Mehmet Atılgan Aslan - 16 Eylül 2009
Leonard Peltier 1944 doğumlu bir Amerikan Yerlisidir. Uluslararası Genel Af Örgütü, Amerikan Yerlileri Ulusal Meclisi ve benzeri örgütler tarafından dikkate alınan ve masumiyeti her geçen gün daha da kesinleşen, buna rağmen ırkçı politikalar yüzünden 32 yıldır hapishanede yaşayan bir mahkûm.
O bir AIM (Amerikan Yerli Hareketi) eylemcisidir.
Bu Hareket adını ilk kez 1973 yılında, ABD'nin, yaptığı en son Kızılderili katliamı olarak bilinen 1890 yılındaki Yaralı Diz (Wounded Knee) katliamıyla ilgili bir anma gösterisi düzenlerken duyurmuştur; ki bu gösteri sırasında polisin açtığı atış sonrasında gene birkaç Kızılderili yanlışlıkla öldürülmüştür. ("Tarih tekerrürden ibarettir" demişti galiba birileri.)
Yaralı Diz'e de kısaca değinmeden geçemeyeceğim:
ABD ordusu, Küçük Büyük Boynuz Savaşı'nın (Şu ünlü Kızılderili kasabı olarak bilinen General Custer'ın ve beş yüz Amerikan askerinin, içlerinde efsanevi Oturan Boğa ve Çılgın At'ın da bulunduğu Siyu savaşçıları tarafından öldürüldüğü savaş) öcünü almak için Şef Büyük Ayak'ın kabilesini Yarlı Diz diye bilinen yerde kuşatır. Sağır ve dilsiz bir Kızılderili'ye Amerikan askerlerinin silâhını bırak diye bağırmasından sonra çıkan gerginlikte, Amerikan ordusunun kahraman askerleri 62'si kadın ve çocuk en az 153 Kızılderili'yi gözlerinin yaşına bakmadan katleder. (Dee Brown 1970 yılında yazdığı ve Türkçe'ye Kalbimi Vatanıma Gömün adıyla çevirilen kitabı okuyanlar orada olanları iyi bilir.)
İşte Leonard Peltier, bu olanları 100 yıl sonra, demokrasinin kalesi Amerika'da protesto etmek için kurulan AIM örgütünün liderlerindendir. Ve Amerika için en iyi Kızılderili ölü Kızılderili olduğu için ismi hemen kara listenin başına yerleştirilir. Ve Leonard Peltier 1975 periyodunda Pine Ridge Kızılderili Rezervasyon bölgesinde vurularak öldürülen iki FBI ajanının ölümlerinden sorumlu olarak ömür boyu hapse mahkûm edilir.
O olayda bir de yerli öldürülmüştü. Adı Joseph Stuntz olan Kızılderili kafasından bir keskin nişancı mermisi ile vurulmuştu. Ama Joseph Stuntz'un ölümü asla soruşturulmadı. FBI dokümanlarına göre 40'tan fazla yerli çatışmaya katılmıştı ancak yalnızca AIM üyesi Bob Robideau, Darrell Butler ve Leonard Peltier hapse atıldılar.
Leonard Peltier Kanada'da tutuklandı. ABD, Kanada mahkemesine sunduğu Myrtle Fakir Ayı'nın yeminli ifadesinde onun Peltier'in kız arkadaşı olduğu ve ajanları vururken gördüğü yazıyordu. Gerçekte Myrtle Fakir Ayı Leonard Peltier'le asla tanışmamıştı ve çatışma süresince orada değildi. Daha sonra Myrtle Fakir Ayı verdiği ifadeyi yalanlıyor ve FBI'ın onu korkutarak yeminli ifade imzalamay zorladığını söylüyordu.
Daha sonra Leonard Peltier ABD'ye geri getirildi ve davası esrarengiz bir biçimde olay zamanında birlikte olduğu tanıklarının bulunduğu mahkemeden daha tutucu bir federal jürinin olduğu Kuzey Dakota'ya transfer edildi. Üç tane genç yerli Peltier'e karşı tanıklık etmişti, daha sonra bu ifadeyi FBI'ın onları korkutarak zorla aldığını itiraf ettiler. Halen Peltier'in ateş ettiğini gördüğünü söyleyen tek bir tanık bile yok.
Tüm bu tartışmalar boyunca ABD Savcısı Leonard Peltier'in ajanları açık arazideki bir noktadan veya uzun mesafeden çatışmaya katılıp vurduğu için eşit derecede suçlandığını ifade ederek hükümetin ajanları kimin vurduğunu bilmediğini itiraf etmiştir. Yeni bir duruşmayı reddeden kararın altına imza atan Yargıç Heaney, Peltier'in salıverilmesi gerektiğini dile getirirken, FBI'ın Peltier'i suçlamak için sahte belgeler kullandığını, ayrıca çatışmada onların da eşit derecede suçlu olduğunu ifade etmiştir
Tüm bunlara rağmen Leonard Peltier hayatının 32 yılını (masum olmasına rağmen) hapishanede geçirdi. (Bu hikâye size Bob Dylan'ın bestelediği Hurricane şarkısının hikâyesini, yani 16. Raund filminin kahramanı Kasırga Rubi'yi hatırlatmıyor mu?)
Peltier, parmaklıklar arkasından Pine Ridge'teki çocuklar için her yıl hediyeler yaparak, yerlilere verilen iyileştirme programları için yaptığı resimlerinden gelen bağışlarla hasara uğrayan kadın sığınaklarına maddî destekte bulunarak yaptığı sağlam etkinliklerle birçok insan hakları ödülü aldı.
Leonard Peltier diyabetten, yüksek tansiyondan ve kalp yetmezliğinden acı çekiyor.
O bir Amerikan Yerlisi.
Tarih 2009, yer Türkiye, mahkûmun adı: Güler Zere.
Hâlâ onu tanımayanlar için kısaca hatırlatayım: DHKP-C davasında 34 yıla mahkûm olmuş, 14 yıldır tutuklu olduğu cezaevinde ağız kanseri olduğu için damağı alınan ve bu nedenle hapishanede tedavisi bir yana, 'beslenme' koşulları bile doğru düzgün sağlanamayan siyasi bir mahkûm.
Hükümlülerin sağlık nedeniyle serbest bırakılması kararını veren Adli Tıp 3'üncü İhtisas Dairesi, Güler Zere'ye cezasını çeksin kararı verip hapishaneye geri göndermişti. Aynı Adli Tıp, İbrahim Şahin ve Arif Doğan'ı ise sağlık sorunları nedeniyle serbest bırakmıştı.
Neden?
Bu ülkenin aydınlığı için çalışan (?) o çok değerli vatansever insanlara tanınan hakların neden "öteki" siyasi tutukluları tanınmadığını sormak en doğal hakkımız. Demokratik bir devlette yaşadığına inanmak isteyen tüm herkesin bu soruyu sorması gerek. Bu ülkedeki en "affedilmez" suç neden solculuktur? Kaldı ki sözünü ettiğim durum affedilmekle değil, adaletle ilgilidir.
Bunu sormamız lâzım. Çünkü hukukuna güven olmayan, adaletin herkese eşit dağıtılmadığı bir ülkede demokrasi ve toplumsal vicdan zarar görmez mi? Bu çifte standartlı köhne adalet sistemi, barışı ve hoşgörüyü mü destekler, yoksa çeteleri ve suçu mu?
Amerika'da Leonard Peltier gibi kaç insan siyasi ve ırkçı nedenlerle ölüme mahkûm ediliyor bilmiyoruz ama Türkiye'de bu zulme uğrayanların sayısı hiç de azımsanmayacak derecede. TAYAD'ın verdiği bilgiye göre sadece 2008'de hapishanelerde sağlık sebebiyle tahliye edilmeyip hayatını kaybeden insan sayısı 39'du.
Halil Cibran'dan bir dize aklıma geliyor:
"Ey kavmim, sana yapılmadıkça işkenceye karşı çıkmazsın.
Senin bedenine dokunmadıkça hiç bir acıyı duymazsın."
Kimi aşırı sağcılar eminim ki örgütlü bir solcunun acı içinde kıvranarak ölmesini büyük bir keyifle izliyordur. Bir sağcının işkence görmesinden vicdan azabı çekmeyecek kimi aşırı solcular da vardır elbette. Mesele de bu zaten. Vicdan aslında mantıktır. İşkenceyi savunan çoğu insan ancak işkence hücresine tıkıldıklarında işkencenin insanlık suçu olduğunu haykıracaklardır.
Sanırım demokrasinin işlevselliği, toplumumuzun vicdanıyla doğru orantılı. Güler Zere'nin dışarıda tedavi görmesi, ya da evinde ölmesine izin verilmesine kaç sağ görüşlü insanın evet diyeceğini gerçekten merak ediyorum.
Aslında başka söze gerek yok, büyük şair Halil Cibran nasıl bir vicdana sahibi olmamız gerektiğini özetlemiş bize:
"Baskıya baş kaldırmayan kişi kendisine karşı adaletsizdir."
Bu yüzden toplumumuzun, vicdan mahkemesinde 12 Eylül'ü yargılamadan, Ermeni meselesini incelemeden, Kürt sorununu kabul etmeden, demokratik açılıma bu kadar sert tepki göstermesi doğal gibi geliyor.
Ve aynı zamanda iktidarın, gerçekten demokrat olmadan, demokratik açılımlardan bahsetmesi de pop şarkısı nakaratı gibi içi boş ve sahte geliyor kulaklara.
AKP, reddetmesine rağmen Sam Amca'nın çıkarı için iteklemesiyle soyunduğu su götürmez gerçek olan demokratik açılıma kalkışmadan önce, Türkiye'de yasaların herkese eşit ve demokrasiye uygun dağıtılmasını sağlarsa en azından bizi demokrat oldukları masalına bir nebze inandırabilir belki.
Yoksa AKP'nin 12 Eylülcü yasaları değiştirmeden, demokrasiyi savunan bir parti olduğu masalı, CHP'nin sosyal demokrat bir parti olduğu masalından daha inandırıcı gelmeyecektir hiç bir zaman.
Adalet bürokrasisinin moloz uygulayıcıları sık sık "ceza" ile "intikam" kavramlarını birbirine karıştırıyor. (Kaldı ki, cezanın kendisi, devlet tarafından -kamu adına- uygulanan bir nevi "vekâleten intikam" zaten. Kişisel hesaplaşmaları sınırlandırarak kaotik bir toplum düzeninin önüne geçmeyi amaçladığını sanıyorum.) Ne var ki, soğuk savaş döneminden miras kalan ilkel bir "komünizm" düşmanlığı toplum ve devlet bürokrasisi içinde hâlâ varlığını sürdürüyor. Bu da yukarıda anlatılan barbarlık örneklerini vicdan rahatlığıyla uygulayabilen bir "robot memur" türünü başımıza musallat ediyor. Bu kötücül memur tipi, inancını ve gücünü içindeki korkudan alıyor. Korkusu ne kadar büyükse barbarlığı da o oranda büyük oluyor.
Selim Atak - 17 Eylül 2009 (12:57)
Selim Atak'ın yaklaşımına minik bir katkı: Birikim dergisinin eski sayılarından birinde yayınlanan yazıda Mithat Sancar şöyle diyor:
"Uygarlaşma süreci ile şiddetin toplumsal ilişkileriden çıkarılması arasında doğrusal bir ilişki kuran çağdaş teorisyenlerin en ünlüsü herhalde Norbert Elias'tır. Toplumsal ilişkileri şiddetten kurtarmayı "toplumsal edilginleştirme" formülüyle kavramsallaştıran Elias, fiziksel şiddetin devlet tekeline alınmasını, uygarlaşma sürecinin muharrik gücü olarak görür. Yazara göre, esasen uygarlık da, "şiddetten arınmış toplumsal yaşam" ya da "insanlararası ilişkileride şiddetin yok olması" anlamına gelir."
Bu durumda, bu tarz faşizan uygulamaları "pre-modern" (modern öncesi) diye adlandırmak doğru olacaktır. Yani, sadece barbarca değil, devletin kuruluş felsefesine de aykırı bu memur tavrı.
Yazının tamamı burada » Modernlikteki Barbarlık - Uygarlıktaki Şiddet
Deniz Erdoğan - 18 Eylül 2009 (04:10)
Anlatmak istediğimi eksik bıraktığım duygusuna kapıldım. Aslında yazar, devletin şiddeti kendi tekeline alırken, toplumu şiddetten arındırmadığını, sadece tehdit gücüne el koyduğunu ve merkezileştirdiğini söylüyor. Şöyle ki:
"Gerçi Baumann da, "modern toplumlar"da şiddetin günlük yaşamın olağan ve yaygın bir unsuru olmaktan çıktığını inkâr etmez; ancak bunu, bireylerin şiddet kullanmaları halinde çok daha fazla ve karşılık veremeyecekleri türden bir şiddetle sürekli tehdit edilmelerine bağlar. Ona göre, şiddetin günlük yaşamdan çıkarılması, "aslında kaynakların yeniden bir araya getirilmesini ve şiddet merkezlerinin toplumsal sistemdeki yeni yerlerine aktarılmasını sağlayan bir tahliye işlemidir yalnızca."
Dolayısıyla "şiddetin günlük yaşamın ufkundan kaybolması modern iktidarın merkezileşme ve tekelleşme eğilimlerinin bir diğer göstergesidir; şiddet artık bireylerin erişebileceği alanın kesinlikle dışındaki güçlerin denetiminde olduğu için bireysel ilişkileride yoktur. Ama bu güçler herkesin ulaşamayacağı yerde değildir. Yani kişisel davranış tarzındaki o övünülen yumuşamanın ve bunun sonucunda günlük yaşamın rahat ve güvenliğinin bir bedeli vardır. Öyle bir bedel ki, biz, yani modernite evinin sakinleri herhangi bir anda bu bedeli ödemeye çağrılabiliriz. Ya da haber verilmeksizin ödettirilebiliriz."
Yazının linkini vermiştim sanırım.
Deniz Erdoğan - 18 Eylül 2009 (04:19)
Mehmet Atılgan Aslan yazıları
Ev alırken nelere dikkat edilir?
Durmuş Düşünür
Evini satmak isteyip de bir türlü satamayan insanlara acizane tavsiyem, mutfağa yaptırabildiğiniz kadar bol dolap yaptırın. Dolap kapaklarının kulpları da parlak sarı madenden ya da sedeften olsun.
Vostok gölünde korkulan olmamış. Tam tersine,…
Selen Yumlu » Vostok Gölü
Bildiğimiz üzüntü duygusunu depresyon&q…
Bunalım Burhan » Ayol, bunlar sağlam insanı…
Erkin Baba da taklit sayılır Bakınız: John Lennon…
Ali Sedat Çetinkoz » Çocuğun istikbali sözkonusu
ABD'de birçok aile (özellikle de kentli, okum…
Minik Ülkü » Çocuğun istikbali sözkonusu
Milliyet gazetesindeki haberi okuyunca aklıma…
Cekni Kılsın » Vostok Gölü
İki şeyi birbirinden ayırmak lâzım. Dünyada sosyalizm diye bir şey hiç olmadı. İslâm'ın başına gelen tabiri caizse, sosyalist teorinin de başına geldi.
Hikmet Kıvılcımlı
Bugün hâlâ -gözü kararmış vurguncu, derebeği, ezgici olmayan- her Mümin ve Müslüman, o Ganimet Sûre'sinin en birinci ayetini bir, bir daha, namusluca okuyup anlamıya çalışabilir. Kur'an ortadadır.
Erdem Abaka
Bir "milletler topluluğu" yaratma hayalinden bir çırpıda vazgeçerek, adına ihtilâl yapılan halkların kanları ve acıları üstüne çelik bir çekirdek inşa eden İttihatçı zihniyet, Türk halkının sırtına taşınması zor bir yük bindirdi.
Hülya Yalçın
Canlıların yaşam hakları doğumla başlar ve biri diğerinden üstün kılınamaz. Hele ki "KÜRK" kullanmak için öne sürülebilecek hiç bir tartışma götürür mazeret yoktur.
Yüzyılın aşkı: Güzide ve Bilal
Gökhan Akçiçek
Hayat her aşkı sonlandırmak istese de, buna direnen âşıklar, aşkı son nefeslerine kadar taşıyorlar. Gövdeden çıkıp, ruhta eriyen aşk, yaşama sunduğu insan sevgisinin tutkulu bu inadı karşısında, bazen ölümü bile çaresiz kılabiliyor.
"Tababet ve Şuabatı Sanatlarının Tarz-ı İcrasına Dair"
Melih Özel
Hazır giyim elbiselerimi diken kişileri tanımadığım gibi, hastalarımız da kendileri ile ilgilenen hekimleri tanımıyorlar artık. Halbuki ben hastalarımın hatıralarında, diktiği kumaşa, sevgiliye dokunur gibi dokunan dilsiz terzimin bende yer ettiği gibi yer etmek istiyorum.
Hikmet Kıvılcımlı
İşveren Sınıfı, en normal "Sermaye Birikişi" dediği çapulla adam olmuştur. O çapul, işverenin kendi anayurdundaki milyonlarca küçük üretmenin; esnafın, köylülerin mülkceğizlerinden edilmeleri demektir.
Çocukken yağmurun kokusu da başka
Melih Özel
Toprak kokusunu mu özlemişim, çocukluğumu mu? Bilmiyorum. Belki de o kokunun beynimde oluşturduğu elektriksel aktivitenin uyardığı alanlar, o hatıralara aitti. Çok güzeldi o kokuyu yeniden hissetmek.
Gökhan Akçiçek
Bizden başka evrenin tüm konukları hep susuyormuş oysa. Ağaçlar, kelebekler, gökyüzü, karıncalar, tırtıllar, solucanlar… Binlerce lâkırdının içinde susarak var olanlar varmış.
Densizlikler denizinde boğulurken
Melih Özel
"Ben de densizlik yapmalıyım!" diyorum kendi kendime. Başka çaresi yok. Belki böylece boğulmam. Ne bileyim, belki su üstünde kalmanın yolu budur.
© Derkenar - Sitedeki içerik 5846 sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Yasası ile korunmaktadır. Yazılı izin olmadan kopyalanamaz, çoğaltılamaz, değiştirilemez, başka mecralarda kullanılamaz. Ancak uzunluğu 200 kelimeyi geçmemek, yazar adı ve kaynak belirtmek ve bu sayfaya link vermek kaydıyla yazılardan alıntı yapılabilir.
(Ayrıntılı bilgi için, bakınız »
Derkenar'ın Manifestosu)
Şu an 247 cici çocuk Derkenar'a bakıyor
Yazı Boyutu
Büyük
Standart