Erdem Abaka - 29 Nisan 2010
Bir yaz akşamüstü müydü yoksa sonbahar mı? Tanklar evin önündeki caddeden yürümüş, Esenboğa kavşağını tutmuşlar mıydı? Çocuk aklımızla bize hep oyun gibi gelen ama kimileri için ıstırap dolu olacak kara günler başlamış mıydı?
Eve nispeten uzaktaki gazete bayiine gidip de (gazete bayileri şimdiki kadar bol değildi o zamanlar), bir Cumhuriyet ve bir Hürriyet istediğimde, satıcının Cumhuriyet'i Hürriyet'in arasına koyup "gösterme" dediği zamanlardı, bu kadarını hatırlayabiliyorum.
Kiracı olduğumuz evin bahçesindeki kedi nüfusu hayli fazla oluyordu. Üç katlı müstakil binanın üst katında ev sahibi, zeminde biz oturuyorduk. Kalorifer dairesinin bahçe tarafından girişindeki döküntülerin arasında da farklı farklı kediler. İçlerinde bir tanesi vardı ki bayılıyordum. Pamuğu andıran tüyleri, şirin bir suratı vardı. Cins bir kedi değildi. Bildiğin sokak kedisi. Ama o yaştaki çocuğun ilgisini çekmemesi ne mümkün?
Ne kadar uğraştıysam gelmiyordu bana. Yakalanmıyordu. Bodrum katın girişindeki döküntülerden kafasını uzattığında ya da tamamen çıktığında hamlemi yapıyordum ama hemen kaçıveriyordu. Ben sadece sevmek istiyordum oysa. Ama o bunu anlamıyordu.
Yine böyle bir kovalamacadan sonra aklıma nereden geldiyse, bahçe hortumunu aldım elime ve suyu sonuna kadar açtım. Merdivenlerin en dibindeki bu yaratığın üstüne tuttum hortumu. Küçük parmağımı hortumun ucuna biraz kapattım ki su daha da tazyikli çıksın.
Zavallı kaçmaya çalışıyor ama sıkıştığı o küçücük ortam onu korumaya yetmiyordu. İçimi kaplayan hırs gözümü nasıl kararttıysa, bu kötücül eylemi sürdürüyor, hayvanın minicik gövdesini sırılsıklam ediyordum.
İçimdeki küçük "kötülük" ne zaman tatmin oldu da bıraktım hatırlamıyorum.
Ölebilirdi. Sırılsıklam olmuş minik bedeninin görüntüsü ve çaresizce bakan gözleri o günden sonraki hayatım boyunca vicdanımı ağır bir yük altında bırakmaya yetti. Hâlâ ne zaman minik bir kedi görsem, kötülüğün cazibesine kapılmış bir çocuğun yaptığı o acımasız davranış ve bunun kurbanı olan o yavru gözümün önüne gelir.
Şu anda yaşadığım yer doğanın tam göbeğinde. Tabiat neredeyse fışkırıyor. Börtü böceğin, bitki ve hayvanın envai çeşit örneği var. Bazen yırtıcı bir kuş, sıcaklar bastırınca bir yılan ya da akrep, ağaçların dallarında bir sincap, otların arasında kaplumbağa ya da kirpi görmek mümkün. Ve elbette kedileri ve köpekleri de.
Burada yaşayan köylüler için, hayvan demek "mal" demek. Etinden sütünden yününden faydalanmıyorsan hayvan beslemenin bir manası yok. Hayatın ayrılmaz bileşenlerine karşı benim gibilerin anlamayacağı bir "mütekabiliyet" anlayışı hakim. Hayvan besleyeceksen sana bir getirisi olmalı, ağaç dikeceksen meyve vermeli. O zaman da esbabı mucibesi şartsız sevgi olan bazı hayvanlar bazen insan eliyle hayatın dışına alınıyor. Bu kastettiğim anlamdaki merhamet pek az kişide var buralarda.
Durum böyle olunca sağda solda yaşayan köpeklerin ve kedilerin uzun yaşama şansı olmuyor.
Birkaç gün öncesiydi. Yaşamı tamamen şansa kalmış olan gariban bir kediyi çalıştığım yerin arkasındaki tarlada acı acı miyavlarken buldum. Önce sakatlandığını, sonra -daha kötüsü- zehirlendiğini düşündüğüm hayvanın sıkıntısını neden sonra anlayabildim. Dünyaya yeni yavrular getirmek üzereydi ve çaresizlik içinde benden medet umuyordu.
Ya da belki ben öyle anlamak istedim.
Boş bir kutu ayarladım. İçine bir kilim parçası koydum. Ama kediler bizim düşündüğümüz gibi düşünmüyor belli ki. Ben olaya müdahale edip etmeme kararsızlığı içinde ne yapacağımı bulmaya çalışırken, hayvancağız binanın yanındaki tulumbanın önünde, çıplak betonun üstünde ilk yavruyu doğuruverdi.
Gözlerimin önünde, hayatın devamlılığını anlatan bir mucize gerçekleşivermişti. Ürkütmeden yanına gittim. Sancıdan olsa gerek, biraz değişik bir tonda miyavlayan annenin boynunu okşayarak rahatlatmaya çalıştım.
Bir yandan markete gelip giden müşterilerle ilgileniyor, diğer yandan onun doğumu sağ salim bitirmesini umuyordum.
O akşamüstü, yaklaşık kırk beş dakikalık bir zaman aralığında, nur topu gibi dört tane yavrusu oldu. Yavruları ve anneyi önceden hazırladığım mukavva kutuya koydum, demir parmaklıklı tüp deposunun en kuytu köşesine yerleştirdim.
Aradan birkaç gün geçti. Hepsinin durumu iyi, yavruların gözleri daha açılmadı ama topaç gibiler. Annenin yemeğini ve suyunu ihmal etmiyorum.
Hayatın anlamı üzerine hemen hepimiz kafa yorarız ya. Yaratılış ya da var oluş, doğum ve ölüm, sevgi, gündelik koşuşturma, iş güç, geçim derdi. Gerçek varsaydığımız hayat pek çoğumuz için çoğu zaman para, varmayı düşündüğümüz hedefler, ev, araba, çocuğun okul taksiti, maaşa zam, tatil parası gibi şeylerden oluşuyor. Günümüzde hayatımızı kuşatan bu şeyler bizim için o kadar ön planda ki, asıl olan yalın gerçekliği bazen kaçırıyoruz. Ben o akşamüstü, o kedi yavrularken bir mucizeye tanık oldum. Hayatın başlangıcına. Kadim hakikate.
Dünyaya yeni katılan ruh ister insan evlâdı olsun isterse bir hayvan, kesin olan hakikat tek. Akşam rüzgârını yediğinde titremeye başlayan o garibin gözlerinde gördüğüm teşekkür ve çıkardığı kısacık "mır" sesinin verdiği iç huzurunu uzun zamandır hissetmemiştim. İyilik yapmanın, iyi bir insan olma çabasının verdiği huzuru.
Bu yaptığım, yıllar önce eziyet ettiğim o minik yavrunun vicdanî yükünün bilinçaltımda yer etmesinin bir yansıması mı, yoksa uzunca zamandır yaşadığım dönüşümün doğal bir neticesi mi, bilemiyorum. Kendimi tam bir hayvansever olarak tanımlayamam. Bir hayvanı sahiplenip, "benimdir" diyemiyorum. Bu bana tuhaf geliyor.
Ben kimsenin sahibi değilim, yaşamın bir parçasıyım. Sanırım yapmak istediğim, sadece hep beraber yaşadığımız yeryüzünde bana düştüğünü düşündüğüm vazifeyi yerine getirmekti.
Günlük hayatın hayhuyu içinde minik bir canın derdine düşmek, anlamsız mücadeleleri ya da çözümlemesi zor ruhsal sarsıntıların ıstıraplarını düşünmek, dingin bir nihavende kulak verirken demli çay içerek uzaklara dalmak, bir türkünün sözlerinde zihnen de olsa mekân değiştirmek, sevdiğinin dizine başını yaslamak ve benzeri ruh halleri hayatın gerçekliğiyle tam örtüşmüyordur belki de.
Araban arızalandığı vakit ya da ev sahibi kapına geldiğinde (kapıya gelmiyor gerçi, EFT gecikince usûlünce telefon açıyor), elektrik ve sair faturalar sıradayken, asgarî geçimin için tırmalayıp durduğun günlük hayatın koşuşturmacası, bugün ve gelecek kaygısı içinde derinden gelen o "mır" sesinin, demli çay eşliğindeki "gönül adamı" hallerinin çok faydası olmuyor, biliyorum. Ama bunu da yapmazsam hayatın yükünü başka nasıl hafifletirim, bilmiyorum. Ne yapayım, bu tür boş işlere, şarkılara, türkülere, veriyorum ben de kendimi.
Şimdi isteyene Mahzun Kırmızıgül'den, isteyene Cem Karaca'dan gelsin:
Hayat çook garip!
Dünyaya yeni katılan ruhları ziyaret ettim geçen gün. Avucunuz kadar gövdeleri ve işaret parmağınızın inceliğinde olan kollara sahip bedenleriyle bu dünyaya katılmışlardı. Kedi yavrusu gibi bakıma muhtaç ve çaresizdiler. Onların da gözleri henüz görmüyordu. Arada bir titreyerek ve zıplayarak uzandıkları yerde yaşama tutunmuş hayatta kalmaya çalışıyorlardı. Büyük bir aksilik olmazsa, onlar da büyüyecekler. Annelerimizden biri bebeğini kucağında tutmuş ve inanılmaz bir sevgi ile bakıyordu. İkiz kardeşi ise hemen yan taraftaki küvözde o da hayata tutunmuş uyuyordu. Prematüre bebekler onlar. Zamanından önce doğmuşlar.
Dediğiniz gibi hepimiz bu yeryüzünde üzerimize düştüğünü düşündüğümüz vazifeyi yapıyoruz. O bebelerin hayata sımsıkı sarılmaları hep aklımda bir halde koşarak gidiyorum her gün işe.
Alper Uzun - 29 Nisan 2010 (22:05)
Gözleri daha açılmamış yavruların kedi annenin memesine yapışma hamleleri her zaman hoşuma gitmiştir. Anne yanlarına yatar ve kafalarını yalamaya başlar. Tam o anda yavrular hareketlenirler. Dişsiz ağızlar meme ucu arar. Bulurlar da. Az uzakta kalan olursa da patisiyle şöyle bir kendine çeker anne. Yüzlerce kez seyredip doymadığım bir yaşama yapışma sahnesidir.
Ahmet Faruk Yağcı - 30 Nisan 2010 (02:44)
Yedi-sekiz yıl kadar önce Florya'da giriş katta oturuyorduk. Bizim kedilerin eve giriş çıkışlarını gören başka kedilerinde de evi ziyaret edip mamalardan sebeplendiği çok olurdu.
Yan binanın giriş katında oturan yaşlı bir amcanın da çok şirin bir dişi kedisi vardı. Bu amca vefat ettikten sonra, eve bir oğlu yerleşmesine rağmen o kedi o evden soğudu, pek gitmez oldu ve bize kapılandı sayılır.
Bir gün ufaklığın odasına girdiğimde bir baktım ki bu kedi yatağın üzerine kurulmuş ve sarıp sarmaladığı iki yavrusuyla yatıyor. Belli ki yeni doğum yapmış ve yavruları bize taşımış. Beni görünce şöyle bir "meeoovv" gibi bir şey deyip, tekrar sarıldı yavrularına. O yavrular bizim ufaklığın elinde büyüdü ve ikisini de arkadaşlarına sahiplendirdi.
Aradan kaç ay geçti bilmem, ağzında bir yavruyla pencereden girerken gördüm. Eve zaten iki yavru taşımış. Benim ağzında gördüğüm üçüncü yavruymuş. Bizim ufaklık o üç yavruyu da büyüttü ama "ne bu böyle, durmadan yavrulayıp duruyorsun. Hep senin yavrularına mı bakacağım" diye bozuk çaldığını da hatırlıyorum. Sonra biz oradan taşındık. Eve gitmeye devam etmiş midir bilmem.
Kediler işlerini bilen hayvanlar. Hangi evin yavruları için güvenli olduğunu gayet iyi seziyor ve gidip oraya kapılanıyorlar.
Kâmuran Kızlak - 30 Nisan 2010 (12:19)
Kâmuran Hoca'nın son satırdaki tespitine katılmamak mümkün değil. Zira daha evvel bir yazımda da bahsi geçen "sitifın" da geçen gece evden çıkmamakta direnerek türlü düzenle beni alt etti. Girdiği şifonyer çekmecesinde gece bir buçuk sularında başlayan doğum maratonu sabaha karşı dört cıvarında son buldu. Üç yavru da evde var artık.
Erdem Abaka - 30 Nisan 2010 (16:51)
Biliriz ki her insan içinde iyilik kadar kötülük tohumlarını taşır. Kimin çocukluk anılarını kurcalasan -öyle ya da böyle- bir iki tane de hoyratlık anlatısı çıkar. Aslolan, cüsse olarak büyürken, zihnen ve vicdanen de büyüyebilmek, pişebilmektir.
Birazcık tanıyabildimse eğer sevgili Erdem, sen hayattan süzmesi gereken balı lâyıkıyle süzmüş, kâmil olma yolunda kendi nefesinle yol katedebilmiş bir insansın.
Bir yanda senin gibi, elinden tutabildiği kadar canı sırat köprüsünden geçirmeye çalışan vicdanlı insanlar, diğer yanda insan sevmeyen, hayvan sevmeyen, bitki sevmeyen, sadece satın alabildiği şeylerle (meselâ otomobiliyle, teknesiyle, yazlığıyla) halvet olabilen, evlâtlarını da kendisi gibi sevgisiz ve güdük yetiştiren insancıklar var. Hepimiz bir arada, birbirimize çarpa örseleye yaşayıp gidiyoruz.
Dediğin gibi, hayat çook garip...
Necdet Şen - 1 Mayıs 2010 (13:51)
Erdem Abaka yazıları
Erdem Abaka'nın web sitesi: Kerdeme
Ali Türkan
Komşum, apış arasındaki sancıyla daldı uykusuna. Bir yerlerde bir kadın, sevgilisinin genç kollarında uyuyor. Şimdilik bütün kaygıları gitmiş. Başka bir kadın, erkeğini özlüyor hıçkırıklar arasında.
Vostok gölünde korkulan olmamış. Tam tersine,…
Selen Yumlu » Vostok Gölü
Bildiğimiz üzüntü duygusunu depresyon&q…
Bunalım Burhan » Ayol, bunlar sağlam insanı…
Erkin Baba da taklit sayılır Bakınız: John Lennon…
Ali Sedat Çetinkoz » Çocuğun istikbali sözkonusu
ABD'de birçok aile (özellikle de kentli, okum…
Minik Ülkü » Çocuğun istikbali sözkonusu
Milliyet gazetesindeki haberi okuyunca aklıma…
Cekni Kılsın » Vostok Gölü
İki şeyi birbirinden ayırmak lâzım. Dünyada sosyalizm diye bir şey hiç olmadı. İslâm'ın başına gelen tabiri caizse, sosyalist teorinin de başına geldi.
Hikmet Kıvılcımlı
Bugün hâlâ -gözü kararmış vurguncu, derebeği, ezgici olmayan- her Mümin ve Müslüman, o Ganimet Sûre'sinin en birinci ayetini bir, bir daha, namusluca okuyup anlamıya çalışabilir. Kur'an ortadadır.
Erdem Abaka
Bir "milletler topluluğu" yaratma hayalinden bir çırpıda vazgeçerek, adına ihtilâl yapılan halkların kanları ve acıları üstüne çelik bir çekirdek inşa eden İttihatçı zihniyet, Türk halkının sırtına taşınması zor bir yük bindirdi.
Hülya Yalçın
Canlıların yaşam hakları doğumla başlar ve biri diğerinden üstün kılınamaz. Hele ki "KÜRK" kullanmak için öne sürülebilecek hiç bir tartışma götürür mazeret yoktur.
Yüzyılın aşkı: Güzide ve Bilal
Gökhan Akçiçek
Hayat her aşkı sonlandırmak istese de, buna direnen âşıklar, aşkı son nefeslerine kadar taşıyorlar. Gövdeden çıkıp, ruhta eriyen aşk, yaşama sunduğu insan sevgisinin tutkulu bu inadı karşısında, bazen ölümü bile çaresiz kılabiliyor.
"Tababet ve Şuabatı Sanatlarının Tarz-ı İcrasına Dair"
Melih Özel
Hazır giyim elbiselerimi diken kişileri tanımadığım gibi, hastalarımız da kendileri ile ilgilenen hekimleri tanımıyorlar artık. Halbuki ben hastalarımın hatıralarında, diktiği kumaşa, sevgiliye dokunur gibi dokunan dilsiz terzimin bende yer ettiği gibi yer etmek istiyorum.
Hikmet Kıvılcımlı
İşveren Sınıfı, en normal "Sermaye Birikişi" dediği çapulla adam olmuştur. O çapul, işverenin kendi anayurdundaki milyonlarca küçük üretmenin; esnafın, köylülerin mülkceğizlerinden edilmeleri demektir.
Çocukken yağmurun kokusu da başka
Melih Özel
Toprak kokusunu mu özlemişim, çocukluğumu mu? Bilmiyorum. Belki de o kokunun beynimde oluşturduğu elektriksel aktivitenin uyardığı alanlar, o hatıralara aitti. Çok güzeldi o kokuyu yeniden hissetmek.
Gökhan Akçiçek
Bizden başka evrenin tüm konukları hep susuyormuş oysa. Ağaçlar, kelebekler, gökyüzü, karıncalar, tırtıllar, solucanlar… Binlerce lâkırdının içinde susarak var olanlar varmış.
© Derkenar - Sitedeki içerik 5846 sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Yasası ile korunmaktadır. Yazılı izin olmadan kopyalanamaz, çoğaltılamaz, değiştirilemez, başka mecralarda kullanılamaz. Ancak uzunluğu 200 kelimeyi geçmemek, yazar adı ve kaynak belirtmek ve bu sayfaya link vermek kaydıyla yazılardan alıntı yapılabilir.
(Ayrıntılı bilgi için, bakınız »
Derkenar'ın Manifestosu)
Şu an 169 cici çocuk Derkenar'a bakıyor
Yazı Boyutu
Büyük
Standart