Seyit Balkuv - 8 Mayıs 2008
Yıllar önce bir fabrikada kamyon kantarında çalışan işçilerle tanışmıştım. Lâf dönüp dolaşıp çalışma saatlerine gelmişti. Fabrikada yapılan üretimi durdurmak mümkün değildi. Bu yüzden kantarcıların bayram, yılbaşı, hafta sonu demeden 7 gün 24 saat, 365 gün çalışmaları gerekiyordu.
Yönetimin politikası gereği kantar işçileri 2 vardiya çalışıyordu. Bu, her vardiyada işçilerin 12 saati iş başında geçirmesi anlamına geliyordu. Benim konuştuğum işçilerden birinin fabrikadan eve ulaşması tam 1 buçuk saat alıyordu.
Günde 12 saat çalışma, 1 buçuk saat gidiş, 1 buçuk saat dönüş, geriye kalır her gün için 9 saatlik kendinize ait vakit. Uzmanlar sağlıklı bir yaşam için günde 8 saat uyku öneriyor; kalır günde 1 saat. Bütün bir ay boyunca, bütün bir yıl boyunca belki bütün bir ömür boyunca günde sadece 1 saat.
O bir saatlik zamanda ise en azından giyinmeniz, soyunmanız, yıkanmanız, dişinizi fırçalamanız, çocuklarınız ve karınızla ilgilenmeniz, kahvaltı etmeniz, akşam yemeği yemeniz, tuvalete gitmeniz, tırnaklarınızı kesmeniz, akrabalarınızı ziyaret etmeniz, alışveriş yapmanız, inancınız varsa dini görevlerinizi yerine getirmeniz gerekiyor.
"Zor olmuyor mu?" diye sorduğumda "fazla mesai ücretimizi alıyoruz" demişlerdi.
Zaruri ihtiyaçlarını giderdikten sonra, kendileri için sadece dakikalar kalan bu adamcağızlara "hayatın anlamı, kişisel gelişim, iç dünyamızın keşfi" gibi konularda ne düşündüklerini sorsak, son enerjilerini bizi beşinci kat penceresinden atmak için harcamaktan çekinmezler sanırım.
Ama bizim gibi hiç olmazsa "nasıl yaşamalı?" diye soracak kadar vakti olanlar için bu konuları duyunca öcü görmüş gibi tuvalete saklanmak yakışık almıyor.
Gün boyunca aklını olmadık küçük hesaplarla doldurup, akşam kötü beslenme ve alkolle televizyon karşısına yığılanlar, bu konular için zamanı olmadığına dair mangalda kül bırakmayacaktır tabii.
Kaldı ki, onların "futbol, karı kız, televizyon dizileri, elden giden vatan, tehlikelerin farkında olmak" gibi tüm zamanlarını işgal eden daha sofistike oyuncakları var. Ayrıca "dönme, ikinci cumhuriyetçi veya dinci" olmadıklarına göre, bu gibi düşüncelerle beyin hücrelerini rahatsız etmelerini gerektiren bir durum yok.
Bu gibi konulara değil kafa yormak, dokunmak bile istemeyen Amerikalılar ise tüm bunların aklımızı gıdıklayan "zihin oyunları" olduğunu ve enerjimizi "servetimizi arttırmak" gibi daha verimli işlerde kullanmamız gerektiğini söylüyormuş. Eee, insanın ilgisi olmadan bilgisi olması sırf bize özgü değil demek ki.
Oysa hayatı anlama çabalarına çok uzak görünen bu gibi insanlar bile, biraz dinleme zahmeti gösterseler söylediklerinize hak vereceklerdir. Kim hayatın stresinden, korkularından, kavgalarından azade, kendi ile barışı yakalamış sevgi dolu bir yaşamı tercih etmez ki?
Hayır dört bira içince olan şey "dağılmış ve uyuşmuş" bir zihinden başka bir şey değildir. Bizim bahsettiğimiz ise "zinde, dikkatli ve huzurlu" bir zihin.
Tabii bu işlere "bir kafayı yoran pişman, bir de yormayan". Açık denizlere yelken açmak güzel. Ama fırtınalar, azgın dalgalarla nasıl baş edilecek?
Bazı düşünürler modern dünyanın insan beynini aşırı uyardığını ve bu çeşitliğin insan zihnini yorduğunu, dengesini bozduğunu ve insanların bu yüzden milliyetçilik gibi, eski gelenekler gibi, hatta Harley Davidson motorcuları gibi kuralları sabit ve değişmez olan akımlara çapa atıp hayata tutunmaya çalıştığını iddia ediyor.
Acaba "kendimizi arama" yolunda yapacağımız yolculuk bizi daha çok başlarda yorup, güvenli, bildik bir limana sığınmamıza ve sadece çapa ipi kadar bir alanda dönüp duruyorken deryayı keşfetmekte olduğumuzu sanmamıza yol açabilir mi?
Peki ya izlenecek yol hakkında bir fikrimiz var mı? İç dünyamızdaki gerilimleri, çatışmaları, öfke ve nefreti nasıl yok edeceğiz? Kendimizle barıştığımız, kendimizi ve tüm canlıları sevdiğimiz, dünyanın zorluklarının bizi yıpratamadığı memlekete giden otobüsler hangi perondan kalkıyor?
Acaba aydınlanmanın anahtarı uzakdoğu felsefelerinde mi gizli, yoksa eski Arap veya Yunan filozoflarının izini mi takip etmeli? Ya da hiyeroglif okumayı söküp antik Mısır'da mı aramalı kalbimizi kapatan kapının anahtarını?
Sırt çantasını alıp köşe bucak Hindistan'ı mı gezmeli? En ulu guruların elini eteğini mi öpmeli? En yüksek dağların zirvesine mi çıkmalı, en derin okyanusların dibine mi ulaşmalı.
Yoksa daha yenilikçi telkin, spiritüalizm, şifacılık, tekrar doğuşçuluk, öte alem bilgisi, ruhçuluk gibi akımlar ateşimiz olabilir mi aydınlanma yolumuzda?
Yoksa Derkenar okuyarak, Derkenar'a yazarak zaten yapabileceğimizin en iyisini yapmakta mıyız?
İnsan beyni her zaman farklı olanı ararmış. Örneğin mavi balonlarla dolu bir odada bir süre bulunan birinden, mavi ve beyaz renkli iki balondan birini seçmesini istediğinizde, her zaman beyaz balonu seçermiş.
Acaba alternatif düşünce akımlarının birinden diğerine atlayıp durmak "yeni olanı aramaya formatlanmış" beynimizin bize bir oyunu mu? Yoksa bu sadakat duygumuzun zayıflığına, "maymun iştahlı" hatta "dönek" olduğumuza mı işarettir?
Yoksa materyalistlerin dediği gibi bizler sadece milyarlarca atomun büyük bir tesadüf sonucu bir araya gelmesinden oluşmuş ve sınırlı bir ömrü olan canlılardan mı ibaretiz?
Yoksa materyalistlerin bu düşüncesi de, hayata bir anlam verme adına sarıldığımız, yukarıda adı geçen düşünce akımları ve inançların türevinden daha öte bir şey değil mi?
"Erdemli insan" olmak için mutlaka kötülüklerle, adaletsizliklerle mücadele etmek mi gerekiyor? Sadece "iyi insan" olarak yaşamaya çalışmak yeterli değil midir? Haksızlıklar, adaletsizliklerle dolu bu dünyada, hangi çabalarımızın "daha iyi bir dünya" için bir katma değeri vardır? Yoksa bu çabalar bizi asabi ve gergin biri yapmaktan başka bir işe yaramaz mı?
Matrak bir arkadaşım fena halde kilo almıştı. Daha pehrizin ilk günlerinde bize "ne yersem zayıflarım?" diye soruyordu. Sorusunun şaka mı ciddi mi olduğunu anlayamamış, ona bir yandan pehriz yapıp diğer yandan "ne yemeli?" ile başlayan sorular sormaya devam etmesinin saçmalığını açıklamaya çalışmıştık.
Yoksa kilo alan arkadaşım gibi, "erdemli olmak veya sevgiyi bulmak için ne yapmalı?" gibi sorulara cevap ararken daha sorunun kendisinde bir kavram hatası yapıyor, yolun başında açmaza mı düşüyoruz?
Seyit Balkuv

Ali Türkan
Bir kadın tanımıştım bir zamanlar. Garip bir huyu vardı. Mesela bir pop şarkıcısından söz etsek "sırım gibi vücudu var" derdi. Veya "bale nasıldı?" diye sorsam, "güzeldi, adamın vücudu da sırım gibiydi" derdi. Bu "sanatsal faaliyet" ilginç gelmişti bana. Yazar

Necdet Şen
Meslekten kaynaklanan sorunlarımız ne olursa olsun, koşullarımızı düzeltmek için mücadele vermek yerine, bunun acısını bizden hizmet almak için orada bulunan kişilerden çıkarmak ayıptır. Hem de çok ayıp. Velev ki kişi kendini dünyanın en mağdur edilmiş kişisi olarak görsün, yine de ayıptır. Necdet Şen
Şehit asteğmenin günlüğü:
"Bugün var ya aşkım... Bu terörün bitmeyeceğine bir kere daha şahit oldum.
Gözümüzün önünden on katır on kişi geçiyor, gidelim öldürelim diyoruz göndermiyorlar.
Helikopter çağırıyoruz yollamıyorlar.
Yakup Kadri Karaosmanoğlu
Şimdi başım iki ellerimin arasında düşünüyorum: Onlar gibi olmak, onlar gibi giyinmek, onlar gibi yiyip içmek, onlar gibi oturup kalkmak, onların diliyle konuşmak... Haydi bunların hepsini yapayım. Fakat, onlar gibi nasıl düşünebilirim? Nasıl onlar gibi hissedebilirim? Kitap Kurdu
İlker Tortop
Her şeye alışmış olan bizler hiç bir şeye de şaşırmayacağız. Tankerler evlere girecek, uçaklar taksilere çarpacak, çocukların öğretmeni sapık, mahallenin doktoru sahte çıkacak ama şaşırmayacağız. Dağda ölecek, vadide ölecek, ölecek de ölecek insanlarımız. Yazar
Alper Uzun
İki yüz bin yıl boyunca Avrasya da yaşadılar. Yaklaşık otuz bin yıl önce de ortadan kalktılar. Nedeni tam bilinmiyor ama tahminen modern insanın gelişi ve hava/iklim koşullarının soylarını kuruttukları düşünülüyor. Yazar
Kâmuran Kızlak
Klinik Psikoloji insanların nasıl düşünürlerse öyle duygulandıklarından, düşünceleriyle duygularının genellikle tutarlılık gösterdiğinden, yani duyguyu belirleyenin düşünce olduğundan bahsediyor. Olumlu düşünceleri olumlu duygular, olumsuz düşünceleri de olumsuz duygular izler. Yazar
Seyit Balkuv
Kemal Tahir'in dediği gibi rezil bir geçmişe sahip olsa bile, günümüzde sadece zenginler için değil işçiler için bile en yüksek refah düzeyinin Batı'da olduğu gerçeğinden yola çıkarsak, Batı sistemini elden geldiği kadar Doğu'ya uyarlamak insanların hayat şartlarının iyileşmesine yardımcı olmaz mı? Yazar
İlker Tortop
Çok değil yirmi yıl önce yani benim gençliğimde kızlara dik dik bakmak yürek isterdi. Ayrı ayrı merdivenlerden sınıflara girilirdi, etekler şimdiki gibi göbekte değildi. Bir kızın elini tutmak, onunla tenhada konuşmak en havalı aksiyondu bıçkın gençler için. Şimdiyse toplumun bu kadar tatminsiz olmasına şaşırmak mı yoksa şaşırmamak mı gerekiyor bilemiyorum. Yazar
Necdet Şen
Eskiden hüsranlarım çok uzun sürerdi. Zannederdim ki bütün bunlar bir tek benim başıma geliyor. Uzun uzun yas tutardım. Kendime acımaktan ve "boşa geçen" hayatım için yazıklanmaktan marazî bir zevk alırdım. Kolum kanadım düşer, dünyaya hoyratlığın egemen olduğunu düşünürdüm. Şimdi bunlar çok kısa sürüyor. Karar verene kadar. Necdet Şen
Doğudaki insanların işlerini kaybetme konusunda Batılılar kadar ürkek olmamalarının sebebi aile...
Erkal Duran - Doğulular, Batılılar, iş hayatı ve Kemal Tahir
Ben de Star gazetesi yazarı Yağmur Atsız'dan bir alıntı yapayım. Konuya çok...
Onat Dikici - Analar bir daha doğuruversin, ne olacak?
Hasan Celal Güzel ülkemizdeki siyasi sistem için iki başbakanlı sistem diyor. Biri...
Tuncer İnceoğlu - Analar bir daha doğuruversin, ne olacak?
'Analar daha neler dogurur' diyenlerin kanli elleri opuluyor bu memlekette. Kapitalizmin bir kez...
Umut Kalan - Analar bir daha doğuruversin, ne olacak?
Yakup Kadri'nin bu eseri Türk edebiyatının önde gelen gerçekçi romanlarındandır. Yazarın Ankara...
Güliz Aktuğ - Yaban
Mevlana Celaleddin-i Rumi demiş ki:...
Ali Sedat Çetinkoz - Çıplaklık ayıp mı yani?
Tasarım + Programlama: Sokak Kedisi © 2000-2008 Tüm hakları saklıdır. Sitedeki yazılar yayıncının izni olmadan çoğaltılamaz, başka yayın organlarında ve internet sitelerinde kullanılamaz.