Vahap Demir - 10 Şubat 2010
Baştan söyleyeyim başlığın patenti bana ait değil. Önerme Ali Bulaç'ındır. Ali Bulaç'ın kim olduğuna bilmeyenler için ileride değineceğim.
Türkiye'de dini, hayatlarını sürdürürken başat referanslardan biri ya da en başta geleni olarak ortaya koyan pek çok cemaat, tarikat, grup veya birey var.
Bunların bir kısmı dünyada olup bitenle fazlasıyla ilgiliyken bir kısmı ise tarihin bir döneminde ortaya çıkmış bir İslâm yorumunu baz alarak değişime direnmekten yana. Dolayısıyla dindar kitlenin homojen bir yapıda olmadığını, hassasiyetlerin, önceliklerin farklı olduğunu hatta bir kısmının hassasiyetleriyle başkalarının hassasiyetlerinin çeliştiğini bilmemiz gerekiyor.
Bu çelişkiler bazen öyle bir noktaya varabiliyor ki birbirini tekfir etme (kâfir ilan etme), birbirlerinin mallarını canlarını helâl, karılarını kızlarını cariye ilan etmeye kadar varabiliyor. Nitekim doksanlı yıllarda güneydoğuda kamuoyunun Hizbullah olarak tanıdığı ilim grubuyla yine Diyarbakır orijinli menzil grubu arasında iş silâhlı çatışmaya kadar vardı. Yaşanan süreçte de çok sayıda cemaat mensubu karşı cemaat tarafından öldürüldü. Bu söylediklerimle çok yaygın olarak karşılaşmasak da tüm dindar kitleyi aynı kefeye koyarak anlama çabasının yersizliğini ortaya koymak bakımından zikredilmeye değer.
Örneklerin sayısını arttırmak mümkün ama esas konumuz bu değil.
Çok fazla gerilere gidersek konu iyice dallanıp budaklanacak ve internet okuru muhtemelen sıkılacaktır. O yüzden mümkün mertebe kısa keserek meramımızı anlatmaya çalışalım.
1. Modernitenin ortaya çıkardığı ulus devlet paradigmasından İslâmcıların da etkilenmiş olması doğal olandı.
2. Osmanlı İmparatorluğunun dağılma döneminde kolonileştirilen topraklarında yaşanılan travma, hayli siyasi bir İslâm anlayışının formüle edilişini tetikledi.
Özellikle 1960'lı yıllarda Mısır ve Pakistan'da teorisyenliğini Seyyid Kutup ve Mevdudi'nin yaptığı ve devleti talep eden bir İslâm anlayışı etkili olmaya başladı. "Müslüman Kardeşler" örgütü Mısır'da ortaya çıktı ve kısa sürede diğer bazı Arap ülkelerinde örgütlendi.
1979 İran İslâm devrimi, devlet talebinin gerçekleştirilebilir bir hedef olduğunu ortaya koyması bakımından hem moral hem de motivasyon unsuru olarak ortaya çıktı.
Tüm bu olan biten Türkiye'yi de etkiledi. Seksenlerin başında kullanılan şöyle bir slogan hatırlıyorum: "İran, Pakistan; sıra sende Türkistan!" (Türkistan'dan kasıt Türkiye olup, Pakistan o dönemde İslâmi yönetim ilan etmiş General Ziya ül Hak yönetimindeydi.)
Sloganları bir kenara bırakırsak epeyce kafa yoran bir İslâmcı entelektüel zümre de ortaya çıkmıştı. Bunlar İslâmi bir devlete nasıl gidileceği üzerine de, bireyin nasıl daha iyi bir Müslüman olacağı üzerine de hem epey okudular hem de epey okuttular.
1990'lara gelindiğinde hakikaten kafa yoran bu zümre aslında o güne kadar üzerinde kafa yordukları soruların cevabının umdukları gibi olmadığını, İslâmın insanı bir devlet kurmakla ya da yönetimini ele geçirmekle yükümlü kılmadığını epey sancılı süreçler sonrasında fark ettiler. Bu durumu dönemin önemli teorisyenlerinden kabul edilen Ali Bulaç, bir dergiye verdiği mülâkatta başlıkta kullandığımız: "İslâmi hareketin devlet talebi yok" önermesiyle ifade etti.
İtirazlar oldu ama zamanla hemen herkes bu konuda pozisyonunu geriletti.
Burada bir şeyi netleştirip devam edelim. Dini olan aynı zamanda sosyal olandır, aynı zamanda siyasi olandır. Dini inancın sadece inananla inanılan arasında yaşanması bir fanteziden ibarettir.
En ilkel toplumlardan en gelişmiş toplumlara kadar hemen her toplumda, az ya da çok dinin hem sosyal hayata hem de siyasi hayata etkileri olduğunu kolaylıkla görebiliriz. Bu hayatın gerçeğidir ve sadece İslâm ülkelerine has bir durum değildir. Sisteminizi her türden insan talebine, buna dini talepler de dâhildir, açabildiğiniz ölçüde insanınızın mutluğunu biraz daha kolaylaştırmış olursunuz.
Farklı din anlayışlarının ve farklı taleplerin olması bir tehdit unsuru olamaz. Ne yazık ki; kimin neye, ne kadar inanacağı nasıl bir din anlayışına sahip olması gerektiği, hiç üzerimize vazife olmadığı halde hep kendimizi bu işe memur hissettik. Bu durum alevi inancının da, şiddete bulaşmamış pek çok sünni cemaatin de hem idareciler tarafından hem de birbirleri tarafından tehdit olarak algılanmalarına yol açtı.
Öncelikle şunu belirtelim ki devletin rejimini değiştirmekle devlet kademelerinde görev almak farklı şeylerdir ve bu ülkenin tüm vatandaşları, hiç bir ayrım olmadan, gayrımüslimler de dâhil olmak üzere, tüm devlet kademelerinde görev alabilmelidir. Bir grup seçkinin devlet bürokrasisini sadece kendilerinin hakkı olarak görmesi ve burayı yitiriyor oldukları duygusuyla ortalığı velveleye vermeleri bir tehlike işareti olarak kabul edilmeli midir?
Esas konumuza devam edecek olursak Türkiye'de hâlâ bir kısım dindar insanın ya da cemaatin devletin rejimini değiştirmek hedefi olabilir. Entelektüel gerilikleri nedeniyle henüz bu noktada bulunan insanların neden bir devrim yapamayacakları üzerine çok konuşulabilir, ancak varsayalım ki gözlerini acaip karartıp devletin rejimini değiştirdiler.
Sonrasında ne olacaktır bir düşünelim.
Muhtemelen katı ulusalcı bir politika izleyip tıpkı balyoz darbe planındaki gibi ekonomiyi filân dışa kapatmaya kalkacaklardır, döviz taşımayı ihanetle eşdeğer kabul edip askere bile parmak ısırtacaklardır.
Sonra eğer bulabilirlerse dört karı alacaklar, mirası erkeğe iki kadına bir pay vereceklerdir. Sonra en fazla camiayı satmak suçundan Ahmet Hakan'a kırbaç cezası filân vereceklerdir.
Sonra? Sonrası yok. Sahip oldukları müktesebat daha fazlasına müsaade etmez. Böyle bir rejim de bu topraklarda kurulamaz, kurulsa bile yaşayamaz.
Vahap Demir'e teşekkürler. Sade, akıcı ve net ifadeleriyle etkili bir yazı yazmış. Özellikle son cümlesi çok doğru. Durumun bize kabul ettirilmek istendiği kadar vahim olmadığını düşünüyorum artık. Hatta yazının son cümlesinin son kısmı fazla bile.
Öyle bir rejimin bu topraklarda kurulamayacak olmasının sebebini de, kurmak isteyenlerin sahip oldukları müktesebatın yetersizliğinden çok, doğrudan bu toprakların mayasına bağlıyorum.
Namazında niyazında ortalama vatandaşları potansiyel Taliban militanı gibi görmekten vazgeçmek gerek sanırım.
Yoksa arıza bitmek bilmeyecek.
Erdem Abaka - 15 Şubat 2010 (20:27)
İnsan paranoyasının sınırı yok. Ben Hollanda'da yaşıyorum. Burada bile ülkeye şeriat gelecek korkusu yaşayan insanlar var. Haliyle insanların bu korkularından beslenen yapılar mevcut. Ülkenin en sağcı partisi üç beş yıl önce "Daha az İslâm" diyerek yola çıktı, şu anda neredeyse başa oynuyor.
Bence bu Türkiye'ye özgü bir sorun değil. 2000'li yılların başında başlayan Batı-İslâm kutuplaşmasından herkes bir ölçüde nasibini aldı. Türkiye'de bu zaten başından beri vardı, ve son on yılın gelişmeleri tuz biber oldu.
Şahsi görüşüm, dinin hangi formda olursa olsun insanın gelişimi için ayak bağı olduğu. Ne var ki Türkiye'de sıkça rastlanan bir durum, bu bağdan bir şekilde kendilerini kurtarmış ve dinin ve tanrının anlamsızlığınında karar kılmış insanların sıklıkla kendilerine gericilik ve bağnazlık savaşçısı rolü biçmeleri.
Kişisel anlamda yapıldığında buna bir itirazım olmaz, zira kimi dindarların da yaptığı bir şey etraflarını kendilerince şekillendirmek.
Ama asıl tehlike dinsel bağlarından kurtulmanın verdiği enerjiyi belli büyük amaçlar için kanalize etmek ki ortam buna fazlasıyla müsait. Öyle ki bunun için sahte düşmanlar bile yaratılabiliyor.
Yalçın Şahin - 16 Şubat 2010 (17:02)
Vahap Demir bu ülkede neden "şeriatçı" bir düzen kurulamayacağını gayet güzel anlatmış. Daha iyi anlatılamazdı herhalde, tebrikler.
Ve fakat, bu yazıda izah edilen gerçek aslında kabak gibi ortadayken ve ayriyeten kanıtlanması gereksizken, şunca zamandır koparılan "şeriat geliyor, yandık bittik" vaveylâsı da neyin nesi?
Medya ve bürokraside köşe başlarını vaktiyle kapmış olan ikbal ve iktidar sahipleri bu gerçeği bu en yalın haliyle anlamak ister mi? İçinden sezgi yoluyla anlayabilse bile, bunu dışarıya karşı açık açık telâffuz eder mi?
Galiba zurnanın zırt dediği nokta da burası. Bir durumu sen ne kadar sarahatle açıklarsan açıkla, anlaşılabilmesi için, karşında bunu anlamaya niyetli birilerinin de olması gerekir. Aksi takdirde söylediklerin sadece boşlukta kaybolup gidecek bir hoş sadadan başka bir şey değildir.
Bütün bu zaman zarfında çatışan şey, aslında fikirler değil menfaatlerin ta kendisidir.
Menfaat çatışmasının olduğu bir yerde de muhatabını "ikna" etmek diye bir şey yoktur.
E peki o zaman nedir bu kamuoyu önünde yapılıp duran şu "fikir" tartışmaları?
Onlar tribüne verilen gaz azizim. Eh, az da olsa bu oyunda bir tribün faktörü bahis konusu. Tribünü kazanan, en azından saha avantajını da elde etmiş olur.
Bu da "elde var bir" demektir. Gerisi pehlivanların taktik ve hamle becerisine kalmış.
Selim Atak - 16 Şubat 2010 (17:11)
1) Dini inancın sadece inananla inanılan arasında yaşanması bir fanteziden ibarettir...
2) Sisteminizin her türden insan talebine, buna dini talepler de dahildir, açabildiğiniz ölçüde insanınızın mutluluğunu biraz daha kolaylaştırmış olursunuz...
Katılmıyorum. Bireyi nasıl şartlandırdığınızla çok ilgili bu...
Bir insanın dini açıdan neye inandığı, inanmadığı, nasıl ibadet ettiği, etmediği sadece bu kişinin meselesidir. Adı üstünde inanç. Kim diyebilir ki bir müslümanın, bir ateistten daha değerli bir varlık olduğunu, bir budistin bir yahudiden daha makbul olduğunu? Kitaplara, peygamberlere, ahirete inanıp inanmamak dünyanın herhangi bir yerinde yaşayan bir kişiyi diğerinden daha değerli yapabilir mi?
Siz bir çocuğu alır ham beynini hangi din olduğu farketmeksizin bir kutu içinde yetiştirirseniz o çocuk tüm kişiliğini bunun üzerine kurarsa ve ona öğretmiş, yaşamaya mecbur bıraktığınız tek tip ahlâk ve yaşam modelini savunur, yaşadığı toplumda kendini sadece bu değerlerle ifade etmek durumunda kalırsa, kendisine öğretileni yaşama ihtiyacı içinde kıvranıp durur ve hayatın farklı gerçekleri karşısında mutsuz olursa, sistem bu kişinin taleplerine cevap vermek, tüm beklentilerinin gerçekleşmesini sağlamak zorunda mıdır? Bunun sınırı nedir?
Bu kişilerin bugün de türban olayında en çarpıcı bir şekilde gördüğümüz üzere mutsuzluklarının sorumlusu sistem midir, ordu mudur, balyoz mudur, kerpeten midir yoksa çocuğuna kendi yaşam ve inanç şeklini seçme şansını vermeden, küçücük yaşlardan itibaren binbir müdahale ile yönlendiren ailesi, arkadaşları, mahallelisi, cemaatler, siyasiler ve benzerleri midir?
En kalabalık, en güçlü olan, nereden geldiği belirsiz en zengin, eğitime, medyaya, siyasete, yasama, yürütme ve yargıya hakim olan ideoloji kazansın.
Aklın,sağduyunun, sevginin, şefkatin, özgürlüğün, bireysel tercih yapabilme zenginliğinin nefesiyle can bulan bağımsız,diğerlerine öğretilmiş olandan başka bir inancı olan azınlık kaybetsin.
Böyle mi olacak?
Alpar Sargın - 17 Şubat 2010 (22:22)
Elbette böyle olmayacak, olmamalı zaten. Ancak şöyle bir hava mı sezdim bu yorumda? "Bana ters gelen, benim "çağdaşlık" anlayışıma ters gelen din ve yaşam biçimleri varsa bunlar denetim altında tutulmalı, bu topluluğun çocuklarına bana doğru gelen "çağdaşlık" ve yaşam biçimleri doğrultusunda eğitim verilmeli." Yani "bir insanın neye inanıp inanmadığına kim karışır?" Güzel, "ama benim doğrularım ya da "rejim"in doğruları sınırları içinde." Böyle bir anlam çıkarttım sanki.
Yani şunu görmek gerekmez mi? Türbanıyla okul kapısından çevrilen genç kızın da kendince inancı bunu gerektiriyor. Biz bu insana türbanını çıkart deme hakkını nereden buluyoruz. Böyle dersek, onun inancına müdahale olmuyor mu? Ya da zikir yapan bir takım adamları tutuklayıp karakola götürmek -tamam kanunlar- neyin ifadesi? Yani bize korkutucu ya da tuhaf geldiği ya da bizim yaşam biçimimizle uyuşmadığı için mi? Yani "böyle olmaz, sen bu ibadet şeklini özgür iradenle seçmedin, benim tavsiye ettiğim gibi yapsan tam süper olacak" demek ne kadar doğru? Peki biz böyle düşünmemize sebep olan fikirlerimizi özgür irademizle mi edindik? Yoksa "işte sizin için uygun gördüğümüz yaşam ve dini uygulama biçimi budur, sınırların içinde kalın" diyen bir sistem mi?
"Babannem de baş örtülüydü, benim amcam da hep cumaya gider" şeklinde somutlaşan ifadeler neyi anlatıyor. İnsanlar bir yandan inancını ifade etmek zorunda kalıyor, bir yandan da "böyle diyorum ama sakın yanlış anlamayın ben rejim düşmanı ya da şeriatçı değilim" demeye çalışıyor. Yani sistemin öngördüğü şekilde ibadet yapılırsa ya da din yaşanırsa mesele yok. Ama kendi kendine 10 kişi toplanıp "zikir" yaparsa... Vay, işte şeriatın ayak sesleri. Öyle mi?
Tamam "fikri hür vicdanı hür" nesiller yetişsin buna hiç itirazım yok. Ama bundan anladığımız başka bir zümrenin "çağdaşlık" ve "modernlik" tarifi ölçüsünde de olmasın.
Kaş yapalım derken göz çıkartmayalım, vur deyince öldürmeyelim, kırk katır mı kırk satır mı olmasın. Höşgörü değil eşitliktir aslolan.
Erdem Abaka - 18 Şubat 2010 (10:08)
Editöre sevgilerimle...
Yazının yanındaki küçük resimde, "Allah" yazılı bir duvar önünde dua ediyor görüntüsünde bir insan var. Sembolik olarak, duvardaki yazıya değil, anlama dua ediyor denilebilir. Komplocu veya teferruata kaçmış biri gibi olmayayım ama, bu duvar, Kudüs'teki "Ağlama Duvarı"nı çağrıştırmakta bana. İslâmiyetle Mûseviliğin orijinleri bir olsa da Kâbe ve Süleyman Tapınağı'nın duvarı aynı şeyleri ifade etmiyor.
Çok önemli olmasa da, söylemek istedim. Söz hakkı tabii ki sizin.
Ali Sedat Çetinkoz - 18 Şubat 2010 (12:43)
Estağfurullah sayın Çetinkoz, ayrıntılarla uğraşmakta hiç bir beis yok. Ama komplo teorisi... Evet, bu epeyce zorlama bir yaklaşım olur.
Siz de bir Derkenar yazarı olduğunuza göre, bilirsiniz, yazarlar yazılarını sisteme resimsiz kaydederler. Resmi yazıyı yayına koyma işlemi esnasında bendeniz Büdütör Efendi, ya bilgisayarımdaki fotograf arşivimden ya da Google Image ve benzeri ecnebî kaynaklardan arar bulurum.
Bazı yazılara resim bulmak kolaydır, bazıları çok uğraştırır. Şimdi teknik teferruata girmek istemem ama bu iş bazen feci sıkıcı olabiliyor.
Yukarıdaki fotografa gelince... Muhtevasında "Allah" yazdığını sizin yorumunuzdan öğrendim. Yer neresidir bilemem. Yazılara resim seçerken şu kriterlere dikkat ederim:
Bir, Derkenar'ın genel renk ve ton skalasına uygun olma şartına...
İki, resmîn bir görsel öge olarak (bana) ifade ettiği anlam ve ehemmiyete...
Üç, biraz da olsa yazının ruhuyla uygunluk kesbetmesine...
Bu bazen başşakları sarkan bir kirpi fotografı olabilir, bazen çekiçle çiviye vuran bir el, bazen de cami duvarı...
Merakınızı bir nebze olsun izale edebilmişimdir umarım.
Büdütör - 18 Şubat 2010 (12:52)
"Kaşıyan Adam" adlı yazınızdan bir alıntı yapıyorum (03.09.2008):
"Birilerinin ısrarla karşı devrim süreci olarak adlandırdıkları ve her imkân bulduklarında kesintiye uğratmaya çalıştıkları süreci insanların büyük çoğunluğunun sevmesinin altında: Ulan ne de güzel karşı devrim yapıyoruz... Hazır elimiz değmişken cumhuriyetin de icabına bakalım şeklinde bir bilinç yatmamaktadır."
"Tersine birkaç meczubu saymazsanız ülkede padişahlığın daha iyi olduğunu ve tekrar padişahlık sistemine dönülmesi gerektiğini düşünen neredeyse kimse yoktur. Halk hem cumhuriyetten hem de serbest seçimlerden hoşlanmaktadır ve tepede işler nasıl giderse gitsin sabırla ve tevekkülle kendinin söz söyleyeceği günün gelmesini beklemektedir."
Yukarıda ise diyorsunuz ki:
"Türkiyede hâlâ bir kısım dindar insanın ya da cemaatin devletin rejimini değiştirmek hedefi olabilir. Sonrasında ne olacaktır bir düşünelim... Vs..."
Birbuçuk yılda, fikrî değişiminizdeki sebep nedir? Tarif ettiğiniz halkın ve sizin, EMASYA gereği düzülen jenerik senaryolara neden ihtiyacı olur ki?
Ali Sedat Çetinkoz - 18 Şubat 2010 (13:32)
Sayın Sargın, insanlara değer verirken akıl ve bilgi sahibi olunması, sözünün eri olunması vb gibi kriterlere önem veririm. Birinin ateist olması ya da başka bir dine inanıyor olması benim nazarımda asla kişiyi değersizleştiren nitelikler değildir.
Birinin dînî değerlere bağlı olması da (İslâmın yanında diğer dinler de buna dahildir) benim nazarımda kişiyi küçültmez. Tam tersine iyi müminler hakkında pozitif düşünürüm.
Herkesin çocuğunu inandığı değerler doğrultusunda yetiştirme çabasına da saygı duyarım. Birtakım suistimaller oluyor diye toplumun herhangi bir kesimine karşı külliyen "vurun abalıya" mantığını doğru bulmam.
Toplumun genelinden farklı düşünen azınlıkların kaybetmesini istediğimi yazıdan nasıl çıkarttınız bilmiyorum ama çok net olarak tekrar belirteyim: İnanan, inanmayan, az ya da çok inanan herkes eşit haklara sahip olmalıdır.
Vahap Demir - 18 Şubat 2010 (14:40)
Sayın Çetinkoz, 1,5 yılda fikir değiştirmiş değilim. Her iki yazımda da temel fikir ülkede bir rejim sorunu olmadığıdır. İlk yazıda bir kaç meczup olarak adlandırdığım az sayıda insan hakikaten bir rejim değişikliğini arzulamaktadır, ancak böyle bir işi kotaracak ne donanıma sahiptir, ne de böyle yorucu / boyunu aşan bir çabanın içindedir.
Bir de İslâmi adlarla ortaya çıkan ve derin bir takım irtibatları nedeniyle çok kıyıcı işler yapabilen az sayıda grup var ki bunlar da esasen bir rejim değişikliğinden çok başka hedefler için kullanılmaktadırlar ve eğer rejimi değiştirebilecek olsalar yapabileceklerini de üç aşağı beş yukarı kurgulayabiliyoruz.
Vahap Demir - 18 Şubat 2010 (14:52)
Erdem arkadaşım yanlış sezmişsin malesef. Biraz daha yazdım.
Ayrıca namazında niyazında insanlara Taliban muamelesi yapıldığına katılmıyorum.
Türbanlı kardeşlerimin okul kapılarında çektikleri sıkıntılar için üzülüyorum, doğru bulmuyorum, yanlış buluyorum.
Türbanlı kardeşlerimin 20.000'den fazla kişinin öldüğü depremden sonra okula alınmadıkları zaman açtıkları 7.4 pankartlarını da doğru bulmuyorum, yanlış buluyorum.
Bu güzel dünyaya çocuk getiren anne ve babaların çocuğunu kendi malı olarak görüp kişiliğini kendi inandığı din üzerine yetiştirmesini (tüm dünyalılar için söylüyorum) doğru bulmuyorum, ama yaparlarsa yaparlar, yapıyorlar da zaten.
Ben öncelikle dürüst, sevgi ve şefkat dolu, çalışkan, diğer tüm canlılara karşı anlayışlı, meraklı, cesur, özgür, aklını kullanmayı bilen, vicdan sahibi küçük insanlar olarak görüyorum çocukları. Bunlar eninde sonunda kendi tercihlerini, dini, felsefî yollarını bulacaklardır. Rahat bırakalım diyorum. Kimseyi hiç bir şekilde denetim altında tutmayalım bu açıdan. Ne devlet olarak ne toplumun bireyleri olarak. Özlemim budur. Bundan statükocu olduğum yönünde bir anlam çıkartılmasın.
İlkokulda 23 nisanlarda renkli, ucuz kıyafetler içinde koşmak isterdim, askercilik oynamak rap rap değil. Ama yazın en güzel günlerinde köyün camisinde kuran kursuna da hayır.
Korkmayalım, okumak isteyen okuyacak, doğru neredeyse Şam'da da olsa bulacaktır.
Kızlarımıza, kadınlarımıza güvenelim. Eğer onlara gerçekten değer veriyorsak gezmelerine, tozmalarına, meslek sahibi olup, kendi ayakları üzerinde durmalarına, tek başlarına eve çıkmalalarına, özgürce çalışıp para kazanmalarına, seyahat etmelerine, flört etmelerine, erkek arkadaşlarını, eşlerini kendilerinin seçmelerine karışmayalım. Destekleyelim. Kendimize de güvenelim erkek olarak.
Başı kapalı olduğu için toplumsal hayata katılamamanın yolu başını açmaya zorlamak olmamalı.
Özgür bir ortamda herkesin kendi tercihlerini yapabileceği bir düzeni hayata geçirelim, o kadar özlemim.
Alpar Sargın - 18 Şubat 2010 (22:19)
Çok temel bir yaklaşım hatası yapıyorsunuz.
Sorun Din'in devlet talebi olup olmaması değil, Devlet talebi olanların Din'i nasıl ve ne kadar kullanmak istedikleridir. (Yıllar önce Feroz Ahmad'ın bir röportajında söyledikleri aklıma geldi. Ona da Türkiye'de şeriat tehlikesi olup olmadığı sorulduğunda, mealen böyle bir tehlikenin olmadığını, esasen Dünya'da İslâm Devleti olmadığını, Libya'da, S.Arabistan'da, İran'da, Pakistan'da vb ülkelerdeki devletlerin İslâm Devleti olduklarını iddia etmelerine rağmen, birbirlerinden çok farklı olduklarını, İslâm Devleti olsalardı birbirlerine benzemeleri gerektiğini söylemişti. Devamında da bu devletleri anlamak için arkalarındaki sosyo-ekonomik ve politik güçleri analiz etmek gerektiğini, Din'in bu devletler için iktidarlarını sürdürmelerine yarayan bir araç olduğundan bahsetmişti.)
Ali Rıza Güzel - 19 Şubat 2010 (11:40)
Alpar Sargın, demek ki ben yanlış anlamış, yanlış sezmişim. Özür dilerim. Samimiyetle ifade ettiğinize inandığım ulvî fikirlerinize ve özlemlerinize katılmamam mümkün değil.
"Namazında niyazında insanları potansiyel Taliban militanı olarak görmek" kavramı benim özellikle bir parça abarttığım bir yaklaşım. Peki düzeltiyorum o halde. "Namazında niyazında vatandaşları neredeyse Taliban militanı ilân edeceğiz" diyorum.
Ancak ben ne dersem diyeyim bu, "insanların hayatlarını olduğu kadar dinlerini de ıslah etme ve düzenleme" çabası içindeki bir rejime sahip olduğumuz gerçeğini değiştirmiyor.
Özlemini duyduklarınız çok güzel şeyler. Herkesin özgür tercihlerini rahatça yaşayabildiği fevkâlâde bir ülke kim istemez? Ama 23 Nisan'da çocuklara rap rap yaptırmak devletin birey üzerinde kurduğu bir baskı. Tıpkı başka bireylere baş örtüsü için yaptığı baskı gibi.
Oysa Kur'an kursu ya da benzeri örnekler çoğunlukla insanların isteyerek yaptıkları eylemler. Bu anlamda, yani vatandaşını "çocuklarınızı Kur'an kursuna gönderin" diye zorlayan bir devlet yok. Üstteki yazı da bu topraklarda neden olamayacağı üzerine görüş beyan eden bir yazı.
Buradan hareketle ben temelde karşı olduğum noktayı tekrar vurgulamak isterim. Benim öncelikle çözülmesini arzuladığım mesele, devletin vatandaşları üzerinde uyguladığı baskıları ortadan kaldırmaktır. Çocukların asker gibi yatiştirilmesine de asker analarının baş örtüsüyle yemin törenine alınmamasına aynı sebeplerden karşı çıkarım.
Devletin, bireylerin dini yaşayış biçimi üzerinde kurduğu baskı yüzünden, insanlarımız sizin de şikâyet ettiğiniz türde din simsarlarının eline düşüyor olabilirler mi?
Bu açıdan bakınca ordunun bu meseledeki etkisi de önem kazanıyor.
Meseleyi belki bir de bu açıdan değerlendirmek lâzımdır. Ne dersiniz?
Erdem Abaka - 19 Şubat 2010 (15:52)
Sevgili Erdem kardeşim, baskıdan sözederken çok rica edeceğim devletin ana atardamarı olan bütçesinin diyanete ayrılan kısmına, bunun eğitimin vs kaç katı olduğuna tekrar bir göz atınız. İmam hatiplerde okuyan yüz binlerce kızımızdan kaçı imam oldu bugüne kadar? Bu ülkenin en ciddi meselelerinden biri olan işsizlikten söz ederken bunları da gözönüne almak gerekmez mi?
Taliban muamelesini de bir açalım. Taliban, taliban muamelesi nedir? Namazında niyazında insanlarımız bu ülkede hor mu görülüyor? Kelimei şehadet getiremiyor, ibadet edemiyor, oruç tutamıyor, hacca gidemiyor, fitre zekât veremiyor, ezan sesini 5 kez duyamıyor mu? Okuldan çok cami yapılamıyor mu? İmam hatip mezunları devletin her kademesinde görev alamıyor mu?
Başörtüsü de değil, türban meselemiz var. Ama bu namaz niyazdan farklı bir konu bence. Tıpkı başörtüsü ile türbanın farkı kadar farklı...
Kuran kursları için "insanların isteyerek yaptıkları eylemler" diyorsunuz. Önceki yorumlarıma göz atın. İtirazım buna. Çocuklar istemiyor, yönlendiriliyor, aileleri istiyor. Tıpkı okullarda bize öğretilmiş olan yanlı, gereksiz pek çok şey gibi. Ben diyorum ki aklı, muhakeme becerisi, kişiliği oturuncaya kadar ne rap rap, ne milliyetçilik, ne başka bir akım, ne din üzerine kurulu kimlik için şartlandırmayalım. Akıl, sevgi, vicdan, mantık, neşe, hoşgörü verelim. Çocuklar zaman içinde bulacaklardır aydınlık yollarını. Alâ müslüman, ama önce alâ insan olacaktırlar.
Aklı başında bir insan alır isteğini okur. Benim şu bilgisayarımda kuran mevcut. Sık sık göz atarım, notlar alırım, hoşuma giderek okurum, diğer dinler gibi.
Coğrafya dersinden nefret ettim okulda. Hiç bilgim, merakım yoktu. Hiç bir şey öğrenmedim. Ama bugün Türkiye'de tabiri caizse çıkmadığım dağ, inmediğim mağara, geçmediğim kanyon kalmadı. Kendim keşfettim.İyi ki.
Baskıyı yapan sadece devlet mi? Toplumu oluşturan diğer unsurların baskısı? Seçme şansı verelim diyorum. Ne isterse o olsun. Kimse hiç bir simsarın eline geçmesin.
Sevgiyle kalın.
Alpar Sargın - 19 Şubat 2010 (23:10)
Sayın Güzel, dinin devlet otoritesinin pekiştirilmesi için bir araç olarak kullanılması tarihsel ve sosyolojik bir olgu olarak diğer dinler için de sözkonusudur. Bu en ilkel dinlerden beri böyledir. Pek çok iktidar sahibi meşrebince az ya da çok dinden, bu bağlamda yararlanmıştır. Böyle bir olgunun varlığı bizi her dindar insana karşı şüpheye mi sürüklemelidir? Böyle bir olgu dindar insanlara yönelik hukuksuzluğu meşrulaştırır mı? İtirazım bu noktadadır. Yoksa ben de dünyada bir "islam devleti" olmadığı kanaatindeyim. Konu üzerinde en azından bir yazı daha yazmam gerekecek gibi görünüyor.
Vahap Demir - 20 Şubat 2010 (11:32)
Sevgili Alpar Sargın, sanırım farklı şeylerden bahsediyoruz. Aynı şeyden bahsetmeye yaklaştığımızda da anlaşamıyoruz.
Dini yaşama biçimi yüzünden baskı gören vatandaşlarımız var.
Diyanet İşleri'nin bütçesi yüksek, tıpkı askeriye gibi. Ancak bana göre Diyanet İşleri dinin rahat yaşanması için var olan bir kurum değil. Sadece bir dini ve bir mezhebi ilgilendiriyor. Bu kurum dinin kontrol altında tutulması için var.
Siz bu Taliban lafına takıldınız. Peki geri alıyorum o halde. Aa ne güzel bir anda başörtülü herkes okullara girmeye başladı, en yüksek mertebesi "şehadet" olan kurumda köylü çocukları artık başörtülü anaları seyrederken yemin edebiliyor. Ordudan namaz kıldığı için atılanlar mı? Nerede olmuş, yok öyle bir şey.
Birazcık kurguya ne dersiniz, Afrika da bir kabile düşünün. İnsanlar inançları gereği burunlarını delip kaplan dişi geçiriyorlar. Kabiledeki bir diğer güçlü grup yönetimi ele geçiriyor ve diyor ki "köy meydanında, nehir kenarında, şaman kulübesinde buruna kaplan dişi takmak yasak, kendi kulübenizde ya da köyün arkasındaki tenha alanda öyle gezebilirsiniz. Ama köy meydanına gelecekler kaplan dişini çıkarsın." Niye; "çağdaş yaşam bunu gerektirir."
O kabileye Allah kolaylık versin:)
Sevgili Alpar Sargın, özlemleriniz güzel. Herkesin özgür iradesiyle dinini seçmesi ve hayatını yaşamasına kim neden itiraz etsin ki?
Benim itiraz noktam açık: İnsanların inancından kaynaklanan yaşam biçimlerine ne devlet ne de bireyler karışamaz.
"Baş örtüsü başka türban başka" sözünüzden ben başka bir şey anlıyorum. "Başörtüsü takılabilir. Türban takılamaz. Böyle bağlanırsa olur, şöyle bağlanırsa olmaz. Çünkü ben (egemen güç, devlet, seçkinci azınlık) bunu böyle düzenledim, buna böyle karar verdim.
Her ne kadar yoğun hümanist mesajlarınız da olsa ne yazık ki sizde de fena halde bu yaklaşımı seziyorum.
Umarım yine ben yanılıyorumdur.
Erdem Abaka - 20 Şubat 2010 (12:49)
Sevgili Erdem, Fena halde yanılmaya devam ediyorsunuz.
Ben devlet dediğimiz, aslında bizlerin oluşturduğu mekanizmanın hatalarını sonuna kadar eleştiriyorum. Ordusu, adalet ve eğitim sistemi vb Hem bu ülkede, hem dünyadaki gezip gördüğüm, bilebildiğim diğer tüm örneklerinde. Bununla beraber, devlet dışındaki toplumsal mekanizmamızda varolduğuna şiddetle inandığım, insanların en masum merak, ihtiyaç ve bilinmezinden beslenen benzer beyin yıkayıcı, şartlandırıcı aracıları da şiddetle eleştiriyorum.
Sizin ise malesef ve nedense denklemin sadece devlet ve özellikle ordu kısmında takılıp kaldığınızı, sanki bunlar dışında bireyin birey olmasına bir türlü izin vermeyen son derece büyük maddî olanaklara sahip, sistematik çalışan diğer güçleri yoksaydığınızı, yaşanan tüm toplumsal olumsuzlukların tek ve en büyük sorumlusu olarak sadece devleti ve özellikle orduyu gördüğünüzü düşünüyorum. Yanılıyor muyum?
Devlet ve orduyla ilgili eleştirileriniz kabul. Ya diğerleri? Diğerleri hakkında ne düşünüyorsunuz?
Devletle, orduyla olan meselenizdeki cesaretinizin az bir kısmını tarikat, cemaat, inanılan ve inanan arasına giren her türlü güce karşı çıkma konusunda da gösterebilir misiniz? Bunu çok merak ediyorum...
Aydınlıkla kalınız...
Alpar Sargın - 20 Şubat 2010 (20:05)
Yine yazınızdan alıntı yapıyorum:
"Entelektüel gerilikleri nedeniyle henüz bu noktada bulunan insanların neden bir devrim yapamayacakları... (Yapsalar bile) Sahip oldukları müktesebat daha fazlasına müsaade etmez."
Devrim yapabilmenin ön ve artçı şartlarını pek güzel ortaya koymuşsunuz.
Acaba pratikte de böyle mi? Sadece entelektüel birikim yetse, 70'lerde Türkiye'de "Tek yol devrim" diyenlerin az mı entelektüel birikimi vardı? Tuğla kalınlığında kitapları hep onlar okurdu. Tüm devrimlerin birikimli kişilerce yapıldığı ne kadar gerçek?
Devrimi sürdürecek "müktesebat"tan ben silâh üstünlüğü ve acımasız kolluk kuvvetlerini anlıyorum; devrim mahkemelerini ve giyotini anlıyorum. Yanlış anlıyor olmam mümkün. Örneklemelerim taraflı ve kasıtlı olabilir; herkes gibi...
Ali Bulaç, bize sevimsiz gelse de, ettiği lâf çok rahatlatıcı değil mi? Laik ve şer'i olarak iki hukuk kurumu talep eden "Medine Sözleşmesi" de onundur, bilirsiniz.
İslâm'ın devlet talebi olmayabilir, peki sizin istediğiniz kadar özgürlük talebi yok mudur?
Demokrasinin genel anlamda neden fazla rağbet bulmadığını da az kalsın anlamak üzereyim. "Amacı isteyen, aracı da ister, kölelere neden özgürlüğü öğretelim ki?"
Ali Sedat Çetinkoz - 21 Şubat 2010 (14:53)
Sayın Çetinkoz, Entellektüel gerilik diğer grupların fark ettiği, dinin devlet kurma / devlet yönetme yükümlülüğü getirmediği gerçeğini henüz fark edememiş olmalarıyla alâkalı olarak kullanılmış olup yazıda açıkça muradın bu olduğu belli. Devrim yapmayı entellektüel birikimle irtibatlandırdığımı da nereden çıkardınız? Tam tersine yazımda belli bir okuma çabasının ardından insanların devlet talebinden vazgeçtiklerini anlatıyorum.
Sizi rahatlatacaksa belirteyim: Kişisel olarak devrim sözcüğü ve çağrışımları beni irkiltiyor, ürkütüyor. Üstelik bu, devrimlerin referanslarından bağımsız olarak böyle. Tüm devrimlerin doğası gereği kıyıcı olduklarının farkındayım ve bu yüzden bazı devrimler iyi bazıları kötüdür gibi bir tutumun içinde değilim.
Medine vesikası ise yine ortaya atıldığı dönemde epeyce ses getirmiş olup peygamberin Medine'de yahudilerle bir anlaşma çerçevesinde bir arada yaşamasından hareketle dindar insanların da toplumun diğer kesimleriyle karşılıklı saygı prensibiyle bir arada yaşamalarını teklif eden bir yaklaşımdı. Esas gürültüyü de ötekinin hukukunu da korumak tartışmasıyla koparmıştı ama teklif ettiği şey çifte hukukluluk değil ötekinin varlığına saygı ve birlikte yaşamanın mümkünlüğüydü. Nitekim bir zaman sonra Gülen Hareketinin "dinlerarası diyalog" çalışmaları başladı.
İslâmın da özgürlük talebi yok mudur sorunuza ise soruyla mukabele edeyim: Toplumun herhangi bir kesimi de neden diğerleri kadar özgürlük talep edemesin?
Vahap Demir - 22 Şubat 2010 (14:06)
Toplumun herhangi bir kesimi: Acaba gerçekten herhangi bir kesimi mi? Acaba toplumsal yaşamda talep ettikleri özgürlüğü talep ederken, birey olarak günlük yaşamlarında ne kadar özgürler, ne kadar bireysel seçme şansına sahipler, ne kadar şartlandırılmadan eğitiliyorlar?
Diğerleri kadar özgürlük talep edemesin? Talep edilen özgürlük mü, yoksa eninde sonunda hukuk, eğitim, sosyal yaşam vb her alanda tek tip bir kurallar zincirinin yaşama geçirilmesi mi? Özgürlüklerin sınırı var mı? Bir kişinin talebi diğerinin özgürlüğüne tehdit oluşturuyor mu? Bu talepler dile getirilirken ne kadar bağımsız, ne kadar şeffaf, ne kadar gizli ajandasız, ne kadar dürüst, ne kadar masumca?
Daha önceki yorumlarımda da ifade etmeye çalıştığım tek bir şey var aslında. Bireylerimizi yetiştirirken hiç bir "izm"in, hiç bir grubun sorgusuz sualsiz malı olmayacak, bunu ancak kendi tercih ederse yaşayabileceği, kişiliklerine ipotek konulmamış bir yaklaşım sergileyebilsek tüm dünyada keşke. Bağımsız, akılla, vicdanla, sevgiyle yaşama bağlanmış, meraklı, okuyan, sorgulayan, cesareti teşvik edilen, kolay kolay kandırılamayacak, ön yargısız, anlayışlı hür beyinler yetiştirebilsek.
Çağdaş falan demiyorum. Güçlü bireyler (diyorum). Bu bireyler her türlü doğruyu bulacaktır. Kızlarımız, erkeklerimiz... Hepsi. Aksi takdirde mevcut eğitim anlayışımızla, baskılarla şartlandırılmış, yetiştirilmiş bireyler herhangi bir noktada birazcık güç elde ettikleri anda kendinden farklı olanı ezme eğilimine giriyor.
Darbecisi de, Atatürkçüsü de, liberali de, sağcısı da, solcusu da...
Bu yüzden bağımsız akıllı bireyler, bağımsız akıllı bir toplum diyorum. Ve insan kişiliğini ipotek altına alan her türlü eğitim, yetiştirme yaklaşımını ürkütücü ve zararlı buluyorum, hem o kişiye hem yaşadığı topluma ve dünyaya.
Alpar Sargın - 22 Şubat 2010 (16:14)
Kendinizi toplumun üst insanları olarak konumlandırdıktan sonra olay nihayetinde "dağdaki çoban / manken kız" ikilemine gelip takılıyor. Madem bizim gibi değil o halde canı cehenneme... "En iyi kürt ölü kürttür" mantığına kadar gider bu mantık. Her zaman bir kötü bulursunuz kendinize. Bu Ermeni olur, Kürt olur, Alevî olur, Başörtülü olur; olur da olur.
Niyetleri yargılayarak, olumsuz örnekleri genele teşmil ederek içinizdeki korkuyu büyütürsünüz. Sınıfsız, imtiyazsız, kaynaşmış bir kitle yaratmak adına korkunç işler yapıldı bu memlekette ama o ütopyaya ulaşmak mümkün olmadı. Mozaik değil mermer gibiyiz demişti bir partinin temsilcisi. Ama olmuyor işte. Herkesin aynı olmayacağını, dışardan kimliğe yapılan müdahalenin kimliği sahiplenmeyi arttıracağını görmek gerekiyor.
Kafamıza göre bir ideal tip yaratalım ve herkes ona uygun tavırları benimsesin. Kulağa hoş gelen bir beklenti, ama olmuyor, olamıyor işte. Bırakın isteyen birey olarak, isteyen bir cemaatin üyesi olarak sürdürsün hayatını. Kim nasıl mutlu hissediyorsa öyle yaşasın. Bundan bize ne?
Hayır ama onlar için kötünün ne olduğunu da biz biliriz. Onlar iyiyi kötüyü ayırt edemez, o halde bizim vesayetimize razı olmak zorundalar. Memlekete kominizm gelecekse onu da biz getiririz mantığı...
Vahap Demir - 22 Şubat 2010 (17:53)
Sevgili Alpar Sargın, devlet hakkındaki ayrıntılı fikirlerimi "Devlet" yazımda bulabilirsiniz. Ordu düşmanı değilim. Bu ülkenin siyasal ve toplumsal hayatında ordunun vesayeti konusunda itirazlarım var. Ordunun, demokratik sistem çerçevesinde olması gereken pozisyonda olmasını istiyorum.
Soyut olarak bir takım kaygıları yineleyip durmaktasınız. Egemen söylemin yönlendirmesine maruz kalarak, "şeriatçılar" öcüsüne teslim olduğunuzu düşünüyorum. Toplumsal yaşantının ve dinin doğal bir neticesi olan olgular konusunda kafanızın karışmış olduğunu sanıyorum. Bireyin özgürlüğü konusunda dine mi karşısınız, tarikatlara mı, cemaatlere mi, devlete mi?
Ulvî söylemlerinizdeki ütopik mesajları aldık kabul ettik. Merakım somut: Ordunun vesayeti konusunda fikriniz nedir?
Meselenin başörtüsü değil de türban meselesi olduğunu nasıl belirlediniz, bu örtünün ne olduğuna kim karar verir?
Sizce bir insan "özgür irademle ve isteğimle şu cemaatin üyesi oldum, başımı da kendim örttüm" derse, ne türden bir kanıt sizi tatmin eder?
"Olmalı, olsa" şeklindeki temennileri bir kenara koyarsak başını örttüğü için okula gidemeyen bir insan için "üzülmek" dışında ne yapılmalı?
Ekmeğimi aşımı bir cemaatten ya da benzeri bir teşkilattan almıyorum. Sırtımda yumurta küfesi de yok. Bir kıymetsiz canım var. Cesaretimi sınamanız için kafamda bir şeriatçı örgüt belirleyip savaşmam mı gerekiyor?
Lâfı dolandırmadan söyleyin Alpar Sargın, siz eşitlikten ne anlıyorsunuz?
Erdem Abaka - 22 Şubat 2010 (21:40)
Sevgili Erdem Abaka ve Vahap Demir, bütün bu yazdıklarınızdan fikirlerimi algılamanız konusunda ciddi bir sıkıntınız olduğunu görüyorum. Sizlere bir şey anlatmaya çalışmanın da kişiselleşmeye başlamış, haksız eleştirilerden sonra pek bir anlamı kalmadı. Çirkinleşmeden ben müsadenizi istiyorum.
Aydınlık, akıl dolu, güzel günler diliyorum.
Alpar Sargın - 23 Şubat 2010 (12:18)
Doğrusunu isterseniz moralim biraz bozuldu ve üzüldüm. Yorumların başından beri sürdürdüğümüz tartışma geldi geldi, "siz lâftan anlamazsınız zaten" şeklinde özetlenebilecek bir çıkışla son buldu.
Bu durum verilen onca hümanist mesajla ne kadar bağdaştı bilemem. "Çirkinleşmek" ithamını da hiç anlayamadım. Ancak kendi dışında kalanların özgürlükleri konusunda önyargılı olanlara özgü bir asabiyetin yansımasını gördüm ben.
Ne yazık ki son derece güzel ve itiraz edilmesi güç lâflar sarf eden bazı insanlar, mesele gerçekten demokratlık sınavı şekline dönüştüğünde ilk baştaki yoğun mesajlı tavırlarını sürdürmek de zorlanıyorlar. Bu toplumsal bir eksiğimiz aslında. Alpar'a asla kızmadım. Biraz üzüldüm sadece. Çünkü onun da işi zor. Yıllarca bu memlekette "eşitlik" kavramı hep "ama"lara bağlandı.
Burada biz ne dini ne cemaatleri ne de orduyu tartıştık bana kalırsa. Burada biz "bizden farklı olanı hiç bir şart öne sürmeden hiç bir bahane kullanmadan kendimize denk, 'eşit' sayabilir miyiz?" sorusunun cevabını aradık. Sorunun cevabı zor. Eşit olmayı kabullenmek de.
Aykırı ya da farklı gördüğümüzün bizi tehdit etmesi halinde yapılması gereken başka şey, farklı olanda "farklı" olduğu için "tehdit" algılamak başka.
Peki siz hiç sordunuz mu kendinize, bir eşcinselle, transseksüelle, Kürt'le, Türk'le, Ermeni'yle, türbanlıyla, köylüyle, zenginle, fakirle, okumuşla, okumamışla, eşit misiniz?
Ben nicedir soruyorum da...
Erdem Abaka - 23 Şubat 2010 (15:55)
Son defa alıntılıyorum:
"Ancak varsayalım ki gözlerini acaip karartıp (...) kırbaç cezası filân vereceklerdir..."
"Asıl mesele"ye gelinince, yazının üst kısmındaki bilimsel yaklaşımlı, hoşgörülü üslup kaybolup, bir nevi kahvehane muhabbetine dönüşüyor. Varolan rejimin bütün kurumlarıyla korunması istenirken, karşıtı olduğu belirlenmiş kesime, "laik" jargonla ek yerlerinden yükleniliyor. Bir tek kör testere eksik! Böylece, önceki üniversite-türban konusundaki demokratça yaklaşım bile anlamını yitiriyor; ifade şekliniz sizi ele veriyor.
Padişahlığın neden kötü bir rejim olduğunu anlatmak yerine; lâfa padişahın vatan haini olduğundan girince, haklı davada haksız duruma düşebilir, başka padişahların gurur verici menkıbeleriyle yüzyüze gelebiliriz. Herhangi bir şeye samimiyetle inanan birini, inancının temel akidelerini size ters geliyor diye öcü muamelesine tabi tutmayı da demokratik bulmuyorum. Size ters gelebilir, bu gayet doğal bir şey.
"Dört karı" mı? AB uyum yasaları gereği, zina suçu 2005'te TCK'dan kaldırıldı, haber vereyim. Zorla almıyorsa, çayına dört değil beş şeker atana da karışamaz devlet; karışmamalı zaten. Ha, devlete düşen nedir derseniz, adaletli bir şekilde veled-i zinanın hukukunu düzenlemektir, o kadar.
Klişe bir lâftır, hep söylenir: İngiltere, demokrasinin 800 yıllık beşiğidir ama cumhuriyet değildir. İran ise cumhuriyettir ve cumhuriyetlerinin kazanımlarını asla aşındırtmaz. Yani, üzerine titrediğimiz rejimin adından çok, içinin nasıl doldurulmuş olduğundan bahsetmek gerek. Şu anki rejimi tarif eden, kimsenin beğenmeyip, nedense şahin gibi koruduğu 12 Eylül anayasasından bahsetmek! "Ne güzel işte; solcuları, dincileri, ayrılıkçıları engelliyor" deyip, yan çizmeden hem...
Şimdi kameralar gelsin, sözlerimin yine yanlış anlaşıldığını deklâre edeceğim.
Ali Sedat Çetinkoz - 23 Şubat 2010 (16:33)
Mevlâna'nın bir sözü var:
"Dünyada insanları bilgece tartışmalardan daha çok hiç bir şey ayıramaz... Ve dünyada hiç bir şey raks ve müzik kadar insanların birliğini sağlayamaz."
Birden aklıma geldi de...
Seyit Balkuv - 23 Şubat 2010 (18:10)
Sayın Çetinkoz, son defa alıntılarınıza cevap vereceğim. Yoruldum.
Eleştirinizin "herhangi bir şeye samimiyetle inanan" şeklinde başlayan kısımından itibaren sonuna kadar olan kısmının altına imzamı atarım. "Kameralar" kısmı da dahil.
Yazımda bir durum tespiti yapmaya çalışıyorum. Bunu yaparken de bazı tutumları eleştirme hakkım var. Üslubumda size sert gelen yerler olabilir ama bırakın da yazar olarak buna ben karar vereyim. Hiç bir şekilde inanan insanlarla problemim yok. Örnekle netleştirelim: İnsanların cinsellikten ne anladıkları, nasıl yaşadıkları benim problemim değil ama biri dinin son derece katı olarak red ettiği anal sekse din adına cevaz vermeye kalktığında bırakın da İslâm üzerinde kafa yoran biri olarak bu kişiye de "hass..." diyebileyim.
Varolan rejimin bütün kurumlarıyla korunması gibi bir talebim asla olmadı. Tam tersine rejimin bütün kokuşmuşluklarından acilen arındırılması gerektiğini savundum hep. Şiddet kullanmadığı sürece her türden muhalif harekete saygım, bir kısmına sempatim vardır.
Herhalde şunu dersem rahatlayacaksınız: "Ali Sedat Bey, beni fena halde yakaladınız. Ben aslında demokratmış gibi yapan, üstelik beni buna icbar eden bir şey yokken bunu yapan, aslında demokrasiden zerre haz etmeyen, toplumun bir kısmına karşı içinde kin biriktirmiş ama bunu takiyye yoluyla gizleyen biriyim. Şimdi nedamet getiriyor ve huzurunuzda insanlardan af diliyorum."
Vahap Demir - 23 Şubat 2010 (18:26)
Erdem, çocuklarımızı yetiştirirken beyinlerini yıkamayalım diyorum.
Bunu sadece din için söylemiyorum. Her türlü baskı, seçme şansı bırakmayan, beyni, aklı bloke eden yaklaşım için söylüyorum. Bunu hiç bir şeyi savunmadan söylüyorum. Ne içi boş izmler, ne dini kurallarla doldurmayalım çocuklarımızın kafalarını diyorum. Bunu başka yerlere sürükleme. Ne devleti, ne orduyu, ne tarikatları, ne milliyetçi akımları hiç bir şeyi savunmuyorum.
Bireyin bağımsızlığını sağlayalım, rahat bırakalım onları diyorum. Bunu başarmadan ne eşitlikten, ne özgürlüklerden, ne demokrasiden söz etmek mümkün.
Bu yazdıklarımdan şeriata karşı olup statukoyu savunduğum, devlet vesayetini savunduğum (bugünlerde çok moda terim) benim çağdaşlık anlayışımın, yaşam görüşümün dışında diğerlerini küçük gördüğüm, toplumun elit kısmına yerleşip diğerlerine (neyse diğerleri) ahkâm kestiğim anlamına gelen yorumlarını esefle kınıyorum.
Kadının özgür olmadığı bir toplumda özgürlükten söz etmek abesle iştigal. Kadının özgürlüğünü din adına engelleniyorsa dine değil, dini kullanıp kadını beden ve zihnen, küllen paketleyen anlayışa karşıyım.
Ancak beyni yıkanmamış, seçme şansı verilmiş insanlar kendi tercihlerini yapar hale geldiğinde, üniversiteye isterse buzdolabı kutusunun içinde girsin. Nasıl isterse öyle yapsın. Bu iş sadece dinde değil, milliyetçilikte, Atatürkçülükte, lakiklikte, homofobide, yabancı düşmanlığında, vb, akla gelecek her türlü akımda malesef insanların erken yaşlardan kafalarının yıkanması birey olmalarına izin verilmemesi yüzünden bu hale geliyor.
Bugün devlet vesayetine karşı çıkanlar (ben de dahilim, anlatamadık ama neyse) temelde özgürlük ve eşitliği savunuyorlarsa eğer ve bunda samimi iseler, birey üzerinde çocuk yaşlardan itibaren uygulanan din, milliyetçilik, etnik kimlik, cinsellik, ahlâk, vb, konulardaki kişiliği ipotek atına alır yaklaşımlardan, kişilik vesayetine de karşı çıkmalıdır diye düşünüyorum.
Daha ne diyeyim bilmiyorum...
Alpar Sargın - 23 Şubat 2010 (21:09)
Haddim olmayarak bir öneride bulunacağım.
Bu sayfadaki yazının bittiği / yorumların başladığı yeri bulup ekranın tam ortasına getirin. Sonra da sağ taraftaki kaydırma çubuğunun üst tarafındaki boşlukla alt tarafındaki boşluğu kıyaslayın.
Ortaya çıkacak oran ben bunları yazarken, 1/ 6 cıvarında idi.
Yorumlardaki harf sınırı 2000 karakter ve neredeyse tüm yorumcular bu limiti sonuna kadar kullanıyor. Hem de öyle paldır küldür yalapşap değil, her biri bir makale yoğunluğunda ve bir o kadar da özenli ve zarif bir anlatımla.
Gurur verici. Tüm samimiyetimle söylüyorum, bu ve diğer sayfalardaki her bir yorum, "benim" diyen yayın organına başyazı olabilecek derinlik ve çapta.
Bunun için teveccüh gösterip düşüncelerini Derkenar'a yazan tüm yorumcuları -hangi fikirde olurlarsa olsunlar, ayrım gözetmeksizin- kutluyor ve "küçük" bir fikir ayrılığından bile bu kadar üretken bir tartışma çıkarabilen sizlerin, bu birikimlerinizi bölük pörçük parçalar halinde anlatmak yerine, üşenmeyip yazıya dökmenizi öneriyorum.
Bundan hepimizin manen kazançlı çıkacağından kuşkum yok. Hem böylece, sizin ne düşündüğünüzü merak eden insanlar, yazılarınızın altındaki listeyi tıklayarak, fikriyatınızı topluca okuyup anlayabilir.
Büdütör - 23 Şubat 2010 (22:34)
İran İslâm devrimi Amerika olmadan olabilir miydi? "Olamaz" cevabından gidersek Amerikan düşmanı bir İran nasıl oldu?
Fani insanlar Amerikalı bile olsa demek ki her şeyi hesap edemiyorlar. Türkiye'ye gelirsek, 70'lerde meydanları dolduran insan kalabalığı, Karaoğlan ile yükselen sol, denize dökülen coniler, yakılan Amerikan büyükelçi arabaları ve yirmi, otuz yıl sonrası geldiğimiz yer. Tamamıyla planlı, hesaplı, satır satır uygulanmış bir stratejinin getirdiği yerdeyiz. Peki 1 Mart tezkeresi? Fani insanlar Amerikalı da olsa her istedikleri kabul olunmuyor Mevlâdan.
Devlette görev almakla ilgili sizden farklı düşünüyorum. Şu anda eşinin başı açık olanlar, kimseye biat etmeyenler, cemaate dahil olmayanlar dışarıda tutuluyor, yani cezalandırılıyorlar. Liyakat kamuda hiç bir zaman olmadı ama şimdi de hiç bir şekilde buna özen gösteren yok. Yılmaz Özdil'in bu konuda güzel bir yazısı vardı geçenlerde.
Türkiye'de yaşanan İslâmî yaşam meselesinin samimi olmadığını düşünüyorum. Sadece kavramlar değişti. Eskiden mason olmaya çalışanlar, güce tapanlar, iktidar yalakası olanlar şimdi sakal bırakıp, türban takıyorlar. Tüm kavganın nedeni "güç" ve "iktidar". Hocanın fıkrasında olduğu gibi yani:" Ver şu kaşığı da birazda biz ölelim."
İlker Gökçen - 23 Şubat 2010 (23:19)
Mersin'de CHP'li kadınlar kara çarşaf yırtmış. Yüzlerindeki o ifadeyi gördükten sonra; kadının okumuş, Kemalist ve de CHP'li olanından korkarım doğrusu. Mazallah yanlış bir lâf edersin de ağzını "caaart" diye yırtıveririler adamın. (:
Fersan Cevriye - 5 Mart 2010 (11:21)
12 Eylül anayasa revizyonu Kürtlere yeni bir şey sunmuyor. Kürtler bir sopaya diğerini yeğlemekle yine zaman kaybedecekler. Askerin damgasını vurduğu rejimin Kürtlere yaptığını, İslâm'ın rengini vuracağı bir rejimden beklememek saflık olacaktır. İran Müslüman molla rejimi Kürtlere ne verdi? AKP de orduyu denetim altına aldıktan sonra aynen onların yaptığını yapacaktır. Böylece cellâtların ünüforması değişiyor, kara gözlüklü general yerini, türbani ünüforma taşıyan cellada bırakıyor!
Kürt halkının, AKP etrafında kümelenen Türk islam sentezcilerinin mutlak hakimiyetininin tesisi için hazırlanan bu anayasa revizyonundan bir çıkarı yoktur. Kürt halkı kendi bağımsızlığı için ayağa kalkmalıdır.
Shilan - 10 Ağustos 2010 (16:32)
Çorlu'daki evi ve damı dahi olmayan roman'larda bağımsızlığı için ayağa kalksın. Maşukiye'deki abazalar ve gürcü'lerde bağımsızlıkları için ayağa kalksın. Ama Diyarbakır'daki, Hakkâri'deki, Karsta bulunan kürtler onar onar doğurup oturdukları yerde otursunlar. Her bir tosun doğduğunda" nerede lann bu devlet" diye ortalığı inletsinler. Televizyona çıkan ve kendine kürt aydını diyen (ne demekse?) kişiler İngiltere ve Ira örneği vermeye devam etsinler. (İnsan biraz utanır di mi?)
Diğer yandan İstanbul'da günde milyon dolar kazanan kürtler ise " ben aslında Fenerbahçe'de doğdum" diyerek paraları memleketlerine yatırmak yerine şapur şupur yesinler. Bir Allah'ın kuluda çıkıp şu Diyarbakır'daki kürt vatandaşlarımıza sormuyor ki" Birader ayağına ayakkabı, başına dam, çocuğuna öğretmen, sofrana aş mı istersin? Yoksa federetif çözüm, liberal dünya, çoğulcu özgürlük, seçilme-seçme hakkı dayasak sana nasıl olur?)
Sabırla bekliyorum ama nafile.
İlker Gökçen - 11 Ağustos 2010 (23:32)
Ha şöyle... Hay fikrinize, zikrinize, derin analiz yeteneğinize sağlık sayın İlker Gökçen. Yaptınız tahlili okuyunca irfanımız arttı valla. Genelkurmay'ın analistleri bile bu kadar derin bir tahlil yapamazdı bence.
Ne dersiniz, bu kadir kıymet bilmez, vatana-millete ihanet etmeye teşne bu cahil ve kara kalabalığın hepsini birden dehleyelim mi memleketten?
Kamuran Kızlak - 12 Ağustos 2010 (12:02)
Kürtlerin her şeyi devletten beklemesi konusunda bir iki şey söylemek isterim. Muhtelif kesimlerce sıklıkla dile getirilen bu argümanın gerisinde sanırım tembel ve nankör bir halk olarak görülmek istenen Kürtlerin, devletin onca çabasına rağmen bir milim ilerlememiş olmalarının baş sorumluluğunun yine kendilerine ait olduğu düşüncesi yatıyor.
Milyonlarla ifade edilen koca bir insan topluluğuna sıfat yakıştırmak ne derece doğrudur bilmiyorum ama varsayalım ki öyledir. Bu insanlar tembel ve kadir bilmez bir tabiata sahiptirler. Peki devletin on yıllardır bu insanların tepesinde topuz sallandırmasını, astığı astık kestiği kestik hallerini, kendi izni olmadan o bölgede bir sinek uçmasına dahi izin vermemesini nereye koyacağız?
Sürekli kocasından dayak yiyen bir kadının bir zaman sonra her bir şeyi kocasından beklemeye başlaması gibi bu insanların (bazılarının) ekeceği tohumu bile devletten istemesi kişilikle ve karakterle açıklanabilecek bir durum mudur yoksa bir patolojiye mi işaret eder?
Yalçın Şahin - 12 Ağustos 2010 (18:00)
Kâmuran Bey beni alaya almış. Yalçın Bey daha detaylı bir tahlille "genelleme yapmak bizi doğruya götürmez" demiş.
Konuyu önemsediğim için fikrimi anlatmaya devam edeceğim. Ben Hakkârili iki kız ile Diyarbakır'lı bir oğlana eğitimlerine katkı için yardım ediyorum. Onları "kardeşini seç" kampanyasında buldum, elliye yakın mektup ve orada yazanlar benim için değerlidir. Bilinsin isterimki kimseden bir şey istemeden bir sivil insiyatif olarak başlayan "kardeşini seç" kampanyası ilginç bir şekilde engellendi. Organizasyonun önderi Cengiz Bey uğraştığı sorunların yüzleri bulduğunu söylüyor.
Demem o ki, neden bir eleştiri getirince "hepsini kovalım di mi? seni faşist!" yörüngesine giriyor bu işler. Kâmuran Bey'in yazılarını zevkle okurum ayrıca kıvrak bir zekâ ve güzel bir yüreğe sahiptir. Ben ısrarla diyorum ki ikiyüzlülüğün, aldatmanın, kandırmacanın daniskası şu "kürt açılımıdır"
Geçenlerde Yılmaz Erdoğan'a "siz bir kürt sanatçı olarak bu durumu nasıl yorumluyorsunuz?" diye sorulunca "şimdi siz bana kürt deyince şöyle bir irkildim açıkcası" dedi. Ben orada yaşayan kavruk çocuklara ve günahsız insanlara gönülden bağlıyım kuşkunuz olmasın. Ama üç, beş Amerikan etki ajanının peydahladığı şu beyin fırtınası uygulamalarına da bu kadar kanmayalım. Sadece doğuda değil tüm yurt sathında şu EĞİTİM işini ıskaladık kabul edelim. İki tane ebe, üç tane öğretmen, dört tane uzman çavuş gönderince her şeyi yaptık demekte safdilliğin başı zaten. Gaffar Okan'ı anlayabilseydik çok şeyi anlatabilirdik ama herkes üç maymunu oynamakta ısrarlı.
Yalçın Bey ile hemfikirim bu konuda genelleme götürmez. Ama açlığın, cahilliğin, fukaralığın kol gezdiği topraklarda bu kadar lâf kalabalığı, bu kadar demokrasi havariliği de can sıkıyor doğrusu. Kürtler ayağa kalkıp haklarını alacakmış! Niğde'nin köyünden bana mektup yazan bir öksüz Ömer var. Pul parası yok mektup yollayacak. Birileri ona da desin nasıl ayağa kalkacak?
İlker Gökçen - 12 Ağustos 2010 (23:35)
Sevgili İlker Gökçen, bence sadece bir tek kişi tarafından alaya alındığınız için sevinmelisiniz. Bu aslında Derkenar'daki nezaket ortamının bir göstergesidir.
Yorumunuzda "konuyu önemsediğim için fikrimi anlatmaya devam edeceğim" diyorsunuz. Tabii ki, edin. Burada sansür yok. Nefret suçu kapsamına girmemek kaydıyla, önemsediğiniz her konuda fikrinizi beyan edebilirsiniz.
Ama lütfen anadilinizi hiç değilse bir ilkokul mezununun düzeyinde kullanmayı da önemseyin. Yazdığınız her yorumda -zihinsel savrukluğu bir yana bırakırsak- o kadar çok imla ve kelime yanlışı oluyor ki, onları düzeltmek için ciddi bir zaman harcıyorum. Ve benim bu titizliğimi kötüye kullandığınız için, her seferinde size biraz daha kızıyorum.
O nedenle, siz değerli İlker kardeşimden şu bir tek şeyi -bu kez alenen- rica etmek zorundayım:
ÖZEN.
Eğer bu konuda yetersiz kaldığınızın bilincindeyseniz ve eğer kendinizi geliştirmek gibi bir niyetiniz varsa, bana adresinizi gönderin, ben de size özel bir "kardeşini seç" kampanyası dahilinde dilbilgisi kitabı göndereyim.
Editör - 13 Ağustos 2010 (10:57)
İlker Bey, açılım denen şey, "fos çıktı" diye diye bu hale geldi. Daha ilk günden "Hani içi boş!" demekten başka bir şey yapmayan bir linç kalabalığı yığıldı önüne. Sanki birileri çıkıp açık açık "ne yapılması gerektiğini" onlara anlatsa sopaları tepesine indirmeyeceklermiş gibi.
Doğrusu ben de açılımın bir zaman sonra iyice siyaset kokmaya başladığını düşündüm. Ama bu yine de önemli ve bu güne kadar görülmemiş bir adımdı. En hazin olan şey de dediğim gibi, içi boş diye yakınanların genelinin aslında derdinin içinin doldurulması değil, savaşın ve ölümlerin hızının artarak devam etmesiydi.
Bahsettiğiniz sorunlar (açlık, cahillik) her yerde var. Gündeydoğu'da biraz daha fazla var. Her yerde olmayan şey ise zorla bir kültür ve kimlik dayatma durumu. İsterseniz tuzu kuru bir lâf kalabalığı olarak görün ama elinizi attığınız her şeyde ille de Türklüğe ve Türk olmaya vurgu yapılan bir coğrafyada, bundan kendilerini Türk olarak görmeyenlerin -ki değiller- rahatsız olmasını anlamak gerekiyor. Şahsen ben bile bir Türk olarak bundan rahatsız oluyorum.
Milliyetçilik illet bir hastalık. Ve ondan beslenen eylemler hiç bir zaman hayra hizmet etmiyor. Bu Kürtler için de geçerli. Öte yandan teknik bir tanımlamadan öteye gitmemesi gereken devlet ve ülke kavramları maalesef Türkiye'de ve dünyanın birçok yerinde koyu milliyetçi bir ideolojiyle yoğrulmuş durumda. Aynı hassasiyeti kendi kökeni konusunda gösteren ve o devlet tarafından köşeye sıkıştırıldığını düşünen bir grup insanın baş kaldırması mıdır bütün sorunların kaynağı?
Doğası gereği epidemi haline gelmiş bu hastalığın ortadan kaldırılması da ayrı bir paradoks. Bu eğitimle ya da devlet politikasıyla olacak bir iş değil, ki Türkiye'de eğitimin seksen yılda bu konuda yaptıkları ortada. Şahısların bir araya gelip kendilerini karşı tarafla kardeş ilan etmesi ise sadece bir komediden ibaret. İyi niyetinizden şüphem yok ama, tanımadığınız insanla niye kardeş olasınız? İlişkilerimizin, komşumuz, arkadaşımız, alışveriş yaptığımız bakkalla sınırlı olduğunu bilsek biraz daha ayaklarımız yere basmış olmaz mi?
Yalçın Şahin - 13 Ağustos 2010 (12:51)
Değerli Yalçın bey, Ben aslında sizlerle bir özelimi paylaştım. Benimkime, ne yaptığımı en yakınlarım bile bilmez. Sayın Kızlak'ın "hepsini kovalım o zaman" genellemesine karşılık benim bu insanlarla genel bir önyargım ve derdimin olmadığını hayatımdan bir kesitle anlatmaya çalıştım. Yazdıklarım bazılarına komik gelebilir, grameri bozuk olabilir ama tüm köşebaşları tutulmuşken, televizyonlar hızlandırılmış eğitim almış satılık kalemşörlerle doluyken bu mecrada konuşanların söylediği (her kim olursa olsun) önemlidir diye düşünüyorum. Bunun en güzel örneği Oda Tv'dir. Yazı yazan yazarlarda, konuya katılan yorumcularda düşüncelerini dilediği gibi yazarlar. Haa şu konu başka; benim eleştirdiğim görüşün sahibi beni eleştirebilir ama başka yerlerden yorumculara daha özenli davranılması görüşündeyim.
Açılım konusuna gelince. Şimdi bize diyorlar ki:" Bu ülkenin şerrinden bıkan 10.000 genç dağa çıktı. Dağda otla, yılanla yaşadı; silâhı yoktu demirden tüfek yaptı. Yıllarca dağda kaldı, hiç paraya ihtiyaçları olmadı. İtalyan malı mayın, rus keleş, alman botlar gökten birden kafalarına yağdı. Amerikanın derdi çok olduğu için bunlarla baş edemedi, bunlar Irağa yerleşti. Üniformaları oldu, son model cipleri oldu, kampları oldu; Avrupa'da haraç, uyuşturucu işleri ellerine geçti Avrupa bunlarla baş edemedi, pes etti.
Ben diyorum ki Allah aşkına! bu nasıl bir yalana dolanmaktır. İnsan çocuğunun öğretmenini, köyü koruyan askeri, namusunu koruyan polisi, yol yapan işçiyi öldürür mü yaa? Hem bu bölgede yaşayıp elektrik, su, vergi vermeyen insanlar kavrukta diğer şehirlerde ramazan kolisi alacağım diyerek birbirini ezen; roman, gürcü, abaza, türk, laz ezilmiş, fakir çoğunluklar ezilmiş değil mi? Bu tezgâhın kime, nasıl hizmet ettiğini niye anlatmıyor anlı şanlı gazetecilerimiz.
Necdey bey, sizden son ricam şudur ki bu yazıyı tüm imla hataları ile yayımlayınız. Arz ederim.
İlker Gökçen - 14 Ağustos 2010 (01:25)
Vahap Demir yazıları
Udî Hrant hangi yörenin mezesi?
Deniz Türkoğlu
Cevat abi geçimsiz adam ya, "Ne hrantı lan hıyar, boşan da semerini ye" deyiverdi. O öyle diklenince, adam da elini beline attı. Siyah deri bi kının içinden, yıldız gibi parlayan bi hançer çekip çıkarttı.
Bildiğimiz üzüntü duygusunu depresyon&q…
Bunalım Burhan » Ayol, bunlar sağlam insanı…
Erkin Baba da taklit sayılır Bakınız: John Lennon…
Ali Sedat Çetinkoz » Çocuğun istikbali sözkonusu
ABD'de birçok aile (özellikle de kentli, okum…
Minik Ülkü » Çocuğun istikbali sözkonusu
Milliyet gazetesindeki haberi okuyunca aklıma…
Cekni Kılsın » Vostok Gölü
Cumhuriyetin zorlanarak da olsa itiraf edilen…
Erdem Abaka » Talât Paşa Ruhu
İki şeyi birbirinden ayırmak lâzım. Dünyada sosyalizm diye bir şey hiç olmadı. İslâm'ın başına gelen tabiri caizse, sosyalist teorinin de başına geldi.
Hikmet Kıvılcımlı
Bugün hâlâ -gözü kararmış vurguncu, derebeği, ezgici olmayan- her Mümin ve Müslüman, o Ganimet Sûre'sinin en birinci ayetini bir, bir daha, namusluca okuyup anlamıya çalışabilir. Kur'an ortadadır.
Erdem Abaka
Bir "milletler topluluğu" yaratma hayalinden bir çırpıda vazgeçerek, adına ihtilâl yapılan halkların kanları ve acıları üstüne çelik bir çekirdek inşa eden İttihatçı zihniyet, Türk halkının sırtına taşınması zor bir yük bindirdi.
Hülya Yalçın
Canlıların yaşam hakları doğumla başlar ve biri diğerinden üstün kılınamaz. Hele ki "KÜRK" kullanmak için öne sürülebilecek hiç bir tartışma götürür mazeret yoktur.
Yüzyılın aşkı: Güzide ve Bilal
Gökhan Akçiçek
Hayat her aşkı sonlandırmak istese de, buna direnen âşıklar, aşkı son nefeslerine kadar taşıyorlar. Gövdeden çıkıp, ruhta eriyen aşk, yaşama sunduğu insan sevgisinin tutkulu bu inadı karşısında, bazen ölümü bile çaresiz kılabiliyor.
"Tababet ve Şuabatı Sanatlarının Tarz-ı İcrasına Dair"
Melih Özel
Hazır giyim elbiselerimi diken kişileri tanımadığım gibi, hastalarımız da kendileri ile ilgilenen hekimleri tanımıyorlar artık. Halbuki ben hastalarımın hatıralarında, diktiği kumaşa, sevgiliye dokunur gibi dokunan dilsiz terzimin bende yer ettiği gibi yer etmek istiyorum.
Hikmet Kıvılcımlı
İşveren Sınıfı, en normal "Sermaye Birikişi" dediği çapulla adam olmuştur. O çapul, işverenin kendi anayurdundaki milyonlarca küçük üretmenin; esnafın, köylülerin mülkceğizlerinden edilmeleri demektir.
Çocukken yağmurun kokusu da başka
Melih Özel
Toprak kokusunu mu özlemişim, çocukluğumu mu? Bilmiyorum. Belki de o kokunun beynimde oluşturduğu elektriksel aktivitenin uyardığı alanlar, o hatıralara aitti. Çok güzeldi o kokuyu yeniden hissetmek.
Gökhan Akçiçek
Bizden başka evrenin tüm konukları hep susuyormuş oysa. Ağaçlar, kelebekler, gökyüzü, karıncalar, tırtıllar, solucanlar… Binlerce lâkırdının içinde susarak var olanlar varmış.
Densizlikler denizinde boğulurken
Melih Özel
"Ben de densizlik yapmalıyım!" diyorum kendi kendime. Başka çaresi yok. Belki böylece boğulmam. Ne bileyim, belki su üstünde kalmanın yolu budur.
Gökhan Akçiçek
Onları tanımanın en kolay yolu, yüzlerine, özellikle gözlerinin içine ısrarla bakmaktır. Bakışlarını ilk kaçıran onlar olacaktır. Neden dersiniz acaba? Her kardeşle azalmanın ıstırabı mıdır bu?
Ali Sedat Çetinkoz
Boyumdan büyük lâflar ettiğime bakmayın, baştan söyledim, bunlar bir demlik çay içilip öyle yazılmış şeyler. Başkaları ülke bile yönetmiş böyle kafayla, ben anayasa kaleme alsam ne olur?
Damgasızların orgazmı 12 dakikaymış
Deniz Türkoğlu
Düşünsenize sayın Ayşe Hanım, hayvanı tam damgalayacakları esnada gelen geçen, bakan eden, öyle olmasın böyle olsun, orasına basma burasına bas diyen bir seyirci topluluğunun önünde yapılır mı bu işler?
Zeynep Bozboğa
2000'li yıllar ise başlı başına fiyaskoydu. Sanmıştık ki 2000'li yıllarda uzaya gideceğiz. Bizdeki de ne hayal gücü ama, Kıbrıs'a git desen gidecek paramız yok, uzaya baya baya niyet besledik.
Hikmet Kıvılcımlı
Toprak toptan Kamu'nun adına, bugünkü deyimi ile "Devletleştirilmiş" bulununca, bu Toprak temeli üzerinde kurulu politika üstyapısı kendiliğinden "Devletlû" (Devletcil yahut alafranga deyimiyle: Devletsel) olur.
Bilge Bozkurt
Gazete, dergi, internet sayfalarında, her gün sayısı artan bu yeni yaşam umutlarına bakınca içim kıymık kıymık oluyor. Öde öde bitmez banka kredileri geliyor aklıma önce, ardından bu kusursuz evciklere sığışmak için ödenen büyük bedeller.
Beraber ve solo şarkılar; beğen, yorum yap, paylaş.
Erdem Abaka
Yanı başınızdayken hayatınızda olmasından şikâyet ettiğiniz bu köylü çocukları, Kürt meselesi ortadan kalktıktan sonra ait oldukları kastlarına gönderilmek üzere şimdilik yine sizlerin çıkarlarına hizmet ediyor. Yaşarken de kurtulamıyorlar sizden ölünce de.
Sevdikçe beni, sen kendini tanıdın
Deniz Türkoğlu
Bunca mutsuzluğun sebebi, "sahiciliğin" ağır faturasından kaçmakla ilgili olabilir mi? Şimdi biz, -bazılarımız, herhalde- vıcık vıcık sahte ve bir o kadar da samimiyetsiz miyiz yani?
Erdem Abaka
Terörle mücadele adına 90'lı yıllarda işlenen faili meçhul cinayetler toplumsal hafızada izlerini hâlâ korumaktadır. Dönemin Başbakanlarından Tansu Çiller'in "Devlet için kurşun atan da şereflidir, kurşun yiyen de…" sözleri de öyle.
Deniz Türkoğlu
Susanların sabrına, tahammülüne, affediciliğine, yüzümü döndüğüm her yerde bir savaş narasının atıldığı bu memlekette, bugün, bu günlerde, her zamankinden çok inanmayı, en azından Adem'in bana öğrettiğinden daha da çok inanmayı, ne kadar istediğimi anlatamam.
Necdet Şen
Bir insan türü var oralarda, ki günahkâr Lût kavmi gibi hep birlikte gezip hep birlikte yiyip içip düzüşürler. Öyle bir kördüğümdür ki, hangi ipin ucunu tutsan pek çoğuna teğet geçebileceğin bir "akrabalık" ve "düşmanlık" haritası çıkar ortaya.
Deniz Türkoğlu
Okul mu, ne okulu? O olaydan sonra okulu bıraktım. Altın… Eskiden Altın'ı görmek için harcadığım özel çabanın aynını, bu kez onu görmemek için harcadım. Başardım da.
Ebru Gürsoy
Bir ara tuvalete gitti, döndüğünde pantalonundaki ıslaklık dikkatimi çekti. "Ne kadar sallarsan salla, dona düşer son damla!" deyişinin ne kadar doğru olduğunu bir kez daha anladım.
Başka Bir Canlı'nın hakkını arayabilmek kendi hakkının bilincinde olmaktan geçer
Hülya Yalçın
Her şeyden ve bütün teknik ayrıntılardan önce bu hakkı insan olarak vatandaş olarak herkesin içine sindirmesi ve kullanmaya başlaması gereklidir. Kendi haklarını arayamayan, korkan, sinen çekinen bir insanın kedi, köpek, kuş, balık için bir şeyler yapabilme ihtimali azdır.
Zeynep Bozboğa
Bildiğiniz gibi değil, hakikatli biçimde bilmiyorum. Çoğu zaman bilmediğimi de bilemiyorum. Zira bilmemenin alâmeti susmak olmalı iken ben her bulduğum alanda bilmiş bilmiş cümleler kurabiliyorum.
Necdet Şen
Kanım dondu. Zaten karışmadığım bu lâkırdının dinleyicisi olmak bile battı o an. Kalkıp sessizce terkettim cenaze evini. O günlük bir tane ölü yeterdi, üstüne on milyon Kürt cenazesini daha eklemek kaldırabileceğim bir yük değildi.
Ne olacak memleketin hali Necdet?
Yücel Yaman
Necdet'in yazısı da benim de böylece bu konularda söylemek ve anlatmak istediğim acı gerçeklerden beslenen tezlerimin ne kadar gerçek olduğunu açıklamaya yetti. Necdet bile çağı anlamamış birisi gibi davrandı, çünkü yazıma "salata" dedi…
Deniz Türkoğlu
Eşitlik olmadığı andan itibaren, sözleşmeler suya düşer ve ondan sonrası zorla ele geçirmedir. Güvenemezsin. Velâkin: İnsana sonuna kadar güvenebilirsin. Çünkü o asil ve asli olandır.
Solcuyum, ruhuma hicranımı sardım da yine
Deniz Türkoğlu
Senin bu satır aralarından psikoloji çözen Allah vergisi mi desem, yoksa çilekeş hayatın getirisi mi, bu insanı ağlatan hallerin yok mu, Erdem'in "gönül solculuğu" lafına olduğu kadar işte buna da hastayım.
Betebe ve Çocukluk Hatıralarında Gezinti
Ahmet Faruk Yağcı
Karagümrük'e doğru yenilenen binaları ve harap evleri gördüm. Altında eskiden Stad sineması olan mozaik kaplı binanın ne korkunç bir estetiğe sahip olduğunu görüp ürperdim.
Doğruyu söyleyin doktor ben liboş muyum?
Erdem Abaka
Netice itibariyle, bu kardeşin tamamen gönül solcusu olup kafası da hayli karışık gözükmekte. Kandırıkçılar tarafından sarfedilen Liberal ve Sorosçu fikirleri solculuk zannetmek suretiyle hemen kabullenmekte.
Erdem Abaka
Nerden çıktığını Talât'ın aklının diğer yarısı üzerine yapılan bir sohbet esnasında anlattı Muharrem Abi. Talât'ın doğum zamanı gelip çatıyor ve bir erkek çocuk doğuruyor Muharrem Abi'nin hanımı. İyi de ismi ne olacak?
Melih Özel
Bilseler bıyıklı, beyaz gömlekli, siyah pantalonlu, tombul kirli parmaklı, kötü bakışlı, nöbetçi rüya çaycısı tarafından taciz edilerek, erimiş şekerli tabaklarda servis edilen soğuk çayları içmek zorunda kalacaklarını, gene de koşarlar mı böyle?
Melih Özel
Yaklaşık yirmi dakika hastalığı ve tedavisinden hiç söz etmeden konuştuk. Konuşurken sanki hastanede ve hasta değil mişçesine dingin, sakin bir ifade beliriyordu yüzünde. Sonra hastalığını anlattı.
Melih Özel
Rodi'yi bütün çarşı esnafı benimser ve sever, gün boyu çarşıda dolaşır, her tezgâhta arsızlık yapar, yiyecek alır. Çarşı esnafı da Rodi'yi maskot gibi görür. Kadıköy çarşısı adeta onun evi olur.
Lâtif Hoca'nın başarılarla dolu siyaset hayatı
Necdet Şen
Benim gibi yarı apolitik kişilerin bile sezebildiği o yaş tahtayı yılların siyasetçisi, bakanlık falan yapmış AbdülLâtif Bey'in nasıl olup da sezemediğini inan olsun ki hiç anlayamıyorum. Basiret bağlanması böyle bir şey demek ki.
Erdem Abaka
Bazen yaşadığımız şu hayatın bizzat öznesi olarak bazen de her şeyin ve herkesin dışından bakarak gözlüyorum âlemi. Karman çorman bir düzensizlik, aslında kendiliğinden işleyen bir sistemin ta kendisi mi?
Vahap Demir
Barışı ararken savaşı, öldürmeyi yücelten bir dil kullanmaları, bütün Kürtleri tek tipleştirme çabaları, farklı olan Kürdün ölümle karşı karşıya kalmasını normal kabul etmeleri, Kürtçe ezan gibi saçmalıklarla Kemalist ulusalcılığını taklit etmeleri bizi ürkütüyor.
Alışmak sevmekten daha zor geliyor
Deniz Türkoğlu
Şimdi sen bana "bu konularda nasıl oldu da bu kadar uzun konuşabildin, yoksa gene zurna mısın?" diye sorarsın. Neye gönderme yaptığını biliyorum abicim. Güya zurna olduğum bir gece, "seni bu hâle kim getirdi?" diye sormuşsun da, ben de paşamın adını vermişim.
Necdet Şen
Şu seçim bir geçse de kafamızı dinlesek azıcık. O zaman, söz, beton ormanlarında yollara revan olup, vezneyle yazarkasa arasında plastik kart kuryeliği yapan bütün kapitalizm kurbanlarının yerine birer kez uyuklarım şu hamakta.
Zeynep Bozboğa
Şık giyinmeyi bilmeyen, modayı hep yanlış yerinden takip eden, botoksdan, detoksdan anlamayan, her diyet girişimini en fazla üç saat idare edebilen. Yani popüler olan tüm kadınlık derslerinden düşük notlar alan kadınlara.
Gökhan Akçiçek
Adımlarımızı yayarak karışıyoruz sokağa, hayata. Karşılaşmaların bizi besleyen bir güzelliği var. Ansızın ve habersiz olanı bizi teselli ediyor daha çok. Hep karşılaşma ihtimaliniz olduğu halde, bu buluşmayı erteleyen mazeretlere sığınarak mutlu olamıyor insan.
Deniz Türkoğlu
O da durup durup geriye döndürüyor zamanı. En baştan alıp, en baştan düşünüp, en baştan hatırlayıp, aynı kaybediş hikâyesini en baştan sonuna kadar anlatıyor bir bir. Düşmemek için tutunduğu nefreti ayakta tutuyor onu…
Baudelaire
Ara sıra kendinde bir peygamberin gülünçlüğünü duyan bana gelince, biliyorum bu derde hiç bir hekimin derman bulamayacağını. Bu pis dünyada yolunu yitirmiş, kalabalıklarca itilip kakılmış, yorgun bir adamım ben…
Erdem Abaka
Her şey paradan, teknolojiden ve ithal ideolojilerden, daha fazlasını istemekten ve çok tüketmekten, çevredekileri dirsekleyerek başarıyı yakalama stratejisi üstüne kurulu Kapitalist değerlerden ibaret değildir.
© Derkenar - Sitedeki içerik 5846 sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Yasası ile korunmaktadır. Yazılı izin olmadan kopyalanamaz, çoğaltılamaz, değiştirilemez, başka mecralarda kullanılamaz. Ancak uzunluğu 200 kelimeyi geçmemek, yazar adı ve kaynak belirtmek ve bu sayfaya link vermek kaydıyla yazılardan alıntı yapılabilir.
(Ayrıntılı bilgi için, bakınız »
Derkenar'ın Manifestosu)
Şu an 409 pasif seyirci Derkenar'a bakıyor
Yazı Boyutu
Büyük
Standart