Ali Sedat Çetinkoz - 15 Kasım 2009
Yılbaşı arefelerinde ara sokaklarda arz-ı endâm eden hindiler, bana nedense hep anlamsız kibirin timsâliymiş gibi görünürler. Arkalarındaki sekiz köşe kasketli, kara bıyıklı esmer adamın ince uzun sopasıyla habire itilip kakılarak hizaya sokuldukları halde, hiç oralı değilmişçesine başları dik ve havalı havalı yürürler.
Eskiden (Milattan Önce) çoğu evlerde ve en mutena köşede anadan üryan bir bebek resmî bulunurdu. Bunlar özellikle erkekti ve avadanlıklarına sebep oradaydılar. Sorarsan, bu fetişist fotograf sergisi, bir moda veya özenti değildi, herkesin kendi fikriydi. Nasıl olmuşsa, birden herkesin aklına gelivermişti. Aklın yolu bir olsa gerekti.
Daha yakın bir geçmişte ise evdeki sert, dar sedirler ve yüksek divanlar, çekilip yatılan tarzda, sünger-sunta karışımı sofistike eşyalarla değiştirildi. Kibirle kalkık alınlarımızla, çirkin geçmişimizin imhâsına zevkle katıldık. Tabii ki köylülükten şehirliye eviriliyorduk artık. Medeniyet de göre göreydi, bunda yanlış olan bir şey yoktu ki.
Sonra televizyon dizilerini seyrederken, herkesin evinde birer "sittingroom" peydah oldu: İki koltuk, ortada üçlü kanepe ve televizyon. Koltuk ve kanepeler, orkestra elemanları gibi, sadece maestro rolündeki televizyona dönüktüler. Bu yüzden, misafir gittiğiniz hiç bir evde yabancılık çekmezdiniz. Bütün salonlar sanki uzun ince bir sopayla hizaya sokulmuşçasına aynıydı!
Dolabınızda, sayısı oniki olmayan yeme içme takımı var mı? Kırılıp eksik kalanlar için ev kadınlarının uykularının kaçtığına, dükkân dükkân dolaşıp aynısından aradığına şahit oldunuz mu? Neden hep onikidir, misafir sayısında belirlenmiş bir üst limit mi vardır? Misafirlerinizi ağırlarken, çatal, bıçak bardak sıralamasını unutup rezil olmamak için, defterinizdeki notlara baktınız mı? Balıkla hangi renk şarap içilir, doğru hatırlıyor musunuz?
Bu yaz tatile çıktınız mı? Reklâmda: "Bütün yıl çalıştınız ve hak ettiniz" diyor. Herkes aynı yere gittiği için, çok kalabalık mıydı? Dönünce, kaldığınız yerin sitesine övücü bir yazı yazdınız mı? Arabanızda ABS, ASR, GPS, FBS, FULL AIRBAG var mı? Kaç model? TV'niz kaç ekran? LCD mi, Plâzma mı? Çocuğunuzu en iyi kursa da yazdırmalısınız.
Elinde sopa olan adamın gizliden iş gördüğü en yaygın araç, önceden sinemaydı, şimdi televizyon. Reklâmlara bakıyor, görüyor, aynı şeyleri taklit ederek, yine de çok farklı biri olmak istiyoruz. Aynı yaşam, aynı giyim tarzı, aynı saç, aynı telefon, aynı trend sözcüklerle kabarıyor ve "gulugulu" diyoruz birbirimize. Aslâ olan biteni sorgulamıyoruz. Toplumsal beğeni kazanmış alışkanlıklar tartışılmaz!
"Ne alâka?" diye kısa yollu soruları, sadece "Yaani..." diyerek bıkkınca cevaplayacağız. Rahmetli Manço'nun dilimize kazandırdığı gibi, Türkçede sonda iniş vurgulu olması gereken sorulara, İngilizcedeki sonda yükselen vurguyu katıp, dublaj Türkçesini çabucak sahipleneceğiz.
Mesajlaşma çağı ve test formatındaki eğitim sebebiyle imlâ hatâsız iki satır yazı yazamıyoruz. Bir klişe olarak, "dahi" mânâsı veren ve ayrı yazılan "de" ile dâhil mânâsı veren bitişik "de" ekinin farkını bir türlü anlayamıyoruz.
"Moda, yakışanın giyilmesidir" gibi bir yalan duydunuz mu hiç? Bu lâfa göre, mantıken insan sayısına yakın moda olmasını beklerken, yalnızca bir tane olmasını neye bağlıyorsunuz? O moda da, elinde sopa olanın takdiri olabilir mi? "Trendy" olmayan, insan sayılır mı? Mantıken" lâfı, her "kabaramazsın kelfatma" diye fişteklenişinde "gulugulu" diyen biri için çok anlamsız kaldı, biliyorum.
Uçları sipsivri ve ayağın iki katı uzunluktaki ayakkabılarla çok şık olan, kısa paçalı bol pantolonlu; Hülya Avşar tokası, Kenan Doğulu kolyesi takıp, Seda Sayan Diyeti, Ebru Şikel bronzu yapan tanıdıklarınıza bir sorun bakalım, o sopalı adam hangi meşhur artiste benziyormuş? Cevabı Twitter'dan bekliyorum.
Blucin giymeyen kaldı mı? Herkesin başka bir blucin giyme tarzı var değil mi? Sizinki "Boyfriendjean" hesabı olacak mı? Bel kesiminin bikini traşına kadar inmesinin de herkesçe farklı bir sebebi vardır herhalde... Yazının tam burasında, birden sıkılıp, okumayı kesmek istediniz mi? Çok haklısınız, ben de bunları kendime sorarken bir hayli bunaldım.
Yok, yok, burası İstanbul, ben dahil, hep beraber öğreneceğiz! Hindi gibi sürülsek de, karizmanın boyasını kazıttırmayacağız. Bunları sosyalleşme, medenîleşme, ortak akıl diye yücelterek; sopanın kapsama alanına girmeyip modernliği reddedenleri, çağdışı, fosil, gerici diye sarakaya alacağız!
Ortak akıl, ortak akıl, gel kulak mememe takıl; beni medenîleşmenin öncüsü yap! Ama aynı zamanda, yılbaşında yakalanıp kızartılarak, sofraya konmaktan da koru!
Blucinden falan bahsederken yıllar yıllar önce üniversitede gittiğim bir Yalçın Küçük söyleşisini hatırladım. Kendisi toplum eleştirisi yapıyor ve bizim en büyük eksiğimizin yeterince anarşistimiz olmadığından dem vuruyordu. Buna örnek olarak da hiç kırmızı renkli jeans giyen genç olmadığından falan bahsediyordu.
Yok, öyle kimseye çamur atacak falan değilim. Sadece yazıyı okurken aklıma gelen bir şeyi paylaşmak istedim. Kim bilir, belki bir eksiğimiz de sokaklarda kalpaklı insanlar görmeyişimizdir.
Yalçın Şahin - 16 Kasım 2009 (17:39)
Dakika bir, gol bir... Daha ilk yorumcu yazımın özünde "anarşizm" olduğunu anlayıverdi. Yalçın Küçük'ün dediği gibi, herkesin yaptığını değil, yapmadığını yapmak; kuralları ve üst yapıları hiçe saymak yani... Sopanın kapsama alanında olmamak! Dünyada kimse kırmızı cin giymezken giymek... Bravo!
Ali Sedat Çetinkoz - 16 Kasım 2009 (18:45)
Yapılan yorumları yazıda belirtilen fikirlere katılma/eleştirme olayından ziyade bir sohbet babında algılamanızı istesem haddimi aşmış olur muyum? Neticede okur diye adlandırdığınız bizlerin yaptığı, yazının içimizde yarattığı kıvılcımları bir iki cümle kırıntısıyla diğer insanlarla paylaşmak. Büdütör Bey'in özverisiyle sınırlı kapasitemizin bize sağladığı bir lüks bu. Çok görmeyin. Ve bizden her zaman bir anafikir çözümlemesi yapıp o anafikir etrafında yorumlar yazmamızı beklemeyin.
Beni en çok şaşırtan, böyle güzel ve etkileyici bir yazının sahibinin bir yorum karşısındaki tahammülsüzlüğü. Üstelik yapılan yorumu üstünkörü okuyup, anlayıp anlamadığından emin olmadan. Üstüne üstlük bir de fırça çekme gereği duyması. Ben tam "sopanın kapsama alanı" ifadesinin dahiyane bir betimleme olduğunu düşünürken, bir anda bunun sadece çerçevelenip duvara asliması ve uzaktan hayranlıkla seyredilmesi gereken bir edebiyat parçası olduğunu gördüm. Umarım yanılıyorumdur.
Yalçın Şahin - 18 Kasım 2009 (14:09)
Yalçın Küçük, anarşizm, kırmızı jean, kalpak...
Benim yorumum aslında bunlar üzerineydi... Belki tahammülsüzlüğüm...
Yalçın Küçük, bence anarşizmden en son bahsedecek kişidir. İttihat Terakki'nin günümüz temsilcisidir kendileri; statükocudur, darbecidir, siyaseten sopayı elinde tutmak isteyendir.
Kendisi kalpak giyer. Sebebi anarşist oluşu değildir, yeni bir kurtuluş savaşına hazır, militarist anlayışının göstergesidir. Kırmızı jean'i eğer dünyada kimse giymediği halde önerseydi, belki o zaman hakkında yanılmışım diyebilirdim...
Benim yazım yine de özünde bir sosyal-anarşizm taşımaya devam ediyor.
Eleştiriye, benimle aynı fikirde olmamanıza neden tahammül edemeyeyim?
Samimi olarak söyleyeyim, eğer "Dünyada tek doğru var, o da benimki" dediğim anlaşılmışsa, eleştiriyi en çok ben hak ediyorumdur.
Kimseye fırça çekmek haddim değil ayrıca...
Ali Sedat Çetinkoz - 18 Kasım 2009 (19:17)
Sanırım yorumun içindeki sarkazm kendini pek belli edememiş. O halde belirteyim ki Yalçın Küçük'e dair tek hoşuma giden şey ismimi kullanarak köken analizi yapmayacak olmasıdır. Bilindiği gibi kendisinin ilginç bir hobisidir bu. Bir zamanlar hayranlık derecesinde takip ettiğim, bütün sınırları kaldırmış olduğunu düşündüğüm bu şahsın, yıllar sonra bula bula karşımıza kokuşmuş, barbar bir ideolojinin kalpaklı savunucusu olarak çıkmasına ufak bir dokundurmaydı benimkisi.
Ben gene de yazınızı okuma zahmeti gösterip yorum yapmış insanlara, ne kadar cahil de olsalar, ya da karşıt görüş de bildirseler biraz daha saygıyla yaklaşmanızı öneririm. İletişim denen şey şayet gerçekse bence bu ancak kelimeleri kullanarak ama kelimelere bağlı kalmadan mümkün olabilir.
Yalçın Şahin - 19 Kasım 2009 (11:13)
İstediğin kadar oku, yaz, izle, dinle, UYGULAMADIKCA bunlar oluyor, herkes aynı, iki karşılıklı görüşün sankİ, sonu ölümcülmÜŞ gibi, kaçmaları var, af yok anlayış yok. Dinlemek yok. Yemeği yapıyorsun, tuz atmayı unutuyorsun. Herkese.
Günay Kahveci - 28 Mayıs 2011 (22:48)
Ali Sedat Çetinkoz yazıları
Ahmet Faruk Yağcı
Ey bir zamanların egemenleri, mağrurları, burnundan kıl aldırmayan işkence üstadları! Çocuklarınıza, torunlarınıza ahlâkî nutuklar atarken neler düşündünüz? Ey birbirini koruyan kü
ABD'de birçok aile (özellikle de kentli, okum…
Minik Ülkü » Çocuğun istikbali sözkonusu
Milliyet gazetesindeki haberi okuyunca aklıma…
Cekni Kılsın » Vostok Gölü
Cumhuriyetin zorlanarak da olsa itiraf edilen…
Erdem Abaka » Talât Paşa Ruhu
Türkiye Cumhuriyeti mi illüzyon, Mustafa Kema…
Bunak Moruk » Talât Paşa Ruhu
Cumhuriyet bir illüzyon değildi, illüzyonistl…
Selim Doğan Nebioğlu » Talât Paşa Ruhu
Tarih akışı kesintisizdir. Bu açıdan bakıldığ…
Erdem Abaka » Talât Paşa Ruhu
Hikmet Kıvılcımlı
Bugün hâlâ -gözü kararmış vurguncu, derebeği, ezgici olmayan- her Mümin ve Müslüman, o Ganimet Sûre'sinin en birinci ayetini bir, bir daha, namusluca okuyup anlamıya çalışabilir. Kur'an ortadadır.
Erdem Abaka
Bir "milletler topluluğu" yaratma hayalinden bir çırpıda vazgeçerek, adına ihtilâl yapılan halkların kanları ve acıları üstüne çelik bir çekirdek inşa eden İttihatçı zihniyet, Türk halkının sırtına taşınması zor bir yük bindirdi.
Hülya Yalçın
Canlıların yaşam hakları doğumla başlar ve biri diğerinden üstün kılınamaz. Hele ki "KÜRK" kullanmak için öne sürülebilecek hiç bir tartışma götürür mazeret yoktur.
Yüzyılın aşkı: Güzide ve Bilal
Gökhan Akçiçek
Hayat her aşkı sonlandırmak istese de, buna direnen âşıklar, aşkı son nefeslerine kadar taşıyorlar. Gövdeden çıkıp, ruhta eriyen aşk, yaşama sunduğu insan sevgisinin tutkulu bu inadı karşısında, bazen ölümü bile çaresiz kılabiliyor.
"Tababet ve Şuabatı Sanatlarının Tarz-ı İcrasına Dair"
Melih Özel
Hazır giyim elbiselerimi diken kişileri tanımadığım gibi, hastalarımız da kendileri ile ilgilenen hekimleri tanımıyorlar artık. Halbuki ben hastalarımın hatıralarında, diktiği kumaşa, sevgiliye dokunur gibi dokunan dilsiz terzimin bende yer ettiği gibi yer etmek istiyorum.
Hikmet Kıvılcımlı
İşveren Sınıfı, en normal "Sermaye Birikişi" dediği çapulla adam olmuştur. O çapul, işverenin kendi anayurdundaki milyonlarca küçük üretmenin; esnafın, köylülerin mülkceğizlerinden edilmeleri demektir.
© Derkenar - Sitedeki içerik 5846 sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Yasası ile korunmaktadır. Yazılı izin olmadan kopyalanamaz, çoğaltılamaz, değiştirilemez, başka mecralarda kullanılamaz. Ancak uzunluğu 200 kelimeyi geçmemek, yazar adı ve kaynak belirtmek ve bu sayfaya link vermek kaydıyla yazılardan alıntı yapılabilir.
(Ayrıntılı bilgi için, bakınız »
Derkenar'ın Manifestosu)
Şu an 221 pasif seyirci Derkenar'a bakıyor
Yazı Boyutu
Büyük
Standart