25 Temmuz 2008 Cuma
Mehmet Sağıroğlu - 14 Mart 2002 (city of angels)
Beyaz Türk, sahte demokratlar, yazar-okur mektuplaşmaları derken kara budunun derdinden birazcık söz ediliyor. Bu platformda ben de sanki söyleyeceklerim varmış gibi hissettim. Kafamdan geçenleri belki de pek kuralına uygun olmadan döktürmeye çalıştım. Here we go. Ya bismillâh.
Önce şeyden başlayalım. Şu "genellikle tembel olan benim milletim" genel yargısından. Bu milletin tembel olduğu nasıl bilimsel bir veriymiş gibi ortaya sürülüyor anlamak mümkün değil. Herhalde bir yalan yeterince tekrarlanırsa doğru olur prensibiyle tekrarlanan yalanlardan olsa gerek bu da.
İki milyon okuma yazma bilmeyeni, köylüsü Almanyaya gitti, 30 sene önce, bugün Alman bankalarındaki 100 milyarlarından bahsediliyor ve içlerinden 100 bin girişimcinin çıktığından söz ediliyor bu tembel milletin.
Kendi üniversitelerinde yer bulamayan bu tembel milletin mensuplarının, İngiliz-Amerikan üniversitelerindeki başarılarından bahsediyorlar hep. Nedense hep yurt dışına çıktığında canavar kesiliyor bu tembel millet. Bu durum acaba bizim sınırlarımız içinde ki sistemden kaynaklanmasın.Yani şu dürüst ve çalışkan olanın anasından emdiğini burnundan getirip, tüm ödül mekânizmalarını düzenbaz olana, aile, akraba ve politik bağlarla yakın olana aktarmaya yönelik olan sistemden?
Almanya'da trafik kurallarına uyan, hemen hiç bir problemi olmayan gariban memet/memo, Kapıkule'den girdiği andan itibaren trafik canavarı kesiliyor. Bu size biraz garip gelmiyor mu?
Alt yapısı trafiğe uygun bir ülkede araba kullanmayı öğrendikten sonra geldiği altyapısız trafikte kim olsa trafik canavarı kesilir. Her yaz yüzbinlerce Alman'ı veya İngiliz'i arabalarıyla, çoluk-çocuklarıyla Kapıkule'den sokun, TEM karayolu Alman-İngiliz ölüsünden geçilmez. Çok şükür ki yabanci turistler arabalarıyla gelmiyorlar. Bizim memo da, sanki Allah'ın emriymiş gibi, her yaz çoluk-çocuk cümbür-cemaat Türkiye'ye geliyor. Gümrük memurundan başlıyor azar işitmeye tokat yemeye alamancı.
Git oğlum İspanya'ya, İtalya'ya. Yüzbinlerceniz her yıl Türkiye'ye döktüğü dövizi oralara döksün, bak nasıl el üstünde tutuluyorsunuz. İtalyanlar, İspanyollar sizin için çiğ köfte salonları açar yol kenarlarına, otellerine. Hem de Türkçe ilanlarla.
Bu trafik meselesi bizde hep güme giden bir konu. Güme gittiğinden değil güme götürüldüğünden. Beyaz Türk'ün kara budunu aşağılama mekânizmalarından birisi. Dövme araçlarından birisi, sopa, kırbaç.
"Aslında bu kara kıçların arabaya binmesi de suç ya, neyse. Yaya yürüsün zevzek. Köyde eşeğe biniyordu. Geldi şehire araba gördü kıçı. Ne anlar trafikten, kuraldan?"
Yollarda her yıl ölen 10 bine yakın insanın suçunu niye trafik altyapısının olmamasına, ya da 15 milyonluk şehirlerin etrafına 6 şeritli highway (otoban) yapma görevini nedense unutup paraları Beyaz Türk'ün batık bankalarına pompalayan devlete bulmak aklımıza gelmiyor da, gece gündüz, arabada yatıp uyuyuyan, evini çocuğunu üç ayda bir gören, bütün varını yoğunu yatırıp satın aldığı MAN kamyonu ile birlikte yine Vanilya Türk tarafından reklamlarda "trafik canavarı' olarak sunulan Niğde'li TIRcıya yükleniyoruz. Niğdeli TIRcı özel girişimciliğin, kendi yağında kavrulmanın eşsiz bir timsalidir bana göre. Bunu entel-danteller kabul etse de bu böyledir, etmese de. Bu onun iyiliğinden, bilgisinden, tecrübesinden falan kaynaklanmaz. O öyle görmüştür. Öyle inanmıştır.
Trafik alyapısı dendiğinde belki çoğumuz konuyu kafamızda canlandıramıyoruz. Şekilsiz bir kavram gibi geliyor hepimize. Yetmiş milyon nüfusu, bilmem kaç milyon arabası trafikte olan bir ülkede, sen devlet olarak yol yapmazsan, arabalar ya birbirine toslar ya da yoldan dışarı uçar. Çünkü gidecek yeri yoktur. O 'evropa farklı azizim' özdeyişindeki frenkler gelsin de İstanbul denen trafik hengâmesinde 100 metre araba kullansın. İstanbul sürücüsüne madalya takar frenkler.
İstanbul'da yol yok anlamında bir şey söylemek istemiyorum. Ancak, New York, Chicago, Los Angeles gibi şehirlerin etraflarında TEM e benzer en az 5-6 highway kompleksini gördükten sonra, bu konudaki eksiğin ne kadar büyük olduğu kafama dank etti. TEM benzeri kara yolları, genellikle 300-400 bin nüfuslu şehirlere yetiyor. Ancak 13 milyonluk bir şehir için bu devede kulak. Ve çevremdeki tanıdığım yabancıların istisnasız hemen hepsinin araba kullanmada Türklerden daha beceriksiz olduğunu gözlemlediğim için döktürüyorum bunları.
Size, bir kaç yıl önceki bir gözlemimi anlatayım. Eminin yüzlerce benzeri her gün yaşanıyordur.
Istanbul'da, Kazasker-Üsküdar minibüsündeyim. Şu yarı otobüs gibi olanlarda. Şöför yüz metrede bir duruyor ve yolcu alıyor. Binen yolcu çoğunlukla birkaç durak sonra veya son durağa yakın bir yerde ineceğini söyleyerek parayı uzatıyor. Adam her durağı ayrı fiyat olan yol parasını hesaplayıp, üstünü veriyor ve bu sırada yolcu indirip bindirmeye devam ediyor. Arada bir de nereye nasıl gidileceğini soran müşteriler çıkıyor, onlara da yol tarif ediyor. Bilgi veriyor. Bu arada, yanında oturmuş ahbabına dün akşam nasıl muhabbet ettiklerini yetiştiriyor.
Bütün bunlar dünyanın hemen hemen en sıkışık trafiğine sahip yerlerinden birinde, İstanbul'da gerçekleşiyor. Bu adamı Amerika'da olsa, uzay mekiğine pilot yaparlar ve 10-15 bin USD maaş verirler efendi. Bu adam Türkiye'de ekmeğini zor kazanıyor ve bütün entel-danteller de ensesinde boza pişiriyor.
Dinlediği müzik suç, araba kullanma şekli suç, konuştuğu aksan suç.
Garibana yüklenirken biraz insaf sahibi olmalısınız. Ama Beyaz Türk'te insaf yoktur. Ayrıca birisinin beyaz olması için kan bakımından Türk olması da gerekmez. Etrafınızda nice çerkezler, lazlar, kürtler vs vardır. Bazıları beyaz Türkten daha kaymaktır.
Kimse "benim dedem kürttü, nenem arnavuttu, ben beyaz Türk değilim" diye bu işten kaçmaya çalışmamalı. Bu işin teşhisinde yüreğini dinlemen gerekir.
O minibüsün sübekvari oturağında akşama kadar direksiyon sallayıp akşam evine anca bir ekmek götürene gıcığın var mı yok mu? Hayatındaki bütün suçu 'şöyle kendimin diyebilecegim bir TIR ım olsun, ben gece gündüz çalışır parasını öderim" diye rüya görmek olan Niğde'li şöför mideni bulandırıyor mu? Kalbinde o heriflere sempati duyabiliyor musun başı boş sokak itlerine duyduğun sempatinin bir bölümü kadar?
Bu garibanların kurdukları evler de suç. Gecekondular. Eciş bücüş. Beyaz Türk'ün göz zevkini bozuyor. Boğazın o mavi-yeşil görüntüsünü bozuyor. Sanki o eşsiz görüntünün bedelini kanıyla ödeyen mehmed/memo değilmiş gibi, o turkuvaz güzellik beyaz kaymağa dedesinin taşağından damlamış gibi.
Kara budun da son yıllarda o harika insiyakî hareketiyle doluştu İstanbul'a. Sanki "istersem bozarim o güzelliği. Çünkü bedelini ben ödedim. Sen binbir numarayla seferberlik yoklamalarından kaçarken veya bedelli askerlik yaparken, ben yüz binlerle, mitralyözlenerek ödedim o turkuvaz yeşilin bedelini kızıl kanımla. Şimdi de keyfim istiyor ve senin o çok hoşlandığın yeşili bozmak istiyorum; yersen" der gibi.
Aslında böyle keyfilikten ya da marazilikten doğan ve bilinçli bir doğa katliamı yok. Sadece şartların zorladığı veya savrulmaların getirdigi tahribat söz konusu. Başka şansı kalmamış köylü, kendini şehre atmak zorunda kaldı, şehrin de neresini bulursa.
Dünyadaki diğer fakir memleketlerde de var varoşlar, shanty towns, shags vs. Ama bunlar bizim mehmed/memo'nunki gibi betonarme degil, evlâdiyelik değil. Tenekeden yapılmış, ne mahremiyeti, ne yaşama koşulları bulunan baraka oralardakiler. Bizde öyle değil. Adam ne kazandıysa ona yatırıyor "çoluk çocuğuma başlarını sokacak bir yer olsun" diye. Öylesine fakir, ancak çalmıyor, sahtekârlık yapmıyor, uyuşturucu yok, ahlâksızlık yok. Gecekonduda köyündeki düzene benzer bir düzen kurmaya çalışıyor. Eline geçeni çoluk çocuğuna bir gelecek kurmak için sarfediyor. Evine mobilya alıyor, beyaz eşya alıyor, vs.
Memleketteki bütün kafası çalışanların, idarecilerin, yazanların, çizenlerin, düşünenlerin, bu durumu takdirle karşılaması gerekirken, herkes ama istisnasiz herkes bizim gecekonduların iğrençliğinden ve burada yaşayanların ne kadar berbat olduğundan bahsediyor. İnsaf beyler! Mexico City'de, Rio'da, Hong Kong'da, Bangkok da, Cape Town'da varoşların en belirgin özelliği kuralsızlık, ahlâksızlık, her türlü yolsuzluk vs.dir.
Shantytown'da yaşayan adamın bir tek gayesi vardır, o gece kafayı bulup yarını getirmek. Günlük yaşar o herifler. Günlük içki, uyuşturucu, vs. bulundu mu o günün işi tamamdır. O insanlar evine beyaz eşya, mobilya almaz, çocuğunun okuluna para ayırmaz. Çok şükür biz daha o tiplerle tanışmadık.
Güngören'de bu durum yok. Esenler böyle değil (en azından sistem tarafından azdırılıncaya kadar böyle değildi). Güngören'deki adam gelecek nesline bir şeyler hazırlamaya çalışıyor. Eline kalemi geçiren de "benim tembel milletim' diye döktürüyor. Sadece tembel de değil, maganda, kazma, hödük, hırt vs. Sen hırt görmemişsin. Toplumun %50'sinin yoksulluk sınırında yaşadığı bu ülkede, dünya bankalarının tarihlerinde olmadığı kadar aktardıkları paralar beyaz kıçları kurtarmak için kullanılıyor. Eğer insanlar hâlâ arabalarını dışarılara park edebiliyorlar veya geceleri yollara çıkabiliyorlarsa, onların hırtlıklarını zabt-ı rapt altında tutan bir şeyler var demektir.
İnin bu milletin sırtından efendiler. İnin sırtımızdan artıik. Yorulduk taşımaktan. İçimizden önemli bir kısmı da düzenin değişmeyeceğine kanaat getirdi ve ters yonde giden katarlara atladı. Sabırlı, metanetli hallerini bırakıp gündelik hay-huya kendilerini kaptırmaya başladı. "Yalvarırım memedali bey yardım edin' ucuzlukları, Beyaz Türk'ün ifsadının ürünüdür. Uzun süreli asker destekli ifsadının.
Hasıl-ı kelâm, kara budun dünyanın en horlanmış, vergilenmiş, ensesinde boza pişirilmiş topluluklarından biridir. Bu belki de bir insanlık suçudur. Bu işi yapanlar sadece emperyalist güçler değil, hatta büyük çoğunlukla kendi içinde yaşayan Vanilya Türk'lerdir. Kara budunun, bu işin çok farkında ve idrakinde olduğunu sanmıyorum.
Bana kalırsa, burada sınav verenler bu işin idrakinde olup da resme farklı boya ve fırça vuranlar, devam eden bu suçun façasını değiştirip, 'bunlar böyledir, eğitimsiz, görgüsüz, kuralsız' veya 'bu hödükler bunu zaten hak ediyordu' şeklinde resmedenlerdir. Yüz yıldır iç edilen paralarla ülkenin her tarafının Oxford kampüsüne döndürülebileceğini bilmezmiş gibi. Kulluk sınavı, insanlık sınavı, onur sınavı, nasıl adlandırırsan.
Bu nasıl bi iç döküştür... Böyle dolar mı insan... Tesadüfen rastladım bu yazıya, gecenin 1 inde... Uykumu kaçırdı... Siz yazın böyle, biz okuruz.
Ahmet Eyibil - 21 Nisan 2008 (01:10)
Mehmet Sağıroğlu

Ali Türkan
Yürüdük. Elini tuttum. Gözlerine baktım. Tenhalarda sarıldık. Öpüştük bile. Öyle acemice, öyle keşfederce, öyle güzel. Delikanlı kızdı. Sapına kadar insan. Nasıl güzeldi kafası. Ne üstümdeki çullar ilgilendiriyordu onu, ne parasızlığım. Hepsini aralayıp, eliyle bir kenara itip beni görmüştü bunca insan arasında "Öl!" dese, "neden?" diye sormadan ölürdüm.. Yazar
Bence diğer birçok organizasyonlar gibi üniversiteler de bazı idealist prensipler üzerinden yola...
Seyit Balkuv - Ayrıcalıklılar kulübü üniversite
Sevgili Tortop, her gün onlarca çocuk sanırım sizin zihninizde ölüyor. Bu ülkeyi hangi yayın...
Necmi Ziya - Vicdanın elvermemesi: Vicdanî Ret
Necmi Ziya Bey'e tavsiye,...
İlker Tortop - Vicdanın elvermemesi: Vicdanî Ret
İnsanlar kendi arzuları dışında ölüme gönderilmemeli biçimindeki bir dileğe hadi...
Necmi Ziya - Vicdanın elvermemesi: Vicdanî Ret
Bence üniversite diploması sahibi olmakla ayrıcalıklı zümre pasaportuna sahip olma tesbiti kısmen...
Mehmet Kılınç - Ayrıcalıklılar kulübü üniversite
Bugün bahsettikleri şey arabesk değil. Kentin varoşlarına yerleşmiş insanlar, orada kendi kulak alışkanlıklarını devam ettiriyor. O dönem en çok satanlar, bağlama müzikleriydi. Âşıklar vardı. Daha sonra çevrelerinden etkilenmeye başladılar.
İlker Tortop
Darbeyi alkışlayan, faşist sivilleri alkışlayan, zorbaları alkışlayan bu halkın vicdanı neresinde? Bizim güvenlikli sitelerde oturup, siyah camlı arabalarla gezmemiz; savaşa karşı olmamız, sokak hayvanlarına karşı olmamız, Avrupa Birliği'ni istememiz daha iyi bir ülke için yeterli değil sanırım. Yazar
Seyit Balkuv
Aslında üniversite diploması denen şey, ortak menfaatlerini korumak adına bir araya gelen diğer üniversitelilerin birbirine sokularak oluşturduğu ayrıcalıklılar kulübüne kabul pasaportunuzdur. Yoksa gerçek anlamda üniversite bitirmeniz sizi daha erdemli yapmaz. Yazar
Ahmet Deniz Ölmez
Kimseye, vicdanının kabul etmediği bir iş zorla yaptırılamaz. Bu, çok ilkel ve çağdışı bir yöntemdir. Bugün, inançlı bir kişiye, "inanma!" baskısı yapmak ne kadar despotça ise, silahı, savaşı, öldürmeyi kabullenmeyen kişiye, silah verip, savaşa gönderip, "öldür" demek de, o kadar despotça ve saçmadır. Yazar
Ali Sedat Çetinkoz
Ne yazık ki ok yaydan çıkmıştır. Toplum mühendisleri veya zamane derebeyleri, kendilerinin istediği biçimde bir teba asla yaratamayacaklardır; hem de medyaları, köşe yazarları ne kadar uğraşırsa uğraşsın. Nasıl herkes fötr şapka takmıyorsa, köylüler piyano çalmıyorsa, birileri de bilek kalınlığında yapmaya devam ederek, en yüksek makamlara kadar geleceklerdir. Bu bir popülizm değil, görünen gerçektir. Yazar
Seyit Balkuv
Kimbilir, çatışmalarla ve gerilimlerle dolu hoşlanmadığımız ruh hallerimizi ve hatta hastalıklarımızı kendimizle hesaplaşma ve kendimizi anlama yolunda birer fırsat olarak görebilir miyiz? Sağlığımızın bozulmasına yok açan etkenleri oturup anlamaya çalışmak, bu şekilde hastalıklardan kurtulmak, kurtulamasak da hastalıklarla bile barışık yaşamak çok mu gerçek dışı bir yaklaşımdır? Yazar
Ahmet Deniz Ölmez
Otobüsten inerken de çatışma had safhadadır. Tek kişilik iniş koridorundan, beş kişinin aynı anda inmeye çalışması ister istemez bir sıkışıklığa sebep olmaktadır. Günün sonunda, bu mücadelelerin içinde eriyen savaşçı, indiğinde, yaşadıklarının tamamını içeren böyle bir metin alır eline. Yazar
Ali Sedat Çetinkoz
Travma nedir, travma resimleri, travma videoları... "Aşkın bir travmaydı sevgilim" şarkısı; bedava indir, melodisini cep telefonuna yükle! Yetmedi, kesmediyse sıfır altı seviyeli forumlarımıza gel, birbirimize birinci cümleden sonra duyulmamış sofistike küfürler edelim; karşılıklı bayrak gösterip tehditleşelim. Yazar
Alper Uzun
Erken teşhis, bu hastalıkta en büyük umut olacaktır. Risk faktörlerine bakınca yaş büyük öneme sahip. 65 yaş yaşlılık sınırı yazmıştım. Hastalık "çoğunlukla" bundan sonrasında belirginleşmekte. Gelişimi ise 50'li yaşlarda başlamakta. O plak oluşumları usul usul. Yavaş yavaş üst üste yığılmakta. Bazı bireylerde çok daha erken hastalık belirginleşmeye başlamış olabiliyor tabii ki. Yazar
Necdet Şen
Yav Hasan Abi, bugünlerde kafam çok karışık, bir zahmet bir akıl ver, daha önce olduğu gibi gene ilk dakkada ofsayta mı düştüm? Sen onun için mi hiç siyaset yazmıyorsun, yoksa tesadüfen mi? Ben yazarsam başım o zamanki gibi büyük belâya girer mi bugünlerde de? Eğer öyleyse uyar da bari bu sefer yol yakınken kıvırtayım. Necdet Şen
Ali Sedat Çetinkoz
Sınırlamayan, ahlaki kural koymayan, ibadete zorlamayan; 'yurtta aşk dünyada aşk', 'sevelim sevilelim abartalım', 'Marduk gelecek dertler bitecek' ayarında, kendin pişir kendin ye tanrılar nemize yetmiyor? Piyasa tarzı bilim dünyası nasıl olsa her sezon, paranızı ve aklınızı nereye, nasıl harcayacağınızı gösterecek yeni bir kapitalizm tanrısı da yaratır. Seç seç beğen; jandarma biz laikiz. Yazar
Necdet Şen
Brezilya'daki ilkel kabile, bugünün uygar televizyon seyircisinin gördüğünde "ne kadar ilginç" demekten daha fazlasını akıl edemeyeceği kadar istisnaî bir yaşam biçimidir. Çünkü eğer böyle olmasaydı, aslında dünya nüfusunun üçte ikisinin aşağı yukarı o ilkel kabilenin koşullarında yaşadığı, onlardan tek farkının, telefon, televizyon, mayın, deprem, tayfun ve kanserle olan tanışıklığı olduğunu söyleyen çatlak seslere kulak asmamız gerekecekti. Necdet Şen
Necdet Şen
Zorbalığın fikirlerden üniformalar diiktiği totaliter mizaçlı sistemde, hukukun hassas terazisıni toplumun üzerinde yansız olarak tutması gereken yargı lordlarının militanca çıkışları ve toplumsal sözleşmelerin kırılgan noktalarını hoyratça kaşıyan medya komitacılarının rüzgâr eken ahkâmları bölücülük olmuyor mu? Biz ne softalar gördük yanıbaşımızda, ki onların demokrasiden kasdettiği şey 85 sene evvel kendilerine bahşedilmiş imtiyazları ilelebet müdafaa ve muhafaza edecekleri bu azınlık diktatörlüğünün bekasından başka bir şey değildi. Hızlı Gazeteci
Tasarım + Programlama: Sokak Kedisi © 2000-2008 Tüm hakları saklıdır. Sitedeki yazılar yayıncının izni olmadan çoğaltılamaz, başka yayın organlarında ve internet sitelerinde kullanılamaz.