Enver Turan - 27 Şubat 2010
Diyanet İşleri Başkanı Prof. Dr. Ali Bardakoğlu'nun Diyarbakır Ulu Camii'de verdiği cuma vaazında Müslümanları Kur'an okumaya davet etmesi tartışma konusu olmuş.
Bardakoğlu: "Akşamları yarım saat televizyonu kapatın, Kuran bilen ev halkı Kur'an okusun" demiş.
Birileri bu tavsiyeyi özel hayata müdahale şeklinde algılamış. Gerçekte haber değeri bile olmayan bir konu bizim ülkede tartışma konusu olabiliyor. Bardakoğlu da bunları ciddiye alarak cevap verme gereği duymuş.
Bir okuyucu yorumu; "Diyanet benim yaşam biçimime yön verme yetkisine sahip değildir" diyor. Bir başkası bunu şeriatın adım adım gelmesi şeklinde algılamış olacak ki "Arapçanın resmî dil olması yakındır" şeklinde bir yorumda bulunmuş.
Papa çıkıp "Akşam yarım saat televizyonu kapatıp İncil okuyun" deseydi ne olurdu diye düşünmeden edemiyor insan.
Entelektüel geçinen nadan, Hıristiyan'a İncil, Yahudi'ye Tevrat'ı salık veren din adamını alkışlıyor da Diyanet işleri Başkanı'nın Kuran okumayı tavsiye etmesine neden tahammül edemiyor, anlaşılır gibi değil.
Laikliğin en katı biçimde uygulandığı ülkelerde bile böyle bir tartışma yaşanmaz. Ancak bizde -dünyanın en muasır medeniyeti, en çağdaş ülkesiyiz ya- "işte bakın nasıl da adım adım şeriatı getirmeye çalışıyorlar" türünden bir yaygara koparmak için bulunmaz bir fırsat bu.
Bu densizliğe verilecek en güzel cevabın susmak olduğunda tereddüdüm yok.
Bu uyarıyı ben yapmış olsam "Sen diyanet işleri başkanı mısın be adam" diye bana efeleneceklerinden zerrece kuşku duymuyorum. Diyanet işleri başkanı yapınca da bu defa diyanetin hayata müdahalesi şeklinde algılanıyor.
Fatih Altay'lı Bardakoğlu'nun sözlerini kınayarak "kimseye zorla Kur'an okutamazsınız" demiş. İşte bu çarpıtmanın daniskasıdır. Açıklamayı dinlememiş olsak Diyanet İşleri Başkanlığı'nın insanları derdest edip cebren Kur'an okuttuğu, okuyamayanları falakaya yatırdığı zehabına kapılacağız.
Be bilâder! İnanmıyorsan adam zaten sana söylemiyor ki; muhatap sen değilsin, niye üstüne alınır, cevap vermeye çalışırsın? Git istediğini izle. Hem başkan kafana silâh dayayıp bunu yap demiyor ki sana.
Yer cami, vakit cuma, açıklamayı yapan Diyanet İşleri Başkanı. Ne tavsiye etseydi Bardakoğlu? Televizyonun, aile mefhumunu günden güne aşındırdığı, ahlâkî değerlerimizi bombardıman altına aldığı, din-kutsal tanımadığı bir dönemde din işlerinin başındaki insan böyle bir tehlikeye dikkat çekmeyecek de domatesin faydalarından mı bahsedecek?
Şimdi bu açıklamaların muz cumhuriyetinde yapıldığını zannedip müptezel yorumlarda bulunanlara bir çift sözüm var.
Belki bilmiyorsunuzdur ama burası Türkiye ve bu ülkede yaşayan Müslümanların sayısı bir hayli fazla. Garip gelecek size ama Müslümanlardan üzerine Cuma namazı farz olanlar Cuma günleri cemaat halinde namaza dururlar. Cuma'nın farzlarından biri namaz diğeri ise Cuma hutbesidir. Tabi ki bu hutbelerde nelerin okunması, hangi tavsiyelerde bulunulması gerektiğini bilmenizi beklemiyorum.
Hutbeyi irad eden kelâm, tefsir, hadis, fıkıh, adab-ı muaşeret, muamelât gibi pek çok sahada konuşabilir, tesviyede bulunabilir. Din de diyanet de imam efendiye bu salâhiyeti tanımıştır. Ezkaza yolunuz bir camiye düşer de imam efendinin bu gibi bir konuda bir şeyler anlattığını işitirseniz küçük dilinizi yutmayın, gaza gelip meydanları aşındırmayın, pankartlar açıp da maskara duruma düşmeyin diye haber veriyorum.
Kafalar başka yerlerde, niyet tacirliği yapılıyor. Herkese istenen kaftanlar biçilmek isteniyor. Anlamlardan anlam beğeniliyor basit bir konuşma üzerine. Allah beterinden saklaya, bu ne bohem bir anlayıştır...
Selman - 28 Şubat 2010 (04:48)
Bu ülkede farklı din ve inanç gruplarına kıyasla elbette Müslümanlar çok daha fazla. Her inanca saygı duyulması gerekliliği, tekrarlanması lüzumsuz bir gerçek sanırım.
Toplumun belli bir kesiminin dindar diyebileceğimiz insanlara karşı endişe ve korkuyla yaklaşması da uzunca zamandır etkisini sürdüren egemen bir söylemin tetiklediği bir yapay vaziyet. Ama bir gerçek.
Militan laiklerin ve kendini devletin sahibi olarak gören güçlerin dinini yaşayan insanları, dinî olarak algılanan ama geleneklerden kaynaklanan kutsallaşmış değerleri ve ahlâkî anlayışları sertçe, anlayışsızca ve zorla denetim altında tutma çabalarını mazur göremeyiz.
Yanı sıra inancı zayıf, tümden inançsız, dinsiz, başka dinden, mezhepten, kendini belli bir dinden kabul eden ama gereklerini harfiyen uygulamayan, uygulayamayan insanlara da herhangi bir şekilde baskı yapılmasını da -ben- mazur görmem.
Yazı iyi niyetle yazılmakla beraber bende bir parça rahatsızlık yarattı. Neden mi? Yazının son üç bölümünde bir miktar gerginlik ve paylama algıladım. Yani o kısımlardaki ifade tarzı durumu anlatmak yerine "ee yetti be" dermiş gibi geldi.
"Burası laik ve çağdaş Türkiye Cumhuriyeti. Bilmiyor olabilirsiniz ama burası dervişler, meczuplar, şeyhler ülkesi değil ve olamaz. Türkiye Cezayir olmayacak. Cumhuriyetin kurucusu bu ülkeyi bize emanet etti. Bu ülkenin laik ve çağdaş insanlarının yolu yüce kurtarıcının belirlediği yoldur. Devlet kurumlarında, kamusal alanda, kışlada bu ilkelerden bahsedildiğinde şaşırmayın, meydanlarda onuncu yıl nutkunun remixini işittiğinizde kendinize gelin."
Bu ifadeler bazı insanlarda nasıl huzursuzluk yaratıyorsa, yazarın ifadesindeki ton da bazı insanlarda aynı huzursuzluğu yaratabilir. Bu yüzden konu din, iman, siyaset, futbol vs gibi konular olunca bir parça daha özenli olmakta fayda olabilir diye düşünüyorum.
Fatih Altaylı ve saz arkadaşları densizlik ediyorsa bu da onların ayıbı olsun.
Erdem Abaka - 28 Şubat 2010 (10:39)
İtikadî durumu ne olursa olsun, diğer insanların inançlarına saygılı davrandığı sürece bir ferdin inancından ötürü herhangi bir baskıya maruz kalmaması gerektiği, sanırım hepimizin ortak kanaatidir. Böyle bir baskıyı siz mazur görmediğiniz gibi benim de mazur görmem mümkün değildir.
Evet, ifadeler bir derece sert olmuş olabilir ancak muhatabın inanç itibariyle hususî bir yerde duran insanlar olmadığını belirtmek isterim.
Burada yadırganan, özel hayata müdahale edildiği iddia edilen husus ilk defa yapılan bir uygulama değil ki. Ülkemizde dünya kadar cami var ve hemen her zaman imam efendiler benzer vaazları vermekte, dinleyenleri namaza, Kur'ana, sünnete davet etmektedirler.
Yaygarayı koparanların meseleyi nasıl çarpıttıkları izahtan varestedir.
Tabii olarak burada muhatap lâf ebeliği yaparak meseleyi çarpıtanlar, öküzün altında buzağı arayanlardır.
İfade ettiğiniz gibi, Altaylı ve saz arkadaşları densizlik ediyorlarsa, -sert ya da yumuşak- en azından bu yaptıklarının densizlik olduğunu söylemek gibi bir hakkımız olmalı diye düşünüyorum.
Enver Turan - 28 Şubat 2010 (19:34)
Diyelim ki Necdettin Efendi diye biri, falanca kültür sanat merkezinde ya da filânca otelin lobisinde düzenlenen bir etkinliğe konuşmacı olarak katıldı ve bir soru üzerine "öncelikle Gılgamış Destanı'nı okumanızı öneririm" diye buyurdu.
Ne olacak şimdi? Uruk Kent Devleti Gizli İstihbarat Teşkilatı tarafından hazırlanan uluslar arası bir komplonun işaret fişeğini mi ateşlemiş oldu muhterem bu sözüyle?
Çok çok da bu hazretin sözüne değer veren bir-iki kişi gider, kitapçıdan Gılgamış Destanı'nı sorar, bulursa alır okur. Yer yarılmaz, orta direk bel vermez, Sümer Orduları memleketin tersanelerini işgal etmez. Hezeyana ve paranoyaya ne gerek var ki?
Ama bahis konusu olan "Kuran" ve "İslâmiyet" olunca iş değişiyor. İyi ama neden?
Çünkü bir din büyüğü (devletin bu iş için görevlendirdiği, maaş ödediği biri olsa bile) "Kuran okuyun" ya da "namazda fazilet vardır" diye bir lâf edecek oldu mu, arkasında rejimi temellerinden sarsacak bir hıyanet ve komplo aramak gibi "öğretilmiş" bir "tik" ile malulüz.
Komiğiz yani. Oğuz Aral'ın deyimiyle, "durum komiği".
Aslında yukarıdaki yazının yazılmasına gerek bile olmaması gerekirdi. Madem yazıldı, altına yorum yazılmasına gerek bile olmaması gerekirdi. Ne var ki, burası Türkiye. Dalaşmak milli hasletimiz.
İsteyen istediğine istediği kitabı tavsiye edebilir. "Televizyon seyretme kitap oku" da diyebilir. Finito. İster okuruz ister okumayız. Televizyonunu kapatıp kapatmamak da bizim elimizde. Fikrini beyan etmek neden zorbalık olsun ki?
Necdettin Efendi - 1 Mart 2010 (14:10)
Sevan Nişanyan epeyce bir zaman önce Taraf gazetesinde "Sansür" isimli bir yazı yazmıştı ve çarşı karışmıştı.
O yazısının bir bölümünde şunları yazıyordu:
"... Şimdi diyorlar ki memlekete özgürlük geldi. Doksan seneden beri tabu olan şeylerden bile artık serbestçe bahsedebilirsin.
Ama bir de ne görelim? Bu sefer başka şeyler sansüre tabi olmuş. Orduya, devlete, Yüce Manitu'ya istediğini söyle serbest, ama iş İlkçağ Arap mitolojisini sorgulamaya geldi mi orada dur diyorlar."
Yazının tamamı şuradaki linkten okunabilir:
Sansür (Sevan Nişanyan)
Benim merakımı mucip olan nokta şu: İsteyen ilâhiyatçı Tv'den namaz kılın, Kur'an okuyun, ibadet edin demekte sonuna kadar özgür ve güvenlik diye bir derdi de yok. Lâkin, Sevan Nişanyan'ın çok ucundan yaptığı bir dokundurma başına ne işler açtı. Gelen her türden tepkiler bir tarafa, adamı gazeteden gitmek zorunda bıraktı o özgürlük ve demokrasi meftunu Neo-Liberal Taraf gazetesi yönetimi.
Yani, birileri kalkıp "hop, dur bakalım. O konuda konuşamazsın, çünkü o kutsal. Yoksa, seni oyarız" derse, susup "elhâk haklısınız" mı diyelim? Yoksa, Nişanyan gibi yapıp "ona sen kutsal diyorsun" deyip eleştirel aklımızın bize ettiği azizliğin izini mi sürelim.
Karışık iş velhasıl.
Kâmuran - 1 Mart 2010 (15:18)
Sevgili yavrucuğum Kâmuran, ortada şaşıracak ne var ki?
Sevan Nişanyan tabii ki "Arap Mitolojisi" ve "Manitu" demekte özgür.
Sevan Nişanyan'a kızanlar da "ağzını topla, gönül evrenime saygı beklerim" demekte özgür.
Taraf gazetesi, "eyvah, müşteriler azalacak" telâşına kapılıp Nişanyan'ı -istiskal yoluyla- gazeteden kaçırtmakta özgür.
Bardakoğlu, kendisine kulak asanlara "boşverin televizyonu, akşamları Kuran okuyun" demekte özgür.
Ben, "bırakın hakikaten televizyonu, akşamları zencefil kaynatıp için, örgü örün" demekte özgürüm.
Feministler, "bana 'bayan'deme, ben 'bayan'değil, kadınım" demekte özgür.
Anayasa Mahkemesi, Bekir Coşkun ve Hasan Pulur gibi sütun astsubaylarının sabuklamalarını parti kapatmak için "delil" saymakta özgür.
Sen, bu özgürlük bolluğuna bakıp şallak mallak olmakta dilediğin kadar özgürsün.
Kelebekler özgür. Balina Keiko özgür (zira öldü). Hepimiz alabildiğine özgürüz. Burası özgürlükler ülkesi.
Ama bak, Bardakoğlu'nun bir cümlesinden yola çıkıp iki ters salto bir düz perendeyle Nişanyan'a gelmekte ve "bu ne yaman çelişki" demekte özgür değiliz.
Niye dersen, çünkü o zaman sapla saman birbirine karışıyor. Mugalâta oluyor. Muhabbet, omuzlaşma ve dirsekleşme sathı mailine giriyor. Biz ifade özgürlüğünden mi yanayız, yoksa sadece bizim gibi düşünenlerin ifade özgürlüğünden mi yanayız, işte o, davulcu bonsuruğu gibi gürültüye gidiyor.
Necdetgül Abla - 1 Mart 2010 (17:09)
Muhterem Necdetgül Ablacığım...
Yukarıdaki yazınızı okuyunca beynime bol miktarda özgürlük oksijeni gitti, valla zihnim açıldı. Bu yazıyı yazan elleriniz dert görmesin, zihniniz her daim böyle pırıl pırıl olsun, ışıl ışıl parlasın ve ışığı ta buralara kadar yayılsın.
O zihin açıklığıyla bu ne özgürlük bolluğu böyle demekten alamadım kendimi-zaten siz de beni uyarmışsınız. Benim en fazla basit bir kişisel tercih olarak değerlendirebileceğim konular meğer en kallavisinden özgürlük mefhumu ile alâkalıymış. Keşke zihnim falan açılmasaydı.
Aman efendim, niyetim buradaki düzeyli muhabbeti omuz vurma, dirsek atma, kündeye getirme sathı mailine sokan bir fikir düellosu falan değil, haşa. Elbette ki derdim ifade özgürlüğü, benim gibi düşünenlerin de düşünmeyenlerin de.
Ben de zaten tam da bunu ifade etmeye çalışmıştım. Yani, bir takım gerekçeler icat ederek (kutsiyet gibi) farklı düşüncelerin ifadesine engeller koymak veya ters bakmak gibi.
Tabi bu arada, faşizm için ne kadar ifade özgürlüğü talep edebilirim valla hiç emin değilim.
Ayrıca, gürültüye giden bonsurukları için davulculardan da özür dilerim.
Kâmuran - 1 Mart 2010 (18:26)
Ah canım yavrucuğum, faşizmin özgürlüğe mi ihtiyacı varmış? O zaten -bu topraklarda- doğuştan özgür. Kuralları koyan, ağaçların yere yakın bir metrelik bölümünü kireç ile boyayan, çocuklara "Türküm doğruyum"u ünleten, Nihad Kenç'i, Yalçın Minicik'i, Deniz Zom'u bilincimize, Bekir Altaylı Çölaşangilleri vicdanımıza musallat eden, çocukların ellerinde taş izi arayan, "madem ki Agos'ta yazıyorsun, bi kere vermelisin" mantığını hukukun içine içtihat olarak duhul eden...
New York limanındaki özgürlük heykeli mi?
Özne'nin "din" ya da "siyaset" ya da "felsefe" olması, özgürlük hakkındaki tercihlerimizi eğip bükmemeli yavrucuğum. Fikirler ifade edilmek için, küfürler -sadece- edilmek için vardır. Fikir adamlarını vurmakla onların bazı sözlerine alınmak pek de aynı şey sayılmaz.
Galiba konu "Allah var mı? He he heee, hani nerde?" ya da "kim çağdaş kim değil" noktasında değil, şu ya da bu referanstan hareketle başkalarının hayatını tanzim ve tımar etme hakkını kendimizde görüp görmeme noktasında çatallanıyor.
Farzımuhal, başını örtenin ya da namaz kılanın fikren "hür" olup olmadığı niçin bizim tefsirimize muhtaç olsun ki? Biz "Fikrî Standartlar Yüksek Kurulu" (ya da Türkân Saylan) falan mıyız?
O zaman başka birileri de çıkıp "anan gibi saç uzatacağına baban gibi bıyık uzat" der ve bu da "fikir" olur. Dahası, bu "fikir"den hareketle, elinde makas, sokaklarda uzun saçlı erkeklerin yolunu keser.
Zamanında oldu öyle şeyler Alparcığım... Şey, Kâmurancığım... Gerçi sizin nesil pek hatırlamaz...
Necdetgül Abla - 1 Mart 2010 (18:53)
Sevgili Necdetgül Ablacığım...
O özgürlük heykeli için ta New York Limanına kadar gitmenize hiç gerek yok. Sizin oradaki limana inin, muhtemelen orada da bir tane görürsünüz.
Birisi, birileri, bir sınıf, bir güç, o her neyse artık, size lutfedip özgürlük bahşettiğini düşünüyorsa, onu istediği gibi kesip biçme, kırpma, sınırlama ve hatta yok etme hakkını da kendisinde görür. Ee ne de olsa mülkiyeti onlara ait değil mi. Densizlik edip adamlara mülkiyetlerinin hesabını mı soracağız. Valla ben bu hesap sorma işini denedim. Epeyce pahalıya mal oldu diyebilirim. Tabi ki benim açımdan henüz hesap kapanmış da değil.
Yukarıdaki yazımda "ne kadar ifade özgürlüğü talep edebilirim valla hiç emin değilim" dediğim o familyanın bir versiyonu için lâf edip durmak beni yoruyor. Zira fuzûli konuşuyormuşum gibime geliyor. Biraz da iman tazelemeye benziyor ki; bunu zül kabul ederim, ihtiyacım olan bir şey değil. Kısaca, "boyu devrilsin inşallah" deyip keseyim.
Birilerine bir yaşam biçimi dayatmak elbette en sağlam ve doğru referansların sende olduğuna dair bir delüzyon (Türkçesi düşünsel yanılgı mıydı acaba) demektir ki, aman evlerden ve şu üç kuruşluk aklımızdan ırak olsun.
Yazınızın son üç pararafını okurken Tanıl Bora'nın Faşizmin Üç Hali'nden söz ettiği uzun risalesini hatırladım (kitap olarak da basıldı ama ismini hatırlamıyorum). Lâkin burada sözü edilemeyecek kadar uzun ve çetrefil bir konu.
Bugünlerde orada Dersim tehcirinde ailelerinden alınıp subaylara evlâtlık verilen kız çocuklarının dramını anlatan bir belgesel yayınlanmaktaymış. Aslında bu belgesel evirip çevirip konuştuğumuz her şeyin özeti olabilir.
En derin muhabbetlerimle sevgili Alpargül Ablacığım...
Kâmuran - 1 Mart 2010 (20:40)
Sözler, anlar uçar gider; yazılan kalıcıdır. Belki de Kuran'ın ilk ayeti o yüzden "Seyret!" veya "Dinle!" değil de "Oku!"dur. Bardakoğlu belki de "Hakikati bilenle bilmeyen bir olur mu?" ve "Güzel işler yap, iyiliği emret" ayetlerinin gereğini yerine getirmek istemiştir.
Aslında herkes kendi seçtiği "Kuran"ı okuyor: Kendi fikrini, hayat görüşünü, hevesini destekleyen; söylemek istediklerini söyleyen, muarızlarına karşı karine sunan, eğlendiren, hayatını değiştiren... Beğendiğimiz yerleri not alıyor, bir başka yazıda başkalarına da okutuyoruz, niye? Bu çabanın manası yalnızca "Bakın ben amma da biliyorum" kabarması olabilir mi? Bunları doğru, haklı, güzel bulduğumuz için, başkalarının da öğrenmesini istiyor olamaz mıyız?
Bazı felsefeci, ideolog, rehber adamların sözlerine veya bunları özellikle isimleriyle alıntılamış yazılara Kuran muamelesi yaparken; kutsal metinlere "vahiymiş, tabuymuş, deneysel değilmiş" diyerek bilimsel, aydınlanmacı itirazlar haklı mı oluyor?
Dinde zorlama yoktur. Kendim için iyi olanı, başkası için de istemeliyim ama kaktırmadan. Bardakoğlu zaten Kuran okuma kanunu da çıkartmış değil. Ya bunu sizden "lütfen" diyerek rica eden, o kıyak, paralı işinizin patronu olsaydı?
Ali Sedat Çetinkoz - 12 Mart 2010 (16:19)
Bardakoğlu diye bir adamın sürdürdüğü görevinin ve makamınının var oluş nedenini sorgulamadan özgürlük nutku atmak çok da samimi bir yaklaşım değil.
"Din'de zorlama yokmuş." Bunu külâhımız yok diye bize anlatmaları da çok saçma.
"İslâm" dinini tartışmadan, soyut bir "inananların inançlarını istediği gibi yaşaması" muhabbeti yapmanın ne kadar doğru olduğunu birileri anlatsa da öğrensek. (Maazallah inananlar inandıkları gibi yaşarlarsa bizi zaten ilk aşamada götürürler, sonra da birbirlerini götürürler. Ama böyle bir şey hiç bir zaman olmayacak gibi geliyor. Nedeni de gerçek tanrıları olan "piyasa"nın alım gücü yüksek müşterilerini kaybetmek istemeyeceği gerçeğidir.)
Murat Balcı - 18 Mart 2010 (10:33)
Sayın Enver Turan, yazınızda "Gerçekte haber değeri bile olmayan bir konu bizim ülkede tartışma konusu olabiliyor. Bardakoğlu da bunları ciddiye alarak cevap verme gereği duymuş." diye yazmışsınız. Hadi diyelim Bardakoğlu bu konuyu ortaya çıkaran kişi, konu önemsiz bile olsa yapılan eleştirilere karşı cevap hakkını kullanarak bir açıklama yapma gereği duymuş olabilir. Peki siz neden bu kadar ciddiye alıp bu konu hakkında bir sayfa yazı yazma gereği duydunuz. Yoksa konuyu gündemde tutarak sanal gündem oluşturmaya mı çalışıyorsunuz?
Türkiye'de bu kadar "tartışılması elzem olan" konu varken (Anayasa değişikliği, Avrupa Birliği ilerleme raporu, GSMH'nın kişi başına düşen miktarı vs.) Tartışmaya nedense gerek duymayız. Acaba neden diye sormadan geçemiyorum kendime. Yoksa AL Parti'nin hatalarını yazmaya gücünüz yetmiyor da mı bu tür "tartışmaya bile gerek duyulmayacak" bir konu hakkında yazı yazıyorsunuz? Yazılarınızı düzenli olarak takip eden biri olarak beğeniyor olmama rağmen AL partisinin yapmış olduğu hatalar ve yanlışlar zincirinden bir halka dahi olsa ele almadığınızı görüyorum. Bu da beni istemeyerekte olsa sizin olaylara bakış açınızı ve objektifliğinizi kendi içimde sorgulamama neden oluyor.
Pek tabii ki belli bir siyasî partiyi destekleyebilir, yaptıklarını takdir edebilirsiniz. Ama umarım ki bu destekleme körü körüne bağlanmak, yaptıklarının hata olduğunu görseniz bile kendinizle çelişip doğruymuş gibi beyninize kazımak değildir diye umut etmekten başka tek çarem bu yorumuma cevap verip beni bu düşüncelerden arındırmanız olacaktır. Saygılarımla.
Jhkaya - 22 Haziran 2010 (17:44)
Enver Turan yazıları
Ali Türkan
Eyvallah, faşist denyoların "dokunulmaz" yaptığı yazarlar hakkında iki çift lâf etmeyi bir kenara bırakalım ama lâf salatasında derinlik varmış gibi davranmaktan da vazgeçelim artık.
Erkin Baba da taklit sayılır Bakınız: John Lennon…
Ali Sedat Çetinkoz » Çocuğun istikbali sözkonusu
ABD'de birçok aile (özellikle de kentli, okum…
Minik Ülkü » Çocuğun istikbali sözkonusu
Milliyet gazetesindeki haberi okuyunca aklıma…
Cekni Kılsın » Vostok Gölü
Cumhuriyetin zorlanarak da olsa itiraf edilen…
Erdem Abaka » Talât Paşa Ruhu
Türkiye Cumhuriyeti mi illüzyon, Mustafa Kema…
Bunak Moruk » Talât Paşa Ruhu
Vaclav Havel Güçsüzlerin Gücü'nde (1978) bir zerzevat dükkânı işleticisinin soğan ve havuçlar arasında üzerinde "Dünya İşçileri Birleşin" sloganı yazılı bir pankart sergilemesini tahlil eder. Havel işleticinin mesajının "Ben zerzevatçı XY, burada yaşıyorum ve ne yapmam gerektiğini biliyorum.
Hikmet Kıvılcımlı
Bugün hâlâ -gözü kararmış vurguncu, derebeği, ezgici olmayan- her Mümin ve Müslüman, o Ganimet Sûre'sinin en birinci ayetini bir, bir daha, namusluca okuyup anlamıya çalışabilir. Kur'an ortadadır.
Erdem Abaka
Bir "milletler topluluğu" yaratma hayalinden bir çırpıda vazgeçerek, adına ihtilâl yapılan halkların kanları ve acıları üstüne çelik bir çekirdek inşa eden İttihatçı zihniyet, Türk halkının sırtına taşınması zor bir yük bindirdi.
Hülya Yalçın
Canlıların yaşam hakları doğumla başlar ve biri diğerinden üstün kılınamaz. Hele ki "KÜRK" kullanmak için öne sürülebilecek hiç bir tartışma götürür mazeret yoktur.
Yüzyılın aşkı: Güzide ve Bilal
Gökhan Akçiçek
Hayat her aşkı sonlandırmak istese de, buna direnen âşıklar, aşkı son nefeslerine kadar taşıyorlar. Gövdeden çıkıp, ruhta eriyen aşk, yaşama sunduğu insan sevgisinin tutkulu bu inadı karşısında, bazen ölümü bile çaresiz kılabiliyor.
"Tababet ve Şuabatı Sanatlarının Tarz-ı İcrasına Dair"
Melih Özel
Hazır giyim elbiselerimi diken kişileri tanımadığım gibi, hastalarımız da kendileri ile ilgilenen hekimleri tanımıyorlar artık. Halbuki ben hastalarımın hatıralarında, diktiği kumaşa, sevgiliye dokunur gibi dokunan dilsiz terzimin bende yer ettiği gibi yer etmek istiyorum.
Hikmet Kıvılcımlı
İşveren Sınıfı, en normal "Sermaye Birikişi" dediği çapulla adam olmuştur. O çapul, işverenin kendi anayurdundaki milyonlarca küçük üretmenin; esnafın, köylülerin mülkceğizlerinden edilmeleri demektir.
Çocukken yağmurun kokusu da başka
Melih Özel
Toprak kokusunu mu özlemişim, çocukluğumu mu? Bilmiyorum. Belki de o kokunun beynimde oluşturduğu elektriksel aktivitenin uyardığı alanlar, o hatıralara aitti. Çok güzeldi o kokuyu yeniden hissetmek.
Gökhan Akçiçek
Bizden başka evrenin tüm konukları hep susuyormuş oysa. Ağaçlar, kelebekler, gökyüzü, karıncalar, tırtıllar, solucanlar… Binlerce lâkırdının içinde susarak var olanlar varmış.
Densizlikler denizinde boğulurken
Melih Özel
"Ben de densizlik yapmalıyım!" diyorum kendi kendime. Başka çaresi yok. Belki böylece boğulmam. Ne bileyim, belki su üstünde kalmanın yolu budur.
Gökhan Akçiçek
Onları tanımanın en kolay yolu, yüzlerine, özellikle gözlerinin içine ısrarla bakmaktır. Bakışlarını ilk kaçıran onlar olacaktır. Neden dersiniz acaba? Her kardeşle azalmanın ıstırabı mıdır bu?
Ali Sedat Çetinkoz
Boyumdan büyük lâflar ettiğime bakmayın, baştan söyledim, bunlar bir demlik çay içilip öyle yazılmış şeyler. Başkaları ülke bile yönetmiş böyle kafayla, ben anayasa kaleme alsam ne olur?
Damgasızların orgazmı 12 dakikaymış
Deniz Türkoğlu
Düşünsenize sayın Ayşe Hanım, hayvanı tam damgalayacakları esnada gelen geçen, bakan eden, öyle olmasın böyle olsun, orasına basma burasına bas diyen bir seyirci topluluğunun önünde yapılır mı bu işler?
Zeynep Bozboğa
2000'li yıllar ise başlı başına fiyaskoydu. Sanmıştık ki 2000'li yıllarda uzaya gideceğiz. Bizdeki de ne hayal gücü ama, Kıbrıs'a git desen gidecek paramız yok, uzaya baya baya niyet besledik.
Hikmet Kıvılcımlı
Toprak toptan Kamu'nun adına, bugünkü deyimi ile "Devletleştirilmiş" bulununca, bu Toprak temeli üzerinde kurulu politika üstyapısı kendiliğinden "Devletlû" (Devletcil yahut alafranga deyimiyle: Devletsel) olur.
Bilge Bozkurt
Gazete, dergi, internet sayfalarında, her gün sayısı artan bu yeni yaşam umutlarına bakınca içim kıymık kıymık oluyor. Öde öde bitmez banka kredileri geliyor aklıma önce, ardından bu kusursuz evciklere sığışmak için ödenen büyük bedeller.
© Derkenar - Sitedeki içerik 5846 sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Yasası ile korunmaktadır. Yazılı izin olmadan kopyalanamaz, çoğaltılamaz, değiştirilemez, başka mecralarda kullanılamaz. Ancak uzunluğu 200 kelimeyi geçmemek, yazar adı ve kaynak belirtmek ve bu sayfaya link vermek kaydıyla yazılardan alıntı yapılabilir.
(Ayrıntılı bilgi için, bakınız »
Derkenar'ın Manifestosu)
Şu an 170 pasif seyirci Derkenar'a bakıyor
Yazı Boyutu
Büyük
Standart