25 Temmuz 2008 Cuma
Kâmuran Kızlak - 10 Mayıs 2008
Gurbet ellerinde sürte sürte, bazen izlediğim belgesel kanalları dışında, televizyondan iyice kopmuşum. Eş-dost adını bile duymadığım dizi ve programlardan bahsettikçe kültür hayatımın ziyadesiyle çoraklaşmış olduğunu farkediyorum.
Kendimi bu bozkır havasından kurtarabilmek için biraz bakayım belki izleyecek bir şeylere rastlarım diye kanalları dolaştığımda, kahvehane-meyhane muhabbeti, dedikodu veya ağız dalaşı yapan insanlarla bir arada bulunuyormuş gibi hissediyorum ve fena daralıyorum.
Böyle programların milleti ekrana çeken benim aklımın ermediği bir hikmeti olsa gerek.
Gördüğüm kadarıyla, reklâmcılık yanında program yapımcılığına da soyunan muhabbet tellâlları Kapitalizmin her şeyi paraya tahvil etme marifetini epey ileri götürmüşler. Toplumun en kıyısında tutunmaya çalışan insanların acı ve sıkıntı dolu iğreti yaşamlarını şov malzemesi yapmak nasıl bir kişiliğin ürünüdür anlayamıyorum.
Bu programlara baktıkça mahalle aralarında yaşanan atışma veya kavgayı pencerelere, sokağa üşüşüp seyre dalan ve arada bir de olaya müdahil olan hariçten gazelci ahali geliyor gözümün önüne. Nahoş olayları bizim insanımız için bir seyirlik durum haline getiren o marazî merakın sırrına eremedim gitti doğrusu.
Bir taraftan bir kadının feryad-figan anlattığı yakınmalar, diğer taraftan bazı kadınların bir adamı paylamaya çalıştığı lâf kalabalığı, sunucunun ortalığı biraz daha karıştırmaya çalışan bozgunculuğu ve "az sonra" çığırtkanlığından iyice daralmış bir vaziyette "bre, bu ne ipe sapa gelmez bir rüyadır böyle" diye sayıklarken uyandım. Baktım ki televizyon açık kalmış ve işittiğim sesler bir kadın programından geliyor.
Şükürler olsun ki gerçekmiş. Yoksa, rüyamda bu kadar akla ziyan şeyler görmeyi hiç hayıra yormazdım. Bir insanın mahrem yaşamına bodoslama dalmaktaki pervasızlık, duygularına saygısızlık ve kederini istismar etmekteki arsızlıkla dolu böyle bir rüyayı yorumlamak Freud Efendi Hazretleri'ni bile aşardı. Muhtemelen, "böyle bir rüya gören bir adamın kesinlikle tımar edilmesi gerekir" diye düşünür ve beni psikiyatri servisine kapatırdı.
Şekerleme esnasında beni bu kadar daraltan şeyin ne olduğunu anlamak için başladım programı izlemeye. Çocukluğumda annelerimizin izlediği ve ağlamaktan bitap düştükleri "felekten sille üstüne sille yiyen bahtsızların" filmlerinden birini izliyorumuşum gibi hissettim uykulu halimle. O filmlerin kurgusundaki biraz çocuksu masumiyet ile bu programlardaki insanların dertlerini paraya tahvil etme arsızlığı arasında bir benzerlik kurduğum için de kendimden utandım.
Meğer o eski filmlerin artık pek izleyeni kalmamış. Kalmaz tabii. Televizyonlarda her gün en az on tane öyle "gerçek film" izleme fırsatları varken o uyduruk senaryolara tabi ki dönüp bakmazlar. Şimdi açıp programlardan birini izlerler, hem kültürleri artar, hem de eğlenirler. İsterlerse stüdyoya kadar gidip filme katılabilir, fikirlerini ortalığa serpiştirebilir ve engin bilgileriyle insanları aydınlatabilirler.
Necip milletimiz doğuştan ihsan edilen bir yetenek ve eğitimin de yaptığı büyük katkıyla okumadan düşünmeyi ve düşünmeden filozof olmayı becerebilir. Yeter ki fırsat verilsin. Sözleri sürekli ağızlarına tıkılmış olan kadınlarımız, artık diledikleri gibi konuşabilecekleri ve aslında ne kadar bilgili olduklarını gösterebilecekleri bir fırsat yakaladılar.
Bundan sonrası artık onların anlattıklarını sabırla dinlemek ve lâzım olan bilgileri kapmaya kalıyor. Korkarım Türkçem biraz gerilemiş ki, hem sunucunun hem de katılanların konuştuğu cümleler arasındaki mantıksal bağlantıları kurmaya çoğunlukla yetmiyor. Bu akıl bombardımanından yeterince sebeplenemediğim için irfanım eksik kalıyor.
Yarı uykulu vaziyette ve kafam gördüklerimin şaşkınlığıyla meşgulken konuşulanların çoğunu kaçırmışım. O arada ekrandaki kadının kocasını bulup telefona bağlamışlar. Sert çıkıyor:
"Siz, sunucu hanım, başkalarının dertlerini kurcalamaya ve özel hayatlarını didiklemeye pek meraklısınız. Kendi özel hayatınızı da milyonlarca insanın önünde böyle didikletir ve ifşa eder miydiniz?
Aklı başında insanlar özel hayatlarını on milyon insanın gözü önünde konuşmaz. Eşimin niyeti özel hayatımızı ve problemleri konuşmaksa, bunları benimle konuşması gerekir. Böyle şeyleri televizyon ekranında konuşmak aklı başında bir insanın işi mi? Buna teşhircilik denir. Millete ucuz eğlence ve televizyona reyting malzemesi olmaya niyetim yok.
Başkalarının özel hayatını didiklemeye ve akıl hocalığı yapmaya bu kadar hevesli olduğunuza göre sizin ruh haliniz de pek düzgün olmasa gerek..."
Öfkeli kocanın sözlerini duyunca uyku mahmuru gözlerim birden açılıverdı.
Bu adamın karısını "teşhircilik" ile itham etmesi, programı yapanı teşhirciliğe çanak tutmak ve insanların acılarını istismar etmekle suçlaması, milletin ruh sağlığını sorgulamaya kalkması katılanların ve sunucunun algılama filtrelerinden geçmeyi sanırım başaramadı. Ben yüzlerinde sanki Nükleer Fizik Problemleri hakkında bir konuşma dinlemişler gibi bir ifade gördüm.
Beyfendinin sözlerine göre o kadın teşhirci oluyorsa, izleyenlerin de röntgenci olması lazım. Teşhircilik ve Röntgencilik deyince akla genellikle üryan üftade veya cinsellikle alâkalı mevzular gelir. Fakat, Ruhiyat uleması bu kavramların sadece bunlarla sınırlı olmadığını söylüyor.
Benlik algısıyla problemi olmayan bir insan kendine ait şeyleri başkalarına ifşa etmekle ilgilenmez. Benlik değerini başkalarının ilgi ve dikkatini çekerek beslemeye ihtiyacı yoktur. Kendine kalması gereken şeyleri ilgi görmek dikkat çekmek amacıyla ulu orta sergilemeyi ulema teşhircilik olarak tanımlıyor.
İnsanların başkalarıyla paylaşamadan, kendi içlerinde yaşadıkları tek duyguları belki de acıları-üzüntüleridir. Çaresizce ilgi yardım arayışı içinde olanlar hariç, acılarının deşilmesinden ve bunları başkalarıyla konuşmaktan kaçınmayan insanlara pek rastlamadım. Yani, kendisine saklar ortalama insan acısını.
Ekranlara çıkardıkları bu kişiler, belli ki tutunacak bir dal arayan, umut arayışı ve beklentisi içinde olanlar. Yaptıklarının teşhircilikle alâkalı bir tarafının olduğunu anlayabileceklerini hiç sanmıyorum. Durumu teşhircilik haline getiren, program yapımcıları ve sunucuları olmalı. Daha çok teşhirin daha çok kışkırtıcı olduğunu ve dolayısıyla "röntgen"in, yani izlenme oranının yükseleceğini bildikleri için ne kadar rezillik gerekiyorsa o kadarını yapıyorlar. "Dertlerine derman olmaya çalışıyoruz" mavalı ve bunu yiyenler için söyleyecek sözüm elbette var; ama mani oluyor halimi takrire hicabım.
Birçok kişide normalde kendisini hiç ilgilendirmemesi gereken, başkasının özel yaşam alanı veya sırları hakkında marazî diyebileceğim bir merak ve kurcalama arzusu gözlemledim. Ruhiyât ulemasının "röntgencilik" dediği şey de bu zaten. Her röntgencilik gibi bu da bir haz ve tatmine hizmet ediyor (cinsel olması gerekmez).
Biliyoruz da söylüyoruz, başkalarının çektiği acılardan-sıkıntılardan kendi benliğini ve yaşam tarzını besleyecek övünme malzemesi çıkartmak bir çeşit duygusal tatmindir. Bu sakat düşünce biçimi "bunlar benim başıma gelmedi veya ben yaşamadım; çünkü ben daha değerli, akıllı, eğitimli, yetenekli, özel, vs biriyim" diye tercüme edilebilir. Yani, "vah vah! Başkalarının başına neler geliyor, çok şükür ki onun durumunda veya yerinde değilim" gibi son derece bencilce bir düşünce.
Bu tür programların bu kadar çok izleyici çekmesinde insanların kendilerine çıkarttığı bu "hastalıklı" payın önemli katkısı olduğunu düşünüyorum.
Benzer dertlerden muzdarip olan insanların sanki "kendi bilinçaltlarının belgeseli"ni seyrediyormuş gibi olmaları sanırım bir başka izlenme nedeni. Yapmak isteyip yapamadıkları, içlerinde ukde kalmış şeyleri bir başkasının yapıyor olmasından kendileri için öfkelerini azaltacak veya mutlu edecek bir pay çıkartıyorlardır belki de. Bir kısım Ruhiyat Uleması buna "katarsis" (olumsuz duyguların boşalımı) diyor.
Böyle programlarda gördüklerimiz gibi olumsuz bir rol modelini izlemek yanlış öğrenmelere de vesile olabilir ve o güne kadar gıkını çıkarmadan oturan bir kadını asileştirebilir de. Bu durumda kadının geleneksel "eğitim" aracı olan meşe odunuyla muhabbetinin artması kanaatimce hiç şaşırtıcı olmaz.
Benim çocukluğumda bazı ilçe ve kasabalarda panayırlar kurulurdu. Oralarda kurulan "Çadır Tiyatroları"nda milleti epeyce "olgun" (yani Kabe-i Mükerreme'yi tavaf yaşı gelmiş) hatunları röntgenlemeye ikna etmeye çalışan panayır cazgırları olurdu (çığırtkan da deniyor). Bu insanlar o günlerin bir nevi program sunucularıydı. Yetenekli cazgırlar çoğu çaptan düşmüş üryan hatunlar hakkında yaptıkları akıl çelici reklâmların etkisiyle çadırı doldururlardı. Bunun bu günkü karşılığı yüksek reyting oluyor.
Bu güzide meslek sanırım artık kaybolmaya yüz tuttu. Otuz yıl kadar geriye baktığımda, bu çığırtkanların bugün gördüğümüz program sunucularından hilafsız en az on kat daha yetenekli olduklarını görüyorum.
Lâfı daha fazla uzatıp yazıyı okuyanın aklına "bu kadar ayrıntıyı nereden biliyorsun?" sorusunu düşürmeden program yapımcısı muhteremlere bir tavsiyede bulunayım: Gitsinler bu "çadır tiyatrosu" çığırtkanlarını bulsunlar, bir kaç hafta kurstan geçirsinler ve program sunucusu yapsınlar. Hem de kaybolmaya yüz tutmuş olan bir mesleğin yaşamasını sağlayarak memlekete büyük bir kültür hizmetinde bulunmuş olurlar.
Bu meslek erbabının sunduğu programların izlenme oranları eğer tavana vurmazsa, bütün söylediklerimi geri almaya hazırım.
Cazgırlardan (çığırtkanlardan) bahsetmemden hareketle, umarım kimsenin aklına bu gündüz kuşağı programlarını çadır tiyatrosuna benzettiğime dair münafıkça fikirler gelmez.
Sözünü ettiğim çadır tiyatroları da büyük bir kültür hizmeti veriyordu o zamanlar; ama artık devri sona erdi sayılır. Şimdi televizyon programları var.
90'lı yıllardaki "Kanal Market" deneyimini hatırlayan var mı? Efe Özal'ındı sanırım. Şehir hatları vapurlarının gelmiş geçmiş en karizmatik satıcısı Burhan Pazarlama'yı sunucu yapmışlardı. Ürün tanıtımı yapıyordu.
Ne mi oldu?
Vapurların o ağzından bal damlayan, herkese cevap yetiştiren Burhan'ı orada dut yemiş bülbüle döndü. Daha doğrusu, öyle bir iş için çok fazla ciddi kaldı.
O zaman anladık ki, hayatın komiğiyle ekranın komiği farklı. Ekranda ölçü-mölçü tanımayanlar tutunabiliyor.
Kişisel kanım şöyle: O zamanların en bağırgan cazgırı bile ekranda TRT korosunun papyonlu bir elemanı gibi kalır. Bizim televizyonlarda tutunabilmek için cazgırlığın dozunu her gün birkaç cc artırmak zorundasınız. Yoksa arka sırada oturan bir ev kadını işinizi elinizden kapabilir.
Battal Takoz - 16 Mayıs 2008 (09:28)
Bu programlar ulusal dediğimiz tüm kanallarda yayınlanmakta olup gerçekten de iyi reyting almaktadırlar. Bu ulusal kanallarımızın ticari kurumlar olduğu, bir ticarethanenin de kâr amacı gütmesi gerektiği göz önüne alıdığında bu kanalların reytinge bağlı reklam anlaşmaları yüzünden kendi açılarından esen rüzgârda yelkenlerini doldurmak zorunda oldukları görülmektedir.
Vahim olan konu ise, bu kanallarda yayınlananları izleyenlerin sayısının bu kadar yüksek olmasıdır. Tartışılması gereken, aynı reyting pastasını bölüşen aynı konu ve formattaki birbirinin aynısı bu kadar program arasından neden farklı bir konu ve formatta bir programın sıyrılarak iyi bir reyting yakalayamadığıdır.
Bu soru sorulduğunda nedenler insanın bir bir aklına geliyor gibi aslında: Koyun gibi önüne sunulanı izleyen, başka bir aktivitesi olmayan halk kitleleri, kendi dertlerinin avuntusunu başkalarının dertlerinde arama, ancak bu kadarını anlayabilecekleri bir eğitim sistemi içinden gelmiş olmaları falan...
Can Ayusu - 19 Mayıs 2008 (18:29)
Kâmuran Kızlak

Ali Türkan
Onurlu olmak da, en başta, insanlardan bir şey istememek, istesen bile aynı yu iki kere sormamak demek benim için. Çocuklarıma da bunları öğretiyor, böylece onlara yapılabilecek en büyük kötülüklerden birini yapıyorum. On yıl sonrasının dünyasında, yalnız kalmalarını programlıyorum şimdiden. Bu öyle bir yük ki, kalkamıyorum bazen altından Bu yüzden de dünyayı değiştirmek istiyorum.. Yazar
Bence diğer birçok organizasyonlar gibi üniversiteler de bazı idealist prensipler üzerinden yola...
Seyit Balkuv - Ayrıcalıklılar kulübü üniversite
Sevgili Tortop, her gün onlarca çocuk sanırım sizin zihninizde ölüyor. Bu ülkeyi hangi yayın...
Necmi Ziya - Vicdanın elvermemesi: Vicdanî Ret
Necmi Ziya Bey'e tavsiye,...
İlker Tortop - Vicdanın elvermemesi: Vicdanî Ret
İnsanlar kendi arzuları dışında ölüme gönderilmemeli biçimindeki bir dileğe hadi...
Necmi Ziya - Vicdanın elvermemesi: Vicdanî Ret
Bence üniversite diploması sahibi olmakla ayrıcalıklı zümre pasaportuna sahip olma tesbiti kısmen...
Mehmet Kılınç - Ayrıcalıklılar kulübü üniversite
Bugün bahsettikleri şey arabesk değil. Kentin varoşlarına yerleşmiş insanlar, orada kendi kulak alışkanlıklarını devam ettiriyor. O dönem en çok satanlar, bağlama müzikleriydi. Âşıklar vardı. Daha sonra çevrelerinden etkilenmeye başladılar.
İlker Tortop
Darbeyi alkışlayan, faşist sivilleri alkışlayan, zorbaları alkışlayan bu halkın vicdanı neresinde? Bizim güvenlikli sitelerde oturup, siyah camlı arabalarla gezmemiz; savaşa karşı olmamız, sokak hayvanlarına karşı olmamız, Avrupa Birliği'ni istememiz daha iyi bir ülke için yeterli değil sanırım. Yazar
Seyit Balkuv
Aslında üniversite diploması denen şey, ortak menfaatlerini korumak adına bir araya gelen diğer üniversitelilerin birbirine sokularak oluşturduğu ayrıcalıklılar kulübüne kabul pasaportunuzdur. Yoksa gerçek anlamda üniversite bitirmeniz sizi daha erdemli yapmaz. Yazar
Ahmet Deniz Ölmez
Kimseye, vicdanının kabul etmediği bir iş zorla yaptırılamaz. Bu, çok ilkel ve çağdışı bir yöntemdir. Bugün, inançlı bir kişiye, "inanma!" baskısı yapmak ne kadar despotça ise, silahı, savaşı, öldürmeyi kabullenmeyen kişiye, silah verip, savaşa gönderip, "öldür" demek de, o kadar despotça ve saçmadır. Yazar
Ali Sedat Çetinkoz
Ne yazık ki ok yaydan çıkmıştır. Toplum mühendisleri veya zamane derebeyleri, kendilerinin istediği biçimde bir teba asla yaratamayacaklardır; hem de medyaları, köşe yazarları ne kadar uğraşırsa uğraşsın. Nasıl herkes fötr şapka takmıyorsa, köylüler piyano çalmıyorsa, birileri de bilek kalınlığında yapmaya devam ederek, en yüksek makamlara kadar geleceklerdir. Bu bir popülizm değil, görünen gerçektir. Yazar
Seyit Balkuv
Kimbilir, çatışmalarla ve gerilimlerle dolu hoşlanmadığımız ruh hallerimizi ve hatta hastalıklarımızı kendimizle hesaplaşma ve kendimizi anlama yolunda birer fırsat olarak görebilir miyiz? Sağlığımızın bozulmasına yok açan etkenleri oturup anlamaya çalışmak, bu şekilde hastalıklardan kurtulmak, kurtulamasak da hastalıklarla bile barışık yaşamak çok mu gerçek dışı bir yaklaşımdır? Yazar
Ahmet Deniz Ölmez
Otobüsten inerken de çatışma had safhadadır. Tek kişilik iniş koridorundan, beş kişinin aynı anda inmeye çalışması ister istemez bir sıkışıklığa sebep olmaktadır. Günün sonunda, bu mücadelelerin içinde eriyen savaşçı, indiğinde, yaşadıklarının tamamını içeren böyle bir metin alır eline. Yazar
Ali Sedat Çetinkoz
Travma nedir, travma resimleri, travma videoları... "Aşkın bir travmaydı sevgilim" şarkısı; bedava indir, melodisini cep telefonuna yükle! Yetmedi, kesmediyse sıfır altı seviyeli forumlarımıza gel, birbirimize birinci cümleden sonra duyulmamış sofistike küfürler edelim; karşılıklı bayrak gösterip tehditleşelim. Yazar
Alper Uzun
Erken teşhis, bu hastalıkta en büyük umut olacaktır. Risk faktörlerine bakınca yaş büyük öneme sahip. 65 yaş yaşlılık sınırı yazmıştım. Hastalık "çoğunlukla" bundan sonrasında belirginleşmekte. Gelişimi ise 50'li yaşlarda başlamakta. O plak oluşumları usul usul. Yavaş yavaş üst üste yığılmakta. Bazı bireylerde çok daha erken hastalık belirginleşmeye başlamış olabiliyor tabii ki. Yazar
Necdet Şen
Yav Hasan Abi, bugünlerde kafam çok karışık, bir zahmet bir akıl ver, daha önce olduğu gibi gene ilk dakkada ofsayta mı düştüm? Sen onun için mi hiç siyaset yazmıyorsun, yoksa tesadüfen mi? Ben yazarsam başım o zamanki gibi büyük belâya girer mi bugünlerde de? Eğer öyleyse uyar da bari bu sefer yol yakınken kıvırtayım. Necdet Şen
Ali Sedat Çetinkoz
Sınırlamayan, ahlaki kural koymayan, ibadete zorlamayan; 'yurtta aşk dünyada aşk', 'sevelim sevilelim abartalım', 'Marduk gelecek dertler bitecek' ayarında, kendin pişir kendin ye tanrılar nemize yetmiyor? Piyasa tarzı bilim dünyası nasıl olsa her sezon, paranızı ve aklınızı nereye, nasıl harcayacağınızı gösterecek yeni bir kapitalizm tanrısı da yaratır. Seç seç beğen; jandarma biz laikiz. Yazar
Necdet Şen
Brezilya'daki ilkel kabile, bugünün uygar televizyon seyircisinin gördüğünde "ne kadar ilginç" demekten daha fazlasını akıl edemeyeceği kadar istisnaî bir yaşam biçimidir. Çünkü eğer böyle olmasaydı, aslında dünya nüfusunun üçte ikisinin aşağı yukarı o ilkel kabilenin koşullarında yaşadığı, onlardan tek farkının, telefon, televizyon, mayın, deprem, tayfun ve kanserle olan tanışıklığı olduğunu söyleyen çatlak seslere kulak asmamız gerekecekti. Necdet Şen
Necdet Şen
Zorbalığın fikirlerden üniformalar diiktiği totaliter mizaçlı sistemde, hukukun hassas terazisıni toplumun üzerinde yansız olarak tutması gereken yargı lordlarının militanca çıkışları ve toplumsal sözleşmelerin kırılgan noktalarını hoyratça kaşıyan medya komitacılarının rüzgâr eken ahkâmları bölücülük olmuyor mu? Biz ne softalar gördük yanıbaşımızda, ki onların demokrasiden kasdettiği şey 85 sene evvel kendilerine bahşedilmiş imtiyazları ilelebet müdafaa ve muhafaza edecekleri bu azınlık diktatörlüğünün bekasından başka bir şey değildi. Hızlı Gazeteci
Tasarım + Programlama: Sokak Kedisi © 2000-2008 Tüm hakları saklıdır. Sitedeki yazılar yayıncının izni olmadan çoğaltılamaz, başka yayın organlarında ve internet sitelerinde kullanılamaz.