Patronsuz Medya

Hüsniye'den Vizite'ye

Ahmet Faruk Yağcı - 31 Ocak 2010


Enikonu ihtiyardı. Geriye taranmış saçları adeta tel tel sayılabilecek kadar azalmıştı. Ellerinin üzerinde, yüzünde, seyrek saçlı kafasında mebzul miktarda yaşlılık lekesi vardı. Mavi gözleri halen güzeldi. Yüzü onca kırışıklık arasında halen çok karakteristik duran sivri bir burun ile süslenmişti.

Elleri ve sesi yaşı ile mütenasip olarak titriyordu. Konuşmamızın bir yerinde elinin titremesinden bahsetmiş "evlâdım, bu tremor yirmi senedir var, şükür olsun ne arttı ne eksildi" demişti.

Doksana yakındı. Seksen yaşını geçinceye kadar hekimlik pratiğine devam etmişti. Çevresinde sevilmiş, saygı görmüş, muayenehanesini kapattıktan sonra da gündelik gezintilerinde semtin eczanesinde vakit geçirmeyi itiyad edinmiş, orada da sevenlerinden kurtulamamıştı. Gelen fikir danışmış, giden fikir istemişti. Kendini hekimliğe vermek böyle bir şeydi.

Yardımcısı ile yaşadığı küçük ama zevkli dairesinde eski günlerin hayalî ile yaşarken bir yandan da siyaseti ve tıp dünyasını takip ediyordu. "Hafızam iyi değil" dese de fikrî insicamından bir şey kaybetmemiş olduğunu kurduğu uzun cümlelerden ve hiç bir cümleyi boşlukta bırakmamasından anlıyordunuz.

İcra-i tababeti bir sanat olarak ele almıştı. Giydiği kıyafetten çantasına kadar her ayrıntıya dikkat etmiş, bir günden bir güne kötü örnek olacak hareketi olmamıştı. Ağzından küfür çıktığını, sesini yükselttiğini kimse duymamış, sigara ya da içki içerken kimse görmemişti. Hayatına hekimliği öyle bir emdirmişti ki üzerine başka bir meslek oturmazdı, oturtulamazdı. Yolumuz kesiştiğinde beni sevmiş "evlât sen hâzık bir tabipsin" diye iltifat etmişti. Yaşlı-yatalak bir hasta üzerinde konuşmuş ve beraber tedavi düzenlemiştik. Alçakgönüllü bir havada verdiğim tedaviye iştirak etmiş, yakını olan hasta sahiplerine izahatta bulunmuştu.

Seneler içinde eski hastalarını bana yönlendirmiş ve onlardan benim haberimi aldığında sevinmişti. Kendi rahatsızlığı için evine çağırdığında bana vazü nasihatta bulunmuştu. Kulağıma küpe yapmıştım her söylediğini. Bu alemden göçmeden önce de kendisine bahsi ehemmiyetsiz bir kaç hizmetim olmuştu ki düşündükçe mutlanırım.

"Eyyühel Veled!" diye başlayan dînî nasihat kitaplarındaki cümleler gibi cümle kurardı. "Bak evlât!" hemen her cümlesinin başlangıç hitabıydı.

Sözü ona bırakalım.

* * *

Bak evlât! Kimseyi reddetme. Çağırıldığın yere git. Başka işlerin asla tababetin önüne geçmesin. Birisine müdahaleyi geciktirir ya da yapmazsan, başka sebeple dahi vefat etse vicdanın seni rahatsız eder. Sen işini yap. Buna rağmen olanlar senin suçun değildir.

Bak evlât! Aman ha insan ayırma. Her isteyene aynı şekilde hizmet et. İyi insan ise şeref duyarsın, kötü insan ise belki de senin sayende yüreği yumuşar. Böylece diğer tabipler için de kötü düşünülmesine mani olursun.

Bak evlât! Randevularını öyle çok gevşek şekilde ayarlama. Her zaman biraz telâşın olsun. Telaş seni uyanık tutar. Randevular arasına çok zaman koyarsan uyuşuklaşırsın. Kapında insanlar beklesinler. Beklemekle kimseye bir şeycik olmaz. Aralarında konuşsunlar, seni daha çok severler. Zaten kapında fazla bekleyen yoksa ya çok kibirlisindir, ya da kötü hekimsindir.

Bak evlât! Ücret almaktan çekinme ama asla kendine standart fiyatlar koyma. Hastanede belki zor ama gittiğin evlerde ortalığa bak, izin isteyip banyolarında bir el yıka, ayakkabılıktaki ayakkabılara bak, perdeleri incele sonra da kısık sesle ücretini söyle. Pazarlık etme. Gerekirse hiç ücret almayacağını açık açık söyle. İyi hekimsen maddiyat seni arar bulur, hiç merak etme.

Bak evlât! Şunu kafana koy ki insanlar senin yaptığın hizmetin karşılığını asla para olarak veremezler. Hakikatte tabipliğin ücreti olmaz. Sen dua alacaksın. Verdikleri para "hüsniye"dir. Eski İstanbullular bunu iyi bilirler ve hekime para verirken zarf içinde ve "istirham ederim şunu hüsniye olarak kabul ediniz" diyerek verirlerdi. Aman ağzından ücret lafı çıkmasın. Hele hele vizite lafı eden olursa kaşlarını çat ve "ben orospu muyum?" der gibi bak yüzlerine...

* * *

Lafın burasında beraberce kahkaha atmıştık. Vefatından bir müddet sonra gittiğim bir ev ziyaretinde yaşı yüz civarındaki hastanın seksenlik avukat oğlu bana zarf içinde para verirken "doktor beyciğim, asla size lâyık olamaz ama istirham ederim hüsniye olarak alınız" dediğinde gözlerimin yaşarmasına mani olamamıştım. Her zaman olmasa da insanı ruhen tatmin eden bir mesleğin sahibi olmak güzeldi.

Hayat dersimi almıştım. Nasihatlere uygun davrandım. Mesleğim de hep memnun etti. Elbette hastanemin maddî kurallarına uyup müessese hakkını korudum. Lâkin ev hastalarımda kulağıma küpe olmuş bu nasihatler yol göstericim oldu. Bu aralar hekimliğimin olgunluk dönemini yaşarken gözlerdeki sevgiyi ve insan sıcağını hissetmenin her şeyin önünde olduğunu çok daha iyi biliyorum. Emin olun artık maddiyat beni takip ediyor. Kaçmıyorum paradan puldan, evlâd-ü iyal sahibiyim. Lâkin düşünmeme gerek kalmadan ben işimi yapıyorum. Cebimde ya da hesabımda her zaman yeterli para oluyor.

* * *

Hüsniye, güzellik demek. Ve güzel bir kelime. Üzerinde vizitenin aşufteliği yok. Maaş gibi de soğuk değil. İnsana hizmet eden birisine de hüsn, yani güzellik yakışır. Anlayana.

Ülkemizin son iki senesinde hekimler ve kazançları üzerinden geliştirilen bir siyaset var. Adına dönüşüm programı ya da ne derseniz deyin kapsamlı bir plan uygulanmaya çalışılıyor. Memleketin sağlık bakanı çıkıp "hekimlere şu kadar para yetmiyor mu canım? Onlar da çocuklarını devlet okuluna versinler" diyecek kadar indirgemeci olabiliyor. Ya da başbakan çıkıp "doktoru arıyorsun, yerinde yok, soruyorsun, muayenehanede diyorlar" şeklinde tek tipçi bir yaklaşımda bulunabiliyor.

Meslek örgütleri özlük haklarından, onurlu emekliliğe, düzgün emekli maaşına, iyi döner sermaye gelirine kadar onlarca konuda hep paradan puldan bahsediyorlar. Sigara savaşı akıncısı, üstelik de hekim bir milletvekili çıkıp "tapu dairesine ya da trafik tescile gittiğinizde muayenehaneme gel diyemiyorlar ama doktorlar diyor" şeklinde konuşarak ahalinin gözünde hekimi paragöz ve hatta rüşvetçi konumuna düşürebiliyor. Hele de "tapu" ve "trafik tescil" gibi inanılmaz sorunlu iki örnek üzerinden gitmesi ülke hakkındaki fikrinin ne denli avara kasnak olduğuna dalalet ediyor.

* * *

İşin hekim cephesi de evlere şenlik. Kimse onurlu hekimlik yapmanın peşinde değil gibi görünüyor. "Balya"dan başka hayatta önemi haiz bir şey yok sanki. İdarecilerin indirgemeci tavrı hekimi de ele geçiriyor. Aynı lisanda konuşuluyor. Ne yaparsam ne kadar kazanırım? Viziteniz ne kadar? Havalı nöroşirürjiyen ikinci katta. Geç güzelim ben de geliyorum.

Madem fuhşa dair misaller ile kurduk örgümüzü, hökümet adamlarımıza biraz nasihat edelim bu yakadan. Aç gözlü bir orospunun ya da açgözlü bir hekimin eline düşmüş ademoğlu iflah olmaz. Ve maalesef bu iki meslekte insanların bir araya gelmesini ve para alışverişi yapmasını engelleyemezsiniz. Ben şöyle sistem kurdum, böyle denetledim, uçtum, kaçtım kabul etmez bu iki kadim meslek.

Fahişeliği bilemem ama hekimlerin kazançlarını sistem içine alırsanız rahat edersiniz. Bu gittiğiniz yolda ise işiniz zor. Başkalarının adı altında yapılacak ameliyatlar, gizli saklı vergisiz para el değiştirmeleri ile mümkün değil uğraşamayacaksınız. İnsanlar iyi hekimleri arayıp bulacaklar. Onu razı edecekler. Yeni bir fiyatlama oluşacak. Para cep to cep mekân değiştirecek. Hem her sene sağlık için ayırdığınız bütçe artacak hem de hekim gelirlerinden vergi alamayacaksınız.

Bunu siz istediniz. Bunca zamanın fedakârane hizmet etmiş hekimlerinizi bir kenara attınız ve kötü örnekler üzerinden devletin hazinesini fakirleştirecek bir sistem kurdunuz. Kendiniz bilirsiniz. Size gelip anlatan akil hekimleri dinleseydiniz keşke. Kibrin tuzaklarına düşmeseydiniz.

* * *

Hekim yetiştirmeyi lise tahsili gibi basite alarak gelinen bu noktada ye'se düşmemek mümkün değil. Onlarca tıp fakültesi ve önlerinde güzel örnek olmadan yetişen hekimler. Hayata para gözü ile bakmasını bir yana koyuyorum, hastayı insan yerine koymayı unutan hekimler. Derinlerde yatan sebep ise 12 Eylül'de başlayan hekime düşman politikalar ve devamı. Bu aralar de hekimin kazancına toplumun dikkatini çekerek yapılan ucuz politika. Allah cümlemize sağlık versin.

* * *

Bu mesleği paha biçilmez bir iş yaptığının idrakinde icra edenlere en derin hürmetlerimle.

Kullandığım dili eski bulanlara: Bunu bilerek ve isteyerek duayen büyüğümün hatırası için yaptım. Pişman değilim. Azıcık lugat karıştırın siz de...

 

 Yorumlar

Bu ülkedeki çoğu insan gibi ben de yıllarca doktorlar hakkında pek de olumlu düşünmedim. Sebepleri zaten yukarıdaki yazıda da özetleniyor.

Gerçi, "iyi" doktorlar da tanımıştım. Zor zamanlarımda art niyetsiz yardımıma koşan doktor arkadaşlarım olmuştu. Kişisel olarak memnundum.

Ama tablonun geneli pek iç açıcı görünmüyordu. Doktorlar arasında salgın hastalık gibi yayılan tüketim toplumu değerleri, başkalarından daha fazla para kazanma, pahalı arabalara binme, sınıf atlama hırsı, belki de bu mesleğe yakıştıramadığımdan, gözüme fazlasıyla batıyordu.

Ve bir de hasta psikolojisinden anlamayan, hastasına deyim yerindeyse "tedavi ediyorum ya, daha ne" dercesine suratsız (hatta nalet) davranan doktorlar, her seferinde "Allah düşürmesin" dedirtiyordu.

Bu konuda sağlık camiasını çok kızdıran yazılar da kaleme aldım, bilen bilir.

* * *

Bir de madalyonun diğer yüzü var.

Ahmet Faruk Yağcı'yı hepi topu bir yıl önce Derkenar vasıtasıyla tanıdım. Ama o sadece şenlikli günlerde ortaya çıkıp, eğlence bitince sessizce kaybolan internet kankalarından biri olmadığını kısa sürede belli etti. En zor zamanlarımda hep yanımda bulduğum fire vermez bir dost ve mesleğinin yüz akı bir hekim oldu.

Beylikdüzü nere, Bostancı nere, kışta kıyamette akşam karanlığında hiç üşenmeden yüksünmeden metrobüslerle minibüslerle geldi, hasta ve ihtiyar bir insana umut verdi, bir bardak çayımız varsa onu içti, teşekkür edip gitti. Ne yaptıysa hiç kasmadan, hava basmadan, "iyilik yapıyorum haa" diye gözümüze sokmadan, içtenlikle ve sadece Allah rızası için yaptı.

Annem onun yakışıklılığına meftundu, biz insanlığına.

Benim tanıklığım ne kadar değer taşır bilmem ama sevgili Doktor'un yukarıda yazdığı meslekî ve insanî ilkeler "edebiyat" değil aynıyle vakidir, bu dünyada doktor gibi doktorlar da vardır, gönül rahatlığıyla tanıklık ederim.

Necdettin Meftun - 31 Ocak 2010 (14:01)

Sayın Yağcı yüreğinize ve kaleminize sağlık. Aynı duyguları hissedip neredeyse aynı cümlelerle anlatmaya çalışmışız. Mesleğin geleceği açısından sizin kadar iyimser değilim. Ama insana olan inancımı da yitirmedim. Hekimlere eziyet edebilirler. Hastalar hekimlerini savunup sahip çıkmadıkça kalıcı bir çözüm olamayacağı inancındayım. Her neyse tekrar teşekkürler. Kaleminiz daim olsun sayın Yağcı.

Dostlukla...

Dr. Mehmet Uhri - 31 Ocak 2010 (19:47)

Güzel yüreği olan, güzel yazan, güzel bakan bir insan. Elinize, yüreğinize sağlık. Bu ülkeyi yaşanır kılan herkese şahsınızda selâmlar, sevgiler yolluyorum.

İlker Gökçen - 31 Ocak 2010 (20:11)

Sevgili dostum, değerli meslektaşım!

Uzunca bir zamandır ara sıra evlerine davet edildiğim 80'li yaşlarını süren bir karı koca var. Çocukları yok. Birbirlerine bakmaya çalışıyorlar. Evin beyi evde bir odadan bir odaya yürüyemiyor ki, evden çıksın da hastaneye, doktora gitsin.

Beni ne zaman arasalar, bir fırsat yaratıp gitmeye çalışıyorum. Kronik rahatsızlıkları için takiplerinde oldukları bazı hekimler eve gelmek istemediklerini söylüyorlarmış. Bundan da muzdaripler.

Geçenlerde bir gidişimde, ayrılırken Osman Bey iki eliyle elimi tuttu ve "Siz ne iyi insansınız!" dedi.

Doksan yaşına yakın bir insanın yüzünde çocukca bir ifade ile söylediği bu "siz ne iyi insansınız" lafı, 50'ye merdiven dayamış hayatımda aldığım en güzel ödüllerden birisidir benim için.

Bu duyguları yaşayabildiğimiz sürece hekimlikten keyif alacağımızı düşünüyorum. Koşullar ne olursa olsun.

Umarım, her hekim bu duyguları bir nebze olsun yaşar.

* * *

Yazın, kaymaklı ekmek kadayıfı tadında!

Deontoloji derslerinde metin olarak okutulabilir kıvamda.

Ağzına sağlık...

Melih Özel - 1 Şubat 2010 (10:56)

Sevgili Ahmet Faruk, hekim olmanın ayrıcalıklarını, her şeyden önce de insan olmak gerektiğini eğitimlerde hep genç tıbbîyelilere sürekli anlatmaya çalışıyoruz. Ama, bu yazı her şeyi o denli güzel ortaya koymuş ki ellerine, beynine ve yüreğine sağlık. Öğrencilerimize bu yazıyı mutlaka okutacağım.

Ne yapılırsa yapılsın hekimlik her zaman insanların hizmetinde ve yanında olan bir meslek olmaya devam edecektir.

Sevgilerimle

Özgür Kasapçopur - 2 Şubat 2010 (11:33)

Genel anlamda ben doktorluğun cumhuriyet sürecinin kentleşme mesleği olduğunu düşünüyorum. Uzak şehirlerden, köylerden, kasabalardan üniversite giriş sınavında iyi puan alan hemen herkes tıp bölümünü seçerdi. Doktorluk ücra yerlerde bilinen bir kaç mesleğin başında yer alırdı. Bir köyden çıkan doktor bütün köylünün gurur kaynağı olurdu.

Bir de bu meslek erkek mesleği olarak kabul edilmiştir. Doktor sınıfına bir küfür savrulmak istendiğinde genelde erkeklere yöneltilen küfürler edilir. Bugün ekran doktorlarının (Mehmet Öz gibi adamlardan bahsediyorum) çoğunluğu da yine erkektir. Çünkü ancak onlar güvenilirdir. Ama bu zihniyet önümüzdeki nesillerde aşılır herhalde.

Hüsniye - 2 Şubat 2010 (16:31)

Hekimlik siyasetler üstü bir meslektir. Hekimlere asıl zarar verenler aslında sığ düşünceli kişilerdir. Yapılan her müdahale ve girişime bir değer biçmeye kalkıp onun üzerinden senin hekimliğine de değer biçmeye kalkılıyor aslında.

Yapılan işin maddî bir ölçüm değeri olamaz. Ama şu anda performans sisteminde yapılan her işin ve girişimin bir değeri belirlenmiştir ve tabiri caizse 'ne kadar ekmek o kadar köfte' durumu ortaya çıkmıştır. Bu da hekimler üzerinde ciddi bir psikolojik baskı ve malesef 'yarış' ortamı oluşturmuştur. Kendi kaderi kendi performansına ve o ay topladığı döner sermaye puanlarına terkedilmiş hekimlerden ne beklenebilir ki.

Oysa bunlara ne gerek var. Hekimlerin yıllarca yaptıkları eğitimler ve işlerinin risk oranları da dikkate alınarak, diğer memurlardan ayrı bir yere konulması ve buna göre bir ücret verilerek, hekimin kafasındaki tüm 'parasal' soru işaretlerini mümkün olduğunca ortadan kaldırırsak ciddi oranda bu problemin aşılacağına inanıyorum.

Tam gün çalışmaya karşı değilim ancak böylesine 'stratejik' bir personele ciddi bir ücret iyleştirmesi yapmadan bu uygulamaya geçmeyi hekimlere yapılmış bir haksızlık olarak görüyorum. Hekimle hasta arasındaki tüm maddî ilişkiler elbette kaldırılsın ama bunu kaldırıp bunun yerini önemli oranda dolduramazsanız, şeklen görünmeyen o ilişkiler muhtemelen 'el altından' olmaya yine devam edecektir.

İnsan alemdeki en değerli varlıktır. İşi insan sağlığı olan kişilerin yaptıkları işin herkesin yaptığı işlerle aynı muamaleyi görmesi ya da onlarla kıyaslanması ve ona göre yaptıkları işe bir değer biçilmeye kalkılması yanlıştır. Hekimlere verilen değer aslında insana verilen değerin bir ölçütüdür.

Necmi Demir - 4 Şubat 2010 (10:24)

Hekimlik, öğretmenlik, gazetecilik gibi meslekler serbest piyasanın orman kanunu mantığına devredilemeyecek nitelikteki kritik meslekler.

Madem tepemizde sallanan Devlet denen bir şey var ve toplum hayatının temel çizgilerini çizmek (en azından çizili sınırları gözetmek) gibi bir rolü dayatarak üstleniyor, o zaman bu mesleklerin erbabını mağdur etmemek de en başta bu Devlet efendinin görevi.

Modern toplumlarda -bildiğim kadarıyla- toplumsal meseleler müzakere yoluyla çözülmeye çalışılır. Ama bir yanımız ite kaka modernleşmeye çabalarken, diğer yanımız hâlâ ataerkil bir zihniyete mıh gibi çakılıysa, 72 milyonluk bir yürüyüş kolu olarak, mehter takımı gibi iki ileri bir geri gidiliyor.

Fehmi Koru anlattı, biz öğrendik; meğer basından gelen öğütlere hiç kulak asmayan, sadece kendi yakın çevresiyle istişarede bulunan ve hoşuna gitmeyen şeyler söyleyeni de yakın çevresinden dışlayan bir başbakanımız varmış.

Basına ve çatlak seslere kulak tıkayan bu başbakan ve maiyetindeki zevatın grev, boykot, yürüyüş gibi protesto ve hak arama yöntemlerine karşı da gayet alerjik ve şedit bir tavırları olduğunu da izledik, biliyoruz.

E, o zaman biz, toplum olarak başbakanımızla ve diğer devlet erkânıyla hangi kanalları kullanarak haberleşeceğiz? Sorunlarımızdan nasıl haberdar edeceğiz onları? Yanlış giden işleri ne şekilde eleştireceğiz?

Jakoben zihniyetten bu kadar çok çekmiş ve kuşaklar boyu mağdur edilmiş bir siyasi kadronun iktidarını pekiştirdikçe aynı çatışmacı tavır ve dil içine girmesine ne demeli?

Tamam, "sivil dikta" gibi tanımlamalar epeyce abartılı ve maksatlı görünüyor. Ama bu siyasi kadronun gerçek anlamda demokratlaşabilmesi için daha kaç tane darbe girişiminin açığa çıkması ya da 28 Şubat benzeri bataklıklardan geçilmesi gerekiyor?

Durmuş Düşünür - 4 Şubat 2010 (12:24)

Daha dün akşam merhum Attila İlhan'ın bir kitabını karıştırırken Demokrat Parti'yi kastederek "aslında bu bir demokratikleşme çabası değil, tepeden inme bir uysal muhalefet yaratma çabasıydı, zira DP tek parti anlayışıyla siyaset edilen bir ülkenin partisi olduğu için demokratlığı adında kaldı ve bir süre sonra amacından saptı" mealinde bir cümlesini okudum.

Acaba iliklerimize işlemiş totaliter yapı bir de iktidar sarhoşluğuyla birleşince büyüklerimiz bir anda gücün karanlık tarafının cazibesine mi kapılıyorlar? (Bu Star Wars ve "Güç" meselesi de belli etkilemiş bizi:)

Şaka bir yana tespit çok da yanlış sayılmaz. Peki çözüm nedir? Damarlarımıza yayılmış bir zehir gibi canımızı yakan bu iktidar-dikta bağlantısını nasıl halledeceğiz?

Durmuş Bey'in dediği gibi zırt pırt darbe yaşayarak mı?

* * *

(Not: Üstad Atilla İlhan son zamanlarında birazıcık şaşırtmaya başlamıştı beni, ama yine de "kaptan" işte, ne yaparsın? Fikirleri Ofis Basması yıllarından da gelse vefa borcum var, az mı etkiledim sevgilimi onun şiirleriyle?)

Erdem Abaka - 4 Şubat 2010 (13:23)

Sn Yağcı; sizi branşdaşım olmanız nedeniyle yakından tanıyor; abartısız, vakur ve alçakgönüllü duruşunuzu yıllardır beğeniyle izliyordum. Bir gazetede yukarıdaki yazınızı okuyunca bu önsezilerimde ne kadar haklı olduğumu anladım. İyi ve olgun bir hekim olmanın yanında türkçeye hakim, kalemini de yerinde ve yeterince kullanan bir farklı aydın yönünüzü daha farketmiş oldum.

Hekimliğin ve hekimlerin içinde bulundukları imkânsızlıkları ve olumsuzlukları ancak bu kadar güzel anlatabilir bir insan. Kısa bir gazete köşesine sığacak bir hacimde; hekim hasta ilişkisi, hekimlere yapılmış ve yapılmakta olan haksızlıkları, hastaların bize yakıştırdıkları çoğu zaman hakketmediğimiz olumsuz bakışları, siyasetçi ve siyasetin bazen hekim eliyle hekimlere yaptığı kötülükleri çok güzel özetlemişsiniz. Haddim olmayarak sizi tebrik etmek ve teşekürlereimi iletmek istedim. Kaleminize ve gönlünüze sağlık.

Dr. Yusuf Vehbi Ocak - 8 Şubat 2010 (08:46)

Kıymetli Yağcı, öncelikle tertemiz, berrak ve akıcı cümlelerle oluşturduğunuz yazınızı haddim olmayarak tebrik ederim.

Bakış açınız, doktor ve hasta ilişkisinin sadece bir "iş ilişkisi" olmadığı, bilakis insanî boyutunun daha önde olduğunun resmî gibi geldi bana. Konu ancak bu kadar güzel özetlenir ve anlatılabilirdi.

Sizi tanıyan bir kardeşiniz olarak; Ahmet Yağcı'nın fikirlerinin ve uygulamalarının aynen yazıda olduğu gibi hatta daha mütevazı bir şekilde olduğunu biliyorum. Ancak Sn. Yağcı gibi kaç doktorumuz mesleğini bu etik kurallar içerisinde yapıyor, bunu da sorgulamadan geçmemek lâzım diye düşünüyorum.

İnsanlığın varolşundan beri ulvî mesleklerin en başında geliyor Tababet. Dolayısıyla bu işin icrası da ismi ile müsemma olarak ulvî olmalı bence. Çünkü hekim hasta ilişkisi hiç bir şeye benzememektedir. Yani her şeyi "usule" göre hekime dikta edemezsiniz çünkü işin bir de "vicdanî" boyutu vardır. Bu vicdan da insandan insana değişmektedir.

Şu an Hükümet Politikası şeklinde yapılanlar bir boyutuyla hekimleri ve hekimlik sanatını incitmektedir. Hekim, insanlığın varoluşundan beri "hayat kurtarma gönüllüsü" ve "çare çeşmesi"dir. Dolayısıyla hasta gözünde hekimin kıymeti düşürüldükçe hastalar iyileşmiyecektir. Buna rağmen başka bir boyutla da hekim, tercihini bu sanatı icra etmek şeklinde yapmış ve baştan birçok şeyi kabul etmiştir.

Kısaca özetlemek gerekirse;

Bizim hekimlere hekimlerin de hastalara ihtiyacı var. Artık bu ve bu gibi ulvî meslekler için "Hükümet Politikalarından" çok "Devlet Politikalarına" ihtiyaç vardır. Sonuçta hekimler için karar alan bürokratlar da en nihayetinde HEKİM'dir.

Muhabbetlerimle...

Hüseyin Yavuztürk - 8 Şubat 2010 (15:20)

Yine her zamanki gibi kelimenin tam anlamıyla döktürmüşsünüz, ama son derece sıcak, içten ve doğru kelimeleri kullanarak, sizinle bir kere daha gurur duydum.

Lütfen bu yazacaklarımı iltifat olarak kabul etmeyin, çünkü sizin gibi mesleğini dürüstçe ve kalbindeki insan sevgisiyle yapan doktorlarımız o kadar azaldı ki, bana göre bir elin parmaklarının sayısını geçmeyecek kadar.

Hepsinden önemlisi de önce hastaya ve ailesine moral veriyorsunuz.

Birlikte oturduğum ve şimdiye kadar yanımdan hiç ayırmadığım yaşlı annemi yaklaşık 1,5 yıl önce size getirdiğimde söylediğiniz şu sözleri asla unutamam.

"Yaşından en az 15 yaş genç gösteriyor, yaptığımız tüm tahliller de iyi, unutkanlığı ise yaşından ileri geliyor ve bu konuda yapabileceğimiz bir şey yok, dolayısıyle hırpalamaya da gerek yok."

Sadece şunu sordum size," doktorcum eğer annem hastalanırsa acilen sizi arayıp hastahanenize yatırabilir miyiz?" "Ne demek" dediniz, "sorulur mu, hemen arayın beni, yatırır tedavisi neyse ve ne gerekiyorsa yaparız."

Artık sayenizde içim ve gönlüm o kadar rahat ki anlatamam.

Çok şükür annem ilerlemiş yaşına rağmen hâlâ olabildiğince sağlıklı ve iyi, unutkanlığı yine var ama çok fazla değil, en azından ilerlemedi, devamlı aldığı bitkisel kökenli bir ilâç ise hâlâ cevap veriyor.

Bir tanıdığım ise annesini bu unutkanlık yüzünden götürmediği doktor denemedikleri ilâç kalmadı, her doktor değişik tahliller istiyor, ikide bir beyin tomografileri çekiliyordu, bana da hep doktor isimleri öneriyor ve tek doktorla kalmamı bir türlü anlayamıyordu. Tüm bu olaylar yaşlı teyzeyi daha da hırpaladı ve çökmesine sebep oldu, nihayet annemden en az 6 yaş küçük olmasına rağmen teyzemiz rahmetli oldu.

O zaman doktorumun kıymetini bir kere daha anladım.

İyi ki sizi tanımışım sevgili doktorcum, umarım sağlığınız ve mutluluğunuz daim olur, çünkü biz hastalarınızın size hele ki bu zamanda her zamankinden daha çok ihtiyacı var.

İclal Arpınar - 29 Mart 2010 (23:35)

Benim de diyeceklerim var…

Ad Soyad
e posta   (yayınlanmayacak)
« 4317

Ahmet Faruk Yağcı yazıları

  Ahmet Faruk Yağcı'nın web sitesi: Dr. Yağcı'nın Eğlenceli TIP Sözlüğü
  Radyo programı: Doktor ve Hesapçı, TGRT FM (93.1 / İstanbul) Cuma 19.50

Editörün Önerisi

Ayrıcalıklılar kulübü üniversite

Seyit Balkuv

Aslında üniversite diploması denen şey, ortak menfaatlerini korumak adına bir araya gelen diğer üniversitelilerin birbirine sokularak oluşturduğu ayrıcalıklılar kulübüne kabul pasaportunuzdur.


Son Yorumlar

Erkin Baba da taklit sayılır Bakınız: John Lennon…
Ali Sedat Çetinkoz » Çocuğun istikbali sözkonusu

ABD'de birçok aile (özellikle de kentli, okum…
Minik Ülkü » Çocuğun istikbali sözkonusu

Milliyet gazetesindeki haberi okuyunca aklıma…
Cekni Kılsın » Vostok Gölü

Cumhuriyetin zorlanarak da olsa itiraf edilen…
Erdem Abaka » Talât Paşa Ruhu

Türkiye Cumhuriyeti mi illüzyon, Mustafa Kema…
Bunak Moruk » Talât Paşa Ruhu

 

Web Gezgini

Bir logokrasinin son günleri

Vaclav Havel Güçsüzlerin Gücü'nde (1978) bir zerzevat dükkânı işleticisinin soğan ve havuçlar arasında üzerinde "Dünya İşçileri Birleşin" sloganı yazılı bir pankart sergilemesini tahlil eder. Havel işleticinin mesajının "Ben zerzevatçı XY, burada yaşıyorum ve ne yapmam gerektiğini biliyorum.

Şükrü Hanioğlu (Sabah)


Son Yazılar

İslamlık ve Sosyalizm

Hikmet Kıvılcımlı

Bugün hâlâ -gözü kararmış vurguncu, derebeği, ezgici olmayan- her Mümin ve Müslüman, o Ganimet Sûre'sinin en birinci ayetini bir, bir daha, namusluca okuyup anlamıya çalışabilir. Kur'an ortadadır.


Talât Paşa Ruhu

Erdem Abaka

Bir "milletler topluluğu" yaratma hayalinden bir çırpıda vazgeçerek, adına ihtilâl yapılan halkların kanları ve acıları üstüne çelik bir çekirdek inşa eden İttihatçı zihniyet, Türk halkının sırtına taşınması zor bir yük bindirdi.


Kürk cinayettir!

Hülya Yalçın

Canlıların yaşam hakları doğumla başlar ve biri diğerinden üstün kılınamaz. Hele ki "KÜRK" kullanmak için öne sürülebilecek hiç bir tartışma götürür mazeret yoktur.


Yüzyılın aşkı: Güzide ve Bilal

Gökhan Akçiçek

Hayat her aşkı sonlandırmak istese de, buna direnen âşıklar, aşkı son nefeslerine kadar taşıyorlar. Gövdeden çıkıp, ruhta eriyen aşk, yaşama sunduğu insan sevgisinin tutkulu bu inadı karşısında, bazen ölümü bile çaresiz kılabiliyor.


"Tababet ve Şuabatı Sanatlarının Tarz-ı İcrasına Dair"

Melih Özel

Hazır giyim elbiselerimi diken kişileri tanımadığım gibi, hastalarımız da kendileri ile ilgilenen hekimleri tanımıyorlar artık. Halbuki ben hastalarımın hatıralarında, diktiği kumaşa, sevgiliye dokunur gibi dokunan dilsiz terzimin bende yer ettiği gibi yer etmek istiyorum.


Osmanlı'da Özel Mülkiyet

Hikmet Kıvılcımlı

İşveren Sınıfı, en normal "Sermaye Birikişi" dediği çapulla adam olmuştur. O çapul, işverenin kendi anayurdundaki milyonlarca küçük üretmenin; esnafın, köylülerin mülkceğizlerinden edilmeleri demektir.


Çocukken yağmurun kokusu da başka

Melih Özel

Toprak kokusunu mu özlemişim, çocukluğumu mu? Bilmiyorum. Belki de o kokunun beynimde oluşturduğu elektriksel aktivitenin uyardığı alanlar, o hatıralara aitti. Çok güzeldi o kokuyu yeniden hissetmek.


Susmayı Özlemek

Gökhan Akçiçek

Bizden başka evrenin tüm konukları hep susuyormuş oysa. Ağaçlar, kelebekler, gökyüzü, karıncalar, tırtıllar, solucanlar… Binlerce lâkırdının içinde susarak var olanlar varmış.


Densizlikler denizinde boğulurken

Melih Özel

"Ben de densizlik yapmalıyım!" diyorum kendi kendime. Başka çaresi yok. Belki böylece boğulmam. Ne bileyim, belki su üstünde kalmanın yolu budur.


İlk Oğullar

Gökhan Akçiçek

Onları tanımanın en kolay yolu, yüzlerine, özellikle gözlerinin içine ısrarla bakmaktır. Bakışlarını ilk kaçıran onlar olacaktır. Neden dersiniz acaba? Her kardeşle azalmanın ıstırabı mıdır bu?


Adalet

Ali Sedat Çetinkoz

Boyumdan büyük lâflar ettiğime bakmayın, baştan söyledim, bunlar bir demlik çay içilip öyle yazılmış şeyler. Başkaları ülke bile yönetmiş böyle kafayla, ben anayasa kaleme alsam ne olur?


Damgasızların orgazmı 12 dakikaymış

Deniz Türkoğlu

Düşünsenize sayın Ayşe Hanım, hayvanı tam damgalayacakları esnada gelen geçen, bakan eden, öyle olmasın böyle olsun, orasına basma burasına bas diyen bir seyirci topluluğunun önünde yapılır mı bu işler?


Honki Ponki Tonino

Zeynep Bozboğa

2000'li yıllar ise başlı başına fiyaskoydu. Sanmıştık ki 2000'li yıllarda uzaya gideceğiz. Bizdeki de ne hayal gücü ama, Kıbrıs'a git desen gidecek paramız yok, uzaya baya baya niyet besledik.


Devlet Sınıfları

Hikmet Kıvılcımlı

Toprak toptan Kamu'nun adına, bugünkü deyimi ile "Devletleştirilmiş" bulununca, bu Toprak temeli üzerinde kurulu politika üstyapısı kendiliğinden "Devletlû" (Devletcil yahut alafranga deyimiyle: Devletsel) olur.


Rezidansta Yaşam

Bilge Bozkurt

Gazete, dergi, internet sayfalarında, her gün sayısı artan bu yeni yaşam umutlarına bakınca içim kıymık kıymık oluyor. Öde öde bitmez banka kredileri geliyor aklıma önce, ardından bu kusursuz evciklere sığışmak için ödenen büyük bedeller.


Beraber ve solo şarkılar; beğen, yorum yap, paylaş.

Erdem Abaka

Yanı başınızdayken hayatınızda olmasından şikâyet ettiğiniz bu köylü çocukları, Kürt meselesi ortadan kalktıktan sonra ait oldukları kastlarına gönderilmek üzere şimdilik yine sizlerin çıkarlarına hizmet ediyor. Yaşarken de kurtulamıyorlar sizden ölünce de.


Sevdikçe beni, sen kendini tanıdın

Deniz Türkoğlu

Bunca mutsuzluğun sebebi, "sahiciliğin" ağır faturasından kaçmakla ilgili olabilir mi? Şimdi biz, -bazılarımız, herhalde- vıcık vıcık sahte ve bir o kadar da samimiyetsiz miyiz yani?


Vatan yahut teferruat

Erdem Abaka

Terörle mücadele adına 90'lı yıllarda işlenen faili meçhul cinayetler toplumsal hafızada izlerini hâlâ korumaktadır. Dönemin Başbakanlarından Tansu Çiller'in "Devlet için kurşun atan da şereflidir, kurşun yiyen de…" sözleri de öyle.


Etiketler





Şu an 153 pasif seyirci Derkenar'a bakıyor

   

Yazı Boyutu
440 - 1019 - 1168  
©