Patronsuz Medya

Tatil keyfi

Erdem Abaka - 13 Temmuz 2009


Havalar iyiden iyiye ısındı artık. Üstünüze küçük gelen ve sevmediğiniz bir elbise gibi sizi sımsıkı saran "sıcak" sabahtan başlıyor, geç saatlere kadar devam ediyor. Hemen yanı başımızdaki Çınar ağacının geniş dallarının merhametine sığınıyoruz gün boyu. Güneşin altında durmak cesaret işi.

Çınarın geniş dalları pek çok minik canlıya da ev sahipliği yapıyor. Ve tabii ki cırcır böceklerine de. Aman yarabbi bu ne ses, nasıl bir senfoni? İkili, üçlü hatta dörtlü kanon halinde neredeyse gece yarısına kadar cırlıyorlar. Bazen inişli çıkışlı bazen sabit ve tiz. Ağacın altında konuşulanı duymak imkânsız hale gelebiliyor.

Yol kenarlarındaki otlar sapsarı oldu. Ama ağaçlar yemyeşil ve cömert. Yollar kışınkinden çok daha kalabalık. Hemen her ilin plakasına rastlamak mümkün. Karavanlarını kış boyu bölgede çeşitli yerlere emanet edenler emanetlerini geri alıyorlar. Hemen her gün traktörlerin çektiği bir iki tane karavan yakındaki kamp yerine doğru yol alıyor. Çevredeki yazlıklar ve kamp yerleri iyice doldu.

Böyle bir yerde yaşamanın ve ekmeğini yine buralarda kazanmanın kendine göre külfetleri de var elbette. İnsanlar tatil yaparken siz çalışıyorsunuz. Marketin yanı sıra pide bölümü de iyice hareketlendi. Artık akıllara ziyan bir mesai anlayışıyla durmaksızın koşturmaca içindeyim. Akşamları eve gidecek gücüm kalmıyor. Eve dönüş yolunda neredeyse kenara çekip uyuyacağım!

Yine de ara sıra bir şeyler okumak için fırsat yaratıyorum.

Şu sezonu hayırlısıyla bir atlatabilsek...

Yaz ayları için "tatilci" diye tanımlayabileceğimiz bir insan türü ve kendine özgü davranış biçimi olduğunu söyleyebilirim. Bitmek tükenmek bilmeyen kaprisler beni asıl yoran. Aslında bunlar insanoğlunun olağan halleri. Temelde hepimizde var. Ama tatil mevsiminde iyice depreşiyor.

Bir saymaya kalksam... Neler yok ki...

Hiç bir şeyi beğenmeyenler, siparişlerini defalarca değiştirenler, verdiği pide siparişini unutanlar ya da ne sipariş verdiğinin hiç farkında olmayanlar yüzünden elinde tabaklar masanın başında bekliyorsun; beyefendi ya da hanımefendi siparişini hatırlarsa önüne koyacaksın tabağı.

En fazla dikkatimi çekenler özellikle yiyecek içecek sektöründe "bahşiş" denen şeyin ne kadar gerekli ve insan evlâdını nasıl teşvik edici bir adet olduğundan habersiz olanlar. Bahşiş diyorum, bahşiş! Hani şu para üstü olarak masaya geri dönen bozuklukların bir kısmı... Tekneyle yaptığı dünya turunu -yan masalar da işitsin diye- bağıra çağıra anlatıp, 70 liralık masadan kalkarken bile 50 kuruş bahşiş bırakmayanlar var. Her nedense, karşılanması en zor talepler ve en bıktırıcı kaprisler bu tür kişilerden geliyor. Yol kenarındaki bu mütevazı yerde, Miller biranın limonla servis edilmesini isteyenler de çıkıyor meselâ. İyi ki Petrus sormuyorlar.

Dünyaya getirdikleri minik canlının hiç bir kusurunu görmemeleri doğal olan anne babaların, bebeklerinin altını yemek masasında değiştirmeye çalışmasını her zaman makul karşılayamıyor insan. Neticede "kaka" kakadır. Ortalığı birbirine katan, elindeki bıçakla masanın kenarını mütemadiyen döven, masanın üstüne çıkan, sapıtan çocuklarına asla "evlâdım dur" demeyenler karşısında ne yapmak lâzım bilmiyorum. Ya da adım attıkça sinir bozucu bir oyuncak ördek sesi çıkartan ayakkabı giydirilmiş çocuklarını hayranlıkla seyreden anne babalar karşısında...

60 milyarlık arabayla gelip 5 liralık pideyi pahalı bulanlar ve dır dır söylenenler oluyor bazen. Tozu dumana katarak basıp gidiyor, geride kalana da arkasından hayretle bakmak düşüyor. Çok acelesi olduğunu söyleyerek daha girerken sipariş verip insanın iki ayağını bir pabuca sokan ve yemek sonrasında 45 dakika boyunca çay keyfi yapan tatilciler de oluyor.

Evindeki konforu ve alışkanlıkları tatilde de bekleyen, doğanın ortasında börtü böcekten şikâyet eden -aynı zamanda doğa dostu ve pastoral yaşam tutkunu olan- insanlar da oluyor. Şu, Ege'de küçük bir kasabaya yerleşmekten bahsedenler hani.

Şuncağız bakkalda dakikalarca rafların arasında gezinenler, klimanız yok mu diyenler, olmayacak hipermarket ürününü sorup bulamayınca şarlayanlar, Konya ovasında çınar ağacı arayanlar insanı şaşkına çeviriyor.

Neden o marka suyu değil de bu marka suyu sattığınıza dair sorgulayanlar, nutuk çekenler, neleri satmanız gerektiğine dair akıl verenler de olabiliyor.

Aldığı gazetelerin manşetlerine göz gezdirip, ayaküstü iki dakikada hükümeti devirenler, darbe yapanlar, turizmi kurtaranlar çıkıyor.

Bir başka önemli grupsa, gezilecek yer ve denize girecek koy soranlar. Bunların içinde cevabı dinlemeden gidenler olduğu gibi, gezip geldikten sonra "ne biçim yermiş hiç beğenmedik" diye fırça çekenler de çıkıyor.

Düşünüyorum da, burada bu işi yapmadan evvelki hayatımda ben de böyle biri miydim acaba? Büyük ihtimalle evet. Ama ben yediğim yemeğin tutarı ne olursa olsun çok ciddi bir aksaklık ya da art niyet görmemişsem makul bir bahşiş bırakırdım. Hâlâ da bırakırım. Ne yapalım biz büyüklerimizden böyle gördük.

Son derece güç şartlarda, neredeyse bir hezeyan ortamında yaşayan insanlarımızın kısacık bir süre için dönüştükleri "tatilci" kimliği, yaşadıkları şaşkınlık, her şeyi hemen ve aynı anda yapma isteğinden kaynaklanan acelecilik ve telâş hali bir hoş. Haksız da sayılmazlar hani; ne de olsa içine düştükleri kaotik yaşam şartlarından kurtulmayı ümit ettikleri bir sonraki dönem, on bir ay on beş gün sonra gelecek.

İyi güzel de, bize de yazık değil mi kardeşim? "Kış gelse de rahatlasak" dedirtiyor insana bu tatilci milleti.

 

 Yorumlar

Tatil nedir? Nerden çıkmıştır (çıkması gerekli görülmüştür?) Tatilci kimdir (olması gerekli görülmüştür)? Turizm nedir, turist kimdir? Gezen (gezginci?) kimdir? Bunlar arasında fark var mıdır? Varsa ne(ler)dir ve ne(den)dir? Öte yandan, siz de herhalde haklısınızdır netekim...

Candan Dinç - 15 Temmuz 2009 (03:53)

Haddim olmayarak yukarıdaki sorulara ayak üstü cevaplar vereyim:

Tatil, Kapitalizm'in münasip bir yerimize duhul ettiği doyumsuzluk sopasının rutin aralıklarla girip çıkmasıdır. Her yaz bir kez daha dürtüklemeye programlanmış olup, o bizi dürtükledikçe bizim açlığımız depreşir. Zannederiz ki, arabalara uçaklara vapurlara doluşup daha sıcak ya da daha soğuk yerlere gidersek, otellerde falan kalıp içine pipet daldırılmış renkli içeceklerden içersek, ortalığı gürültüye boğan animatörlerin hoparlörengiz bağırtılarına maruz kalırsak, yılın onbir ayı boyunca çektiğimiz kahır kahır olmaktan çıkacaktır.

Halbuki, tatilden eve dönüş hemen hemen hep hayal kırıklığı, daha da artmış bir doyumsuzluk, "ben tatile doymadım doysun kara topraklar" bezginliğidir.

İşyerlerinde arap başşağı gibi kararmış suratlarla etrafa pel pel bakan biri görürseniz, bilin ki tatilden yeni dönmüştür ve halen içindeki apse yapan "hayatım boşa mı geçecek" yarasıyla didişmektedir.

Turizm ise, yine Kapitalizm'in biz avanaklara "harcayacak paran kalmadıysa kredi kartınla borçlan, yarınki kazanacaklarını da harca" mealindeki buyruğuna uyarak, yukarıda belirttiğim uzak yerlere (para tuzaklarına) topluca ya da tek tek hicret etmektir. Yazın durgunlaşan ekonomiye böylece canlılık katılır. Turist avanağı da varını yoğunu yollara serperek komşusundan daha şanslı olduğuna inanır.

Gezgin ise, Turist'in "soylu" takılanıdır. Bol bol işsiz kalıp bu aralarda uzun uzun gezer. Zanneder ki, gezdikçe hayatın sırrına erecektir. Nah ermektedir. Aslında gittiği her yere kendi mutsuzluğunu ve doyumsuzluğunu taşıyan kafası karışık bir budaladır. Gördüğü her otomobil lastiğine, her masa bacağına siğen erkek kediden farkı yoktur.

Kısacası Tatil, doyumsuzluk illetini kaşımak amacıyla bir süreliğine coğrafya değiştirmektir. Bunu defalarca denediği halde gene de içindeki şeytana uyamayıp bir daha yapan enayiye de Tatilci denir.

Bir de tüm sıcak kıyı şeridinin yamaçlarına aile kabristanı gibi serpiştirilmiş yazlık sitelerin "sahip"leri var ki, onları artık Allah'a havale ediyorum. Ruhlarına fatiha.

Mesut Ağırkan - 15 Temmuz 2009 (10:26)

Bir arkadaşımın yurt dışından yabancı misafirleri geliyor. Aslında bütçeleri sınırlı olduğu için ucuz bir otel arıyorlarmış. Sonra paraya kıyıp pahalı bir otelde karar kılmışlar. Neden biliyor musunuz? Pahalı olan otelde animatör varmış da ondan. Koca bir kuru soğanı elma gibi hatır hutur yiyen animatörü seyrederek, başkasının kucağındaki balonu oturarak patlatmaya çalışarak eğlenecekler.

Güler misin ağlar mısın, koca adamlar bunlar. Yahu ben otelde animatör var diye gitmeyeni duymuştum ama hasseten animatör arayan da varmış demek ki.

Seyit Balkuv - 15 Temmuz 2009 (11:56)

Sorularım, yanıtları düşünmemiş olabileceklerin düşünmesi içindi tabii. Mesut Bey zaten her şeyin farkında imiş. Tatilin insana dair değil, ücretli çalışıp da bu tür çalışmaya razı olan yahut razı edilene veya mecbur bırakılana (yani birtakım şeylerin sürdürülebilirliğinin sigortası olana-yapılana) dair olduğunu kimlere, nasıl anlatmalı? Anlatmalı mı? Evetse, nasıl?

Aslında yorum değil, yazı yazılmasını hak eden bir mesele...

Seyit Bey'in sorusuna da, "Gülmek ne mümkün, ağlamak gerek" demeden geçemeyeceğim.

Candan Dinç - 22 Temmuz 2009 (03:51)

"Tatil, Kapitalizm'in münasip bir yerimize duhul ettiği doyumsuzluk sopasının rutin aralıklarla girip çıkmasıdır. Her yaz bir kez daha dürtüklemeye programlanmış olup, o bizi dürtükledikçe bizim açlığımız depreşir."

Az yukarıdaki yorumda yer alıyor bu sözler. Devam etmiş Mesut Ağırkan;

"Kısacası Tatil, doyumsuzluk illetini kaşımak amacıyla bir süreliğine coğrafya değiştirmektir."

Şimdi de gazetelerden bir haber:

"Paraları olmayan sevgiler soygun yapmaya karar verince kızlar çarptı erkekler çaldı!

Bursa Merkez Osmangazi İlçesi'nde Levent Mutlu'ya ait kuyumcuda çalışan Fatma Özkan, 1 yıl önce çeyrek altın çalınca işten çıkartıldı. İddiaya göre, bundan sonra olay şöyle gelişti: F.Ö. ve arkadaşı S.K., sevgilileri M.T. ve İ.K. ile birlikte Antalya'ya tatile gitmek istediler.

Plan yaptılar. Paraları olmayan sevgiler soygun yapmaya karar verdi..."

Biber gazlı soygun (Vatan)

Haber aklıma doğrudan yukarıdaki yorumu getirdi. Ne diyeceğimi bilemedim. Siz ne dersiniz?

Erdem Abaka - 8 Nisan 2010 (15:36)

Benim de diyeceklerim var…

Ad Soyad
e posta   (yayınlanmayacak)
« 5430

Erdem Abaka yazıları

  Erdem Abaka'nın web sitesi: Kerdeme

Editörün Önerisi

Kim s!ker Bukowski'yi!

Ali Türkan

Birkaç dazlak. Bu parkta uyuyordum gene; üstüme benzin döküp kibriti tutuşturdular.
- Sonra?
- Sonra da kaçtılar. Gebermedim ama bu kaldı işte.
- Ucuz atlatmışssın.


Son Yorumlar

ABD'de birçok aile (özellikle de kentli, okum…
Minik Ülkü » Çocuğun istikbali sözkonusu

Milliyet gazetesindeki haberi okuyunca aklıma…
Cekni Kılsın » Vostok Gölü

Cumhuriyetin zorlanarak da olsa itiraf edilen…
Erdem Abaka » Talât Paşa Ruhu

Türkiye Cumhuriyeti mi illüzyon, Mustafa Kema…
Bunak Moruk » Talât Paşa Ruhu

Cumhuriyet bir illüzyon değildi, illüzyonistl…
Selim Doğan Nebioğlu » Talât Paşa Ruhu

Tarih akışı kesintisizdir. Bu açıdan bakıldığ…
Erdem Abaka » Talât Paşa Ruhu

 

Web Gezgini

Kim kime "terörist" diyor?

Neoliberal ve otoriteryen kurgunun hedeflerine yönlendirilebilecek hareketler "devrim" diye nitelendirilebilirken, buna uyumlu olmayan her şey "terör" kavramının yardımıyla terörize ediliyor.

Ali Topuz (Radikal)


Son Yazılar

İslamlık ve Sosyalizm

Hikmet Kıvılcımlı

Bugün hâlâ -gözü kararmış vurguncu, derebeği, ezgici olmayan- her Mümin ve Müslüman, o Ganimet Sûre'sinin en birinci ayetini bir, bir daha, namusluca okuyup anlamıya çalışabilir. Kur'an ortadadır.


Talât Paşa Ruhu

Erdem Abaka

Bir "milletler topluluğu" yaratma hayalinden bir çırpıda vazgeçerek, adına ihtilâl yapılan halkların kanları ve acıları üstüne çelik bir çekirdek inşa eden İttihatçı zihniyet, Türk halkının sırtına taşınması zor bir yük bindirdi.


Kürk cinayettir!

Hülya Yalçın

Canlıların yaşam hakları doğumla başlar ve biri diğerinden üstün kılınamaz. Hele ki "KÜRK" kullanmak için öne sürülebilecek hiç bir tartışma götürür mazeret yoktur.


Yüzyılın aşkı: Güzide ve Bilal

Gökhan Akçiçek

Hayat her aşkı sonlandırmak istese de, buna direnen âşıklar, aşkı son nefeslerine kadar taşıyorlar. Gövdeden çıkıp, ruhta eriyen aşk, yaşama sunduğu insan sevgisinin tutkulu bu inadı karşısında, bazen ölümü bile çaresiz kılabiliyor.


"Tababet ve Şuabatı Sanatlarının Tarz-ı İcrasına Dair"

Melih Özel

Hazır giyim elbiselerimi diken kişileri tanımadığım gibi, hastalarımız da kendileri ile ilgilenen hekimleri tanımıyorlar artık. Halbuki ben hastalarımın hatıralarında, diktiği kumaşa, sevgiliye dokunur gibi dokunan dilsiz terzimin bende yer ettiği gibi yer etmek istiyorum.


Osmanlı'da Özel Mülkiyet

Hikmet Kıvılcımlı

İşveren Sınıfı, en normal "Sermaye Birikişi" dediği çapulla adam olmuştur. O çapul, işverenin kendi anayurdundaki milyonlarca küçük üretmenin; esnafın, köylülerin mülkceğizlerinden edilmeleri demektir.


Çocukken yağmurun kokusu da başka

Melih Özel

Toprak kokusunu mu özlemişim, çocukluğumu mu? Bilmiyorum. Belki de o kokunun beynimde oluşturduğu elektriksel aktivitenin uyardığı alanlar, o hatıralara aitti. Çok güzeldi o kokuyu yeniden hissetmek.


Susmayı Özlemek

Gökhan Akçiçek

Bizden başka evrenin tüm konukları hep susuyormuş oysa. Ağaçlar, kelebekler, gökyüzü, karıncalar, tırtıllar, solucanlar… Binlerce lâkırdının içinde susarak var olanlar varmış.


Etiketler





Şu an 164 pasif seyirci Derkenar'a bakıyor

   

Yazı Boyutu
127 - 571 - 687  
©