Erdem Abaka - 20 Aralık 2009
Yıl 2154. İnsanoğlu (tabii ki Amerika) başka bir gezegene ulaşmış oradaki yerli ırkla kaynaşmıştır. İlk bakışta her şey iyi gidiyor gibidir.
Ancak karanlık bir maksat vardır. İşgalciler gezegendeki madenlere göz koymuştur. (Size tanıdık geliyor mu? Elmas, petrol, bor?) Gezegendeki az gelişmiş uygarlığın mazlumları, kendileriyle işbirliği yapan işgalcilerden iyi yürekli bir askerle beraber mücadeleye başlarlar. Geri planda elbette bir aşk hikâyesi.
Avatar nihayet sinemalarda. Muhtemelen dünyanın en pahalı filmi. Yönetmeninin, daha iyi olabilmesi için teknolojik gelişmeleri beklediği ve yapımını bu yüzden ertelediği bir teknoloji harikası. Meraklıları için gündemi uzunca bir süre meşgul edecek ve iyi de bir gişe yapacak herhalde. Konusunu gazetelerden falan öğrenmişsinizdir sanırım.
Film herhalde seyir açısından güzel olacak. Görmek henüz kısmet olmadı. Ama benim gibi bilim kurgu meraklıları epeyce ilgi göstereceklerdir. İnşallah şöyle hakkını verecek bir sinema salonunda ağız tadıyla seyredebiliriz. DVD olarak da arşive atılacak muhakkak.
Benim ilgimi çeken başka bir nokta var oysa. Birkaç gündür eleştirmenler ve sinema yazarları da filmden bahsediyor ya, filmin öyküsünde ABD'nin Irak işgali benzerliğinden bahsediliyor (yanı sıra Kurtlarla Dans benzerliği de). Filmin sinema sektörü açısından önemi ve anlamının yanı sıra alttan verdiği bir mesaj olduğu söyleniyor ve bu mesaj da "irdeleniyor".
Bu bazı yazarlarımızda sıkça rastlanan bir durum. Yani Hollywood'un milyon dolarlık projelerde bir yandan da ABD'nin emperyalizmini (bazen de kapitalizmi) eleştiriyor olduğu iddiası. Bu da bana çok tuhaf geliyor. Hollywood'un bir sektör olarak ABD'nin en büyük ihraç lokomotiflerinden biri olduğunu biliyoruz. Buna bağlı olarak Hollywood bu projeleri zaten yine ihraç ürünü olarak değerlendiriyor ve filmin yanı sıra bilgisayar oyunu, hediyelik eşya, sponsorluk çalışmaları gibi faaliyetlerle de filmler destekleniyor. Kazanılacak para artıyor. Filmi seyretmeseniz fincanını alıyorsunuz. O olmazsa içtiğiniz meşrubatın kutusuna basılan resme para ödüyorsunuz. Avatar'ın yönetmeni James Cameron'ın Empire dergisine söyledikleri de bunu destekliyor zaten: "Eğer bu iş tutarsa bu bizi geniş bir Pandora'ya (filmde işgal edilen gezegen) götürür. Bu da daha fazla film ve hatta video oyunları anlamına gelir." Filmin bilgisayar oyununun filmden önce piyasaya çıkmış olması "işin" tuttuğunu gösteriyor zaten.
Hollywood'un böylesi projeleri gerçekleştirmesi zaten ABD'nin yeryüzündeki tavrı ve pozisyonundan kaynaklanan kazanımlarıyla mümkün olmuyor mu? Buradan bakınca Avatar'da bir emperyalizm eleştirisi görebilmek hatta bir masaldan böyle bir tavır beklemek ne derece mantıklı? Elbette filmi görmeden yorumlamamak lâzım. Ama zaten çekiminden gösterimine tüm aşamaları hayli parlak olan böylesi projeden ulvi bir tavır beklemek bana anlamlı gelmiyor.
İşin bir de, Figt Club (Dövüş Kulübü) filmindeki tüketim eleştirisine imrenip filmin sitesinden Tyler Durden montu almaya çalışmak, Matrix'e yamulup tüketim dünyasının gönüllü bataryaları olmaya devam etmek gibi komik neticeler yaşamak boyutu var.
Politik tavrı ve eleştiriyi Hollywood filmlerinde aramak beyhude bir çaba bence. Bu tip filmleri böylesi beklentilere girmeden "eğlencelik" olarak seyredip alacağımızı almak, politik duruşları ve eleştiriyi bu işi bilenlerden (hakkıyla yapanlardan) beklemek daha doğru bir yaklaşım sanırım.
İçinde yaşadığın düzeni, ekmeğini zar zor kazanıyorken eleştirmek başka şey, deveyi hamuduyla yutarken muhalifmiş gibi yapmaya çalışmak başka bir şey herhalde. Bunu en iyi yapanların, gösteri sanatlarının guruları olmasına da şaşmamak gerek.
Bu yazıyı okuyana kadar Avatar filmiyle ilgili her yerde gözüme çarpan "haber" ve "yorum"lara hiç bakmamıştım bile. Basbayağı belliydi işte haber kılıklı reklam oldukları. Onları okuyarak vaktimi çarçur etmek istememiştim.
Günümüzde artık sinema yazarlığı, uluslararası film şirketlerinin taşra bayiliği gibi oldu. Bir çeşit goygoyculuk yani. O zevatın yazdıklarının ciddiye alınabilecek hiç bir tarafı kalmadı. Filmleri tanıtırken bile "şurası hoş, burası orijinal" demiyorlar, "şu kadar zamanda bu kadar hasılat yaptı" diyorlar.
Gerçekten sinemaya meraklı birisinin bu tür yazılara hiç bakmaması en hayırlısıdır. Yoksa mutlaka manipüle edilirsiniz. Berbat çıkacağını bildiğiniz filmlere bile parayı bastırıp gider, sonra da "vah benim parama ve heba olan iki saatime" diye hayıflanırsınız (Örnek: 2012).
Diğer yandan, James Cameron pek de yabana atılacak bir yönetmen değildir. Alien 2, Terminatör 1-2-3, True Lies, Titanic, Rambo 2, Abyss gibi filmlerini seyredenler bu yönetmenin seyirciyi kafalamayı çok iyi becerdiğini bilir zaten.
İşin "Hollywood ve antiemperyalizm" kısmına bilâhare değinmeyi düşünüyorum.
Şimdi beraber ve solo şarkılar…
Atilla Yoksay - 20 Aralık 2009 (12:50)
Holywood'un tekrarlamaktan asla bıkmadığı aksiyon klişeleri vardır. Bunlardan biri, zaman ayarlı bomba konulmuş bir binadan son saniyede fırlayan (yakışıklı) oğlanla (güzel) kız, kendilerini yere atarken, arkadaki bina saniye farkıyla patlar. Biz tabii kaz olduğumuz için "ulan, bu çatapat mı be, o büyüklükteki bina birkaç metre arkanda berhava olurken yere yatarak kurtulmak mümkün müdür?" diye sormaz, kös kös seyrederiz.
Her aksiyon filminde mutlaka otomobille takip (ya da aşırı hız) sahnesi vardır ve mutlaka birkaç otomobil takla atar, patlar, haşat olur. Ama içindekiler her nasılsa dışarı çıkar ve kovalamaca devam eder.
Filmin sonunda mutlaka ardarda birkaç final yaşanır. Kötü Adam uzun uğraşlardan sonra bir biçimde tepelenir. Bitti sanırsın. Oğlanla kız romantik romantik sarılmaya başladığında anlarsın ki bitmemiş. Öldü sandığımız kötü adam boğulduğu sudan veya düştüğü çukurdan veya uçurumdan tekrar fırlar. Oğlan (ya da az önce yaralanan iyileriden biri) tarafından son kez tepelenir. Bu sefer sahiden ölür.
Bir diğer eskitilemeyen klişe de, "arzın merkezi Los Angeles" klişesidir. Uzaylılar dünyayı işgal etmeye hep Los Angeles'dan başlarlar. Kıyamet Los Angeles'da kopar. Amerika Başkan'ına suikast düzenlenecekse, Başkan mutlaka stüdyoların yakınında bir yerlerden geçer, suikast orada olur. Seri katillerin yolu mutlaka Sunset Bulvarı'ndan geçer.
Kıyamet ve felâket senaryolarının en baba klişelerinden biri de dağ yamacına dikilmiş olan "Holyywood" yazısının yerle bir olmasıdır.
Tabanca mutlaka çift elle ve omuz hizasında dimdik tutulur. (Artık bizim dizilerimizde bile öyle oluyor.) Bunu hangi koreograf icat ettiyse, aklıyla bin yaşıyor olmalıdır.
Erkeklerin hepsi herkül vücutlu, kadınların hepsi sıfır beden ve köfte dudaklıdır. Anlarız ki ABD'de hiç obez yoktur. Çirkin de yoktur. Varsa da mutlaka kötü biridir.
Kısacası, dünya Holywood'un birkaç kilometrelik cıvarında döner. Geri kalan her yer "uzay"dır zaten.
Battal Takoz - 20 Aralık 2009 (14:12)
Yazıda bahsi geçen film hakkında bilgim yok ama Matrix filmi herhalde Holywood'un insan zihnine çaktığı en büyük kazıklardan birisidir. Neymiş, yaşadağımız gerçek aslında bir kurmacadan ibaretmiş, bizler asla sırrına erişemeyeceğimiz bir mekanizmanın piyonlarımıymışız vs vs Doğu felsefesinden devşirilmiş bir iki bilgi kırıntısı, bol bilgisayar destekli aksiyon ve insanların her an meyletmeye hazır olduğu paranoyaları kaşıyan bir kurgu. İşin komiği, film hiç bir şey söylemediği halde birçok okumuş insan film üzerine derin felsefî tartışmalara girişti.
Holywood anti emperyalist olabilir mi? Holywood emperyalizmin kendisi bence. Dinleri saymazsak milyonları aynı anda hop oturtup hop kaldıran, bu derece yaygın bir zihin manipülasyonu yapabilen başka bir nesne herhalde gelmemiştir yeryüzüne. Hayatı iyi ve kötünün amansız mücadelesine indirgeyen bir zihniyetin insanın mutluluğuna nasıl bir hayrı dokunabilir? Belki zaten boyle bir misyonu yoktur ama, sadece eğlencelik kabul edilen bu olayın dünyaya bakışımızı söyle ya da böyle etkilediğini kim inkâr edebilir? Örneğin, başka canlıları da işin içine katıp o canlılara karşı algımızı çarpıtması (örnek: Jaws filmi) uygarlığın ve gelişmişliğin bir gereği midir?
Yalçın Şahin - 21 Aralık 2009 (12:40)
James Cameron elbette bu işi iyi biliyor. Ama, işin özü insanlar masalları seviyor. Amerikan film endüstrisi de deveyi hamudu ile götürüyor. Üstelik de en tipik klişelerle.
İyi oğlan, abayı iyi kıza yakıyor, kızın babasının gözüne girmek için canhıraş çırpınıyor. Hasılı iyiler, kötüleri hep yeniyor. Üstelik bunu yaparken kendi ırkına ihanet ediyor iyi adam. Eeee, iyi adam olmak kolay değil tabii.Taraf tutmak lâzım. Başka türlü nasıl kurtulur güzelim gezegen. Ancak, hakkını teslim etmek lâzım James amcaya… Öööle güzel bi gezegen kurgulamış ki. İnsanın gidip yerleşesi geliyor. Velhasılı iyi geliyor insana. Ben şahsen üç saat nasıl geçti anlamadım.
Yahuu neyi sorguluyoruz ki. Giden herkes de biliyor masal olduğunu. Masalı nasıl anlatmış ona baktık işte. Çullanmayın üstümüze, yok emperyalizm, yok bilmem ne.
Ölüp gideceğiz işte. Nesi kötü ninninin, masalın.
Bilge Bozkurt - 22 Aralık 2009 (11:05)
"Hollywood emperyalizmin ta kendisi" tespitine büyük ölçüde katılıyorum. Bir yaşam tarzı (daha doğrusu, bir tüketim kısır döngüsü) ancak bu kadar beceriklice sokuşturulabilir tüm dünyaya.
Hollywood bizi ve tüm gezegeni -zor kullanmaya gerek kalmadan- küresel sermayenin "köpek gibi çalış ve manyak gibi para harca" buyruğuna seve seve boyun eğecek biçimde yeniden formatladı kuşaklar boyunca.
Ne var ki, hiç bir şey zannedildiği (veya arzulandığı) kadar pürüzsüz ve kurgulanabilir olamıyor. Emperyalizmin ta kendisi olan bu Hollywood, kendi antitezi olan fikirleri de ister istemez paşa paşa pazarlıyor dünyaya.
"Kıyamet" veya "İnce Kırmızı Hat" gibi filmler de Hollywood sermayesiyle çekilip tüm dünyaya pazarlanıyor.
Bu belki onun en zayıf noktası.
Ya da kitlelerin gazını alan zekice ayarlanmış bir süpab.
Galiba bütün bu olup bitenlerden sonra anlamamız gereken şeylerden bir tanesi de, emperyalizm gibi bir olgunun şu ya da bu ülkeye şu ya da bu sektöre indirgenemeyeceği gerçeği.
O nedenle, duvarlara, tren istasyonlarına falan yazılan o "kahrolsun Amerikan Emperyalizmi" gibi sloganları görünce "siz hâlâ annenizin deterjanını mı kullanıyorsunuz?" diyeceğim geliyor.
Eğer Emperyalizm = ABD ise, her kış Washington sokaklarında soğuktan donan onca evsiz barksız neyin nesi?
Ya şu anda üzerinde oturmakta olduğum Vietnam malı rejisör koltuğu neyi temsil ediyor?
Bu bağlamda bir soru da benden: Bolywood (Bombay Sineması) anti emperyalist olabilir mi?
Durmuş Düşünür - 22 Aralık 2009 (21:22)
Aklıma, "Uygunsuz Gerçek" belgeseliyle Oscarcık kazanan, eski ABD başkan yardımcısı Al Gore geldi. Beyefendi belgeselinde dünyayı küresel ısınmadan kurtarmak için insanlara "daha az tüketin" çağrısı yapıyordu. Ama Nashville'deki 20 odalı malikânisindeki bir aylık elektrik tüketiminin, ortalama bir Amerikalı'nın aylık tüketiminden 20 kat fazla olduğu ortaya çıkmıştı.
Mesaj açık: "Dünyayı kurtarmak mı istiyorsun insanoğlu, daha fazla fedakârlık yap, daha çok çalış, daha çok üret. Eğer az tüketirsen, nasıl olsa ben senin yerine yirmi kişilik tüketiyorum zaten."
Ama bir tarafta da John Lennon gibi insanlar da var. Bob Dylan, Joan Baez gibi. Onlar ne kadar para kazanmış olurlarsa olsunlar muhalifliğin hakkını bir dönem yeterince verdiler bence. Hatta biri bunu hayatıyla ödedi.
Ve Durmuş Bey'in dediği gibi, "İnce Kırmızı Hat"tı da onlar çekti. Sonra Oliver Stone var. Holywood'dan çıkan en ünlü çıban. "JFK" ve "Doğum Günü 4 Temmuz" filmlerinden sonra neden öldürülmediğini hâlâ merak ediyorum gerçekten. (Amerika için kazandırdığı paraların Sam Amca'ya kaybettirdiği prestijden daha önemli olduğunu düşünmüyorum çünkü. Ya da beni bile gerçekten muhalif olduklarına inandırdıklarına göre işlerini gerçekten çok iyi başarıyorlar.)
Belki de ana mesele, sistemin içinde ne kadar köpek olduğunla veya ne kadar köpek taklidi yapmak zorunda kaldığınla ilgilidir.
Mehmet Atılgan A. - 26 Aralık 2009 (04:58)
Son beş senedir, Hollywood ve kapitalizmin kıskacına girmemek için yabancı filimlere gitmedim. Nadiren gittiğim yerli filimler ise çoğu zaman 10 üzerinden 2-5 arası notlar aldılar benden. Avatar bir mesaj veriyor ama bu mesaj ceplerine giren paranın kamuflajı için bir örtü bence. Tezat düşüncelerle kamufle olmasa saf bir kapitalizm çok daha korkunç olurdu sanırım. Meselâ İsrail'de bir yandan Filistinli insanlar açlık ve şiddete maruz kalarak öldürülüyor diğer yandan bir kısım Yahudi yürüyüş yaparak bunları protesto ediyor, bu da beynimizin kısa devre yapmasına sebep oluyor.
Fırat Gül - 14 Ocak 2010 (15:26)
Yazı da yorumlar da çok güzeldi. Aslında yorumları daha çok beğendim desem yazar kızar mı? Yorumlar okuduğum birçok kelli felli köşe yazarlarının bu film hakkındaki açıklamalarından çok daha gerçekçi.
Bu arada, türkçe karakterler için bulduğunuz metod da pek yorucu doğrusu.
Gokçe - 15 Ocak 2010 (19:54)
Estağfurullah efendim, Maksadımız zaten mümkün mertebe çokça fikir duyarak ufkumuzu açmak değil midir?
Faydalı olabildiysek de ne mutlu bize.
Erdem Abaka - 17 Ocak 2010 (12:32)
Sayın Battal Takoz, James Cameron'ın yönettiği filmleri sayarken "Terminator 1-2-3" demişsiniz. Sazan gibi atlayayım hemen: Terminator 3 (Rise of the Machines) nedense Jonathan Mostow tarafından yönetildi. Serinin 4. Filmi yine Cameron'da.
Ali Sedat Çetinkoz - 19 Ocak 2010 (14:37)
Sinemaya ilgi duyan herkes gibi bende daha film gelmeden yazılanları çizilenleri okumuş, birkaç karesini görmüş ve doğrusu bilimkurgu seven biri olarak bu film beni hiç de cezbetmemişti.
Ta ki bir tv kanalında, filmin kamera arkasını ve nasıl çekim yapıldığını hayretler içerisinde kalarak izleyene dek…
Sinema girişinde verilen gözlüklerin oluşturduğu olağanüstü ve muhteşem görüntülerle filmi izledim ve gerçekten de çok beğendim, politik ve siyasi düşünceler bir tarafa bırakılarak sadece sinema filmi olarak düşünüldüğünde istisnalar haricinde eminim ki film çok beğenilecektir, zaten gişe başarısı ve haftasonları halen bilet bulunamayışı bu görüşümü destekliyor diye düşünüyorum…
İzleyen herkesin filmden çıkardığı sonuçlar yaptığı yorumlar mutlaka farklı farklı olacaktır ama şurası da bir gerçek ki, dünyanın sonunu, doymak bilmeyen, hırsları akıllarının önüne geçmiş ve teknolojiyi kötü emellerine alet eden insanlar getirecektir…
Kısaca, bir sinema sever olarak bu filmi, tüm olumsuz düşünceleri bir tarafa bırakarak herkesin izlemesini tavsiye ediyorum…
İclal Arpınar - 20 Ocak 2010 (15:38)
Nihayet benim için de Avatar farizasını yerine getirmek nasip oldu.
Ben beğenmedim.
Belli ki animasyon için çok çalışmışlar, hiç bir fedakârlıktan kaçınmamışlar. Lâkin Battal beyin yukarıda tarif ettiği gibi bıktırıcı klişelerin hepsi bilâ istisna bir güzel kullanılmış.
Konu desen "fosurktan tayyare, selâm söyle o yâre". Hesapta sosyal bir "meşaz" da veriliyormuş. Fakat öyle bir mesajı böyle üfürükten bir ekşın filminde vermeğe kalkmak yerine Müslüman mahallesinde salyangoz satmak daha mantıklı görünüyor bana.
Neticede o kadar emeğe yazık olmuş bana göre, çocuk filmi diye yapılan "Wall-e" ve "Yukarı Bak" bile Avatar'a on basar bence.
Bu arada filmi izlemek istiyorsanız gidin ve izleyin. Ben sizin havanızı kaçırmış olmayayım. Zira çevremde yaptığım küçük bir yoklamaya göre büyük çoğunluk filmi inanılmaz güzel buluyor.
Seyit Balkuv - 29 Ocak 2010 (18:23)
Günümüzün popüler düşünürlerinden Slavoj Zizek, "Avatar, Avatar'ın ta kendisi" adlı yazısında şu yargıya varıyor:
"Cameron'ın yüzeysel Hollywood Marksizmi (aşağı sınıflara kaba saba bir biçimde iltimas geçerken, zenginlerin acımasız bencilliğini karikatür düzeyinde tasvir etmesi) bizi yanıltmamalı. Yoksullara yönelik bu sempatinin altında, ilk bütünlüklü tezahürünü Rudyard Kipling'in Cesur Kaptanlar'ında bulan gerici bir mit yatıyor. Cesur Kaptanlar'daki hikâye, krizdeki genç ve zengin bir insanın, yoksulun kanlı canlı hayatıyla kısa ve yakın bir temas sayesinde yaşama gücü kazanmasıyla ilgili. Yoksula duyulan şefkatin arkasında, vampirce bir sömürme yatmaktadır."
"Bugün Hollywood bu formülü giderek kenara bırakıyor gibi. Fakat Avatar'ın bir çift yaratmayı öngören eski formüle sadakati, yani tümüyle fanteziye bel bağlaması ve yerli bir prensesle evlenip kral olan beyaz adama dair hikâyesi, onu ideolojik olarak muhafazakâr, eski moda bir film kılıyor."
Sinemanın antiemperyalist olmak gibi bir ödevi var mıdır bilemiyorum ama reklamlara kadar düşen "Che" ikonografisine bakınca, kasaları parayla dolduracaksa, bir "devrimci mesajlar" taşıyan bir hikâye de pekalâ Hollywood filmi olabilir sanıyorum.
Krişna Yumurti - 8 Mart 2010 (15:55)
Hollywood -kendiliğinden- antiemperyalist olamaz. Neden olamayacağı şu yazıda kısa ve net bir dille anlatılıyor:
"Amerikan ordusunun Hollywood ile sıkı fıkı ilişkiler kurduğu öyle çok bilinmeyen bir şey değildir. Büyük bütçeli savaş ya da aksiyon filmleri çekecekseniz onlardan alacağınız ekipmanlara, personele, kimi zaman da çekim lokasyonlarına ve eğitime muhtaçsınızdır. Hiçbir stüdyonun deposunda filmlerde kullanılmak üzere tanklar, savaş uçakları, uçak gemileri, denizaltılar, helikopterler ve son model silâhlar oluşan bir stok yoktur. Ya da askeri bir tesiste bir sahne çekmek öyle herkesin alabildiği bir izin değildir. Silahlı kuvvetler Hollywood'un bu yöndeki isteklerini karşılamak konusunda oldukça isteklidir. Üstelik bunun karşılığında ya çok az bir meblağ talep ederler ya da hiç etmezler. Yapımcının milyonlarını kurtarmasını sağlayan bu anlaşma Pentagon için önemli bir propaganda fırsatıdır çünkü. Yapımcıyı zengin etme karşılığında senaryo üzerinde istedikleri değişiklikleri ya da eklemeleri yapacak yetkiye kavuşurlar. Dahil oldukları bir projede ordunun imajına zarar verecek bir şeye izin verecek halleri yoktur. Özgürlükler Ülkesi ABD'de, Kuzey Kore hükümeti gibi halka gösterilecek her türlü medyada kesin bir kontrol sahibi olmaları mümkün olmadığından, tüm dünyayı gezecek bu filmlere istedikleri gibi şekil vermeleri onlar için bulunmaz bir fırsattır."
Sonu gelmez bir aşk: Hollywood ve Pentagon (Landlord - Ters Ninja)
İlle de hem antiemperyalist olsun hem de iyi olsun diyorsan, 1969 yılında Cuppala'nın yaptığını yapacak, aptala minnet etmek yerine o güne kadar kazandığın her kuruşu harcayacak ve -tabii ki hayat boyu sürecek- büyük bir ekonomik yıkıma uğrayacaksın.
Çünkü silâh lobileri ve Pentagon ve de onların medyadaki borazanları, o filmin gişede iki seksen yatması için ellerinden geleni ardlarına koymayacaklardır.
Geri kalanı, yakışıklı ve kaslı oğlanlar ve onların yakışıklı silâhları ve o filmlerdeki tek varlık nedenleri o yakışıklı oğlanlar tarafından gebertilmek olan kara kafalı tipsiz herifler… 32 kısım tekmili birden.
Buna galiba "rıza üretmek" diyorlar güzel türkçemizde.
Dr. Garip Aşk - 24 Kasım 2011 (22:37)
Erdem Abaka yazıları
Erdem Abaka'nın web sitesi: Kerdeme
Ali Türkan
Belki bir askeri darbe olmuştur o memlekette ve çok korkan birileri, bizleri korkulmayacak hale getirmek için ellerinden geleni yapmışlardır. Bu ülkenin adam gibi bütün adamlarını yok etmiş, kapatmış, sindirmiş, olmadı yurt dışına kaçmak zorunda bırakmıştır.
ABD'de birçok aile (özellikle de kentli, okum…
Minik Ülkü » Çocuğun istikbali sözkonusu
Milliyet gazetesindeki haberi okuyunca aklıma…
Cekni Kılsın » Vostok Gölü
Cumhuriyetin zorlanarak da olsa itiraf edilen…
Erdem Abaka » Talât Paşa Ruhu
Türkiye Cumhuriyeti mi illüzyon, Mustafa Kema…
Bunak Moruk » Talât Paşa Ruhu
Cumhuriyet bir illüzyon değildi, illüzyonistl…
Selim Doğan Nebioğlu » Talât Paşa Ruhu
Tarih akışı kesintisizdir. Bu açıdan bakıldığ…
Erdem Abaka » Talât Paşa Ruhu
Neoliberal ve otoriteryen kurgunun hedeflerine yönlendirilebilecek hareketler "devrim" diye nitelendirilebilirken, buna uyumlu olmayan her şey "terör" kavramının yardımıyla terörize ediliyor.
Hikmet Kıvılcımlı
Bugün hâlâ -gözü kararmış vurguncu, derebeği, ezgici olmayan- her Mümin ve Müslüman, o Ganimet Sûre'sinin en birinci ayetini bir, bir daha, namusluca okuyup anlamıya çalışabilir. Kur'an ortadadır.
Erdem Abaka
Bir "milletler topluluğu" yaratma hayalinden bir çırpıda vazgeçerek, adına ihtilâl yapılan halkların kanları ve acıları üstüne çelik bir çekirdek inşa eden İttihatçı zihniyet, Türk halkının sırtına taşınması zor bir yük bindirdi.
Hülya Yalçın
Canlıların yaşam hakları doğumla başlar ve biri diğerinden üstün kılınamaz. Hele ki "KÜRK" kullanmak için öne sürülebilecek hiç bir tartışma götürür mazeret yoktur.
Yüzyılın aşkı: Güzide ve Bilal
Gökhan Akçiçek
Hayat her aşkı sonlandırmak istese de, buna direnen âşıklar, aşkı son nefeslerine kadar taşıyorlar. Gövdeden çıkıp, ruhta eriyen aşk, yaşama sunduğu insan sevgisinin tutkulu bu inadı karşısında, bazen ölümü bile çaresiz kılabiliyor.
"Tababet ve Şuabatı Sanatlarının Tarz-ı İcrasına Dair"
Melih Özel
Hazır giyim elbiselerimi diken kişileri tanımadığım gibi, hastalarımız da kendileri ile ilgilenen hekimleri tanımıyorlar artık. Halbuki ben hastalarımın hatıralarında, diktiği kumaşa, sevgiliye dokunur gibi dokunan dilsiz terzimin bende yer ettiği gibi yer etmek istiyorum.
Hikmet Kıvılcımlı
İşveren Sınıfı, en normal "Sermaye Birikişi" dediği çapulla adam olmuştur. O çapul, işverenin kendi anayurdundaki milyonlarca küçük üretmenin; esnafın, köylülerin mülkceğizlerinden edilmeleri demektir.
Çocukken yağmurun kokusu da başka
Melih Özel
Toprak kokusunu mu özlemişim, çocukluğumu mu? Bilmiyorum. Belki de o kokunun beynimde oluşturduğu elektriksel aktivitenin uyardığı alanlar, o hatıralara aitti. Çok güzeldi o kokuyu yeniden hissetmek.
Gökhan Akçiçek
Bizden başka evrenin tüm konukları hep susuyormuş oysa. Ağaçlar, kelebekler, gökyüzü, karıncalar, tırtıllar, solucanlar… Binlerce lâkırdının içinde susarak var olanlar varmış.
Densizlikler denizinde boğulurken
Melih Özel
"Ben de densizlik yapmalıyım!" diyorum kendi kendime. Başka çaresi yok. Belki böylece boğulmam. Ne bileyim, belki su üstünde kalmanın yolu budur.
Gökhan Akçiçek
Onları tanımanın en kolay yolu, yüzlerine, özellikle gözlerinin içine ısrarla bakmaktır. Bakışlarını ilk kaçıran onlar olacaktır. Neden dersiniz acaba? Her kardeşle azalmanın ıstırabı mıdır bu?
Ali Sedat Çetinkoz
Boyumdan büyük lâflar ettiğime bakmayın, baştan söyledim, bunlar bir demlik çay içilip öyle yazılmış şeyler. Başkaları ülke bile yönetmiş böyle kafayla, ben anayasa kaleme alsam ne olur?
Damgasızların orgazmı 12 dakikaymış
Deniz Türkoğlu
Düşünsenize sayın Ayşe Hanım, hayvanı tam damgalayacakları esnada gelen geçen, bakan eden, öyle olmasın böyle olsun, orasına basma burasına bas diyen bir seyirci topluluğunun önünde yapılır mı bu işler?
Zeynep Bozboğa
2000'li yıllar ise başlı başına fiyaskoydu. Sanmıştık ki 2000'li yıllarda uzaya gideceğiz. Bizdeki de ne hayal gücü ama, Kıbrıs'a git desen gidecek paramız yok, uzaya baya baya niyet besledik.
Hikmet Kıvılcımlı
Toprak toptan Kamu'nun adına, bugünkü deyimi ile "Devletleştirilmiş" bulununca, bu Toprak temeli üzerinde kurulu politika üstyapısı kendiliğinden "Devletlû" (Devletcil yahut alafranga deyimiyle: Devletsel) olur.
Bilge Bozkurt
Gazete, dergi, internet sayfalarında, her gün sayısı artan bu yeni yaşam umutlarına bakınca içim kıymık kıymık oluyor. Öde öde bitmez banka kredileri geliyor aklıma önce, ardından bu kusursuz evciklere sığışmak için ödenen büyük bedeller.
© Derkenar - Sitedeki içerik 5846 sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Yasası ile korunmaktadır. Yazılı izin olmadan kopyalanamaz, çoğaltılamaz, değiştirilemez, başka mecralarda kullanılamaz. Ancak uzunluğu 200 kelimeyi geçmemek, yazar adı ve kaynak belirtmek ve bu sayfaya link vermek kaydıyla yazılardan alıntı yapılabilir.
(Ayrıntılı bilgi için, bakınız »
Derkenar'ın Manifestosu)
Şu an 184 pasif seyirci Derkenar'a bakıyor
Yazı Boyutu
Büyük
Standart