İlyaz Bingül - 2 Mart 2010
Sevgili arka'daşım Pierre Bourdieu'nün sıkı bir eleştirisini yaptığı eğitim kurumu; kültürel sermayenin dağılımına ve toplumsal uzamın yeniden üretimine katkıda bulunması hasebiyle evlilik stratejileri, veraset stratejileri, ekonomik stratejiler türü kökenlerin uzantısı olarak, seçilmiş olanların ölene dek sahip oldukları "...'nın mezunu" bir aidiyetin, örgütlenmenin, imtiyazlarla donatılmış sıkı cemaatin damgasını taşırlar.
İleri toplumlarda, sözcüğün ortaçağdaki anlamıyla bir 'birlik' üyesidirler; bir soylular birliğine, yani tahakküm etmeyi kendilerinde hak ve meşru görenlerin sınırları sıkı sıkıya çizilmişler kümesine.
Öte yandan da "birey, birey" deyu vıraklarlar; kesin olarak bireycidirler, ama asla birey değildirler, örgüt adamıdırlar. Fundamental sekülerdirler, öte yandan acımasızca cemaat adamıdırlar. Asla aralarına giremezsiniz, katılamazsınız, mümkün değil; bak şu işe, bu "cübbe aristokrasisi" mensupları hep katılımcı, eşitlikçi, demokrasici havarisidirler. Bu iyi eğitimciler tek kelime ile totalitaristtirler, baskıcıdırlar; ne tuhaf, habire "özgürlük", "düşünce özgürlüğü" diye havlarlar ve tabii ki "eğitim şart" derler. Ne için?
"Eğitim şart" söylemi, mevcut düzeni; iş çevresi ve siyasî yöneticilerin, hariciye, mülkiye bürokratlarının, tıp, hukuk, eğitim vb kurumların başını tutanların oluşturduğu zümrelerin körüklediği, okula bağlı ve aileden miras alınan kültürel sermayeye göre oluşturulan ayıklama işlemini ve toplumsal ayrımcılığı ayakta tutar.
Norbert Elias'ın "Uygarlık Süreci"nde, devlet oluşumu süreçlerini açıklamak için bize sunduğu kavramlardan biri şiddetin tekelleşmesi, öbürü de feodalleşmedir. Bu iki kavram da Osmanlı-Türkiye Cumhuriyeti sürekliliğini ve değişimini açıklamamıza, bütünüyle örtüşmemesine karşın, olguları, olayları bir düşünce düzleminde dizmemize kimi iz uçları sunar.
Tekelleşme mekanizmasının ilk aşaması, kaynakların gittikçe daha az sayıda insanın ve sonunda tek kişinin eline geçmesidir, ki bu, tarihsel Avrupa devlet oluşumu ve Osmanlı örneğinde "mutlakiyetçilik" olarak tezahür eder, adlandırılır.
İkinci aşama ise, merkezileşmiş ve tekelleşmiş kaynaklar üzerindeki denetimlerin bir bireyden daha fazla sayıda kimseye geçmesi ve sonunda birbirine bağımlı insan ağının üzerinden işleyen "özel" bir tekelin kamusal hale gelmesi, ki bu, Avrupa'da burjuva devrimleri sırasında gözlemlenir: Profesyonel silâhlı güçler, girişimciler, bürokratlar, hukukçular, entelektüeller, bilimadamları, medya mensupları, tıpçılar, eğitimciler gibi yeni tabakalar, çıkar grupları, güç odakları modernleşen toplumlarda egemen konumlar elde ederler; devletin tekelinde bulunan görünür şiddet bu eğitimli çıkar odakları arasında paylaştırılır ve artık şiddet görünmez hale gelir.
Avrupa aristokrasisinin yerine ekonomi uzmanı sınıfının geçmesi bu gelişime örnektir. Osmanlı'nın 19. yüzyılında Batı eğitimi görmüş bürokratların yükselişi de yaşanan bu süreci öykünmeye örnek teşkil eder.
1980'lerden bugüne Türkiye'de yaşananlar, şiddetin devlet tekelinden yeni çıkar gruplarına dağıldığını bize gösteriyor. Örneğin, ne "istibdat döneminde" tanık olunan sansüre, ne de yasaklanacak kitaplara bilirkişi imzası veren Sulhi Dönmezer'lere artık rastlamıyoruz. Çünkü "genel yayın yönetmenleri", "editörler" üstleniyor o sansürcülüğü; kitabınız mahkemeye verilmiyor, geri çevriliyor yalnızca, yazınız yayınlanmıyor "yayın ilkelerimiz gereği"nce.
Kuşkusuz son derece demokratik bir işleyiş bu! Gazete / tv / banka / üniversite müdürü olmak için de kuşkusuz "eğitim şart"ı dayatmak şart.
Modern devletin denetim kurabileceği tekelleşme sürecinde kamusal bilgi alanı hayatî önemdedir. Bilginin resmîleştirilmesi, metinleştirilmesi ve merkezileştirilmesiyle yönetimde iş görecek olan soyut bilgi bütünü tekelde tutulur. Buna bitişik, toplumu gözetleme kabiliyeti gelişmiş iletişim araçlarının gelişimine hız verilir: Demiryolları, telgraf, günlük gazeteler, radyo, televizyon, sinema, müzik, sanat etkinlikleri, internet vs.
Toplumsal yapılar, onları kuran, güçlendiren ve değiştiren aktörler olmadan kendi başlarına var olamazlar. Modernleşme, aynı zamanda eğitim, toplumsal aktörlerin oluşumu ve biçiminin değişimi anlamına da gelir. Toplumsal grupların, blokların, aktörlerin, çıkar gruplarının yükselişi ve düşüşü iktidar kaynaklarının farklılaşmasıyla bir arada gerçekleşir.
Örneğin sanayileşme sürecine dahil olmuş düşük gelirli emek-yoğun işgücü önemini yitirir, 'sanayisizleşme' sürecinde ise (bilişim, iletişim, hukuk, eğitim, tıp, medya, reklamcılık, danışmanlık, finans, mankencilik, sanatçılık, bilmem ne uzmancılığı vb.) yüksek gelirli bilgi-yoğun emek, çalışma ilişkilerinde öne çıkar. İşte tam bu değişim eşiğinde eğitim başat öğe sayılıp dayatılır. Devlet tekelinde biriken güç, eğitim almışların eline paylaştırılır ve şiddet uygulayıcılar bu "iyi eğitim almış"ların içinden çıkar.
Ben bunları türkçe dedim. Fransız kibarı ve de filozofu Deleuze olsa idim şöyle derdim:
"Eğitim şart"çılar tabakasının bilgi-yoğun emeğine mensupları, "çok geniş bir meslek yelpazesindeki profesyoneller (öğretmenler, psikiyatristler, her çeşidinden eğitimciler, vs.) geleneksel olarak polise ait olmuş işlevleri yerine getirecekler."
Ernst Gellner çok net yazar:
"Modern toplumsal düzenin temelinde cellat değil, profesör vardır. Devlet gücünün başlıca aracı ve sembolü giyotin değil, devlet doktorasıdır (doctorat d'état)".
"İyi eğitim almamışlar" modern insan olma vasıflarını da yerine getiremedikleri için toplum içine dahil edilmezler. Ancak şiddet uygulayanlar = eğitime sahip olanlar, insan olma vasfına sahiptirler. Buna "'İnsan Hakları' Kimin Hakkı" adlı yazıda değineceğim.
Modern devletlerin oluşumu farklı iktidar bloklarıyla ilişki kuran yeni toplumsal grupların ortaya çıkışını beraberinde getirir. Diplomatlar, memurlar, hukukçular, öğretim görevlileri, entelektüeller, gazeteciler, sanatçılar vb.'nin oluşturduğu bu heterojen orta sınıf modern devletin yasal otoritesinin kurulmasında ve uygulanmasında büyük rol oynar; kendi konforunun korunması karşılığında sermaye hareketlerine, eş deyişiyle "kapitalizmin ürettiği son kod faşizm"e rahatlıkla evet der, dahası, biricik körükleyicisi olurlar.
Bütünleştirici bir seküler ideolojiyi önceden eşi görülmemiş bir baskıyla çatısında toplayan totalitarizm modern bir siyasal tehlikeydi. Bedeli ne olursa olsun refah ve iktidar peşindeki bireyin, burjuvanın zaferi anlamına gelen eğitim kurumu da, özetleyin, toplumsal eşitsizliğin perçinlendiği ve meşrulaştırıldığı totalitarist bir mekanizma olarak iş görür. 1980'lerden itibaren Türkiye'de de görünen, kurulan tezgâh budur: Eşitsizliğin eğitim sopası ile perçinleştirilmesi ve meşrulaştırılması; devlet tekelindeki -görünür- şiddetin iyi eğitim almış bedenlerin görünmez eliyle uygulanması.
Modern yönetim, onun kurum ve kuralları, toplumsal ilişkileri, toplumsal gerçekliği biçimleyerek mutlak bir iktidar yapısı olarak karşımıza çıkar. Burada yeni olan, iktidar ilişkilerinin ve şiddet uygulayıcıların görünmez oluşudur. Bu, yönetimin öznesi olmayan bir iktidarı temsil etmesini de ardı sıra sürükler. Öyle ki, kimin kime hükmettiği bilinemez hale gelir.
Sanayi toplumunda çalışmak, fizikî bir güç uygulamak demek değildir. Çalışmak artık saban sürmek, ekin biçmek ve harman dövmek anlamına gelmiyor. Çalışmak, temelde, artık şeylerin değil, anlamların üstesinden gelmek demektir; diğer insanlarla iletişim kurmayı ya da bir makinenin denetim mekanizmasını beceriyle idare etmeyi gerektirir.
Doğanın çetin yüzünü gösterdiği, doğal maddeye doğrudan fiziki insan gücü uygulamayı gerektiren işlerde çalışan insan sayısı, teknolojinin de yardımıyla, sürekli azalmaktadır. Çoğu iş, herkesin anlayabileceği bir tür standart dil aracılığıyla açıklanan çeşitli düğme, şalter ve vinçlerin denetimini içermektedir. Yüksek teknoloji, sürekli büyüme beklentisi, standart dil üzerine yükselen böylesi bir toplum, bütünüyle cemaat dışı bir eğitim sistemini gereksinir, yani her birey, ait olduğu yerel grup tarafından değil, uzmanlar tarafından eğitilmelidir. Modern toplumda atalar kültü ve onun terbiyesi değil, "eğitim şart"tır.
Modern / sanayi toplumunda iş hayatına atılacak kişi örgün eğitimden geçmek zorundadır ve öyle ki bireylerin iş bulabilmeleri, onur, güvenlik, konfor ve özgüvenleri eğitime bağlıdır; eğitim gördükleri kültürün sınırları, soluk alıp verecekleri dünyalarının sınırları haline gelmiştir -düzüşmeleri, doğurmaları, çocuk, kadın imgeleri, eğlenceleri vs. hep bu sınıra dahildir.
Şimdi sorun, Negri ve Hardt'la birlikte söylersek, isyan edilecek düşmanın nasıl belirleneceğidir.
Eğitim kurumu, eğitimli kesim, Türkçe'de "iyi eğitim almış" deniyor şu günler, savaşmamız gereken birinci dereceden düşmanlarımızdır. Bu adamlar geleceğin en süzme tahakküm uzmanları olarak toplumu baskı altına alacaklar, aldılar, alıyorlar.
Ey 'Bilgi Cumhuriyeti'nin bilgi-yoğun emeğin çocuğu! Gelecek yaşam senin eserin olacak! Piyasa toplumunun liberal kavrayışlı, para kafalı "iyi eğitim almış" tek satır okumaz ve tek satır yazmaz okur-yazarları; Türkiye'nin zenginliğini kemiren ve kaymağını sömüren günümüz ve yakın dönemin en tehlikeli yaratıkları olarak yontulmaktadır.
1950-1980 Türkiye'sinde "okusun da adam olsun" denirdi; iyi kötü "adam" da olurdu albay çocuğundan kapıcı çocuğuna, manifaturacı çocuğundan işçi, hatta işsiz babanın çocuğuna, aynı okullarda, aynı sıraları paylaşarak. Bugün ise kimi çocukların "adam" olması mümkün değil.
"Okusun da vatana millete hayırlı olsun" da denilirdi. "Eğitim şart"çıların lûgatinde asla böyle boş sözlere yer yok. İyi bir şirkete kapağı atmak, kariyer yapmak, Tarancı'nın otuz beşine varmadan milyon doları cukkalamak, zırhlarla tahkim edilmiş hayattan bir gelecek kapmak, kapkara alınlarının yazısı.
Bilenler hatırlar: "Okuyup doktor olacak, anasına bakacak" denirdi; o "doktor" hasta yatağında handiyse anasını (...) soyacak -"eğitim şart" düsturu gereği.
Özel mülkiyetin ikizi olup dışlayıcılığı ve ayrımcılığı keskinleştiren "eğitim"in adil ve hakkaniyetli olması için ilk elden özel okullar, özel hastahaneler ve özel televizyonlar başta olmak üzere manken ve mal vitrinlerinin kapatılması, yıkılması şart.
"Eğitim şart"ın şartı, demokrasi ve insan hakları. Öyleyse bir sonraki yazı: "'İnsan Hakları' Kimin Hakkı?"
Bitirirken bir tutam edebiyat:
Dumanıyla ve tütün fabrikaları, dokuma tezgâhlarının gürültüsüyle ta ufka kadar takip ediyordu bizi kent.
Kaldırımın bir yanında, miskin tembellerin patates fiyatlarından yakınan edasıyla bilmediğim bir yabancı dilde, havanın temizliğinin her şeyden önemli olduğunu bilenlerin dilinde şöyle diyordu:
"O husband, we shall never be well, we nor our children while we live in the smell of this Cities Seacoale smoke." (Ah kocacığım, kömür dumanına ve isine bulanmış bu şehirleri soludukça ne biz ne de çocuklarımız asla huzura kavuşamayacağız.)
Karşı kaldırımda, bira kokulu ağızlarla "Die Stadt macht frei" (Şehir adamı özgürleştirir) diyen kalabalık, "Arbeit macht frei" (Çalışma adamı özgürleştirir) yazan tabelânın altındaki kapıya yürüyordu.
İki yanınca düzensiz bir biçimde, birbirine omuz vermiş, çoğu camsız ya da yağlı kâğıt gerilmiş pencereli işçi evlerinin dizildiği kaldırımsız, inişli çıkışlı dar sokaklar; kışları çamur deryasında ite kaka giden at, eşek arabalarının yol yol tekerlek izleri, pis su birikintileriyle, patlıcan mevsiminde toz bulutu, çöp ve öküz, eşek, at, tavuk pisliğiyle doluydu. İşçilerin bu yığılma bölgesinde ne lâğım, ne atık su kanalı vardı, ne de evlerin özel helâları. Elli bin götün dışkısı, elli bin ağzın tükrüğü ve kusmuğu, elli bin çift elin yoğurduğu bin bir çöp, gece boyunca yollardaki yağmur suyu kanallarına atılıyordu. Çöpçülerin günlük darbeleri sağlığı ve tarihi tehdit eden bu pislik yığınının yaydığı ağır kokuyu ve rezil manzarayı silemiyordu. Hemen hemen hiç kimsenin okuma yazma bilmediği bu sokaklarda sağlığın, ahlâkın, nezaketin ve edebiyatın yeri yoktu. Bu mahalleler ve külliyen bu halk, dibine kadar sefalete ve bayağılığa batmıştı.
Ev içleri peki, bundan farksız mıydı? Temizlikten eser yoktu. Hırsızların çalacak bir şey, okuryazarların söylecek bir söz bulamadığı bu, evler mi diyelim barakalar mı diyelim; bu barınaklarda yalnızca işçiler değil köpekler, civcivler, tavuklar da barınıyordu, lâğım fareleri, tahta kuruları ve bitlerden gayrı.
Bunları yazarken ben mi abartıyorum, yoksa bunları yaşarken onlar mı abartıyordu?
El emeğiyle geçinen bu canlı türünün tekdüze yaşamı gökyüzünde dağılan ince, seyreltili gri duman öbeklerinin hüznüne de, masmavi göklerin umuduna da kapalıydı. Ya peki sözler, sözcükler? Hiçbir edebi değere sahip değildi. "Ağız sanatları" hâlâ etle, elle, dişle ve tabi ki bağırsaklarla icra ediliyordu. Bu sanat, çokçası sulu bir sanattı: Şarap en gözde malzemeydi, meze olarak da her çeşidinden küfür masaya serilirdi. Ağza pek yakışan bu küfürler okuryazarların kutsal mekânı kâğıda alınmazdı. "Ağız sanatları" meyhanelerin, kahvehanelerin, hanların, dil diplomatları yitik kişilerin meskeni "köfteci"lerin, hamamların duvarları arasına sıkışmıştı.
Çevresi yüksek duvarlarla sarılmış büyük imalâthanelerin içine kapatılmış ter oğlanları çalışma sırasında küfür edemez, edep dışı sözler söyleyemez, alay, kavga, dövüş edemez, hatta öbür çalışanların dikkatini dağıtacak hikâyeler anlatamazdı. Bu yanıyla atölyeler yazarların sessiz beyaz kâğıdına ne kadar da benziyordu. Emek, atölyelere, büyüyen fabrikalara tıkılırken, söz, ayıklanarak kâğıda, azar azar kitaplara, ardından da fabrika büyüklüğünde kütüphanelere tıkıştırılıyordu. Aylaklık, tembellik, işsizlik ne kadar ayıpsa, artık okuma yazma bilmemek de o kadar ayıptı ve hor görülmeyi hak ediyorlardı.
Matbaa sanatlarından kâğıtçılık ve basımcılığın en gözde uğraşlar olmaya başladığı bugünlerde "ağız sanatları"na düşkün halk kimileyin açlıktan kırılıyor, şiddete başvuruyor, ekmek karnesi, kara ekmek, su ve ot kökleriyle beslenirken, şahane iştihalarıyla azmış tüccarlar, bankerler, pahalı beygirlere binen beyler baharatlarla tatlandırılmış yemeklerle, pek düşkün oldukları kızartma et çeşitleriyle saray yavrusu mütevazı konutlarında düzenledikleri ziyafetlerde "boğaz sanatları"nı geliştiriyorlar ve çok zamandır da sadece kendi türlerini düzmüyorlardı.
"Kara cahil bu eşşekler, bu öküzler güdülmeye mahkûm" diyen mülk ve mevki sahibi iyi aile babalarının çocukları, devraldıkları mülkleri ve mevkileri meşrulaştırmak için "Eğitim şart! Her işin başı eğitim!" demeye başladılar. Babalarına ve miraslarına kene asalaklığıyla yapışıp kimileyin süzme sünepe, kimileyin vahşi süsü verilmiş köpek sadakati tasmasıyla bağlı sanatperestlerden bu yüzden mi tiksindim?
Olumsuz eleştirmişsiniz ancak iyi eğitim ve bir yere kadar öğretim bence de şart. Ben aksine ülkemizde medyokrasiden rahatsızım. Eğitimin iyisi nasıl olacak derseniz bilmiyorum ama bir benzetme yapabilirim: Meselâ sigara içen babalar çocuklarına "sigara içme" dememeliler. Meselâ temel müzik eğitimi helvacıoğlu flütlerden salya akıtmaktan ibaret olmamalı. Ne bileyim, iyi eğitim sonucu dükkân isimleri ülkenin kendi dilinde olmalı. Cevaplardan, Avrupa'dan alıntılardan çok bu topraklardan sorularımız olmalı belki de. Bilemiyorum. Saygılar.
Çağrı Coşkun - 2 Mart 2010 (17:57)
Büyükannesinden devraldığı ıslak bir jikleti sorgusuz sualsiz çiğneyen yukarıdaki yorum sahibi, biraz zahmete girip bu yazıdan anlaya anlaya ne anladığını da bir anlatabilseydi, belki biz de eğitimin "şart" değilse bile en azından mevzi olarak faydalı olabileceğini düşünebilirdik.
Ama muhtemelen üniversite mezunu olan ve anladığım kadarıyla kendisini toplum ortalamasının üstünde gören bu kıymetli kardeşimiz, meramını anlatacak üç beş cümleyi bile bir kahvehane lâklâkasından daha incelikli ifade edemiyor. Yine de mediokrasiden yakınacak kadar 'aşkın' birisi olduğunu hissetmiş bulunuyoruz.
Her neyse, tabii ki hamhalat kafa gürültüsünün de dile getirilme özgürlüğü olmalı. O kadar da kasmaya gerek yok yani.
Ben şahsen bu yazıyı tekrar tekrar okudum ve arada bir dönüp gene okumayı düşünüyorum. Ta ki anladığımdan emin olana kadar. Dahası, sözüme değer verecek olan herkese de "mutlaka okumalısınız" diye tavsiye edeceğim.
Kaleminize ve irfanınıza bereket sayın Bingül. Yeni yazılarınızı da merakla bekliyorum.
Selim Atak - 3 Mart 2010 (18:37)
Bütün mesele de "biraz zahmete girmek"te galiba. Kimileri rahat koltuğunda "fikir" yürütebiliyor. İşin tuhafı, rahat koltuk sahiplerinden olmadıkları halde ve olmamakla beraber, geçici ve izin verilen bir pozisyonda bulunmaklıkları bir yana, bunun farkında olmamakla da malûl olanlar, alâkaları olmayan bu kesimin avukatı haline gelebiliyorlar. Asıl tehlike burada, şiddete maruz kalıp da failleri kimi koşullar altında görmezlikten gelebilen, yerine göre de savunanlarda.
Rahat rahat oturur(oturduğunu/oturacağını zanneder)ken hasbelkader akla gelen harcıâlem şeyler de nedense "düşünce" yahut düşünceye eleştiri addediliyor. İşte kahvehane lâklâkası ve benzerleri buralardan çıkıyor.
Ne mutlu zahmete girerek yazan, okuyan, düşünenlere...
Candan Dinç - 4 Mart 2010 (02:52)
Elinize sağlık, yazınız çok güzel olmuş. Doydu beynim.
Dershaneler, özel okullar kapanmıyor, aksine artıyor. Dershaneye gitmeden ÖSYM sınavlarında başarılı olmak yok.
Çocuğunuzu bu sistemden nasıl uzakta tutmayı düşünüyorsunuz? Bu sistemin içinde "sistem adamı olmayan" birey yetiştirmek için her yol mübah midir? Değilse sınır neresidir?
Barış - 4 Mart 2010 (04:48)
Sayın ilyaz bey, yazınız benim idrak melekem için taş gibi bir yazı ama yine de bir şeyler çağrıştırıyor. Sormak istediğim şu; bu okumuş ve sonra o birliğin asil üyesi olmuş adamlara bir örnek olarak, soyadı Koç ya da Sabancı olanlar olabilir mi? Eğer sizin cevabınız evet ise ben bu yazıyı anlamış bulunuyorum, değilse de eşimden yardım almak durumunda kalıcam.
Pınar - 5 Mart 2010 (16:17)
Yazıda orjinal bulduğum fikir ve saptamalardan oldukça feyz aldığımı söylemezsem İlyaz Bey'e haksızlık etmiş olurum. Kendisi, eğitimin belli bir formuna mı itiraz ediyor yoksa tüm organize eğimitin baştan yanlış olduğunu mu düşünüyor pek anlaşılmıyor ama okuduğumuz eğitim gibi modern toplumun zorunlu ibadet haline getirdiği bir konuda yapılmış aklı başında bir değerlendirme bence.
Yalnız yabancı dilden yapılmış kitap çevirileri gibi karmaşık bir dil kullanıp, bir de olur olmaz ekzantrik Batılı düşünürleri referans alarak, konusu mevcut eğitim düzenini eleştirmek olan bir yazıyı o eğitiminin uzunca bir mesafesini katetmemişler için anlaşılmaz kılmak bana biraz tuhaf geldi. Ki kullanılan tarz, yapılan bir iki yorumdan anlaşılacağı gibi hemen meyvesini vermiş bile. Yani, bir tür eleştirel akıl ve özgürlükçülük cemaatı toplanıvermiş, kendileri gibi düşünmeyenleri cehaletle, tembellikle, kahvehane muhabbeti yapmakla suçluyor.
Nacizane görüşüm odur ki; özgür düşünce, eğer varsa öyle bir şey, bir misyon olmamalı. İsteyen gider arar bulur, istemeyen de neme lâzım deyip işine bakar. Kimse seçimlerinden, olanaklarından ya da sadece kapasitesinden ötürü özürlü muamelesi görmemeli.
Yalçın Şahin - 5 Mart 2010 (17:12)
İlyaz Bingül yazıları
Deniz Türkoğlu
Ama denizi de ne zamanda, ne mekânda, ne mülkiyette zapt etmek mümkün değil. Tıpkı Paris gibi ölüm, uyuşturucu, cinsellik pazarlanıyor her yerde.
ABD'de birçok aile (özellikle de kentli, okum…
Minik Ülkü » Çocuğun istikbali sözkonusu
Milliyet gazetesindeki haberi okuyunca aklıma…
Cekni Kılsın » Vostok Gölü
Cumhuriyetin zorlanarak da olsa itiraf edilen…
Erdem Abaka » Talât Paşa Ruhu
Türkiye Cumhuriyeti mi illüzyon, Mustafa Kema…
Bunak Moruk » Talât Paşa Ruhu
Cumhuriyet bir illüzyon değildi, illüzyonistl…
Selim Doğan Nebioğlu » Talât Paşa Ruhu
Tarih akışı kesintisizdir. Bu açıdan bakıldığ…
Erdem Abaka » Talât Paşa Ruhu
Hikmet Kıvılcımlı
Bugün hâlâ -gözü kararmış vurguncu, derebeği, ezgici olmayan- her Mümin ve Müslüman, o Ganimet Sûre'sinin en birinci ayetini bir, bir daha, namusluca okuyup anlamıya çalışabilir. Kur'an ortadadır.
Erdem Abaka
Bir "milletler topluluğu" yaratma hayalinden bir çırpıda vazgeçerek, adına ihtilâl yapılan halkların kanları ve acıları üstüne çelik bir çekirdek inşa eden İttihatçı zihniyet, Türk halkının sırtına taşınması zor bir yük bindirdi.
Hülya Yalçın
Canlıların yaşam hakları doğumla başlar ve biri diğerinden üstün kılınamaz. Hele ki "KÜRK" kullanmak için öne sürülebilecek hiç bir tartışma götürür mazeret yoktur.
Yüzyılın aşkı: Güzide ve Bilal
Gökhan Akçiçek
Hayat her aşkı sonlandırmak istese de, buna direnen âşıklar, aşkı son nefeslerine kadar taşıyorlar. Gövdeden çıkıp, ruhta eriyen aşk, yaşama sunduğu insan sevgisinin tutkulu bu inadı karşısında, bazen ölümü bile çaresiz kılabiliyor.
"Tababet ve Şuabatı Sanatlarının Tarz-ı İcrasına Dair"
Melih Özel
Hazır giyim elbiselerimi diken kişileri tanımadığım gibi, hastalarımız da kendileri ile ilgilenen hekimleri tanımıyorlar artık. Halbuki ben hastalarımın hatıralarında, diktiği kumaşa, sevgiliye dokunur gibi dokunan dilsiz terzimin bende yer ettiği gibi yer etmek istiyorum.
Hikmet Kıvılcımlı
İşveren Sınıfı, en normal "Sermaye Birikişi" dediği çapulla adam olmuştur. O çapul, işverenin kendi anayurdundaki milyonlarca küçük üretmenin; esnafın, köylülerin mülkceğizlerinden edilmeleri demektir.
Çocukken yağmurun kokusu da başka
Melih Özel
Toprak kokusunu mu özlemişim, çocukluğumu mu? Bilmiyorum. Belki de o kokunun beynimde oluşturduğu elektriksel aktivitenin uyardığı alanlar, o hatıralara aitti. Çok güzeldi o kokuyu yeniden hissetmek.
Gökhan Akçiçek
Bizden başka evrenin tüm konukları hep susuyormuş oysa. Ağaçlar, kelebekler, gökyüzü, karıncalar, tırtıllar, solucanlar… Binlerce lâkırdının içinde susarak var olanlar varmış.
Densizlikler denizinde boğulurken
Melih Özel
"Ben de densizlik yapmalıyım!" diyorum kendi kendime. Başka çaresi yok. Belki böylece boğulmam. Ne bileyim, belki su üstünde kalmanın yolu budur.
Gökhan Akçiçek
Onları tanımanın en kolay yolu, yüzlerine, özellikle gözlerinin içine ısrarla bakmaktır. Bakışlarını ilk kaçıran onlar olacaktır. Neden dersiniz acaba? Her kardeşle azalmanın ıstırabı mıdır bu?
Ali Sedat Çetinkoz
Boyumdan büyük lâflar ettiğime bakmayın, baştan söyledim, bunlar bir demlik çay içilip öyle yazılmış şeyler. Başkaları ülke bile yönetmiş böyle kafayla, ben anayasa kaleme alsam ne olur?
Damgasızların orgazmı 12 dakikaymış
Deniz Türkoğlu
Düşünsenize sayın Ayşe Hanım, hayvanı tam damgalayacakları esnada gelen geçen, bakan eden, öyle olmasın böyle olsun, orasına basma burasına bas diyen bir seyirci topluluğunun önünde yapılır mı bu işler?
Zeynep Bozboğa
2000'li yıllar ise başlı başına fiyaskoydu. Sanmıştık ki 2000'li yıllarda uzaya gideceğiz. Bizdeki de ne hayal gücü ama, Kıbrıs'a git desen gidecek paramız yok, uzaya baya baya niyet besledik.
Hikmet Kıvılcımlı
Toprak toptan Kamu'nun adına, bugünkü deyimi ile "Devletleştirilmiş" bulununca, bu Toprak temeli üzerinde kurulu politika üstyapısı kendiliğinden "Devletlû" (Devletcil yahut alafranga deyimiyle: Devletsel) olur.
Bilge Bozkurt
Gazete, dergi, internet sayfalarında, her gün sayısı artan bu yeni yaşam umutlarına bakınca içim kıymık kıymık oluyor. Öde öde bitmez banka kredileri geliyor aklıma önce, ardından bu kusursuz evciklere sığışmak için ödenen büyük bedeller.
© Derkenar - Sitedeki içerik 5846 sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Yasası ile korunmaktadır. Yazılı izin olmadan kopyalanamaz, çoğaltılamaz, değiştirilemez, başka mecralarda kullanılamaz. Ancak uzunluğu 200 kelimeyi geçmemek, yazar adı ve kaynak belirtmek ve bu sayfaya link vermek kaydıyla yazılardan alıntı yapılabilir.
(Ayrıntılı bilgi için, bakınız »
Derkenar'ın Manifestosu)
Şu an 230 pasif seyirci Derkenar'a bakıyor
Yazı Boyutu
Büyük
Standart