steryo iyice yaygınlaştıktan kelli, dünya artık asla eskisi gibi olmayacaktı, anladık. Batıda siyahlar, doğuda biz, omuzumuzda yüksek sesle çalan hayvanî steryolar gezdiriyorduk. Çalan müziğin ritmine uygun yanıp sönen spot ampullerle her bir ev, kolayca diskoya dönüşebiliyordu.
Seksen'lerde "glasnost" ile kabuğunu çatlatıp, özgür zamanlara zıpladığının farkına varan gençler; tren, otobüs, vapur gibi toplu taşıma araçlarına biner binmez bir dinî ritüeli gerçekleştirir gibi kulaklıklarını takıp volkmeniyle bütünleşir; bu trans anında etrafla ilişkilerini de keserlerdi. Kimseye ihtiyaçları yoktu; ne yanında oturan fırıncıya, ne de elindeki fileyle ayakta zor duran öğretmene... (Bkz: Pink Floyd, The Wall.) Biliyordu ki, herkes birbirine burunlarıyla çaktırmadan onu gösterip, gıptayla başlarını sallıyorlardır.
Bir ara ortalığı kasıp kavuran Halk Bandı telsizler dönemi, kanalların curcunaya dönüşü ve fuhuş sektörüne yardım ve yataklığı âşikâr hale gelmesinden sonra yavaş yavaş kaybolarak, yerini bu işleri gizliden yapma kabiliyetine sahip cep telefonuna bıraktı. O sıralar cep telefonu, batıda da en çok telekızlar tarafından kullanıyordu. Sorabiliriz, bıçakla doktor can kurtarıyor, katil can alıyor; bıçağın kabahati ne diye. Aslında çıkarılabilecek tek kesin sonuç, bıçağın her durumda eti kesebildiği, yani tehlikeli bir âlet olduğudur.
Cep telefonu Doksanlı Yıllar'ın sonlarına doğru özellikle gençlere gerçekten yeni bir çığır açmıştı. "Arkadaşlarda ders çalışmaya gidiyorum" kolpasında çok kere başlarını yakan sabit telefona karşı, "süpper" teknolojik bir destek gelmişti. Tüfeğin ayarını bozduğu mertlik, cep telefonu sayesinde ebediyen toprağın altını boyladı. Bu sayede gençler mutlu oldu, ana-baba da huzurla doldu.
İkibin'ler ise tam bir dijital istilâya şahit oluyordu. VCD-DVD oynatıcılar, kişisel bilgisayar, internet, önce diskmen, sonra MP3çalarlar, uydu yayını, plazma-LCD-HDTV'ler, fotograf makinaları... Birinci, ikinci, üçüncü derken; ufukta ölümden gayrı her derde çâre, dördüncü nesil cep telefonları da görünmekte. Bu cihazların hedef kitlesi büyük ölçüde 8-25 yaş arasıdır. Siz bu yaşlarda olup da, adı geçen cihazları gerçekten ders çalışmak için, bilim için, mesleği için kullanan kaç kişi tanıyorsunuz?
Cep telefonu ise artık ürkütücü boyutta salgın bir hastalık. Anaokuluna giden bebelerin ceplerinde bile cep telefonu olmak zorunda. Zorda kalırsa annelerini arayacaklarmış! Zannedersiniz ki, organ mafyası telefonu olmayan çocukları bir bir tespit ediyor ve onlar asla evlerine dönemiyorlar! Acaba annesini arayan çocuk hiç olmuş mudur? Sakın topluca katıldığımız bir sidik yarışının rüzgâra karşı etabında olmayalım? O yüzümüze yağanın yağmur olduğunu hiç sanmıyorum!
Şimdi Yetmişli Yıllar'a göre değişen tek şey; trende, otobüste, vapurda bir yer bulup oturur oturmaz ilk yapılan şey, çantadan volkmeni değil, cep telefonunu çıkarmaktır. Yollarda, özellikle de genç kızlar, kulaklarından sarkan kablolarla ve telefonlar sürekli elinde geziyor. (Bkz: Âleti elinde gezdirmek.) Durakta otobüs beklerken bile dakikada bin karakter mesaj atma rekorunu test ediyorlar. Başparmaklar hızla gelişirken, beyin de aynı oranda dumura uğramakta sanki.
En baştaki mevzuya geri dönecek olursak: Teknolojinin hızla gelişmesi, bilinen anlamda bir "ilerleme" demek olmayabilir. Nereye gittiğimizi bilmiyorsak, "ileri"nin hangi yön olduğunu nasıl bileceğiz? İlerleme denen şeye yüklediğimiz manalar, her yaşta ve çevrede farklı vücut bulabiliyor. Belki çok genç olsaydım, bireysel haz alma yollarını kolaylaştırıp köpürten icatlara ilerleme diyebilirdim. Belki "Aldırma Gönül Aldırma"nın "Disco Version"unu da çok severdim, kim bilir?
İlkokulda sınıflarımızın duvarlarında, insanın maymundan homosapiense giden gelişmesini anlatan bir illüstrasyon vardı. Şimdi acaba diyorum, o bant, aslında tekrarlayan büyük sistemin sadece yarım periyotluk bir kısmı mıydı? Bu aralar, o yarım periyodu hızla bire tamamlıyor olabilir miyiz? Nedense birden, Kubrick'in 1968 yapımı "2001: Space Odyssey" filmini tekrar seyretmek geldi içimden.
Ayol, gidip koyayım 1080p çözünürlükteki 12 disklik filmi HDTV'me de, 7+1 sinema ses sistemiyle bir güzel seyredeyim. Ksknn ezktr, cgdsdr, fsldr! (Kısa mesajın Türkçe'si: Kıskanan eziktir, çağdışıdır, fosildir!)
Bu yakınlarda eski bir arkadaşla buluştuk. Dertliydi. Acelesi vardı. LCD mi plazma mı ne kocaman ekranlı televizyonu arıza yapmış, tamirdeymiş. Aksi gibi o hafta da Fenerbahçe'nin maçı varmış. Televizyon tamirciden Salı günü gelecekmiş. Maçı kaçırmamak için gidip bir tane daha plazma TV almak istiyormuş...
"Başka televizyon yok muydu evde" dedim, "var oğlanın odasında bir tane daha ama bizi odasına sokmaz şimdi" dedi.
Sanmayın ki eski tip tüplü televizyon, o da bilmemkaç ekran LCD imiş.
"Al, bendekini vereyim sana" dedim, baktı benim televizyona, burun kıvırdı. Tüplü televizyon ne de olsa.
"Yahu, git bir kafede seyret o zaman, ya da bir birahanede falan," dedim, "ı-ıh, kesmez" dedi.
İkna edemedim. Koşarak gitti yenisini almak için. "Ne olacakmış ki, çok ucuzmuş..."
Lütfen söyleyin Güzin Ablacıım, kafayı yemek üzereyim!
Ben mi çok eski kafalıyım, yoksa Türkiye çağ mı atladı ablacığım anlayamıyorum. Bir tane limon için on dakika pazarlık yapan insanların bile leblebi çekirdek alır gibi plazma ekran, iPod, iMac falan alıp bunu bir de gururla anlatmalarına kıl oluyorum. İki kişilik ailede üç tane laptop, iki tane PC, altı tane cep telefonu normal mi şimdi?
Krişna Yumurti - 22 Mayıs 2009 (14:48)
Öğrencilik yıllarımda okulun yakınıdaki bit pazarına gider eski 45'lik toplardım. İyi ki de toplamışım. Cem Karaca'yı, Fikret Kızılok'u, Barış Manço'yu o yıllarda kaydedilmiş, üstelik kendine has kayıt teknolojisiyle dinlemek ayrı bir keyif hâlâ.
Hem sonra Hafız Burhan'ın soyadının "Sesyılmaz" olduğunu da öğrendim bu sayede. Nurcan Opel'in otomobil markasıyla alâkası olmayan bir şarkıcı olduğunu da. Yıllar sonra meşhur bir filmde karşıma çıkacak "Küçük Arda" plağını o zamanlardan attım arşive.
Çoğu anasının gözü eskicilerden zar zor aldığım Dual'lerde dinledim onları.
Cd'lerim de oldu sonra, ama plaklarımın yeri ayrı. Acaba, "Canım Abime sevgilerimle" diye imzalanmış "Dağlar Dağlar" 45'liğini kimler dinlemişti ilk kez?
Şimdi mp3 "indiriliyor" netten.
Tv alınırken en büyüğü alınıyor. Digital sinema sistemleri kuruluyor evlere. Film seyretmek için değil ama. "Var mısın Yok musun"u daha iyi duymak için. Öz oğlunu öldüren annelerin "bir de meşhur olayım bari" diye çıktıkları sabah programları plazmalardan seyrediliyor.
Önce bin liralar veriliyor telefonlara, sonra şikâyet edip "hiç bir yerde rahat yok kardeşim" diyebilmek için.
Oysa ne demişler; "Teknolojinin makbul olanı ucuz, işlevsel ve insan evlâdına yetecek kadar olanıdır."
Efendim? Öyle bir söz yok mu? İyi şimdi oldu o zaman.
Teknoloji demişken şöyle iyi bir fuar olsa da gitsek. Belki şortlu kızlar da vardır hem:)
Erdem Abaka - 31 Mayıs 2009 (10:20)
Ali Sedat Çetinkoz yazıları
"Suçlusun, çünkü az önce seni suçladım!"
Necdet Şen
Lâf ebeliğiyle muhakemeyi birbirine karıştıran ve Söz'ü fizikî şiddetin yerine koyan kişilerle yapılan o şeye, tartışma değil ağız dalaşı demek daha doğru olur aslında. Akıl fikir sağlığı açısından, böyle kişilerin muhatap bile alınmamasını öneririm.
Bildiğimiz üzüntü duygusunu depresyon&q…
Bunalım Burhan » Ayol, bunlar sağlam insanı…
Erkin Baba da taklit sayılır Bakınız: John Lennon…
Ali Sedat Çetinkoz » Çocuğun istikbali sözkonusu
ABD'de birçok aile (özellikle de kentli, okum…
Minik Ülkü » Çocuğun istikbali sözkonusu
Milliyet gazetesindeki haberi okuyunca aklıma…
Cekni Kılsın » Vostok Gölü
Cumhuriyetin zorlanarak da olsa itiraf edilen…
Erdem Abaka » Talât Paşa Ruhu
İki şeyi birbirinden ayırmak lâzım. Dünyada sosyalizm diye bir şey hiç olmadı. İslâm'ın başına gelen tabiri caizse, sosyalist teorinin de başına geldi.
Hikmet Kıvılcımlı
Bugün hâlâ -gözü kararmış vurguncu, derebeği, ezgici olmayan- her Mümin ve Müslüman, o Ganimet Sûre'sinin en birinci ayetini bir, bir daha, namusluca okuyup anlamıya çalışabilir. Kur'an ortadadır.
Erdem Abaka
Bir "milletler topluluğu" yaratma hayalinden bir çırpıda vazgeçerek, adına ihtilâl yapılan halkların kanları ve acıları üstüne çelik bir çekirdek inşa eden İttihatçı zihniyet, Türk halkının sırtına taşınması zor bir yük bindirdi.
Hülya Yalçın
Canlıların yaşam hakları doğumla başlar ve biri diğerinden üstün kılınamaz. Hele ki "KÜRK" kullanmak için öne sürülebilecek hiç bir tartışma götürür mazeret yoktur.
Yüzyılın aşkı: Güzide ve Bilal
Gökhan Akçiçek
Hayat her aşkı sonlandırmak istese de, buna direnen âşıklar, aşkı son nefeslerine kadar taşıyorlar. Gövdeden çıkıp, ruhta eriyen aşk, yaşama sunduğu insan sevgisinin tutkulu bu inadı karşısında, bazen ölümü bile çaresiz kılabiliyor.
"Tababet ve Şuabatı Sanatlarının Tarz-ı İcrasına Dair"
Melih Özel
Hazır giyim elbiselerimi diken kişileri tanımadığım gibi, hastalarımız da kendileri ile ilgilenen hekimleri tanımıyorlar artık. Halbuki ben hastalarımın hatıralarında, diktiği kumaşa, sevgiliye dokunur gibi dokunan dilsiz terzimin bende yer ettiği gibi yer etmek istiyorum.
Hikmet Kıvılcımlı
İşveren Sınıfı, en normal "Sermaye Birikişi" dediği çapulla adam olmuştur. O çapul, işverenin kendi anayurdundaki milyonlarca küçük üretmenin; esnafın, köylülerin mülkceğizlerinden edilmeleri demektir.
Çocukken yağmurun kokusu da başka
Melih Özel
Toprak kokusunu mu özlemişim, çocukluğumu mu? Bilmiyorum. Belki de o kokunun beynimde oluşturduğu elektriksel aktivitenin uyardığı alanlar, o hatıralara aitti. Çok güzeldi o kokuyu yeniden hissetmek.
Gökhan Akçiçek
Bizden başka evrenin tüm konukları hep susuyormuş oysa. Ağaçlar, kelebekler, gökyüzü, karıncalar, tırtıllar, solucanlar… Binlerce lâkırdının içinde susarak var olanlar varmış.
© Derkenar - Sitedeki içerik 5846 sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Yasası ile korunmaktadır. Yazılı izin olmadan kopyalanamaz, çoğaltılamaz, değiştirilemez, başka mecralarda kullanılamaz. Ancak uzunluğu 200 kelimeyi geçmemek, yazar adı ve kaynak belirtmek ve bu sayfaya link vermek kaydıyla yazılardan alıntı yapılabilir.
(Ayrıntılı bilgi için, bakınız »
Derkenar'ın Manifestosu)
Şu an 185 pasif seyirci Derkenar'a bakıyor
Yazı Boyutu
Büyük
Standart