Patronsuz Medya

6 Eylül 2008 Cumartesi

 Google Web   Derkenar  

 

Yaşasın Tiyatro!

Kâmuran Kızlak - 27 Mart 2008


Tiyatroyu ilk defa Ortaokul II. Sınıfta gördüm.

Öğretmenler Bursa Ahmet Vefik Paşa Tiyatrosu'nda oynayan "Parkta Bir Sonbahar Günüydü" isimli bir oyunu izlemeye götürmüşlerdi. Yaşları bir hayli kemale ermiş, yalnızlıktan yakınan iki insanın bir parkta karşılaşıp dest-i izdivaca vasıl olmalarıyla sona eren Yeşilçam filmi tadında bir oyunu izlemiştik (bu başyapıtın yazarını muhabbetle yâd ediyorum).

Oyunun uyarlandığı kitabı okusam, ne anlatmaya çalıştığını o çocuk alkımla herhalde anlayamazdım. Muhtemelen kitap çok sıkıcı gelirdi ve okumazdım. Fakat, tiyatro benim belki de anlayamayacağım şeyleri temsili olarak anlattığından, "ahhh falanca hanımefendiciğim, yaşlandıkça hayat insanı nasıl da yalnızlaştırıyor" gibi tiradlar ve mimiklerden daha ilk 10 dakikada mevzuyu kapmıştım.

14-15 yaşlarındaki çocukların böyle bir oyunla ilgilenebileceklerini, anlayabileceklerini, sevebileceklerini ve dolayısıyla tiyatroyu da sevebileceklerini düşünen öğretmenler beni o oyuna götürmekle tiyatroya büyük bir kötülük ettiler. O oyundan sonra tiyatrodan ebediyen koptum. Ayrıca, sonraki yıllarda bu sanatın meftunlarının dilime düşmesine de vesile oldular.

Daha o ilk gidişimde tiyatroyu çok tatsız-tuzsuz, yapmacık bulmuş ve oyundan kopmuştum.

Oraya gitmeden önce yol üstündeki bir kitabevine uğramıştık. Kitabevinde çalışan genç kızlardan biri bende daha 14 yaşında bir çocukken bile bir solculuk mayası görmüş olmalı ki, Samed Behrengi'nin "Bir Şeftali Bin Şeftali" isimli kitabını almama sebep olmuştu. Zaten kanıma giren de o kitap oldu. İşi gücü kitap okumak olan bir çocuğa diyalektiği bu kadar iyi anlatan bir kitap okutursanız, bir daha o çocuktan devlete hayır gelmez. Nitekim benden de hayır gelmedi. Hangimizin daha hayırsız çıktığı mevzuunda rivayet muhtelif; ama bildiğim şu: Devletle birbirimizden hiç hazzetmedik ve muhabbetimiz hiç tutmadı.

Tiyatro salonundaki ilk 20-25 dakikalık merakın ardından, oyundan kopmuş ve bana doğru yayılan hafif ışık altında bu kitabı okumaya dalmıştım. Ta ki enseme bir şaplak yiyene kadar. Arkamızdaki sıralardan birinde oturan ve bizi Tiyatro meftunu yapmaya azmetmiş bir öğretmen benim oyunu izlemek yerine kitap okuduğumu görünce enseme şaplağı oturtmuştu. Oyunun geri kalanında kitap okumadım; ama oyunu da izlemedim. Aklım kitapta anlatılanlarla meşgul oldu durdu.

Bu kitaptan sonra bir ay içinde Samet Behrengi'nin bütün kitaplarını alıp okudum. Türkçe öğretmenimiz (solcuydu; daha sonra, 12 Eylül'de beraber mahpus yattık, Allah'ın işi işte) elimde kitaplardan birini görünce bana hafiften bir yoklama çekmiş ve Behrengi'nin tüm kitaplarını okuduğumu görünce "peki Samed Behrengi'nin kim olduğunu biliyor musun?" diye bir soru sormuştu. Hafif ajitasyon da kokan bir nutuk irad etmiş ve Behrengi'nin Şah rejimi tarafından katledildiğini Faşizm ve Türkiye bağlamında 14 yaşında bir çocuğun anlayabileceği bir dilde gayet güzel anlatmıştı.

O saatten sonra memleket bir Solcu daha kazanmış oldu.

Kendi izlediğim yolu izleyerek Behrengi'nin bütün kitaplarını 9 yaşındaki kızımla birbirimize bazı sorular sorarak tekrar okuduk. Kızımın damarına solculuğun girmiş olduğunu görmek beni fazlasıyla memnun ediyor. Sözünü ettiğim Sol "Sadrazamın Sol Tarafı" değil. İnsanlığın Vicdanı olan Sol'dan bahsediyorum. Sunulan, daha doğrusu dayatılan Ahlâk'a isktiri çekip Vicdan'ını kullanan ve analitik düşünebilme yeteneği olan bir insanın her kılıktaki Faşizm ile kanlı bıçaklı düşman olacağını biliyorum. Kızım da bu yolda ilerliyor. Kendimi hayata karşı vazifesini yapmış biri olarak hissetmenin mutluluğunu yaşıyorum.

Daha sonraki yıllarda bir kaç defa daha Tiyatroya gitmeme rağmen, kafam ortamın yapaylığı, oyuncuların vıcık vıcık yapmacıklığıyla ve Ego gösterileriyle makara yapmakla meşgul olduğu için, oyunlardan aklımda pek bir şey kalmadı. Drama denilen oyunlarda bile kıkırdadığımı gören arkadaşlar onları üzüntüye gark eden, beni ise kıkırdamaya sevk eden şeyin ne olduğunu epey merak ederlerdi. Sonunda tiyatroya bensiz gitmeye karar verdiler ve böylece hem onlar, hem de ben huzura erdim.

Drama oyunlarında bile kıkırdayıp durmam yüzünden davudi sesli üstat aktörlerimizden birinden hafif yollu bir azar işitmişliğim bile vardır. Neyse ki efendiliği elden bırakmamış ve oyundan çıkıp gitmiştim. O günden sonra bir daha tiyatro kapısından bile girmedim. Şayet tiyatro hakkında benimkilere benzer düşünceleriniz varsa, dekor, giysiler ve ego gösterileri size komik geliyorsa, mümkün olduğu kadar arka sıralara oturun. Orada sizi göremezler ve istediğiniz gibi makara yaparbilirsiniz. Önden dördüncü sıranın hiç tekin bir yer olmadığı yaşanan tecrübeyle sabittir.

Üniversite öğrenciliği yıllarımda bir derste Psiko-Analiz Tarikatı şeyhi Freud Efendi Hazretleri'nin müridlerinden olup daha sonraları yolunu biraz değiştiren Carl Jung isimli bir Ruhiyât üstadının kişilik kuramı işleniyordu. Jung kişilik kuramında insanların ilişkilerinde bazı maskeler taktıklarını söylemekte ve bu maskeleri tiyatro terimlerinden alıntı yaparak "Persona" diye adlandırmaktadır. "Persona" tiyatrocuların kullandığı maskenin Latince adı oluyor. Ayrıca, İngilizcesi "personality" olan Kişilik teriminin de kökeni.

Ders esnasında bahsi geçen bu tiyatro terimleri vesilesiyle konu tiyatroya kaymıştı.

Sınıf arkadaşlarım tiyatroya ne kadar meftun olduklarını, tiyatronun faziletlerini saya döke bitirememişlerdi. Bana en az tiyatro sahneleri/oyunları kadar komik görünen bu sözlere bir karşılık verme ihtiyacı hissetmiş olmalıyım ki; nasıl cesaret ettiysem "okuduğunu anlayamayanlar için temsili anlatım" demiştim ve çarşı fena halde karışmıştı.

İnsanların ben konuşurken bir provokasyon beklentisi içine girmelerine neden olan ilk destursuzluğum herhalde budur.

İkinci destursuzluğum, Endüstri Psikolojisi dersinde dersi veren alim ve derse meftun olan öğrencilere "aslında çalışanları Kapitalizme nasıl daha iyi düdükletebileceğimizin ilmini yapıyoruz" yollu takılmamdır. Daha sonrakileri hatırlamıyorum.

Fazla uzaklaşmadan buradan tekrar tiyatro mevzuuna dönüş yapayım. Bu konu hakkındaki samimi düşüncem halen aynıdır. Okuduklarından bir sonuç elde edebilen bir insanın tiyatrocu erbabının kendi kafalarına göre getirmeye ve sokuşturmaya çalıştığı yoruma ihtiyacı olmadığını düşünürüm.

Sokrates'in savunmasında kendisini yargılayanlara nasıl posta koyduğunu bir tiyatrocunun yorumundan izlemek benim aklıma "bu adam İlk Çağ Tarihini ve Felsefecilerini benden daha iyi mi biliyor ki bana Sokrates'i anlatmaya çalışıyor?" sorusunu getirir. Aslında, izlediğiniz İlk Çağların Sokrates'i değil, fazlasıyla bu güne bulaştırılmış bir "kahraman" ilk çağ filozofudur. Bana asıl komik gelen de zaten işin bu tarafı. Yani, bugün olup bitenler hakkında iki lâf etmek için İlk Çağ'dan "Filozof Kahraman" apartmaktır.

Şayet okuğunuz kitabı anlayabiliyorsanız, bir başkasının kendi yorumunu da katarak o kitapta anlatılanlar hakkında size görsel seminer vermesine neden ihtiyacınız olsun? Görsel seminer vermek emeliyle sahneyi olayın geçtiği döneme veya ortama uygun(muş) gibi görünen dekorla donatma komikliği de işin diğer tarafı. Dekor ve giysiler sayesine zaman makinasına binip ahir zamanlara yolculuk ediyoruz, insanlığın ta o dönemlerinden bugüne kadar hiç zikzak çizmeden, iniş çıkış göstermeden gelen, neredeyse birbirinin kopyası olan tarihsel olaylar ve insanlık durumları hakkında ziyadesiyle aydınlanmış oluyoruz. "İki-üç bin yıl öncesiyle bu gün arasında bu kadar büyük analojiler kurmak hangi aklın ürünüdür?" sorusuna alacağınız cevap "sanatçının yorumu" babında sade suya tirit bir cevap olur. Eyvallah, madem ki sanatçıdır, ne buyursa başımızın tacıdır.

Belki duymuşsunuzdur: "Her şey olabilirsiniz; ama sanatçı olamazsınız". Nedendir bilmem, tartışma götürmeyecek bir mevkiden alınmış bu fetvayı en çok tiyatrocu ve ressamdan duyuyorum. Onların sırtında birilerinin kendilerine verdiği "bu milleti aydınlatmak ve doğru yolu göstermek" gibi bir vazife de var. Bizim sanatçılardan başka kendilerine "halkı aydınlatmak" veya "halka bir şeyler anlatmak" gibi bir vazife ihdas eden sanatçılar duymadım ben. Bu fazlasıyla otoriter ve seçkinci bir rol tanımı aslında.

Sanatçı olmadığım için bin kere hamd-ü senalar olsun. Yoksa, kendimi aydınlatma yükü bile ziyadesiyle ağır gelirken, bir milleti aydınlatmak gibi bir yükü nasıl taşırdım, üstelik milletin hiç ipinde değilken? Seni dinlemeyen, kendine yabancı bulan ve söylediklerinden ibret almayı ve dolayısıyla aydınlanmayı reddeden millete düşman olmak da işin cabası. Milletin kahir ekseriyetine düşman olmak bana çok fazla gelirdi. Bu kadar düşmanla baş edemem. Milleti aydınlatacağım diye 85 senedir aynı istidadı güden devlet eliti ile beraber saf tutmayı ise midem kaldırmazdı.

Tiyatrocu erbabının ağzından "Tiyatrolara çok az ödenek ayrıldığı, insanların tiyatroya gitmediği" şeklindeki yakınmalarını sıkça duyarım. Bu yakınlamaları duyunca benim aklıma "aynı şeyleri büyük bir görsel zenginlik içinde anlatan sinema varken neden tiyatronun sıkıcı atmosferinde zaman harcasınlar?" sorusu gelir.

Başka vesilelerle sorulan bu sorunun cevabını kendi ağızlarından bir kaç kez işittim. Söyledikleri şey "ama canım Tiyatro bir başka, tiyatroda canlı bir ortam var, orada seyirciyle birebir etkileşim var, orada seyirciden aldığımız elektirik bizi besliyor" falan filan. Aslında bu söyledikleri o sorunun cevabı değil. Tiyatrodaki o canlı atmosferin kendi egolarını nasıl beslediğinden bahsediyorlar.

Yazının, kitabın ve okur-yazar insanın neredeyse olmadığı ilk çağlarda Tiyatro elbette çok işlevseldi. Hem kültürü sonraki kuşaklara sözel yolla aktarma, hem bilgilendirme, hem de eğlence aracıydı. Sinema, televizyon, gazete ve kitapların yaygınlaştığı yakın zamanlara kadar bu işlevselliğini nispeten koruduğunu düşünüyorum. Bence, tiyatro artık sahnelerini düzenlemek için kullandıkları o eski Yunan eserleri kadar antika sayılabilir. İnsanlığın kültürel mirası kapsamına alınıp bir-iki tanesinin korunması hayırlı olur.

Aziz Nesin'in "Zat Hastalığı ve Tedavisi" isimli yazısını okuduğunuzda, anlatılmaya çalışılanı ve içindeki mizahı anlayabiliyorsanız, aynı şeyi bir başkasının komiklik yaparak ve kendi algıladığı biçimiyle yorum da katarak size görsel olarak anlatmasına siz ne dersiniz bilemem; ama ben hiç komik bulmam, aslında fena halde gıcık verir.

Sinema için oyuncu yetiştirmesine sözüm yok, bunun gerekli olduğunu biliyorum; ama bu çağda tiyatro bana çok komik geliyor artık.

Siz buyurun gidin, güle güle seyredin, gelince bana da anlatırsınız.

 

Yorumlar

Kamuran Efendi,

Yazılarınızdaki edebi tat gittikçe artıyor (eh egon da o kadar şişsin). Galiba gittikçe "denemelere" doğru yol alıyorsun. Uzakdoğu yaramış. Öptüm.

Ruhiyat Riyaziyecisi Adnan "efendi" - 28 Mart 2008 (08:30)

Kurt, midesindeki korkunç ağrılar yüzünden günlerce acı çekti ve uykusuz geceler geçirdi.

Zamanla geçmeyen kalıcı bir illete tutulduğunu anlayınca doktora görünmek zorunda kaldı. Doktor tetkikleri inceleyip: "Uzunca bir süre perhiz gerekiyor size, eğer günde 250 gramdan fazla et yerseniz, bu sonunuz olabilir" dedi. Kurt, yakınlaşan ölüm ihtimalinin sarsıntısıyla, bir süre kırlarda amaçsızca dolaştı ve bu süre içinde, kendince radikal kararlar aldı.

Dolaşa dolaşa karnı da fena halde acıkmıştı. Çıktığı tepeden çayırda otlayan bir eşekle koyun gördü. Altbenliği açlığının doyurulması gerektiğinin ısrarla altını çiziyordu. Benliği ise onun bir kurt olduğunu, gereğini yapması gerektiğini söyledi. Üstbenliği de hemen kısaca bir hesap yaptı: Eşek olsa olsa 150 gramdır, koyun da 100 gramdan fazla görünmüyor" Fırladı ve birer pençede eşekle koyunu devirip afiyetle yedi.

Belki anlayamadınız ama bu sapına kadar diyalektik bir sunumdur. Burada doktor "Ahlak"ı, kurt ise "Vicdan"ı temsil etmiştir.

Bence de isktir edin ahlakı ya!

Ali Sedat Çetinkoz - 28 Mart 2008 (13:52)

Ömrüm boyunca, gittiğim tiyatro oyunlarının sayısı yirmiyi bulmamıştır. Bunlara da içinde bulunduğum topluluk -ailem ya da arkadaşlarım- gittiği zaman gitmişimdir. Seyrettiklerimin çoğundan da hoşlandım. Dekorların ve oyuncuların gerisindeki dünya, benim hayal gücüme kalmıştı çünkü. Bu, benim zevk alma biçimim ve sadece beni bağlar, belki oyunları yazan ve oynayanlar, bambaşka bir şekilde zevk almamızı, istemişlerdir. Ne olursa olsun, tiyatroya gidilecekse, zevk alındığı için gidilir. Başkalarını, yani tiyatrodan zevk almayan ya da gidemeyen insanları, aşağı görmek için değil. Aslında bu dediğim, bütün zevk alınan şeyler için geçerli herhalde.

Emre Yüce - 25 Nisan 2008 (02:17)

 

 

Yazıyı arkadaşlarınıza da önermek ister misiniz?

Konuyla ilgili görüş belirtmek ister misiniz?


 Necdet Şen Star'da

Sosyolojik bir vaka olarak pantalon ütüsü

Ali Türkan

Ben de bir kez daha ortalığı karıştırmış olmanın huzuruyla ortamdan ikiledim. Az önce muhabbet ettiğim arkadaşlar, yalnızca kadın bedeninin bir bölümü hakkında konuşmamış, o bölümle ilgili tüm "gizli" emellerini de bir güzel ortaya saçmışlardı. Evde yatmış, o emellerin amel olmasının, Medeni Kanun'umuza göre boşanma nedeni sayıldığını falan düşünürken, kafama şu soru takıldı: "Pantalonu gösteren, neden ütüdür?" Yazar

Son Yorumlar

Sevgili Uğur, bu övgülerinizi keşke okuyabilseydi ama Ali Türkan artık hayatta değil. Basılmış bir...
Derkenar - Sesi güzeldi

Tanrım çok güzel yazıyorsunuz ağabey, klasiklerin çoğunu okudum bu yüzden yeni çıkan kitaplara...
Uğur Kaya - Sesi güzeldi

Bir süre severek öğretmenlik yapmiş biri olarak bir kitapta okuyup anımsadığım şu sözü öğretmen...
Hatice Kizilirmak - Öğretmenin görevi üniformalı çocuk yetiştirmek mi?

Ellerinden öperim o doktorların. Benden yaşça küçük olsalarda!...
Yasemin Aydınlı - Örnek gösterilecek bir ilk yardım olayı

Saygıdeğer hocam, ...
Beta Tester - Bir doktordan mektup

Sevgili adaş, sözünü ettiğin zamanlarda aldığın Rol neydi?...
İlker Koçak - Kuş tüyü Vicdan

Tüm Yorumlar

Web Gezgini

Nabız

Adama sorarlar: “Bir hekim, hiç kendi hastasını tanımaz mı kardeşim?” Bir cerrah, kliniğine yatmış hastasını muayene etmiş, gerekli tetkikleri yap(tır)mış, ameliyat kararı vermişse, zaten o süreçte hastasını çok iyi tanıyor demektir. Sadece ameliyatı değil, hastasının diğer sistemik özelliklerini biliyordur.

Ata Soyer (Evrensel)

En Son Yazılar

Kaşıyan Adam

Vahap Demir

Halk hem cumhuriyetten hem de serbest seçimlerden hoşlanmaktadır ve tepede işler nasıl giderse gitsin sabırla ve tevekkülle kendinin söz söyleyeceği günün gelmesini beklemektedir. Beklerken de herhalde keyif verdiğinden olsa gerek göbeğini kaşıyarak filân beklemektedir.   Yazar

Ramazan geldi, hazırlıklar tamam mı ey medya?

Ali Sedat Çetinkoz

Ramazan, sonuçta bir dinsel olaydır. Din deyince aklımıza ilk gelen şey nedir? Fatih Çarşamba: 50 yıldır karikatürüne aşina olduğumuz; peşinde dört tane kara çarşaflı kadınla yürüyen kurt dişli, koca tesbihli, kara sakallı bir adam! Bunlardan kurtulmamızın ilacı nedir? Laiklik! Laikliğin en katı savunucusu kimdir? TSK.   Yazar

Örnek gösterilecek bir ilk yardım olayı

Murat Örem

Türkiye 30 Temmuz'da işi gücü bırakmış bir mahkeme kararını beklemiyordu. İnanın ki bu ülkede her şeye rağmen insanların çok büyük bir kısmı artık bu arkaik devlet oyunlarına dönüp bakmıyor bile. Onlar para pul hesabı yapmadan bir cana daha can katmanın çabasıyla, bir çocuğa daha iki harf öğretmenin çabasıyla gecesini gündüzüne katıyor.   Mektup

Bir doktordan mektup

Süheyla Apaydın

Türkiye'de gün geçtikçe bozulan bireysel ahlak nedeniyle kaybolan "saf insanlık", maalesef ilk önce kendini insanla uğraşan mesleklerde göstermektedir. Uğraşısı insan olan hekimin, bu bozulmadan kendini tamamen kurtarması, soyutlaması mümkün değildir.   Mektup

Öğretmenin görevi üniformalı çocuk yetiştirmek mi?

Vahap Demir

Silgi ortasından delinerek boyuna asılmalı, böylece kaybolması önlenmeliydi. Muntazam kıyafetimizde görüntüyü bozan tek unsur boyunlara asılan silgilerdi. Tek parti döneminin üniform anlayışını sadece tek parti dönemi anlayışının ülkeye yaşattığı sefaletin delebiliyor olması kayda değer bir ironiydi.   Yazar

Gidiyordum yelkenimin rüzgârında

Seyit Balkuv

Fakat, bu sefer de nereden geleceği belli olmayan arsız parazit esintiler, evrensel düşünmeye, hayatı sevmeye, fikr-i sabitleri yok etmeye uğraşan yelkenciye bunun bedelini ödetmek için can atar. Karşı ağırlıklarından azade olmak uğuna mücadele yeteneği körelmiş tekneyi bir o yana, bir bu yana yatırır, bir boş anını bulursa da batırıverir.   Yazar

“Uygarlığın” Küçük Çocuğu ile Şişman Adamı

Ahmet Deniz Ölmez

Peki, bunca zamanın ardından -bunca yaşanmışlık ortadayken- biz insanlar, diğer Uzak Asyalarda; Ortadoğu'da, Balkanlar'da, Kafkaslarda, Afrika'da, kan kokusuna duyduğumuz iştahı ne kadar dizginleyebildik? Ve doğanın her alanında muktedir olan bizler, ne kadar dindirebildik kendi doğamızdaki "Barış" adlı ağlayan çocuğun gözyaşlarını?   Yazar

Kuş tüyü Vicdan

İlker Tortop

Darbeyi alkışlayan, faşist sivilleri alkışlayan, zorbaları alkışlayan bu halkın vicdanı neresinde? Bizim güvenlikli sitelerde oturup, siyah camlı arabalarla gezmemiz; savaşa karşı olmamız, sokak hayvanlarına karşı olmamız, Avrupa Birliği'ni istememiz daha iyi bir ülke için yeterli değil sanırım.   Yazar

Ayrıcalıklılar kulübü üniversite

Seyit Balkuv

Aslında üniversite diploması denen şey, ortak menfaatlerini korumak adına bir araya gelen diğer üniversitelilerin birbirine sokularak oluşturduğu ayrıcalıklılar kulübüne kabul pasaportunuzdur. Yoksa gerçek anlamda üniversite bitirmeniz sizi daha erdemli yapmaz.   Yazar

Vicdanın elvermemesi: Vicdanî Ret

Ahmet Deniz Ölmez

Kimseye, vicdanının kabul etmediği bir iş zorla yaptırılamaz. Bu, çok ilkel ve çağdışı bir yöntemdir. Bugün, inançlı bir kişiye, "inanma!" baskısı yapmak ne kadar despotça ise, silahı, savaşı, öldürmeyi kabullenmeyen kişiye, silah verip, savaşa gönderip, "öldür" demek de, o kadar despotça ve saçmadır.   Yazar

Aydın mıyız, medya maymunu mu?

Ali Sedat Çetinkoz

Ne yazık ki ok yaydan çıkmıştır. Toplum mühendisleri veya zamane derebeyleri, kendilerinin istediği biçimde bir teba asla yaratamayacaklardır; hem de medyaları, köşe yazarları ne kadar uğraşırsa uğraşsın. Nasıl herkes fötr şapka takmıyorsa, köylüler piyano çalmıyorsa, birileri de bilek kalınlığında yapmaya devam ederek, en yüksek makamlara kadar geleceklerdir. Bu bir popülizm değil, görünen gerçektir.   Yazar

Hasta olmak zor zanaat

Seyit Balkuv

Kimbilir, çatışmalarla ve gerilimlerle dolu hoşlanmadığımız ruh hallerimizi ve hatta hastalıklarımızı kendimizle hesaplaşma ve kendimizi anlama yolunda birer fırsat olarak görebilir miyiz? Sağlığımızın bozulmasına yok açan etkenleri oturup anlamaya çalışmak, bu şekilde hastalıklardan kurtulmak, kurtulamasak da hastalıklarla bile barışık yaşamak çok mu gerçek dışı bir yaklaşımdır?   Yazar

 

Tasarım + Programlama: Sokak Kedisi   © 2000-2008   Tüm hakları saklıdır. Sitedeki yazılar yayıncının izni olmadan çoğaltılamaz, başka yayın organlarında ve internet sitelerinde kullanılamaz.

°