Patronsuz Medya

Konuş yavrum konuş

Ahmet Faruk Yağcı - 21 Kasım 2009


Bugünlerde duygularım karmakarışık. Haber seyretmeye de, ciddi ciddi gazete okumaya da mecalim yok. Mecalsizliğimde domuz gribi salgını sebebi ile gece gündüz çalışıyor olmam da sebeptir mutlaka.

Bununla birlikte, akşamlara kadar saniye durmadan hasta baksam dahi fazlaca yorulmadığımı, akşam haberlerini seyrederken yahut internet ortamında gazete okurken mefluç olduğumu rahatlıkla söyleyebilirim.

Küfürbaz bir ihtiyara dönüşmekte olduğumu da.

* * *

Cerrahpaşa'nın karşısında üç katlı bir kıraathane vardı. En koyu solcular en alt katta, orta halli solcular orta katta, sağa sola karışmayan şehirli elemanlar da üst katta takılırlardı. Fazla bir farkı da yoktu bu mekân dağılımının. Neticede Cerrahpaşalı olmak kavramı "kâğıt oyunlarında ehildir" muhayyel sertifikasını da içerdiği için her katta alabildiğine oyun oynanırdı. Kendini sağcı olarak tanımlayan benim gibiler ise arka sokaktaki kıraathaneye takılırdı.

Arka kahvenin müdavimleri arasında mahallede mukim, fötr şapkalı, emekli amcalar da vardı. Bunlardan birisi bir kez görüldüğünde asla unutulmayacak tipe ve giyinişe sahipti. İçinin yeleğini asla ihmal etmediği kol ağızları yağ bağlamış kahverengi takımı, Ecevit mavisi gömlekleri ve çözülmeden çıkartıldığından kördüğüm olmuş kırçıllı kravatları, üç dört günlük sakalı ve bardak dibi gözlükleri ile nerede görseniz tanırdınız.

Yetmişlerinin sonunda olmalıydı. Sabahın erken saatinde kahveye gelir. Sırası ile, alınan bütün gazeteleri okur, dişsiz ağzını değişik şekillere sokar, sık sık gözlüğünü düzeltir ve zaman zaman ağzından hayret, beğenmeme, kızma gibi hisleri ifade eden sesler çıkartırdı. Tam bir huysuz ihtiyardı.

Rahmetli Oğuz Aral kabrinde rahatsız olmasın isterim, lâkin huysuz ihtiyar dediğin böyle olurdu.

Daha geç kalkan amcalar geldiklerinde bizimkisi elinin altındaki gazeteleri vermekte nazlanır ya da homurdanarak verirdi. Muhabbetler ve lâf atmalar başlar, gazete okuyanlar diğerlerine okuduklarından bahsederek konu açarlardı. Gün ilerledikçe diğer yaşlılar aralarında siyasi tartışmalar yapmaya başlarlar, sesler yükselirdi. Bu sıralarda kadim CHP'lileriden birisi, içinde "Atatürk, tertip, nizam, vatan, millet, Kore, eğitim" geçen ve giderek yüksek perdeye ulaşan bir nutka başlardı. Enikonu kızgın anlatırdı üstelik. Hiç bir siyasiyi beğenmeyen, çözümleri sert tedbirler başlığı altında özetleyen bir kıraathane konuşması irad edilirdi. Kenardakilerin müdahalesi ile ses yükselirdi ve bilmeyenler kavga çıktı-çıkacak gerilimine itilirdi.

Biz kenar masanın gençleri malûm zamanın geldiğini hissedip birbirimize göz kaş ederdik. Konuşmanın en tepe noktasında bizim huysuz ihtiyar konuşana doğru "konuş y_rağım!" diye ünlerdi. Biz yerlere yatarken ihtiyarlar daha şiddetli bir tartışmanın içine doğru girerlerdi. Huysuz ihtiyarın dudak kenarlarında biriken tükürükler yerlerinden ayrılarak uçmaya başlarlar, camdan uygun ışık gelirse masaya doğru süzülen inci tanelerine dönüşürlerdi.

12 Eylül 1980 darbesine sadece dört gün kala kayıt yaptırdığım ve darbeyi müteakiben eğitime başladığım Cerrahpaşa Tıp Fakültesindeki altı senelik tahsilim boyunca bu sahne mütemadiyen tekrarlandı. Kahvehane bizim olmazsa olmazımızdı. Ders de çalışırdık, tavla da oynardık, maç da seyrederdik. Sabah dersinin olmadığı, yahut kaytarıldığı zamanlarda da ihtiyarlar tarafından icra edilen tuluat tiyatrosunu. Bizim amca az ama etkili konuşur, başkası nutuk çekerken de bir boşluk anını yakalar "konuş y_rağım" derdi. Her defasında deliler gibi gülerdik. Çocuktuk.

* * *

Ağzımda dişler şimdilik sağlam. İki eksik, üç de dolgu ile ellili yaşların kapısına geldik. Eh gıdık sarkmadı, saçlar da pek dökülmedi, sadece beyaza döndü. Kılık kıyafete de gereken önemi verince sağlam orta yaşlı rolü bünyeye tam oturuyor. Gel gör ki ortam beni her geçen gün huysuz ihtiyara dönüştürmekte. Televizyon seyrederken alt çenem öne doğru çıkmış, gözlerim nefretle dolmuş, elim kolum tehditkar şekilde ileri doğru hareketlenmiş halde ve "konuş y_rağım" derken buluyorum kendimi.

Adam çıkmış ekrana göz göre göre yalan söylüyor. Vatan, evlâtlarımız, şehitlerimiz, kanla sulanmış topraklar diyor. Üniter devlet diyor. Irak'ın toprak bütünlüğünden, dış düşmanlardan, tek dil ve tek yürekten bahsediyor. Adam vatan söz konusu ise gerisi teferruattır diyor. Tam bu sırada patlıyorum.

"Konuş ulan konuş! Elalemin çocukları üzerinden vatan ve teferruat konuşmaları yapmak kolay!" diye bağırıyorum. "Az vatan, az misak-ı milli, az kurtuluş savaşı, ortaya karışık Nutuk, bolca Atatürk ver. Tatlı olarak dış düşman, üzerine de dahili bedhahlardan koydun muydu senden iyisi yok!"

* * *

Tarihe kayıt düşmek adına söylemem gerekir ki bu yazının yazılmasında ana amil Onur Öymen'in yaptığı talihsiz konuşmadır. Aklımız erdiğinden beri bilirdik o kibar faşistlerin böyle düşündüğünü de kimseye anlatamadık yıllar yılı. Yaradanın takdiri, adam ağzından çıkanlara mani olamadı. Malûm, kendinizi ne kadar tutarsanız tutun bazen ağzınızdan çıkanlara mani olamazsınız. Akım demeye çalışırken ağzınız kömür karasıyım diye bağırıverir.

Haydi bunu da geçtim. Daha evvelki bir zamanda terörü önlemek için "Sri-Lanka Yöntemi" ile müdahale öneren birisinden adam kesmeyi güzellemek dışında bir tavsiye beklemek saflık olurdu. Peki, onu mazur göstermeye çalışan koroya ne diyecektik?

Bu kadar efendi adama nasıl "faşist" dediğimizi soruyorlar. Sonra da ekliyorlar: "Bunca dili bilen, ülkemizi yurtdışı platformlarda temsil etmiş olan, bunca Atatürkçü, bunca vatanperver birisi faşist olabilir mi?"

"Olur olur, mis gibi olur" diyorum içimden yüzlerine karşı.

Cumhuriyetimizin kurucu kadroları da böyleydiler. Güzel giyinilirdi Ata'nın huzurunda. Güzel konuşulurdu. Erkekler jilet gibi kıyafetli, sinekkaydı tıraşlıydı. Kadınlar modaya uygun saçları, kelebekmişçesine elbiseleri, moda dansları bilmeleri ile öne çıkarlardı. Hani Aşık Veysel'in gerisin geri memleketine postalandığı, nezaketin doruk yaptığı zamanlardı. Kavaklıdere'deki büyükelçiliklerin civarına çıplak ayaklı köylülerin sokulmadığı tertip düzen timsali asr-ı saadet zamanları...

İstiklâl mahkemeleri nizamın tesisi için darağaçlarını kurduğu zamanlardan kalan bir geleneğin temsilcisidir Onur Öymen. Dili güzel kullanan, güzel giyinen, temsil yeteneğine sahip bir adam olabilir ama yine de konformisttir, ölümün ve kan dökülmesinin çare olduğunu içselleştirmiştir.

Mesele anlamaksa, onu anlarım. Onu savunanları da anlarım. Ama birileri çıkıp da "siz Onur Bey'in faşizan eğilimlerinden bahsediyorsunuz. Peki, Atatürk de faşist miydi? Celal Bayar faşist miydi? İsmet inönü faşist miydi?" şeklinde konudan saptırıcı mugalâta yapmaya başlarsa ben de kantindeki o çocuklar gibi "konuş yavrum konuş!" derim. Darılmaca yok.

 

 Yorumlar

Kırılma başladı. Eğer karanlık adamlar vahşi hamleler yapmazlarsa kabuk değişecek. Çok da iyi olacak. Dersim'de ne olduğunu, ilk askeri müdahalenin daha Atatürk ölür ölmez yapıldığını ve buna benzer nice tarihsel gerçeği bana göre "art niyetlerle" saklayan sistem sarsılmaya başladı. Oluşacak boşluğa gerçekten halk iradesinin geçip geçemeyeceği ciddi bir soru olarak duruyor elbette.

"Sol" olarak takdim edilen çok başarılı bir ilüzyon olan CHP'nin gerçekte ne olduğu da, Cumhuriyet Projesinin başarıları, açmazları, hataları ve başarısızlıkları da bir bir konuşulacak. Konuşulacak ki, dayattıkları sistemin ve tanrılaştırdıkları "Yüce Önder" kavramının kusursuz olmadığı ortaya çıksın. Eksikleri giderilecek, yeniden yapılandırılacak geleceğe sağlam yürüyecek bir sistem oluşturulabilsin. Yeni nesiller bu topraklarda huzur ve barış içinde refahı paylaşabilsin.

Bu yapılamazsa eğer korkarım asıl bu kaşarlanmış dikta seviciler bölecek memleketi. Ve korkarım bunlar yüzünden günahı ve sevabıyla tarihi bir lider, saygısızca ve istenmeyen sıfatlarla anılacak.

Sevgili Ahmet Faruk Yağcı'nın ne demek istediğini çok iyi anlıyorum. Ama benim tepkim biraz daha farklı.

Yeter demek istiyorum bunlara. Yeter bi susun. Siz konuştukça saçılan irinden tiksinti geldi. Huzur verin, çekilin köşenize. Rahat bırakın bu milleti artık.

Not: Star gazetesinde Mete Tunçay, Taraf'ta Taha Akyol ile yapılan görüşmeler tarihimizi daha iyi öğrenebilmek ve düşünebilmek açısından faydalı olabilecek bilgiler içeriyor. Okumak iyi olabilir.

Türkiye'de solun en büyük suçu demokrat olmaması (Mete Tunçay - Fadime Özkan - Star)
Bu da gayrıresmî Atatürk (Taha Akyol - Neşe Düzel - Taraf)

Erdem Abaka - 24 Kasım 2009 (10:20)

Sevgili Erdem Abaka,

"Dersim'de ne olduğunu, ilk askerî müdahalenin daha Atatürk ölür ölmez yapıldığını ve buna benzer nice tarihsel gerçeği bana göre 'art niyetlerle' saklayan sistem sarsılmaya başladı."

Cümlenizde istemeden bir yorum hatası yapmışsınız sanırım. Dersim müdahalesi 1937-1938 yıllarında yapıldı.

Taraf'ta yazan Ayşe Hür'ün ilgili yazıları:

22.11.2009: Türk Hava Kuvvetleri'nin staj alanı: Kürt isyanları
15.11.2009: Dersim, Alevîstan, Zazaistan
23.11.2008: "Atatürk Dersim'i vuracağız dedi, vurduk"
16.11.2008: 1937-1938'de Dersim'de neler oldu?

Son bağlantıdaki yazıdan bir alıntı:

"Mustafa Kemal, hastalığı dolayısıyla Celal Bayar tarafından okunan 1 Kasım 1938'deki Meclis'i açış konuşmasında Tunceli'de 'haydutluk ve eşkıyalık olaylarının bitirilerek ulusal egemenliğin sağlanmasından duyduğu kıvancı' dile getirmiş, İsmet İnönü 'Dersim müşkilesinden kurtulduk'demiştir."

Ali Sedat Çetinkoz - 24 Kasım 2009 (15:03)

Sevgili Ali Sedat Çetinkoz, dikkatiniz için teşekkür ederim. Aslında söylemek istediğim farklı bir şeydi. Ancak okununca evet bu anlam çıkıyor. Bu haliyle, "Dersim Askeri Harekatı Atatürk'ün ölümünden sonra yapılmıştır." gibi bir ifade olmuş. Oysa ben Cumhuriyet tarihindeki ilk askeri darbeden, yani siyasete yapılan askeri müdahaleden bahsetmek istemiştim.

Yazdığım yerin fiziksel şartlarından ve 1500 vuruş limitinden kaynaklanan bazı hatalar yapıyorum. Müdahaleniz için tekrar teşekkürler. Sizden ve Derkenar okurlarından özür dilerim.

Lütfen o ifadeyi "Cumhuriyet tarihindeki ilk askeri darbe daha Atatürk ölür ölmez yapılmıştır" şeklinde anlayınız.

Yeri gelmişken belki bu hata vesile olur da Yakın Tarih Dersleri çerçevesinde bahsi geçen darbeyle alâkalı bir yazı yazarsınız.

Dostlukla.

Erdem Abaka - 24 Kasım 2009 (16:12)

Az önce grup toplantısında konuşma yapan sayın Baykal'ı büyük bir inkisar-ı hayale uğrayarak dinledim. Maalesef geçmişle yüzleşebilme cesaretini gösteremeden sehil olan unutma, bilinç altına atma yolunu intihab emiştir. Ki allah ömür versin, 62 yıl daha beklemeden biriken bu psikoz CHP' gillerin çok daha sık diline geliverecektir.Benim ulvi hasletlere sahip anadolu halkım incinse de incittiğini belli etmemiş, ancak bu son seferde öyle bir incinmiş ki ekmek derdine düşen Baykal'ın şirinlik yapacam derken 3 ismi yanyana koyarak zırvalamasına neden olmuştur. Muhalefetteki ak sakallı dinozorlar ölmedikçe bu ülkede demokrasi adına güzel şeyler olmaz. Baykal bunu anlayamadı...

Hendese - 24 Kasım 2009 (17:12)

Konu hakkındaki haklı şikâyetler dikkate alınarak 1500 vuruşluk limitin 2000 vuruşa çıkartıldığını bildirir, fikri hür cümlesi bol Türk milletine en derin saygılarımı sunarım.

Büdütör - 24 Kasım 2009 (17:39)

Bazı yazılar insanın hayal dünyasında sahne kurar ve orada canlanır, ya olduğu gibi ya da gönlünüze göre değiştirerek izler eğlenir, güler, ağlar duygulanırsınız.

Doktor'un bu yazısı da öyleydi. Kendi hikâyesi çok eğlenceli olduğu halde; bana kurgulattığı meclis oturumunda Dersim bağımsız milletvekili huysuz ihtiyarı, Onur Öymen'i dinlerken düşledim; ihtiyar en terbiyeli tavrını takınmış, ağzını açmamak için, dudaklarını ısırıyor, ıkınıyor, sıkınıyor olmuyor. Disiplin soruşturmasını göze alıp kürsüye sesleniyor. Konuş y...m konuş...

Saygılarımla.

Mazhar Candan - 28 Kasım 2009 (20:16)

Halil Berktay Taraf'taki yazısında Onur Öymen'in gafını taşları yerli yerine oturtarak yorumlamış.

"Tarihî bakımdan yok olmaya yaklaşan bütün hakim sınıflar, son bir çırpınışla olağanüstü bir direnç ortaya koyarlar."

"Gericiler son tahlilde kaldırdıkları taşı kendi ayaklarına düşürürler. Bu, onların ortak kaderidir."

Bir zamanların (Mao'nun) Küçük Kızıl Kitap'ındaki alıntılardan ikisi, aklımda aşağı yukarı böyle kalmış. Ne kadar basit ve yalın olursa olsun, bence bunlar şu Onur Öymen olayına esaslı surette ışık tutuyor.

Gerçekten de Onur Öymen'in yaptığı tam budur; zar zor kaldırdığı bir taşı kendi ayağına düşürmek. Atatürk'ü öne sürerse herkesin zınk diye duracağını; Dersim'in zaten süren ve pekişecek tartışılmazlığının ise Kürt açılımına set çekebileceğini sandı.

Öymen bugün toplumda özgür düşünme cesaretinin nerelere varmış olduğunu hiç ama hiç tartamamış. Zira tam tersi oldu: Herkes ansızın Dersim vahşetini hatırlayıverdi. Hava bombardımanının, katliamların, mağaralara zehirli gaz atılmasının on yıllar boyu birikmiş, unutulmayan anıları püskürüp satha çıktı. Ve Atatürk kültünde ilk ciddî hasara yol açtı. Yeni bir de-sakralizasyon dalgasının, şimdiye kadar ulaşmadığı yerlere ulaşmasını sağladı."

Dersim ve Tiananmen (Halil Berktay - Taraf)

Kim İl Sung - 12 Aralık 2009 (15:19)

Günümüzü daha iyi anlayabilmek için geçmişi de farklı kaynaklardan analiz etmek gerektiğini düşünürüm. Tarihsel kişilikleri ya da oluşumları, duygu bağıyla bağlanıp sevmek ayrı tutulmakla beraber, çeşitli boyutlarıyla incelemek faydalı olabilir.

Derkenar'ın bu anlamdaki katkısına bir kez daha vurgu yaparak şu yazıyı sizlerle paylaşmak istedim.

Hitler polemiğini değerlendiren Doç. Ahmet Kuyaş: Tek Parti dönemi diktatörlüktü. 'Ah Atatürk'ü çok seviyorum, İnönü babamız' diyenler bu sıfatı görmekten rencide oluyorlar.

CHF, adı 'halk partisi' olmasına rağmen giderek halktan kopan hatta halkın iradesinin tersine işler yapılmasının kendi varoluş nedeni olduğunu söylemeye kadar vardıran bir parti.

Atatürk de İnönü de 'iyi' diktatördü. (Ahmet Kuyaş + Fadime Özkan - Star)

Erdem Abaka - 11 Mayıs 2010 (12:35)

Kılıçdaroğlu "neredeymiş bu Ergenekon gidip üye olacağım" dedi ya başbakan durur mu yapıştırdı cevabı; "Ergenekon'u arıyorsan Dersim'e git."

Kılıçdaroğlu ancak kalorifere dayanarak canlandırılmaya çalışan ama canlanmak şöyle dursun iyice kokuşmaya başlayan bir siyasî cesedin genel başkanı olarak çaresizlik içinde, ne yapsın?

Ancak AKP'nin de henüz demokrasi sınavını vermeden "Dersim" falan demesi de yakın takiptedir. AKP demokrasi dersinden henüz geçer not almadı.

Gerçekten demokrasi savunucusu olmakla, hasbelkader, tarihsel süreç oraya taşıdı diye böyle bir noktada olmuş olmak farklı şeylerdir. Demokrasi sınavı kolay verilir bir şey değildir.

Türkiye'nin siyasî tarihi bir fantastik macera, aktörler fena değil. Ama seyircinin algısı değişiyor. Artık seyirci hem kamera arkasını hem oyuncu performansını çok çeşitli açıdan değerlendiriyor.

Gişe başarısı çantada keklik değil artık.

Erdem Abaka - 21 Şubat 2011 (20:25)

Benim de diyeceklerim var…

Ad Soyad
e posta   (yayınlanmayacak)
« 4654

Ahmet Faruk Yağcı yazıları

  Ahmet Faruk Yağcı'nın web sitesi: Dr. Yağcı'nın Eğlenceli TIP Sözlüğü
  Radyo programı: Doktor ve Hesapçı, TGRT FM (93.1 / İstanbul) Cuma 19.50

Editörün Önerisi

Kim s!ker Bukowski'yi!

Ali Türkan

Birkaç dazlak. Bu parkta uyuyordum gene; üstüme benzin döküp kibriti tutuşturdular.
- Sonra?
- Sonra da kaçtılar. Gebermedim ama bu kaldı işte.
- Ucuz atlatmışssın.


Son Yorumlar

Vostok gölünde korkulan olmamış. Tam tersine,…
Selen Yumlu » Vostok Gölü

Bildiğimiz üzüntü duygusunu depresyon&q…
Bunalım Burhan » Ayol, bunlar sağlam insanı…

Erkin Baba da taklit sayılır Bakınız: John Lennon…
Ali Sedat Çetinkoz » Çocuğun istikbali sözkonusu

ABD'de birçok aile (özellikle de kentli, okum…
Minik Ülkü » Çocuğun istikbali sözkonusu

Milliyet gazetesindeki haberi okuyunca aklıma…
Cekni Kılsın » Vostok Gölü

 

Web Gezgini

Sosyalizmin Muaviye´si Stalin'dir

İki şeyi birbirinden ayırmak lâzım. Dünyada sosyalizm diye bir şey hiç olmadı. İslâm'ın başına gelen tabiri caizse, sosyalist teorinin de başına geldi.

Demir Küçükaydın (Adil Medya)


Son Yazılar

İslamlık ve Sosyalizm

Hikmet Kıvılcımlı

Bugün hâlâ -gözü kararmış vurguncu, derebeği, ezgici olmayan- her Mümin ve Müslüman, o Ganimet Sûre'sinin en birinci ayetini bir, bir daha, namusluca okuyup anlamıya çalışabilir. Kur'an ortadadır.


Talât Paşa Ruhu

Erdem Abaka

Bir "milletler topluluğu" yaratma hayalinden bir çırpıda vazgeçerek, adına ihtilâl yapılan halkların kanları ve acıları üstüne çelik bir çekirdek inşa eden İttihatçı zihniyet, Türk halkının sırtına taşınması zor bir yük bindirdi.


Kürk cinayettir!

Hülya Yalçın

Canlıların yaşam hakları doğumla başlar ve biri diğerinden üstün kılınamaz. Hele ki "KÜRK" kullanmak için öne sürülebilecek hiç bir tartışma götürür mazeret yoktur.


Yüzyılın aşkı: Güzide ve Bilal

Gökhan Akçiçek

Hayat her aşkı sonlandırmak istese de, buna direnen âşıklar, aşkı son nefeslerine kadar taşıyorlar. Gövdeden çıkıp, ruhta eriyen aşk, yaşama sunduğu insan sevgisinin tutkulu bu inadı karşısında, bazen ölümü bile çaresiz kılabiliyor.


"Tababet ve Şuabatı Sanatlarının Tarz-ı İcrasına Dair"

Melih Özel

Hazır giyim elbiselerimi diken kişileri tanımadığım gibi, hastalarımız da kendileri ile ilgilenen hekimleri tanımıyorlar artık. Halbuki ben hastalarımın hatıralarında, diktiği kumaşa, sevgiliye dokunur gibi dokunan dilsiz terzimin bende yer ettiği gibi yer etmek istiyorum.


Osmanlı'da Özel Mülkiyet

Hikmet Kıvılcımlı

İşveren Sınıfı, en normal "Sermaye Birikişi" dediği çapulla adam olmuştur. O çapul, işverenin kendi anayurdundaki milyonlarca küçük üretmenin; esnafın, köylülerin mülkceğizlerinden edilmeleri demektir.


Çocukken yağmurun kokusu da başka

Melih Özel

Toprak kokusunu mu özlemişim, çocukluğumu mu? Bilmiyorum. Belki de o kokunun beynimde oluşturduğu elektriksel aktivitenin uyardığı alanlar, o hatıralara aitti. Çok güzeldi o kokuyu yeniden hissetmek.


Susmayı Özlemek

Gökhan Akçiçek

Bizden başka evrenin tüm konukları hep susuyormuş oysa. Ağaçlar, kelebekler, gökyüzü, karıncalar, tırtıllar, solucanlar… Binlerce lâkırdının içinde susarak var olanlar varmış.


Densizlikler denizinde boğulurken

Melih Özel

"Ben de densizlik yapmalıyım!" diyorum kendi kendime. Başka çaresi yok. Belki böylece boğulmam. Ne bileyim, belki su üstünde kalmanın yolu budur.


İlk Oğullar

Gökhan Akçiçek

Onları tanımanın en kolay yolu, yüzlerine, özellikle gözlerinin içine ısrarla bakmaktır. Bakışlarını ilk kaçıran onlar olacaktır. Neden dersiniz acaba? Her kardeşle azalmanın ıstırabı mıdır bu?


Adalet

Ali Sedat Çetinkoz

Boyumdan büyük lâflar ettiğime bakmayın, baştan söyledim, bunlar bir demlik çay içilip öyle yazılmış şeyler. Başkaları ülke bile yönetmiş böyle kafayla, ben anayasa kaleme alsam ne olur?


Damgasızların orgazmı 12 dakikaymış

Deniz Türkoğlu

Düşünsenize sayın Ayşe Hanım, hayvanı tam damgalayacakları esnada gelen geçen, bakan eden, öyle olmasın böyle olsun, orasına basma burasına bas diyen bir seyirci topluluğunun önünde yapılır mı bu işler?


Honki Ponki Tonino

Zeynep Bozboğa

2000'li yıllar ise başlı başına fiyaskoydu. Sanmıştık ki 2000'li yıllarda uzaya gideceğiz. Bizdeki de ne hayal gücü ama, Kıbrıs'a git desen gidecek paramız yok, uzaya baya baya niyet besledik.


Etiketler





Şu an 173 cici çocuk Derkenar'a bakıyor

   

Yazı Boyutu
425 - 1447 - 1498  
©