Patronsuz Medya

6 Eylül 2008 Cumartesi

 Google Web   Derkenar  

 

Yazsam ne yazar?

Seyit Balkuv - 24 Mayıs 2008


Bir süre önce çocukluktan beri görmediğim ve çok sevdiğim bir ilkokul arkadaşımla karşılaştım. Aradan onca zaman geçmiş olmasına rağmen birbirimizi hemen tanıdık. Meğer her sabah aynı vapura biniyormuşuz da haberimiz yokmuş. Böylece uzun uzun sohbet etme imkânı bulduk.

Lâf döndü dolaştı arkadaşımın babasının film makinası merakına geldi. 70'li yıllardan bahsediyoruz, o zamanlar fotoğraf makinası görmek bile istisnai bir durumdu. Arkadaşımın babası o zamanlar yurt dışından portatif bir kamera getirmiş ve ilkokula başladığımız ilk günü de filme almış.

Bir gün buluştuk, ilkokula başladığımız ilk günün filmini seyrettik. Ve evet, 3 saniyelik bir süre için merakla beklediğimiz şeyi de gördük: Rahmetli annem ve dizinin dibinde siyah önlüklü, ürkek bakışlı küçük oğlu Seyit.

Bugün annem de babam da yaşamıyor. İnsan ölümü kimseye yakıştıramıyor ama onların öldüğü yıllarda ben artık koca bir adamdım. Birbirimizden ayrılırken onların nasıl insanlar olduğunu sevinçlerini, kaygılarını, korkularını, zaaflarını az çok biliyordum. Onlar da beni görmüş, tanımıştı kuşkusuz.

Tabii hayat herkese bu kadar verimkâr davranmayabiliyor. Başka bir arkadaşım üç kızkardeşi ile daha bebek denecek yaşta anne ve babasının peşpeşe gelen ölümleri ile yapayanlız kalmıştı. Kardeşlerin hepsi akraba, konu komşu desteğiyle ve binbir güçlükle iyi okulları bitirmişler, iş sahibi olmuşlar, aile kurmuşlardı.

Anne babasını hatırlayamayacak kadar genç yaşta kaybeden arkadaşım, "aslında onları hiç tanımamış olmasının ehveni şer olduğunu, zira onları tanıdıktan sonra kaybetmenin acısına katlanmanın çok daha zor olacağını" gözleri dolarak söylemişti.

Kendine böyle bir çıkış noktası bulmuştu. Daha çok sorup onu üzmek istemedim.

Şimdi devran döndü. Bu dünyadan göçen anne babalarımızın koltuğuna kurulup bizden sonra gelen nesil hakkında endişelenme ve onların hayata tutunduğunu görecek kadar yaşamayı niyaz etme sırası şimdi bize geldi

"Ben ateistim, dua etmem" demeyin. Öyle anlar vardır ki ateistlik falan sökmez. İkinci Dünya Savaşında cephede bulunan bir komutan şuna benzer bir şey söylemiş: "Dört yanımızda bombaların patladığı, ölümün kol gezdiği bu siperlerde hiç ateist bulunmazdı."

Kaldı ki, bu tür kaygıları duymak için mutlaka çoluk çocuk sahibi olmanız gerekmiyor. Hayatın zorluklarının üstesinden gelmeye çalışırken benzer zorlukları yaşamış insanların bıraktığı izler, zor günlerinizde size uzanan bir dost eli vazifesi görmedi mi? Şimdi o sıkıntıları çekme arifesinde olan yeni nesile, öğüt vermek anlamında değil, yol göstermek anlamında değil, ama hiç olmazsa "ben bunları gördüm, bu sıkıntıları yaşadım, bu güzellikleri deneyimledim, şimdi ise bu haldeyim" diye bir bilgi kırıntısı iletmek, bereketiyle beslendiğimiz bu topraklara vefa borcumuz değil midir?

Arkanızdan gelen nesile "filan işi yapan, falan takımı tutan, dört oda bir salon ev alan, çocuklarını iyi okullarda okutan, bir zamanlar iki kiloluk bir balık tutan, musluk contası değiştirebilen, tek elle gazoz kapağı bükebilen" biri olduğunuz dışında bırakacağınız başka bir mesajınız yok mu?

Var tabii, işte fırsat buldukça küçük notlar almanızın, içinizdekileri yazıya dökmenizin esbab-ı mucibesinin biri de bu.

Diğeri ise kendinizle ilgili.

İş dünyasında son dönemlerini yaşayan bazı büyüklerimizi izliyorum. Bunların çoğu "bulundukları mevkilere kendi çabalarıyla, tırnaklarıyla kazıyarak geldiklerini" söylüyorlar. Aynı zamanda müthiş bir sorumluluk duygusu taşıyorlar.

Çalıştıkları işe karşı sorumluluk bilincine sahipler; en küçük bir aksaklıkta bile hemen müdahale ediyorlar, sorunun çözüldüğüne emin olmadan eve gitmiyorlar. Çocuklarına karşı sorumluluk taşıyorlar; onları yurt dışında okutuyorlar, onları evlendiriyorlar, onlara ev araba almaya çalışıyorlar, iş kurmaya çalışıyorlar, borçlarını ödüyorlar. Eşlerine karşı sorumlular; aldıkları evleri arabaları eşlerinin üstüne yapıyorlar, onların tüm ihtiyaçlarını karşılıyorlar.

Gelgelelim kendilerine karşı olan sorumluluklarının hiç birini yapmıyorlar. Yediklerine içtiklerine dikkat etmiyorlar, sağlıklarına dikkat etmiyorlar, spor yapmıyorlar, dünyayı ve kendilerini anlamakla ilgili en küçük bir zahmet bile göstermiyorlar. Adeta bir makina gibi, bir robot gibi yapmakla yükümlü olduklarını hissettikleri şeyleri durmadan yapıyorlar.

Bir arkadaşım eşi ile beraber yaşadığı büyük müstakil bir ev yapmıştı. Ev o kadar büyüktü ki tamamlandıktan sonra bile bakımı bütün zamanlarını alıyordu. Arkadaşım "bu evde üçüncü bir kişi daha var, o da evin kendisi; biz kendimizi evin sahibi değil, o üçüncü kişinin hizmetkârı olarak görüyoruz" diyordu.

İşte onun gibi bir şey, bu adamlar bütün enerjilerini çevresindekilere hizmet etmekte harcıyorlar. Hayatın ona verebileceği güzellikleri, heyecanı ve fırsatı ıskalıyorlar. Daha tuhafı, belli etmemeye çalışıyorlar ama bu tutumlarıyla adeta öğünüyorlar.

Şöyle basit bir soru soralım: "Tam bir sene öncesine baktığınızda kendinizle ilgili bir fark görüyor musunuz?" Tabii manevi anlamda soruyoruz, kırdığınız fındıklar, fırına verdiğiniz mercimekler konumuz dışında.

Örneğin, hayata bakışınızda yumuşama veya sertleşme hissediyor musunuz? Bir sebepten intikam duygunuzun alevlendiğini hissediyor musunuz? Size benzemeyenlere karşı içinizdeki hınçta bir yumuşama var mı? Hayvanlara karşı daha merhametli olduğunuzu söyleyebilir misiniz? Kıskançlığınız azaldı mı? Ne bileyim, zeytinyağlı lâhana dolması sarmayı öğrendiniz mi?

Bu sorulara cevabınız "kayda değecek bir fark olmadığı" yolunda ise, "zaten ununuzu eleyip eleğinizi astığınızı" söylüyorsanız siz aslında sadece geçmişte yaşıyorsunuz, şu anda ise düpedüz ölüsünüz demektir.

Burada kelime oyunu yok, anlamak için de filozof olmak gerekmiyor. Son bir yıldır kendinizde kayda değer bir değişim gözlemlemiyorsanız, tüm davranışlarınızı son bir yıl öncesine kadar yaşadığınız deneyimlerle belirliyorsunuz demektir. Yani son bir yıldır hiç bir dış etken kabuğunuzu geçip gerçek "size" ulaşamamış demektir. Ağzınızdan her çıkanı bundan yıllar önce beyninizin bir yerine yapışmış, küflenmiş ve her danışıldığında aynı cevabı döndüren kemikleşmiş imgeler belirliyor demektir.

Dolayısıyla tıpkı gerçek anlamda ölmüş yakınlarımızın, zihnimizde sadece geçmişte yaşıyor olması gibi, siz de geçmişte yaşıyor fakat şu anda yaşamıyorsunuz demektir. Hiç olmazsa dikkat edin de "bozuk plak" durumuna düşen yaşlılar gibi etrafınızdakileri bunaltmayın. Paslanmış durumda bulunan muhakeme sisteminizin aczini idrak etmek bir yana, onun değişmezliğiyle böbürlenip arş-ı âlâya erdiğinize hükmederek, arayış içinde olan körpe beyinleri sevgisizlik ve nefret çukuruna çekmeyin.

İşte bir şeyler çiziktirmemizi gerektiren diğer sebep, o hep ihmal ettiğimiz "kendimize karşı olan sorumluluğumuz"dur. Arada bir resminizi çekin ki, daha sonra dönüp neye benzediğinize bakın. Eski resimlerinizi yanyana koyup karşılaştırın. Ne olduğunuzun, ne olmadığınızın farkına varın. Sadece yazmakla bile kendinizde olan değişimlerin, iç dünyanızdaki hareketlenmenin farkına varmak mümkün. Bunun keyfini yaşayın.

Arada zülfüyâre dokunursanız, okuyanlar ne der diye endişelenmeyin. Etrafınızdakilerin çoğu, yalvarsanız bile yazdıklarınızı okumayacak, görmezden gelecektir. Siz yeter ki oltanızı atın. Gün olur, hem size ihtiyaç duyan, hem de sizin ihtiyacını duyduğunuz kişiler birbirini bulur, dertleşir. Hani eskilerin dediği gibi: "Hem susamış suyu ararmış, hem de su susamışı."

Yaptığınız şeyi "işi gücü olmayanların avuntusu" olarak görmeyin. Tam tersi, belki de dünyanın en kutsal vazifelerinden birini yapıyorsunuz. Hepimiz binlerce yıllık şiddetin, korkuların, zulmün, savaşların, acıların mirasçılarıyız ve farkında olmadan bu mirası bizden sonra gelen nesile taşıyoruz ve etrafta bu gidişatı durduracak, hatta tersine çevirecek bizden başka kimse yok.

 

Yorumlar

Yazma kişisel ihtiyaçlar üçgeninin en tepesinde yer alan bir ihtiyaç. Bir varoluş meselesi. Keşke herkes üçgenin en tepesinde düşünüyorum, öyleyse varım ve yazıp aktarmalıyım dese. Çok güzel bir yazı. Teşekkürler.

Selim Özdeş - 30 Mayıs 2008 (11:52)

Öncelikle yazdığınız ve anlatmaya çalıştığınız konu için teşekkür ederim.

İhmal ettiğimiz biz ve boşa tükettiğimiz bir ömür. Bir çok şey bize geçmişten miras, haklısınız. Çoğumuz halimizden şikayetçiyiz doğru ama bunu değiştirmek için pek bir şey yaptığımız da yok. Sevgiden uzak, anlayıştan uzak sadece kendi dünyamızda yaşayan insanlarız. Genelleme yapmıyorum belki istisnalar vardır.

Peki çocuklarımıza ne bırakabiliriz bu durumda? Büyük bir boşluk ve umutsuzluk yalnızlık dahil.

Düşünmemizi, neredeyse imkansız hale getiren yaşam koşullarını iyileştirecek olan yine bizleriz. Hazırcılığa paydos ve bizim de elimizi taşın altına koyma vakti geldi, diye düşünüyorum. Akıl her geçen gün kendini yeniler, genişler ve değişir. Dolayısı ile düşünenler oldukları yerde saymazlar, her bir adım kişiyi gerçeğe ve doğruya götürmeye adaydır.

O vakit düşünelim ve bu gün yaşadıklarımızdan memnun değilsek. Değiştirmek adına ve gelecek kuşaklara yaşanabilir mutlu bir dünya bırakmak adına, değişim şart. Çorbaya tuz...

Emine Genç - 31 Mayıs 2008 (08:37)

 

 

Yazıyı arkadaşlarınıza da önermek ister misiniz?

Konuyla ilgili görüş belirtmek ister misiniz?


 Necdet Şen Star'da

Sessizlik Suikasti

Ali Türkan

Bi bakayım, şeyderim.Neticeten.Yalçın Küçük'ün kitaplarından birinde bi şey okumuştum. O da Marks'dan araklamış, "killing by bilmemne" diye bir şey sokmuş siyasi terminolojiye. Yalçın Küçük de "sessizlik suikasti" olarak çevirmiş. Hangi ciltte olduğunu bir türlü bulamadığım için, babaya güvenmek zorundayım.Bazı adamları sessizlikle öldürüyorlar. Konspirasyon bu abiciğim. Ne mal olduklarını ortaya çıkaracak her yazı, her adam gözardı ediliyor. Yazar

Son Yorumlar

Sevgili Uğur, bu övgülerinizi keşke okuyabilseydi ama Ali Türkan artık hayatta değil. Basılmış bir...
Derkenar - Sesi güzeldi

Tanrım çok güzel yazıyorsunuz ağabey, klasiklerin çoğunu okudum bu yüzden yeni çıkan kitaplara...
Uğur Kaya - Sesi güzeldi

Bir süre severek öğretmenlik yapmiş biri olarak bir kitapta okuyup anımsadığım şu sözü öğretmen...
Hatice Kizilirmak - Öğretmenin görevi üniformalı çocuk yetiştirmek mi?

Ellerinden öperim o doktorların. Benden yaşça küçük olsalarda!...
Yasemin Aydınlı - Örnek gösterilecek bir ilk yardım olayı

Saygıdeğer hocam, ...
Beta Tester - Bir doktordan mektup

Sevgili adaş, sözünü ettiğin zamanlarda aldığın Rol neydi?...
İlker Koçak - Kuş tüyü Vicdan

Tüm Yorumlar

Web Gezgini

Nabız

Adama sorarlar: “Bir hekim, hiç kendi hastasını tanımaz mı kardeşim?” Bir cerrah, kliniğine yatmış hastasını muayene etmiş, gerekli tetkikleri yap(tır)mış, ameliyat kararı vermişse, zaten o süreçte hastasını çok iyi tanıyor demektir. Sadece ameliyatı değil, hastasının diğer sistemik özelliklerini biliyordur.

Ata Soyer (Evrensel)

En Son Yazılar

Kaşıyan Adam

Vahap Demir

Halk hem cumhuriyetten hem de serbest seçimlerden hoşlanmaktadır ve tepede işler nasıl giderse gitsin sabırla ve tevekkülle kendinin söz söyleyeceği günün gelmesini beklemektedir. Beklerken de herhalde keyif verdiğinden olsa gerek göbeğini kaşıyarak filân beklemektedir.   Yazar

Ramazan geldi, hazırlıklar tamam mı ey medya?

Ali Sedat Çetinkoz

Ramazan, sonuçta bir dinsel olaydır. Din deyince aklımıza ilk gelen şey nedir? Fatih Çarşamba: 50 yıldır karikatürüne aşina olduğumuz; peşinde dört tane kara çarşaflı kadınla yürüyen kurt dişli, koca tesbihli, kara sakallı bir adam! Bunlardan kurtulmamızın ilacı nedir? Laiklik! Laikliğin en katı savunucusu kimdir? TSK.   Yazar

Örnek gösterilecek bir ilk yardım olayı

Murat Örem

Türkiye 30 Temmuz'da işi gücü bırakmış bir mahkeme kararını beklemiyordu. İnanın ki bu ülkede her şeye rağmen insanların çok büyük bir kısmı artık bu arkaik devlet oyunlarına dönüp bakmıyor bile. Onlar para pul hesabı yapmadan bir cana daha can katmanın çabasıyla, bir çocuğa daha iki harf öğretmenin çabasıyla gecesini gündüzüne katıyor.   Mektup

Bir doktordan mektup

Süheyla Apaydın

Türkiye'de gün geçtikçe bozulan bireysel ahlak nedeniyle kaybolan "saf insanlık", maalesef ilk önce kendini insanla uğraşan mesleklerde göstermektedir. Uğraşısı insan olan hekimin, bu bozulmadan kendini tamamen kurtarması, soyutlaması mümkün değildir.   Mektup

Öğretmenin görevi üniformalı çocuk yetiştirmek mi?

Vahap Demir

Silgi ortasından delinerek boyuna asılmalı, böylece kaybolması önlenmeliydi. Muntazam kıyafetimizde görüntüyü bozan tek unsur boyunlara asılan silgilerdi. Tek parti döneminin üniform anlayışını sadece tek parti dönemi anlayışının ülkeye yaşattığı sefaletin delebiliyor olması kayda değer bir ironiydi.   Yazar

Gidiyordum yelkenimin rüzgârında

Seyit Balkuv

Fakat, bu sefer de nereden geleceği belli olmayan arsız parazit esintiler, evrensel düşünmeye, hayatı sevmeye, fikr-i sabitleri yok etmeye uğraşan yelkenciye bunun bedelini ödetmek için can atar. Karşı ağırlıklarından azade olmak uğuna mücadele yeteneği körelmiş tekneyi bir o yana, bir bu yana yatırır, bir boş anını bulursa da batırıverir.   Yazar

“Uygarlığın” Küçük Çocuğu ile Şişman Adamı

Ahmet Deniz Ölmez

Peki, bunca zamanın ardından -bunca yaşanmışlık ortadayken- biz insanlar, diğer Uzak Asyalarda; Ortadoğu'da, Balkanlar'da, Kafkaslarda, Afrika'da, kan kokusuna duyduğumuz iştahı ne kadar dizginleyebildik? Ve doğanın her alanında muktedir olan bizler, ne kadar dindirebildik kendi doğamızdaki "Barış" adlı ağlayan çocuğun gözyaşlarını?   Yazar

Kuş tüyü Vicdan

İlker Tortop

Darbeyi alkışlayan, faşist sivilleri alkışlayan, zorbaları alkışlayan bu halkın vicdanı neresinde? Bizim güvenlikli sitelerde oturup, siyah camlı arabalarla gezmemiz; savaşa karşı olmamız, sokak hayvanlarına karşı olmamız, Avrupa Birliği'ni istememiz daha iyi bir ülke için yeterli değil sanırım.   Yazar

Ayrıcalıklılar kulübü üniversite

Seyit Balkuv

Aslında üniversite diploması denen şey, ortak menfaatlerini korumak adına bir araya gelen diğer üniversitelilerin birbirine sokularak oluşturduğu ayrıcalıklılar kulübüne kabul pasaportunuzdur. Yoksa gerçek anlamda üniversite bitirmeniz sizi daha erdemli yapmaz.   Yazar

 

Tasarım + Programlama: Sokak Kedisi   © 2000-2008   Tüm hakları saklıdır. Sitedeki yazılar yayıncının izni olmadan çoğaltılamaz, başka yayın organlarında ve internet sitelerinde kullanılamaz.

°