Erdem Abaka - 10 Kasım 2009
Ölümü hissedebilir mi insan? Daha doğrusu öldürüleceğini? İnsan bir akşam, her zamanki gibi bir akşam işten çıkıp da arkadaşlarıyla buluşmaya giderken ensesinden vurulacağını önceden görebilir mi?
Ya da sabah saatlerinde işyerinin tam önünde vurulacağını? Ölüm meleğinin, karşısına hangi kılıkta çıkacağını tahmin edebilir mi?
"Emin olun ki kalbimde hiç bir korku duymuyorum. Bana dindarane bir tevekkül geldi. Ölmeye razı, hazırım..." demiş bir arkadaşına yazdığı son mektubunda. Şatafatlı ve kalabalık bir cenaze istememiş. Belki yaşarken bulamadığı huzuru, öldüğünde bulabileceği umuduyla memleketindeki küçük bir mezarlığa gömülmeyi vasiyet etmiş.
Şöyle yazmış arkadaşına:
"İstiyorum ki, beni oraya defnetsinler. O mezarlığın kenarında gençliğimin en tatlı birkaç saati şiir ve hülyasını geçirdim, fikrimin o küçük mezarlıkta olduğu kadar hiç bir yerde o kadar derin bir sükun ve istiğraka daldığını bilemem... Mezarlığın bulunduğu tepeden bütün kırlar, tarlalar, etrafın uzakta birer küçük ve yeşil demete benzeyen koruları, ormanları... Ve nihayet ta ileride Karadeniz'in kâh rakid (durgun) ve kebud (mavi), kâh beyaz ve mütehevvir (öfkeli) sathı bipayanı (sonsuz) görülür."
Bu satırların yazarı Ahmet Samim, 9 Haziran 1909 akşamı çalıştığı Sadayı Millet gazetesinden çıkıp arkadaşlarıyla buluşmaya giderken vuruldu. Kafasının arkasına isabet eden kurşun, yüzünden burnunun yan tarafından çıkmıştı. Vuran İttihatçıların fedailerinden Abdülkadir. Vurduktan sonra, Köprübaşı karakoluna gidip komiserin söylediği kahvesini yudumlayan, sonradan Ankara valisi olacak, İzmir suikastı davasından asılacak olan Abdülkadir.
Bir başka gazeteci, Siyonist planlara destek olmakla da suçlanan bir başkası Ahmet Samim'den yıllar sonra, yine iş çıkışında soğuk ve belki yağmurlu bir İstanbul akşamında arabasının içinde hedef oldu kurşunlara. Bir diğeri, arabasıyla birlikte havaya uçtu. Bir başkası, "Evet kendimi bir güvercinin ruh tedirginliği içinde görebilirim, ama biliyorum ki bu ülkede insanlar güvercinlere dokunmaz." diyen bir başkası, bunları yazdıktan kısa bir süre sonra vuruldu. Meslektaşı Ahmet Samim gibi o da kafasının arkasından.
Hepsinin derdi ve çabası, yaşadıkları memlekette insanlar biraz daha rahat etsin, biraz daha huzurlu olsun diyeydi. İçinde insan olmayan vatan nutukları atan bir takım adamlar, insanların hayatını daha doğar doğmaz ipotek altına almasın diye haysiyetleri ve namuslarıyla yazıyorlardı.
Yıllar evvel okuduğum bir yazısında "Küçük bir mavi yıldız" gördüklerini yazmıştı hayatta olan bir başka gazeteci. Ahmet Samim'den, İpekçi'den ve sadece "adam olanlara" gözükecek küçük bir mavi yıldızdan bahsetmişti. Sonra, belki yorgunluktan belki bıkkınlıktan "vazgeçen" bir başka meslektaşına asla gözükmeyeceğini söylemişti o çok küçük ve çok mavi yıldızın.
Çok etkileyici yazıyordu. Genç halimle beni nasıl da bağlamıştı kendine. Kimsenin yazmadıklarını yazıyor, tarih kitaplarında olmayan şeyleri bulup çıkartıyordu. O zamanlardaki başbakana verip veriştirmesi de pek keyifli oluyordu. Sonra Türkiye'de çok şey değişti. O da.
Ne zaman burulmuştu içim ilk defa? Televizyonda yaptığı bir yorumda patronundan bahsederken sarf ettiği "ne yapmış yani, eroin mi satmış?" sözlerinden sonra mı? Yoksa töre cinayeti işleyen Kürtlerden bahsederken, "biz de bu canlılar bizden ayrılmasınlar diye binlerce çocuğumuzu şehit verdik..." diye bitirdiği bir yazısından sonra mı kopmuştu bir şeyler?
Ali Türkan'ın, Pink Floyd ve İbo yazısında konu edeceği, küçük mavi bir yıldızın adam olanlara gözükeceğine dair o buruk yazıyı yazan, ama kendi küçük "star"ını bulduktan sonra hayal kırıklıkları yaratan adam mıydı bu?
Yıllar geçti, küçük mavi yıldızı yazan gazeteci hâlâ yazıyor bir gazetede. Çok da kuvvetli bir kalemi var. Ve onun gibi kalemi kuvvetli niceleri maddî dünyanın kendilerine bahşettiği fırsatı ve şansı pervasızca ve neredeyse gaddarca kullanıyor kendi halkına karşı. Bu topraklar üzerinde yaşayan oldukça gariban hatta bahtsız diyebileceğimiz insanlar üzerinde kirli oyunlar oynandıkça kendi benliklerini tatmin etmek uğruna sorumsuzca kullanıyorlar kalemlerini. Yazdıklarının nelere yol açabileceğini bilmezden ve görmezden gelip, vahşi bir zekâyla besledikleri tehlikeli kurnazlıklarını tıpkı bir silâh gibi kullanıyorlar.
Oysa ben, anlamsız ve temelsiz korkuları kaşıyarak insanları tedirgin eden durumlardan beslenen üsluplarıyla, korunaklı köşelerinden zihinlerimize pervasızca taarruz eden gazeteciler değil aklı ve sağduyuyu öğütleyen adam gibi gazeteciler istiyorum. Böyle gazetecilerin ışık tuttuğu bir toplumun, savaş naraları atan vahşi kalabalıkların seslerini bir çırpıda boğacağını düşünüyorum.
Yıllardan beri, bu gariban millet üç kuruşluk refah görebilsin diye haysiyetleriyle yazan, aç ve işsiz kalan, ıstırap çeken, dövülen, sürülen, öldürülen ve parçalanan meslektaşlarının hatırasına bir nebze saygı göstermelerini beklemek beyhude bir çaba sanırım.
Ne kadar acı. O çok küçük ve çok mavi yıldızı kardeşlik ve barış türküleri söyleyerek yan yana oturduğumuz müreffeh sofralarda hep beraber görebilirdik oysa.
Basındaki köşe yazarlarının bazıları (özellikle de bu yazıda bahis konusu edilen malûm şahıs) aslında şu an yazdığından çok daha iyisini yazabilecek kapasiteye sahiptir.
Ama yazmaz.
Çünkü bilir ki, daha incelikli yazarsa daha az okunur. Hatta herhangi bir ekonomik sallantıda kapının önüne konacak ilk kişileriden biri de kendisi olur. Oysa bu şekilde (alabildiğine kaba ve hırtlamboz bir üslupla) yazarak en çok okunan, dolayısıyla da en yüksek ücret ödenen yazarlardan biri olmaya devam eder.
Tabii ki basının bu kadar çamurlaşmasında bu tip adamların da payı var. Ama sorumluluğun büyüğü, en pespaye yazarı en çok okunan yazar yapan gazete müdavimlerine ait.
Okurun talep yoğunluğu öyle olunca, arz da haliyle böyle oluyor.
Enginar Dıç - 13 Kasım 2009 (15:10)
Okurların yazarları ve yazılacakları belirlediğine katılmıyorum kesinlikle.
Konjonktür, sadece gazeteciliği değil, öğretmenliği de etkilemiştir, hekimliği de etkilemiştir. Aynı konjonktür, haliyle okuru da yazarı da etkilemiştir olsa olsa. Yoksa okurlar durduk yere pespaye şeylerin müşterisi haline gelmezler.
Neler neler tırpanlanmadı ki memlekette malûm süreçte! Hem sade memlekette değil, dünyanın gidişatında da var bir tuhaflık (en hafif ifadesiyle).
Candan Dinç - 22 Kasım 2009 (00:17)
Sayın yazar, sizin de değindiğiniz üzere o aradığınız ideal gazetecilerin çoğu güzel yurdumuzun farklı mezarlıklarında ziyaret edilebilir ancak. Bombalardan, kurşunlardan, kundaklamalardan kalan parçaları oralarda ve pek çok kişinin kalplerinde gömülü. Kalan 3-5 tanesinin de kısa bir süre sesleri kesilecek gibi görünmekte. Bu özleminizin çaresinin, kalanlarının seslerine daha iyi kulak vermekte olduğunu düşünürüm. Saygılarımla.
Alpar Sargın - 2 Ocak 2010 (01:57)
Erdem Abaka yazıları
Erdem Abaka'nın web sitesi: Kerdeme
Taksit taksit gidiyorum galiba
Deniz Türkoğlu
Ondan sonraki günlerde her zil sesi, kafana balyoz gibi iniyor. Allahtan elektriğimi kestiniz de, ruhum huzura eriverdi. Elleriniz dert görmesin. Zaten uzun zamandır ışığa bakamayan kuduz köpek hastalığı var bende.
ABD'de birçok aile (özellikle de kentli, okum…
Minik Ülkü » Çocuğun istikbali sözkonusu
Milliyet gazetesindeki haberi okuyunca aklıma…
Cekni Kılsın » Vostok Gölü
Cumhuriyetin zorlanarak da olsa itiraf edilen…
Erdem Abaka » Talât Paşa Ruhu
Türkiye Cumhuriyeti mi illüzyon, Mustafa Kema…
Bunak Moruk » Talât Paşa Ruhu
Cumhuriyet bir illüzyon değildi, illüzyonistl…
Selim Doğan Nebioğlu » Talât Paşa Ruhu
Tarih akışı kesintisizdir. Bu açıdan bakıldığ…
Erdem Abaka » Talât Paşa Ruhu
Hikmet Kıvılcımlı
Bugün hâlâ -gözü kararmış vurguncu, derebeği, ezgici olmayan- her Mümin ve Müslüman, o Ganimet Sûre'sinin en birinci ayetini bir, bir daha, namusluca okuyup anlamıya çalışabilir. Kur'an ortadadır.
Erdem Abaka
Bir "milletler topluluğu" yaratma hayalinden bir çırpıda vazgeçerek, adına ihtilâl yapılan halkların kanları ve acıları üstüne çelik bir çekirdek inşa eden İttihatçı zihniyet, Türk halkının sırtına taşınması zor bir yük bindirdi.
Hülya Yalçın
Canlıların yaşam hakları doğumla başlar ve biri diğerinden üstün kılınamaz. Hele ki "KÜRK" kullanmak için öne sürülebilecek hiç bir tartışma götürür mazeret yoktur.
Yüzyılın aşkı: Güzide ve Bilal
Gökhan Akçiçek
Hayat her aşkı sonlandırmak istese de, buna direnen âşıklar, aşkı son nefeslerine kadar taşıyorlar. Gövdeden çıkıp, ruhta eriyen aşk, yaşama sunduğu insan sevgisinin tutkulu bu inadı karşısında, bazen ölümü bile çaresiz kılabiliyor.
"Tababet ve Şuabatı Sanatlarının Tarz-ı İcrasına Dair"
Melih Özel
Hazır giyim elbiselerimi diken kişileri tanımadığım gibi, hastalarımız da kendileri ile ilgilenen hekimleri tanımıyorlar artık. Halbuki ben hastalarımın hatıralarında, diktiği kumaşa, sevgiliye dokunur gibi dokunan dilsiz terzimin bende yer ettiği gibi yer etmek istiyorum.
© Derkenar - Sitedeki içerik 5846 sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Yasası ile korunmaktadır. Yazılı izin olmadan kopyalanamaz, çoğaltılamaz, değiştirilemez, başka mecralarda kullanılamaz. Ancak uzunluğu 200 kelimeyi geçmemek, yazar adı ve kaynak belirtmek ve bu sayfaya link vermek kaydıyla yazılardan alıntı yapılabilir.
(Ayrıntılı bilgi için, bakınız »
Derkenar'ın Manifestosu)
Şu an 230 pasif seyirci Derkenar'a bakıyor
Yazı Boyutu
Büyük
Standart