Seyit Balkuv - 18 Kasım 2009
Evet, nasıl bir sorunmuş bakalım bu?
Dünyamız ısınıyor, sorun bu işte.
Hani nesi ısınmış, ben bir şey fark etmiyorum.
Bilim adamları dünyanın ideal sıcaklığının ortalama 14 derece olması gerektiğini söylüyor. Oysa 1950'lerden bu yana dünya yaklaşık yarım derece ısınarak 14,5 derece civarına gelmiş.
Eee?
E'si, böyle giderse 2100 yıllarında toplam artış 3 derecenin üzerine çıkacakmış.
Kardeşim, şey etmeyin insanı yahu, 3 derece için... Klimayı biraz ayarlarsın, olur biter.
Keşke öyle olsa ama pek o kadar basit değil. Bakın dünya ısındıkça neler oluyormuş:
1 derece: Amerika'da yüksek yaylalar çölleşir, tüm eyaletlerde ciddi tarımsal kayıplar olur, Klimenjero erir, Avrupa'da kışlar aşırı soğuk geçer, Avustralya'daki kurbağa, kunduz gibi hayvanların nesli tükenir, mercan resiflerinde büyük tahribat, küçük ada ülkeleri su altında kalır.
2 derece: Okyanus asitleşir, mercan resifleri yok olur, dahası, felâket seviyesinde sıcak hava dalgaları, kıyı şeritlerinde deniz yükselmesi, arktik buz kütlesinin sonu, Akdeniz'de müthiş sıcaklık, kara bağlı su kaynaklarında azalma, canlı türlerin üçte birinde ölüm tehditi...
3 derece: Çöller büyür ve yerleşim merkezlerini içine alır, Avustralya'da ciddi su sıkıntısı başlar, tarım kuzeye kayar, açlık artar, Amazon çölleşir, saatteki hızı 320 km'ye varabilen fırtınalar görülür, Himalayalarda buzlar erir, Hindistan ve Pakistan'da büyük susuzluk yaşanır.
4 derece: Nil deltası yükselen suların altında kalır, Antarktika'nın batı yakası erir, dünya yüzeyinde sular 5 metre daha yükselir, Alplerdeki buzullar erir, Orta Avrupa'da susuzluk başlar, Sibirya'daki donmuş toprak erir, milyarlarca tonluk metan atmosfere karışır ve ısınmayı hızlandırır.
5 derece: Son 55 milyon yılın en sıcağı, medenîyetlerin çöküşü, okyanus tabanından metanhidrat salımı ile hızlanan küresel ısınma, artan tsunamiler, dünyanın büyük kısmı yaşanamaz halde.
6 derece: Kitlesel yok oluşlar, metanhidrat toplarının yarattığı dev yangınlar oluşur, denizler zehirli gazlar salar, insanlığın tür olarak hayatta kalması şüphelidir.
Yahu felâket tellâlı mısın kardeşim? Bu dünya hiç mi yarım derece ısınmamış şu zamana kadar?
1890'dan bu yana en sıcak beş yılı merak ediyor musunuz? En sıcaktan başlayarak: 2005, 1998, 2002, 2003, 2006.
Öhhö, öhöm. Peki, neden dünyada şu anda önemli bir etki görünmüyor madem?
Görünmüyor mu dediniz?
Denizler son yüzyılda görülen yükselmeden çok daha hızlı olarak yılda 3 milimetre yükseliyor. En yüksek yeri 5 metre olan Tuvalu gibi Pasifik ada ülkeleri şimdiden adalarını terk etme planları yapıyor.
Alpler 1950'den bu yana buzullarının yarısını kaybetti. Diğer dağlar da benzer durumda. Bu büyük miktarda temiz içme suyunun sonsuza kadar yok olması tehdidini getiriyor.
Alaska ve Sibirya'da donmuş toprak tabakası çözülüyor, evler ve yollar kullanılmaz hale geliyor.
Kuzey buz denizi erimekte. Ayılar ve deniz aygırları evlerini kaybediyor.
Grönland ve Antartika eriyor, deniz seviyesini yükseltiyor. 2002 yılında dev bir buz kütlesi, onu izleyen bilimcileri hayrete düşürerek birkaç gün içinde yok oldu.
Kuraklık artarken, yağışlar aşırılaşıyor. 2005 yılında Mumbai'ye 24 saat içinde bir metre yağış düşerek tüm zamanların rekorunu kırdı ve 750 can aldı.
Fırtınalar gittikçe daha şiddetli ve yıkıcı oluyor.
2003 yılında Avrupa'da sıcak hava dalgası yüzünden 30.000 kişi öldü. Morglar dolduğu için kadavraların bazıları meyve sebze soğuk hava depolarında saklandı.
Niye ısınıyor bu dünya bu kadar?
Başta karbondioksit olmak üzere diğer bazı gazların atmosferde fazlaca bulunması yüzünden ısınıyor. Bu gazlar atmosferde bir tabaka oluşturuyor. Bu tabaka, dünya yüzeyine çarpıp tekrar uzaya dönmeye çalışan güneş ışınların bir kısmını engelliyor ve dünyaya geri gönderiyor. Böylece dünya aynen bir sera gibi ısınıyor. Zaten bilindiği gibi bu olaya "sera etkisi" deniyor.
Çok mu artmış karbon miktarı?
Hem de nasıl. Şöyle anlatayım: 10.000 yılda atmosfere fazladan salınan karbon miktarının 12 katı son 200 yılda salınmış bulunuyor, tabii gittikçe artan bir ivmeyle.
Peki, nereden geliyor bu karbonun suyu?
Ağırlıklı olarak fosil yakıtlardan. Yani üretim, ulaşım, ısınma, amacıyla petrol, doğal gaz, likit petrol gazı (LPG), kömür gibi fosil yakıtların yakılması yüzünden. Tabii elektrik tüketimi de büyük etken. Çünkü elektrik, ağırlıklı olarak fosil yakıtların yakılmasıyla elde ediliyor. Örneğin Türkiye'deki kullanılan elektriğin yüzde 81'i fosil yakıt kaynaklı.
Tarımsal gübrelerin toprakta çözünmesi ve organik atıkların çürüyerek metan salımına sebep olması da önemli etken. Ve tabii ormansızlaşma; havayı karbondioksitten arındıracak ağaçların azalması atmosferdeki karbon seviyesinin artmasına yol açıyor.
Çok sinirlendim. Hangi ülkeler pompalıyor bu karbonu atmosfere? Kesin Amerika falandır.
Ülkelerin karbon salım değerleri hesaplanırken bir yıl içinde atmosfere salınan karbon miktarı ülke nüfusuna bölünüyor. Bu hesaba göre Birleşik Arap Emirlikleri, Katar gibi petrol zengini ülkeler fert başına yılda ortalama 40 ton karbondioksiti atmosfere salıyor.
Amerika büyük nüfusu ve 19.8 ton gibi yüksek ortalaması ile karbon salımının baş aktörü olarak görünüyor. Her bir kişi için İngiltere 9.4, Türkiye 4.7, Çin 3.2, Hindistan 1.2 ton salım yapıyor. Tanzanya'nın salımı 0.1 ton, Çad, Mali gibi ülkelerinki ölçülemeyecek kadar küçük.
Hiç bir şey anlamadım. Nedir bu değerler, az mıdır, çok mudur?
Araştırmacılara göre bu kötü gidişatı durdurmak için dünya ortalama değerinin kişi başı yıllık yarım tonun altında olması gerekiyor. Bazı bilim adamları bu rakama ulaşmak çok zor olduğu için 1 veya 2 ton gibi daha ulaşabilir hedefler telâffuz ediyor.
Aman yarabbi! Yani hayat standardımı bir Hint fakirinin düzeyine çekmem mi bekleniyor?
Özellikle refah düzeyi orta veya iyi seviyede diyebileceğimiz kişilerin hayat standardında belli bir düşme beklentisi kaçınılmaz. Bu düşüşün şok edici olmaması işin bazı çözüm önerileri de var.
Bir çözüm önerisine göre kişilerin karbon salımını karneye bağlanacak. Dünyanın doğal yollarla temizleyebileceği karbon miktarı dünya nüfusuna bölünecek. Böylece dünyadaki her bir insan için izin verilen karbon salım miktarı hesaplanacak. Bu miktar karbon kredisi olarak herkesin hesabına sene başında yüklenecek.
Üreticiler de her ürünün üzerine o ürünü üretirken sebep oldukları karbon salımı miktarını yazacaklar. Siz markette alışveriş ettikçe, benzin aldıkça, seyahat ettikçe, elektrik tükettikçe, evinizde ısındıkça elektronik çipli kartınızdan karbon kontörünüz eksilecek.
Avrupa'da bazı ürünlerin üzerine karbon salım değerini gösteren etiketler konmaya başladı bile; tabii şimdilik sadece duyarlı tüketicileri cezbetmek adına.
Tamam işte, kontör bittiğinde Hint fakirinden hallice olacağız demek ki.
Paranız varsa kontörü olup da kullanamayan fakir birilerinden kontör satın alabileceksiniz. Böylece dünyadaki gelir dağılımındaki adaletsizlik de düzelme eğilimine girecek.
Valla, ben pek ikna olmadım. Durum bu kadar kötü olsa politikacılar bu kadar sessiz kalmazdı herhalde, değil mi?
Karbon salımını düşürmek için alınacak en önemli, en birinci tedbir, daha az tüketmek, daha az tüketmek, daha az tüketmektir. Oysa bugün dünyadaki hakim sisteme göre ekonomi çarkının dönmesi ancak artan veya en azından azalmayan üretim/tüketim hareketi ile oluyor. En küçük bir krizde tüketimin azalmasından dolayı bu çarkın nasıl sekteye uğradığını, kapanan, iflas eden şirketleri, işsiz kalanları, toplumsal kargaşayı hep birlikte izliyoruz.
Politikacılar bu gibi kriz durumlarında sistemi canlandırmak için tüketimi özendirecek tedbirler almaya, böylece oluşan gerilimi azaltmaya çalışıyorlar. Her şeyin böyle bıçak sırtı gittiği bir ekonomik sistemde bizi yönetenlerin ortaya çıkıp da "dünya ısınıyor bu yüzden tüketimi 5 kat, 9 kat hatta 20 kat azaltmamız gerekiyor" demesini nasıl bekleyebiliriz ki?
Politikacılar Kyoto'da olduğu gibi bazı iyi niyet toplantıları yapıyorlar, bazı kâğıtlara imzalar atıyorlar. Fakat eve gidince yine bildikleri gibi davranıyorlar. Yani politikacıların çoğu aslında her şeyin farkında fakat kapitalizmin hayalet patronu onların elini dilini bir güzel bağlıyor.
E, hadi politikacıları anladık diyelim, medya niye bu kadar sessiz?
Günümüz medyası ekonomik büyümeye dayalı sistemin çığırtkanı rolünde olduğundan tüketim karşıtı bir tavır alması mümkün değildir. Az önce de bahsedildiği gibi ekonomik büyüme ve karbon salımı kontrolü asla bir arada olamıyor. Ya biri, ya diğeri tercih edilme durumunda, ikisi birden değil.
Kaldı ki, medyanın kendisi de tüketimle besleniyor. Örneğin gazeteler tirajını arttırmaya çalışıyor. Böylece hem tirajdan hem de tirajın getirdiği yağlı reklâm pastasından mümkün olduğu kadar çok pay almaya çalışıyor. Yani ikinci sayfasında tam sayfa otomobil reklâmı alan bir gazete ana sayfasında nasıl olup da "araba almayın, çünkü yakıt tükettikçe dünyanın yok oluşuna katkıda bulunuyorsunuz" diyebilir ki?
Neticeten, yumurta kapıya gelinceye kadar medya ve politikacılar küresel ısınma konusunda üç maymunu oynamaktan başka çare bulamıyor. İş işten geçtikten sonra fazlasıyla "ben demiştim" diyen çıkacaktır elbet.
Yani kimse bir şey yapmıyor, herkes seyrediyor öyle mi? E pes vallaha.
Hiçbir şey yapılmıyor demek doğru değil. İyi niyetli birçok çalışma var. Meselâ GDP (Global Disclosure Project) adında kâr amacı gütmeyen bir organizasyon özellikle büyük şirketlerle temasa geçiyor ve şirketlerin kendi karbon salım değerlerini ölçmeleri konusunda teşvik ediyor. Şimdiye kadar 2000 kadar büyük şirket bu çağrıya cevap vermiş ve karbon salımını azaltma konusunda ileriye dönük hedefler belirlemiş. Bazı şirketler bu organizasyonda daha aktif roller almış.
Hele şükür, bir tane olsun olumlu gelişme duyduk. Demek insanlık bu işin de üstesinden gelecek evelallah.
Maalesef pek öyle görünmüyor. Bir kere bu çabalar çok sınırlı. Ayrıca şirketlerin inisiyatifine bırakılmış, hiç bir hukuki kural, zorlama ve sınırlama yok. Zaten bu programlara dâhil olan şirketler bile karbon azaltma hedeflerini belirlerken asla üretimi kısmayı, daha az tüketimi teşvik etmeyi düşünmüyor.
Örneğin bir magazin mecmuası şirketi karbon salımını azaltmak adına birkaç sayfasını azaltabiliyor ama daha fazlasını değil. Zira diğer sayfalar alınacak reklâmlar için gerekli. Oysa reklâmlar tüketimi körüklüyor ve bu da daha çok karbon salımı anlamına geliyor.
Ayrıca karbon salımı konusunda duyarlı firmalar karbon salımını azaltma faaliyetlerinin çıkış noktası olarak tüketicilerin daha az karbon salımına sebep olmuş ürünleri tercih edeceği varsayımı ile hareket ediyorlar. Veya bir iyi niyet çabası olarak bu yola giriyorlar. Oysa ulaşılması gereken hedefler tüketicinin tercihi veya iyi niyet yaklaşımları ile varılabilecek hedefin çok ötesinde.
Yav tamam da, bunlar çok fantastik şeyler değil mi? Şu ölümlü dünyada üç kuruşluk zevk almak varken, karbon salmayacağız diye hayatı kendimize zehir etmeye değer mi? Hadi zehir ettik diyelim, dünyanın çoğu bu işlerden bîhaberken benim minimalist yaşantım bu dünyayı kurtarmaz ki? Millet vur patlasın, çal oynasın yaşarken ben duyarlı olmak adına zevksiz, tatsız bir hayat yaşadığımla kalmaz mıyım?
Bulunduğunuz pencereden bakınca dediğiniz belki doğrudur, üstüne söylenecek pek fazla söz de yoktur. Ama gelin bir de duruma şu pencereden bakmaya çalışın:
Vazgeçtiğiniz her tüketimle dünyanın azalan ömrüne küçük de olsa bir katkıda bulunuyorsunuz. Doğa artık bu yükü kaldıramıyor ve sizden onu anlamanızı ve ona uyumlu davranmanızı istiyor.
İyi davranışlar bulaşıcıdır. Çabalarınız çevrenizde fark edilecek ve özellikle genç nesil arasında az tüketime dayanan doğa ile barışık bir kültür oluşacaktır.
Araştırmacıların analizleri doğru ise bizi çok farklı şartların beklediği bir döneme doğru ilerlemekteyiz. Bu döneme yumuşak geçiş yapabilmemiz kendimizi şimdiden bu çağın gereklerine hazırlamalıyız.
Çoğumuzun çocukluğu günümüze göre yokluk içinde geçti. Buna rağmen nispeten bolluk içinde olduğumuz günümüz şartlarında daha mutlu olduğumuzu söyleyemiyoruz. Acaba azla yetinip mutlu olduğumuz eski yıllara dönüş kapıda mı?
Son olarak, azaldığını bildiğimiz kaynakları hoyratça tüketmek bize yakışmaz değil mi?
Pöff, keyfim kaçtı sabah sabah, tamam, peki, hadi söyleyin bakalım, kendi adıma ne yapabilirim?
* Cam, duvar, çatı yalıtımına önem verin.
* Kışın evde kazak giyin.
* Kış aylarında ısınmak için güneşten faydalanmaya çalışın. Yaz aylarında güneş ışınlarının evin içine girmesini engelleyin. (Yaz aylarında klima yerine tavan vantilatörü ile serinlemeyi denediniz mi?)
* Mümkünse odunla ısının. Biraz ilginç gelebilir ama odunla ısındığınızda aslında fazladan karbon salımına sebep olmuyorsunuz. Çünkü yaktığınız ağaç yaşarken fazlasıyla karbonu atmosferden temizlemişti zaten.
* Beyaz eşya alırken yüksek verimli modelleri tercih edin.
* Çamaşır ve bulaşık makinanızı yüksek derecelerde kullanmayın.
* Cihazları stand-by (uyku) konumunda bırakmayın, kapatın. Cihazınızın mekanik kapama anahtarı yoksa anahtarlı priz grupları kullanın ve bu anahtarı kapatın.
* Yalnız yaşamayın, evinizi paylaşın.
* Araba ille de lâzımsa, küçük arabaları tercih edin, gazı köklemek yerine yavaş kullanın ve arabanızı paylaşın.
* Özel oto yerine toplu taşıma araçlarını tercih edin.
* Bisikleti unutmayın, kısa mesafelerde mutlaka bisiklete binin. Ya da yürüyün.
* Zorunlu bir sebebiniz yoksa uçağa binmeyin. Uçaklar birkaç sebepten dolayı aşırı karbon salımına sebep olurlar. Öncelikle uçakla uzun yol kat edilir. Ayrıca uçaklar özellikle kalkış anında muazzam yakıt tüketirler. Üstelik yakıtın sebep olduğu karbon atmosferin üst katmanlarına bırakıldığından yeryüzünde üretilen karbona göre yaklaşık üç kat fazla ısınmaya sebep olurlar.
* Ağaç dikin.
* Tropik gıdalara rağbet etmeyin. Nakliye sebebiyle o gıdalar sofranıza ulaşıncaya kadar kilolarca karbonu atmosfere salıyor. Bu yüzden mümkün olduğu kadar lokal gıdaları alın, hatta mümkünse bahçenizde kendiniz yetiştirin. (Denizaşırı memleketlerden gelen gıdaların kullanıldığı bir akşam yemeği ile bulunduğunuz yere 50 km uzaklıktaki bir kaynaktan temin edilerek hazırlanmış akşam yemeği arasında karbon salımı bakımından 75 kat fark oluyormuş.)
* Mümkünse organik atıklarınızı bahçenize gömerek gübre yani kompost yapın.
* Diğer atıklarınızı elden geldiği kadar geri dönüşüm döngüsüne sokun.
Of aman, ne uzun liste bu böyle? Yok mudur akılda kalıcı kısa bir formülü bunun?
Var tabii, karbon salımını azaltma konusunda bütün tedbirlerin üstündeki birinci kuralı asla unutmayın: Daha az tüketin, daha az tüketin, daha az tüketin.
* Yani İtalya'ya seyahat etmek istiyorsanız "acaba uçakla mı gitsem daha az karbon salımına sebep olurum, yoksa gemiyle mi" diye düşünmeden önce "ne işim var ki İtalya'da, hiç gitmesem daha iyi olmaz mı" diye düşünün.
* İkinci kural olarak eşyalarınızı "tekrar kullanın". Çamaşır makinanız ufak bir arıza yaptı diye yenisini almak için hemen beyaz eşya dükkânına koşturmayın, tamir ettirin.
* Giysilerinizi, eşyalarınızı atmadan önce bir kez daha düşünün mümkün olduğu kadar onarma ve yeniden kullanma yoluna gidin. Her yeni sezonda mağazalara koşturup bir iki yeni giysi almanız da gerekmiyor. Butik vitrininden fırlamış gibi dolaşmasanız da olur, değil mi?
* Üçüncü kural olarak çöplerinizi mümkün olduğu kadar geri dönüşüm döngüsüne sokun.
Valla kusura bakmayın ama ben bu deli saçması şeylerin hiç birine inanmıyorum. Kim bilir hangi kompleks sahibi insanların, hangi kuyruk acısıyla uydurduğu şeyler bunlar?
İnşallah öyledir, ne diyelim.
Zaten olgulara "inanç" boyutunda yaklaşınca verilerin ve realitenin pek önemi kalmıyor. Sağlık olsun, bu tür insanları itikatlarıyla baş başa bırakalım. Ama siz, sağduyulu insanlar, araştırmacıların dediklerine ve iklim değişikliği ile ilgili haberlere kulağınızı tıkamayın.
Öyle ya, bu söylenenler belki de doğrudur, değil mi?
Kaynaklar:
Mark Lynas, Karbon Ayak İziniz (Açık Radyo Kitapları)
Carbon Disclosure Project, www.cdproject.net
Mayer Hillman, Gelmiş geçmiş en bencil kuşağız, http://www.bbc.co.uk/turkish/indepth/story/2008/12/081225_interviews_hillman.shtml
Düşünenlerin düşünceleri
Yaşadığımız dünyaya bir çapulcunun algı düzeyinden bakmıyorsak, ne kadar ciddi bir seçimle yüzyüze olduğumuzu gayet güzel anlatmışsın. Teşekkürler Seyit.
Katkı olsun diye kendi hayatımdan bazı örnekler vereyim:
Biz evimizden televizyonu kaldırarak başladık meselâ işe. Akşam yemeğinden sonra ya oturup kitap okuyoruz ya da sohbet ediyoruz. Bar bar bağıran ve yaldır yaldır kıpraşan televizyona bakıp durmaktan kat be kat olumlu bir vakit geçirme yolu olduğunu söyleyebilirim.
Çöpleri zaten yıllardır ayırır, ambalaj atıklarını ve çürüyüp kokuşacak organik çöpleri farklı poşetlere koyarak atardık. Hiç zor olmazdı. Şimdi bulunduğumuz bölgenin belediyesi bir proje başlattı ve bunu herkes için zorunlu hale getirdi. Süper oldu.
Yiyecekleri (ufak bir kırıntısını bile) asla çöpe atmıyoruz. Ertesi gün ısıtılıp yenemeyecekleri de genellikle birbirine katıp mücver yaparak değerlendiriyor ya da (uygun olanlarını) sokak hayvanlarına ikram ediyoruz.
Eve tavuk falan aldığımda altındaki strafor tabakları atmayıp biriktiriyor ve daha sonra bunları bu "ikram" işi için kullanıyoruz.
El yüz yıkarken ve duş alırken suyu insaflı kullanıyoruz. Temizlik konusunu abartmıyoruz. Meyva sebze yıkadığımız suları eviyeye değil bahçeye döküyoruz. Çay ve maden suyu gibi organik içeceklerin artanlarını veya tortularını bitkilerin dibine, döküyoruz gübre niyetine.
Bu aralar bulaşık makinesinde deterjan yerine arap sabunu, parlatıcı yerine de elma sirkesi kullanmaya başladık.
Kullanmadığımız eşyaları ve giysileri dolaplara hapsetmek yerine mutlaka ihtiyacı olan birilerine veriyoruz.
1500 vuruşluk limit bittiği için burada kesmek zorundayım. Özetle, bu tür duyarlıklara "öf amaaan, ben uğraşamam" diye tepki gösterenleri bencil (hatta ilkel) olarak gördüğümü ve içten içe ayıpladığımı da söylemek isterim. Nokta.
Minimalist Necdettin - 20 Kasım 2009 (11:19)
İklimbilim oldukça karmaşık bir bilimdir; ve bu bilimde bırakın elli yıl sonrasını, birkaç hafta sonrasını bile tahmin etmek oldukça zordur. İnsanların karbon salınımı bugünkü seviyede sürdükçe dünya atmosferinin daha sıcak hale geleceği bilimsel bir varsayımdır, fakat doğrulanması oldukça zordur. Atmosferin sıcaklığını belirleyen birden fazla etken vardır. Yalnızca atmosferdeki karbon dioksit gazının miktarıyla belirlenmez. Başka etkenlerin devreye girmesiyle küresel bir soğuma da başlayabilir, ve biz yeni bir buz devrine girebiliriz!
Peki bazı bilim insanları nasıl bu kadar kesin bir dille konuşabiliyorlar? Kanımca bu bilim insanları bilimden uzaklaşıp dinsel bir dogmatizme kayıyorlar. İnsanlar da bir takım mutlak doğrulara ihtiyaç duyduklarından bu mutlak doğruları sorgulamadan benimsiyorlar. Marksist düşüncenin mutlak doğrularının dünyada etkisini yitirmesinin yarattığı boşluk bu ekolojik mutlak doğrular tarafından dolduruluyor.
Daha az tüketmenin daha iyi olduğunu söyleyebiliriz. Bu bir ahlâkî önermedir, ve, ne yazık ki, doğruluğuyla ilgili hiç bir şey söyleyemeyiz. İnsanlık tarihi bize göstermiştir ki bir takım mutlak doğrular baskıcı rejimlerin temel dayanakları olmuşlardır. Bir de bakmışsınız bir takım insanlar, karbon salınımının azaltılması gerektiği adına, sizin ne kadar tüketeceğinize, ne kadar seyahat edebileceğinize karışıyorlar! Tabi bu karışan insanlar kendilerini toplumdan ayrı tutuyorlar.
Mutlak doğrulardan uzak duralım.
Saygılarımla.
Levent Yaycı - 20 Kasım 2009 (22:03)
Yazıdaki bireysel olarak enerji tasarrufu ve israftan kaçınma ile ilgili kısımlar doğru. Ancak küresel ısınma konusunda aynı şeyi söyleyemem. "Küresel Isınma" dünyada sadece Avrupa ülkelerinin savunduğu, bilimsel değil politik bir konu. Dünya sıcaklığının beşerî etkenlerle arttığı ve karbondioksitle bağlantılı olduğu konusunda bir kanıt yok. Zaten dikkat ederseniz bu propagandayı yapanlar konuyu hemen şu kadar derecede şurası su altında kalır hesabına getiriyorlar.
Avrupalılar bilinçli olarak insanların aklında çevre konusundaki her türlü kötü şeyi "küresel ısınma" kelimesiyle özdeşleştirmeye uğraşıyorlar ve başarılı oldular. Artık kuraklık, yanlış sulama, sel, heyelan gibi kavramların yerini küresel ısınma aldı.
Bu plan o kadar tuttu ki Topbaş bile dere yatağına inşaat ruhsatı verip sel basınca küresel ısınmayı bahane ediyor bahsediyor ve kimse "sen ne saçmalıyorsun, ne ilgisi var" demiyor. Bizim gazeteciler her türlü çevre konusuna duygusal olarak yaklaştığı için "kirletiyorsa biz de karbondioksit salmayıverelim ne olacak" diye düşünüp İngiliz propagandasını aynen önümüze koyuyorlar. Ancak bizden talep edilen şeyleri kabul edersek kalkınma hayalimize elveda dememiz gerekiyor.
Bu işi neden yalnız Avrupalıların kuvvetle savunduğunu da anlatayım.
Karbondioksit salınımı vergilendirilirse en ağır biçimde etkilenecek sektörler, çimento, çelik, gübre, termik santraller (özellikle kömür) ve gazdan yakıt üretimi. Avrupa ülkeleri zaten yıllardır ağır sanayilerini tasfiye ederek yüksek teknoloji, finans gibi sektörlere yoğunlaştılar, bu sebeple ağır sanayiden kesilecek vergi onlara çok dokunmayacak.
Dezavantajlı oldukları konuları, örneğin uçak seferlerine konmak isteyen karbon vergisini ise kesinlikle reddediyorlar. Bu politikanın gözden kaçırılmak istenen asıl destekçisi ise nükleer enerji sektörü. Gelişmiş bir ülkenin enerji ihtiyacını rüzgâr, güneş vb gibi "yenilenebilir" kaynaklarla karşılamak imkânsız olduğundan bu "zamanımız daralıyor" psikolojisini kullanarak nükleer santrallere olan muhalefeti bastırıyorlar. Nitekim İngiltere hükumeti geçenlerde nükleer santralllerin inşa sürecini kolaylaştıran ve planlamaya yapılacak itirazları hızlı şekilde aşacak düzenlemeler getirdi.
İşin Türkiye'yi etkileyen kısmına gelelim. Türkiye gelişmiş Avrupa ülkeleriyle aynı koşullarda karbondioksit salınımını kısma sözü verirse, linyitle (tek yerli enerji kaynağımızdır) çalışan santrallerimiz ekonomik olmaktan çıkacak, ancak karanlıkta kalmamak için devlet mecburen bunları çalıştırarak karbon vergisi verecek. Bu vergiler İngiltere'de okyanusa kurulacak Danimarka malı rüzgâr türbinlerini, İsveç'e kurulacak Fransız malı nükleer reaktörleri finanse edecek.
Bir süre sonra mecburen bizde de Kanada malı bir nükleer santral kurulacak ve linyit santrallerimiz kapatılacak, tamamen dışarı bağımlı ve borçlu bir ülke olacağız. Bu vergiler yüzünden elektrik maliyetimiz artacak, tüm sanayimiz batma noktasına gelecek. Ama olsun, 75 milyon nüfusla "organik tarım" falan yapar geçiniriz...
Bizim gibi alınmadığı birliğe yaranmak için onların kurallarını gönüllü uygulayan enayi ülkeler fazla değil. Bu küresel ısınma propagandasını reddeden ve "ben size vergi vermem, benim kalkınmak ve insanlara iş vermek için üretim yapmam gerekiyor" diyen ülkeler de var. Çin, Hindistan, Amerika, Rusya, yani dünyanın yarısından fazlası bu numarayı yutmuyor.
Karbon vergisi uygulamasında çıkarı olan Avrupa ülkelerinde ise konu devlet eliyle bir tabu haline getirilmiş durumda. Örneğin İngiltere'de küresel ısınma ve çevrecilik söylemini sorgulamaya kalkan kişi kültürel olarak dışlanıyor, sanki ırkçı veya homofobik bir söylemde bulunmuş gibi muamele görüyor. Çevreci "sivil" örgütlerin amacı tüm dünyada böyle bir entelektüel ortam yaratmak.
Bu Türkiye'de gerçekleşirse herhalde Ömer Madra çok sevinir. Böylece konferanslarından ve tercüme kitaplarından iyi paralar kazanabilir, hatta Avrupa Birliği küresel ısınma müfettişi falan olur, bizim paramızla devlete enerji politikası konusunda akıl verir...
Mehmet Kılınç - 20 Kasım 2009 (23:13)
Seyit Balkuv'un yazısı çok güzeldi, Mehmet Kılınç'ın yazısı ise çok doğru. Bu pilav daha çok su kaldıracak besbelli.
Üşenmeyip de yazan, bilgisini, düşüncesini paylaşan herkese selâmlar, sevgiler.
Sadi Akgül - 21 Kasım 2009 (21:52)
Geleceğe yönelik hiç bir çıkarsama bugünden -tabii ki- doğrulanamaz. Doğrulandığı gün ise, zaten iş işten geçmiştir. Eğer şimdiden yanlışlanamıyorsa, bir önerme olarak var sayılmaları ve irdelenmeleri gerekir. Bu tarz varsayımları en olumsuz olanından başlayarak sıralamak ve her birinin üzerinde tek tek durup olabilirlik derecelerini anlamaya çalışmak da bilimin görevidir.
Tabii ki hiç bir görüşü dogma haline getirmemek, yanlış çıkartılabilme kapısını da açık tutmak kaydıyla.
Bu konu özelinde düşünürsek, çevresel felâketlerin tümünü küresel ısınmaya bağlamak, haklısınız, konuyu tek bir bileşene indirgeyip basitleştirmek olur. Kuşkusuz ki yanlış sulamadan orman yangınlarına, arıtılmaksızın doğaya bırakılan sanayi atıklarına, kayalıklara toslayan petrol tankerlerine, depremlere, volkanik faaliyetlere, güneşteki patlamalara, dünyaya çarpabilecek büyük gök cisimlerine, hatta muhayyel Marduk'a kadar bir sürü olumsuz etken sayılabilir. Ve bu etkenlerden her biri gezegenimizin geleceğine ilişkin varsayımları değiştirebilme, hatta temelden geçersiz kılma potansiyeline sahiptir.
Ama kendimizi münazara mantığına kaptırıp, en uç örnekleri cımbızlayarak, taşı gediğine oturtan genellemeler yapma hatasına da düşmemek lâzım. Yani küresel ısınmanın olası sonuçlarına değinenleri uluslararası bir dalaverenin bilinçsiz kuklaları gibi damgalamak da gayet indirgemeci bir tavır oluyor. Her türlü toplumsal hadiseyi falan ülkenin filân ülkeye kurduğu bir tuzak olarak açıklayan komplocu görüşlerden artık sıtkımız sıyrıldı. Bir de alemin "uyanık" bir tek bizim "alık" olduğumuz mealindeki seçkinci çözümlemelerden.
Velev ki bazı ülkeler (örneğin, Avrupa Birliği denen "şer odağı") bizi oyuna getirip cebimizden sızdırdığı paralarla kendi denizine rüzgâr türbinleri kurma planları yapıyor ve biz de bu zokayı yutmak üzereyiz.
İyi de güzel kardeşim, sen okuduğun o gazetelerdeki (hangileriyse artık) çevresel felâket haberlerinin üzerini elinle kapatarak mı okuyorsun? Malûm ülkeler arasındaki "en büyük olma" yarışının gezegen üzerindeki olumsuz etkilerini göremiyor musun? Böyle bir denklemde üzerimize düşen "bize ne atmosferden, ısınmadan, eriyen buzullardan, biz milli servet bazında kaç puan büyüdüğümüze bakalım, bak, Çin, Rusya, ABD öyle yapıyor" demek mi olmalı? Dünyayı yorumlayabileceğimiz bundan başka bir paradigma yok mudur?
Anlaşılmadıysa daha açık ifade edeyim; olabildiğince çok kişiyi -örneğin- lüks otomobil sahibi yapmayı öneren bir yaşam tarzının karşısına "öncelikli hedef, tüm dünyada sefalet içinde yaşayanların hayatlarının iyileştirilmesi ve doğal kaynakların şirket/millet çıkarları adına çarçur edilmemesi olmalı" diyen başka bir görüşle çıkılamaz mı?
Bu durumda, karbon emisyonundan falan söz edenlere "dur bakalım, batılılar kömürü yakıp zenginleştiler, şimdi de sıra bizde, linyit stoklarımız tükenene kadar başka lâf işitmek istemiyorum" demek ne kadar doğru?
Durmuş Düşünür - 22 Kasım 2009 (09:49)
"Paranoyak olman takip edilmediğin anlamına gelmez."
Komplo teorileriyle dalga geçmek iyidir, ben de sıklıkla yaparım. Ama bir konu medyada hep bir ağızdan aynı şekilde sunuluyor diye onu doğru kabul etmek, sorgulamamak bilimsel mantığa ters. Yukarıda yazdığım gibi, tartışmanın tarafı olan ülkeleri ve onların ekonomik özelliklerini görünce ister istemez işin bilimsel bir konudan çok bir uluslararası politik mücadele olduğu izlenimi oluşuyor.
Ayrıca durmuş düşünen arkadaş da benim bahsettiğim yöntemi kullanmış. Yani aşırı tüketim, kaynak israfı gibi kötü şeyleri okuyanın zihninde "küresel ısınma"yla özdeşleştirmeye ve çevre felâketleriyle gözümüzü korkutmaya çalışmış...
Bilmeyenler için tekrar edeyim, karbondioksit zehirli ve çevreyi kirleten bir gaz değil. Karbondioksitle küresel ısınma ilişkisi de kanıtlanmış değil. Ayrıca karbondioksitten çok daha etkin bir "sera gazı" daha var ki üzerinde pek bir kontrolümüz yok: Su buharı. Herhalde kömür santrallerini kapattıktan sonra sıra soğuk suyla banyo yapma kampanyasına gelir.
Mehmet Kılınç - 23 Kasım 2009 (03:02)
Yaşadığı dünyaya karşı duyarlı olan herkesin, kaynakları israf etmemek ve doğal çevreye zarar veren insan kaynaklı uygulamalara karşı dikkat kesilmek gibi bir borcu olduğunu zannediyorum. Küresel ısınma mevzuuna da bu bağlamda bakılabilir.
Fakat, karbondioksitin "zehirli" oduğunu kim iddia etmiş, onu pek anlayamadım.
Bu tür konularda bizim gibi (uzman olmayan) insanların bir tarafta saf tutup kılınçlarını şakırdatmasının acaipliğine bakıp şaşırmakla meşgulüm şu an.
Haddim olmayarak, olup biten her şeyi "dost" ve "düşman" kuvvetler arasında geçen bir tür örtülü harp gibi algılamanın ve fikir beyan eden herkesi bu kutuplaşmanın bir tarafına koymanın acaipliğine dikkat çekmeye çalışıyorum.
Bu arada, "su buharı" ve "kömür santrallerini kapatma" konusunda döktürmüşsünüz. Çarpıtma yeteneğinize hayran kalmamak elde değil.
Buna rağmen, yine de yazdıklarınızı ilgiyle izlediğimi belirtmeliyim. Bize farklı bir bakış açısı sunuyorsunuz.
Yüzüklerin kardeşliği adına...
Durmuş Düşünür - 23 Kasım 2009 (10:27)
İnsanoğlunun, Dünya'nın oluşmasına, canlının ve türlerin var olmasına yaptığı etkiyi göz önüne aldığımda, hiç bir gerginliğim kalmıyor benim. Dinozorlar, Atlantis... Bunların yok oluşunda pek etkimiz yok zannederim. Geçmişte olduğu gibi, gelecekte de bizden bağımsız olarak, Marduk veya "Doğal Seleksiyon", hükmünü icra edecektir. 2012'ye de yalnızca 3 yıl kaldı, sabırlı olmalıyız.
Çocuklarımıza ev, üniversite parası; emeklilikte hayat standardı garantisi tabii ki düşünülecek ama şahsen ben "ölümün o muhteşem kapasitesini " ıskalamak da istemiyorum...
Ali Sedat Çetinkoz - 23 Kasım 2009 (11:27)
Üstad-ı azam Engin Ardıç, Sabah'taki köşesinde dün muhteşem bir yazı yazmış, diyor ki:
Kimine göre "Marduk" gelecek, kimine göre güneşin samanyolunun merkeziyle aynı düzleme gelmesiyle birtakım "kozmik enerjiler akacak" (o enerjilerin ne menem şeyler olduğunu söyleyebilen yok), kimisi göktaşı bekliyor, kimisi nükleer savaş... Kıyamet mi kopacak, insanlık yepyeni bir altın çağa mı girecek, salla salla gitsin. (...)
Kafası iyice karışan seyirci aval aval bakıyor, paracıklar da ceplere doluyor.
O yazıyor, biz aydınlanıyoruz. Dün itibariyle (22 Kasım 2009) Marduk konusunun bir çeşit "2012 ticareti " olduğunu söylediğine göre kayıtsız koşulsuz inanacağız tabii.
Fakat, bundan beş altı sene evvel Burak Eldem'in konuyla ilgili kitabına iştiyak dolu bir önsöz yazarak, köşesinde ve televizyon ekranında öve öve göklere çıkartarak destek veren ve kitabın birkaç baskı yapmasını sağlayan kişi de Engin Ardıç adında bir zat-ı muhteremdi yanlış hatırlamıyorsam.
İsim benzerliği olsa gerek.
Ya da burada telâffuz edemediğim başka bir şey.
Acaba aradan geçen zaman zarfında üstad "benim bu konudaki görüşlerim 180 derece değişti, sizi kandırıp 'saçma sapan' bir kitaba dünyanın parasını verdirttiğim için özür dilerim" mealinde bir yazı yazdı da ben mi kaçırdım?
Yoksa "nasıl olsa bunların hepsi kaz, bugün ne yazsam ona inanırlar, yarına kadar unuturlar, salla salla gitsin" diye mi düşünüyor?
Battal Takoz - 23 Kasım 2009 (11:47)
Engin Ardıç'ın sergilediği tutarsızlıklar ve yaşattığı hayalkırıklıkları beni çok düşündürür. Sıkı kalemdir, bilgilidir. Ama kırgınlıktan belki, bazen çok şaşırtır.
2012 ticareti konusunda yazdıklarına katılıyorum. Ama Burak Eldem'in kitabı biraz farklı. Okuyanlar bilir, Amerikanvari bir fantezi değildir. Yoğun çalışmalar neticesinde ortaya çıkmış tuğla kalınlığında dikkate değer bir kitaptır. Hatta "yahu ne oluyor kıyamet mi kopacak yoksa" tedirginliği yaşayan okuyucuya konuyla alâkalı bilgiler sunan, pek çok kaynaktan beslenerek özellikle yabancı literatürü takip edemeyecek okura faydalı olabilecek bir çalışmadır. En azından bireysel araştırma hevesi ve karşılaştırma fırsatı yaratır. Kitabın içerdiği siyasi ve tarihsel mesaj hakkında fikir verebilecek bir kaç yazı Derkenar'ın "Kitap Kurdu" bölümünde de mevcut. (Gizemli Dev Gezegen)
Bende çok hayal kırıklıkları yaratan ekşimiş ihtiyar Ardıç'ı herkesin eleştirme hakkı var. Öte yandan Marduk'la Randevu hakkında da herkesin görüşü kendini bağlar elbette. Ancak dikkate değer bulduğum Marduk'la Randevu hakkında lüzumsuz bir menfi önyargı oluşmaması ve olaylara önyargılara teslim olmadan bakabilmek için bunları ifade etmem gerektiğini düşündüm.
Bana göre Eldem'in kitabı yabana atılacak bir kitap değil, sanırım Ardıç da bahsettiği tüccarlarla Eldem'in kitabı arasındaki farkı unutacak kadar hafıza zaafına uğramamıştır henüz.
Erdem Abaka - 24 Kasım 2009 (09:23)
Dünya kaynaklarının pervasızca tüketilmesi konusunda "Batı" oldukça sabıkalı. Hoş "Batı" diye yekpare bir medenîyet var mı o da ayrı bir soru. Acaba mesele, kendi refahı için gözünü karartmış bir hasta sistemin en son ve en iyi sistem olarak bize yedirilmeye çalışılması mı?
Seyit Balkuv'un yazısı çok faydalı. Pek çok kaynağı tarayarak elde edebileceğimiz bilgileri hap yapmış vermiş. Küresel ısınma meselesi nereye varır bilemem. Benim kişisel görüşüm, küresel ısınma olsun olmasın tüketimin makul ve mantıklı bir düzeyde tutulması. Ölçüm de şu: Hayatında olmasa da olur bir şeyi alma, tüketme.
İçim acıyor elbette acımasızca tüketilen kaynaklar karşısında. "Vallahi bir kıymetsiz canım var, kaybedecek şeyi olanlar düşünsün biraz da" diye geçiriyorum içimden çok zaman. Sonra kızıyorum kendime.
Hayatın canlı ve cansız bileşenleriyle bir bütün olduğu düşüncesinden hareketle, çevresine ve başka hayatlara saygılı olmak için küresel bir felâket olmasını beklememek gerektiğini düşünüyorum.
Bana göre asıl odaklanmak gereken nokta şu: Bütün bu sanayileşme ve kaynak tüketimi neticesinde elde edilen kazanımlar ne oluyor? Nereye gidiyor? 25 yaşında bir taze kocasının aldığı 200 milyarlık jiple çocuğu okula bırakıp oradan migrosa gidecek diyeyse bütün bunlar kalkınma ve sanayileşme, bana bir şey ifade etmiyor.
Dünyanın çeşitli yerlerinde insanlar içme suyu bulamazken apartman bahçesinde çim sulanacaksa bu refah anlayışını sorgulamak mı geri kafalılık olacak? Newyorklu bir broker Rolex takacak ya da sonradan görme bir tüccar Serdar Ortaç'ın kafasından aşağı peçete dökecek diye kazanılıyorsa bu paralar ve bu paralar kazanılacak diye dünyanın içine ediliyorsa, bana göre vallahi indirin şalterlerini santrallerin. Kilitleyin kapısını rafinerilerin.
Ya da bırakın dağınık kalsın. Ellemeyin inceldiği yerden kopacaksa da.
Erdem Abaka - 24 Kasım 2009 (11:03)
Burak Eldem'in Marduk'la Randevu kitabı, uçuk kaçık bir new age kehanet kitabı değil, katılmayalım, yine de yabana atılamayacak sosyolojik tezler içeren bir kitaptır. Ben okudum. "2012 yılında kıyamet kopacak" falan demiyor. Özetle, "2012 yılına yaklaştıkça (iklim değişikliği nedeniyle) gitgide artan doğal afetler sonucu bazı bölgeler kuraklaşıp üzerinde yaşanmaz olmaya başlayacak ve zorunlu göçler olacak, bu toplumsal baskı sonucunda bazı iktidarlar çökecek, dünyadaki siyasal düzende ciddi değişmeler gerçekleşecek" diyor. Bunu da taa binlerce yıl öncesinden alarak ve kadim kültürel kodlarımızı tel tel tarayarak yapıyor.
Belli ki Ardıç biraderimiz aradan geçen bu birkaç yıl zarfında kitabın yazarı Burak Eldem'e küsmüş, şimdi bacak arasından "geçirmeye" çalışıyor.
En saldırgan insanların aynı zamanda en kırılgan insanlar olmaları ilginç bir çelişki değil mi?
Durmuş Düşünür - 24 Kasım 2009 (11:57)
Karbon vergisi gibi yöntemlerle tüketimin baskılanması hedefleniyorsa bundan en çok etkilenecek kesim, tüketimin en çok olduğu yerlerden biri olan Avrupa olacaktır. Ortada bir şey yokken sırf Hindistan'in çelik endüstrisinden nemalanmak adına böyle bir yaygara koparılacağına aklım yatmıyor. Ayrıca olası bir felâkette ilk sulara gömülecek ülke Hollanda iken böyle bir yaygaranın bu ülkenin ekonomisine nasıl zarar vereceğini düşünebiliyor musunuz?
İster istemez bu tür bir yaklaşımda "Batı bizi parmağında oynatıyor" kuruntusu seziyorum. Sömürgecidir, ırkçıdır, geçmişi karanlıklarla doludur, ayrıca kültürel olarak ekonomik olarak bir birlik oluşturmuştur ama yine de zihniyet olarak tek vücut olmuş dünyaya meydan okuyan Avrupa imajı bana pek inandırıcı gelmiyor.
Küresel ısınmadan ya da genel anlamda iklim bozulmasından tedirgin olmak için elimizde her türlü neden var. Bence sorun öngörülenden daha ümitsiz ve Avrupa dahil hiç kimse tam olarak ne yapılabileceğini bilmiyor. Karbon vergisi vs ile dibi delik kovayı suyla doldurmayı düşünüyorlar.
Yalçın Şahin - 24 Kasım 2009 (12:46)
Hollanda'da daha şimdiden direkler üstünde duran ve suların yükselmesinden etkilenmeyecek bir inşaat teknolojisi uygulanmaya başladı bile.
ABD, Rusya, Kanada, Danimarka gibi bazı ülkeler, kuzey denizindeki buzların erimesiyle yeni ticaret yolları -ve daha fazla para- kazanacaklar.
Rusya, Sibirya'daki "sürekli don" durumunun sona ermesi, yani donmuş topraklardaki buzun erimesiyle yeni maden alanları kazanacak. Ama donmuş toprağın altında sıkışıp kalmış metan gazı bu vesileyle açığa çıkar ve atmosfere karışırsa, Küresel Isınma daha da hızlanacak.
Belki İngiltere ve diğer Kuzey Avrupa ülkeleri iklimlerinin biraz daha ılımanlaşmasıyla daha uzun yaz mevsimleri yaşayacaklar ve tatil için buralara gelmelerine gerek kalmayacak.
Bu tür nedenlerle, yukarıda saydıklarım ve diğer bazı Kuzey ülkeleri küresel ısınma ve iklim değişikliğinin zararı kadar kısmî faydalarını da görebilecekler.
Ama başta Hindistan olmak üzere, Afrika kıtası ve Türkiye, Yunanistan, İspanya gibi orta kuşak ülkeleri havalar ısındıkça çok ağır bedeller ödeyecekler. Hindistan'ın büyük bir kısmı çölleşecek. Halkının çoğunluğu -muhtemelen- açlık ve susuzluktan kırılacak (radikal bir nüfus planlaması).
Türkiye de bu çölleşmeden nasibini alacak. Konya ovası şimdiden çölleşme yolunda. Tuz gölü yok olma noktasına gidiyor. Orman yangınları ve seller -ve erozyon- her geçen yıl artıyor.
Klimanjaro'nun -meşhur- karları daha şimdiden eridi bitti. İlkbaharda çağıldayan ırmakları artık unut gitsin.
Grönland'ın buzulları tümüyle erirse -ki endişe verici bir hızla eriyip okyanusa karışıyor zaten- deniz seviyesinin küresel ölçekte 7 metre yükseleceği hesaplanıyor. Bu durumda yeraltındaki su kaynakları da tuzlu suyla karışacak. Bu da tüm kıyılarda toprağın tuzlanması ve tarımın ölmesi demek. Ilıman Gulf Stream akıntısı artan bu tatlı buzul suyu nedeniyle tehlikede.
Daha sayayım mı?
Bütün bu hızla gelişen olumsuzluklara rağmen hâlâ sırf okuduğu gazetenin Bilim-Teknik ekindeki birkaç sabit fikirli profesör öyle yazıyor diye "Küresel Isınma palavra, müstevlilerin kirli emelleri var" türünden ezberlerle tartışmayı renklendiren arkadaşlara Allah'tan akıl fikir zihin açıklığı niyaz ediyorum.
Durmuş Düşünür - 25 Kasım 2009 (08:36)
Bence, batı dünyasına ait şu dua, tam burada gerekli oldu:
"Tanrım, bana değiştiremeyeceğim şeyleri kabul etmek için sükûnet;
değiştirebileceklerimi değiştirmek için cesaret, ikisini birbirinden ayırabilmek için de akıl ver."
Ali Sedat Çetinkoz - 26 Kasım 2009 (12:34)
Aynı gazetede birkaç gün arayla iki haber:
"İngiliz İklim Araştırmaları Enstitüsü uzmanlarının aralarındaki yazışmalar, enstitüde görevli bilim adamlarının halkı küresel ısınma konusunda aldattığını ortaya koydu. Yazışmalara göre, 8 yıldır dünyanın ısınmadığı tespit edilince veriler değiştirildi. "
Dünyadan gizlenen gerçek! (Vatan)
"Antarktika'dan kopan 100'den fazla buzulun, Yeni Zelanda'ya doğru sürüklendiği anlaşıldı."
Küresel ısınmanın etkileri ve insandan kaynaklanan çevre felâketleri konusunda somut neticeler olduğunu biliyoruz. Öte yandan bazı grupların böyle bir meseleyi bile kişisel çıkarları doğrultusunda kullanabilme ihtimalleri de var demek ki.
Bilgi ve bu bilgiyi istenen biçimde kullanabilmek büyük bir güç. Bu sayede, insanlar istendiği gibi yönlendirilebiliyor. Kaynakların hızla tüketilmesi, kontrolsüz bir sanayileşme hızlı nüfus artışı ve adaletsiz gelir dağılımı, çevre kirliliği ve küresel ısınma. Her bir konuda kendimize ait bir fikrimiz olmasına rağmen belki de belli yönlendirmelere maruz kalabiliyoruz.
Bu yüzden belki de "dünya batıyor kıyamet kapıda" ile "küresel ısınma balondur, komplo bunlar" arasında bir yerde sağduyunun hakim olduğu sağlam bir düşünce yapısı oluşturmaya çalışmak gerekiyor.
Çevre kirliliği, kaynakların kontrolsüz kullanımı ve insandan kaynaklanan önlenebilir ısınma ve benzeri konularda benim kullandığım yol basit. Canlı ve cansız bileşenleriyle hayatı bir bütün olarak yorumlayıp, tüketimi ve başka hayatlara saygıyı bir metod olarak benimsemeye çalışıyorum.
Makul tüketim ve dengeli bir yaşam çabasına rağmen yine de önleyemeyeceğimiz durumlar olacaksa da yapacak bir şey yok tabii.
Umalım da dünyamızın kendini yenileme hızı bizden daha hızlı ve savunma mekanizması bizden daha güçlü olsun.
Erdem Abaka - 27 Kasım 2009 (14:49)
Konu dönüp dolaşıp aynı noktada düğümleniyor. "Küresel ısınma konusu gerçek mi palavra mı?"
İlle de kesin bir yargıya ulaşmak yerine, şu sorunun cevabını arasak çok daha iyi olurdu:
Bizler, herhangi bir konunun uzmanı ya da bağnaz müridi değil de, sadece gerçeğin ne olduğunu bilmek isteyen sıradan izleyiciler miyiz?
Yoksa kıran kırana geçen bir kapışmanın yalınkılıç savaşçısı mı?
Eğer çatışan kuramlardan birine körü körüne iman edenlerdensek, o zaman internette veya herhangi bir mecrada, kendi iddiamızı doğrulayacak sayısız örnek bulabiliriz.
Karşı taraftakiler de kendi iddialarını doğrulayacak sayısız örnek bulabilirler.
Bilim insanlarının "teorim çökecek" korkusuyla işlerine gelmeyen verileri görmezden gelmesi, yeni bir şey değil. Buna "meslekî bir deformasyon" denir ve sık rastlanır.
Ama bir tezi geçersiz kılmak için bu kadarı yetmez. Kesinlikle yanlışlanabiliyor olması gerekir -ki bunu yapacak olanlar da diğer bilim insanlarıdır. Rus hackerlar ya da bulvar basını değil.
Bir düşünelim bakalım...
İlk haberde bahsedilen yazışmalar pekalâ "balon" olabilir. Gerçek olsa bile, bilimsel bir öneri, herhangi bir enstitünün çalışanları arasındaki bu tür yazışmaları "ele geçirerek" değil, bilimsel argümanlarla çürütülür.
Diğer haberdeki o kopmuş buzul parçaları da birer Photoshop hilesi ya da falan tarihte filân su birikintisinde yüzen minicik buz parçaları olabilir.
Falanca lobi bizi falan teze, filânca enstitü de filân teze inandırmak için ortalığa çarpıtılmış veriler serpiyor olabilir.
Hatta, biz, hepimiz, Uzun İhsan Efendi'nin rüyasında gördüğü ve o uyanınca yok olacak olan rüya kişileri olabiliriz.
Hakikati çürük medyanın internet baskılarında bulabileceğimizi zannederek boşa vakit harcıyor da olabiliriz.
"Menfî ol, dinleyenler akıllı sansınlar" düsturunu benimsemiş yalın kılınç münazaracı tiplerden de olabiliriz.
Özetle, ben artık bu başlığın altına görüş yazmaktan sıkıldım. Çünkü konu dönüp dönüp aynı noktada kilitleniyor:
"Dünya yok mu olacak? Yoksa gâvurlar gene bizi kandırmaya mı çalışıyor?"
Valla dünya birkaç yıl sonra yok olacaksa da, ilelebet payidar kalacaksa da benim tavrım belli. Onu da Erdem Abaka az yukarıda gayet güzel özetlemiş:
"Canlı ve cansız bileşenleriyle hayatı bir bütün olarak yorumlayıp, (sorumlu ve vicdanlı) tüketimi ve başka hayatlara saygıyı bir metod olarak benimsemeye çalışıyorum."
Yorumladığımız yazı da -yanlış anlamadımsa- bundan bahsediyordu zaten.
Durmuş Düşünür - 27 Kasım 2009 (21:09)
Acaba küresel ısınma denen şey gerçek mi, balon mu? Gerçekse bu insanlığın sebep olduğu bir belâ mı, yoksa başka bir şey mi? Küresel ısınma teorisini savunan bilim adamları büyük bir aldatmacanın piyonları mı? Yoksa asıl böyle bir aldatmaca olduğu haberinin kendisi bir aldatmaca mı?
İnterneti, televizyonu, gazeteleri hepsini bir kenara koyun. Kendinize şu soruyu sorun: Dünya üzerinde gittikçe artan insan yapımı ciddi bir doğa tahribatı var mıdır, yok mudur?
Okuduklarım, izlediklerim ayrı dursun, benim hayatıma sığan kendi verilerim şöyle:
Küçükken yüzdüğüm, dedemin serpme ile kefal avladığı derenin yanına artık kokudan yaklaşılmıyor.
Sonbaharda beni her okul çıkışında yakalayan, otobüs durağında pantolon paçalarımı sırılsıklam yapan uzun yağmurlar gitti, yerine aniden şiddetle gelen sonra aniden biten yağmurlar geldi.
Kovalarla tuttuğumuz bazı balık türlerini artık hiç avlayamıyoruz. Diğer balık türlerinin tümünde azalma oldu. Annemiz zamanında kayık dolusu avlanan balıklar efsane oldu.
Lise yıllarında temizliğinden emin olduğum deniz altındaki kumluk bölgeler şimdi ince pis renkli yosunumsu bir tabakayla kaplı.
Ben askerdeyken okumuş takımından bir İstanbullu boğazda denize girebilmenin lüksü ile Egelilere hava basıyordu.
Sayamadıklarımı siz söyleyin, sonra da şu sorunun cevabını arayın derim: Bu tahribatın sebebi doğayla tüm ilişkisini koparıp mutlu olma adına daha çok tüketim sarmalına kapılmış bizler değil miyiz?
Haksızlık etmeyelim doğayla tüm ilişkimizi koparmadık. Meselâ meşhur ressamlarım doğa ile ilgili resimlerini çok seviyoruz.
Seyit Balkuv - 28 Kasım 2009 (00:11)
Dünya yaklaşık 4.5 milyar yıl yaşındadır. Dünya soğuyup ilk canlılar oluştuktan, ya da ilk canlılar evrenin başka bir köşesinden dünyaya geldikten sonra evrim başladı. İlk atmosferde oksijen yoktu, ama karbon dioksit bol miktarda, bugünkünden çok daha bol miktarda vardı. Fotosentez yapabilen, yani güneş enerjisini ve karbon dioksiti kullanarak şeker üretebilen, atık madde olarak da doğaya oksijeni bırakan bakteriler ortaya çıktılar. Bu atık madde, yani oksijen, doğada birikti, birikti; ve dünyanın canlılar tarafından ortaya çıkarılan ilk büyük çevre felâketine yol açtı. Oksijensiz atmosfere uyum sağlamış canlılar için oksijen bir zehirdir; oksijenli ortamda büyük çoğunluğu yok oldular. Oksijenli ortamda yaşayabilen canlılar doğa tarafından seçildiler.
Sonrasında evrim hızlandı. Çok hücreli canlılar ortaya çıktılar. Karada yaşam başladı. İnsan iki ayağı üzerine kalktı. Ve bugüne geldik.
Peki biz şimdi ne yapıyoruz? Diğer hayvanların yaptığının aynısını yapıyoruz: Canlıların içindeki karbon içeren maddeleri ve havadaki oksijeni tüketiyor, bitkilerin tükettiği karbon dioksiti atmosfere tekrar kazandırıyoruz. Kısacası karbon çevriminin bir parçasıyız. Diğer hayvanlardan daha fazla karbon dioksiti nasıl atmosfere salabiliyoruz? Yüz milyonlarca yıl önce ölen bazı canlıların içindeki karbon yer altında hapsolmuş, kömür ve petrol yataklarını oluşturmuştur. Biz bu hapsolmuş, ama geçmişte atmosfere ait olan karbon atomlarını yeryüzüne çıkarıyor, oksijenle birleştirip atmosfere bırakıyoruz. Bu biz insanlar için kötü olabilir mi? Evet, olabilir. Ama bütün canlılar için olamaz! Karbon dioksit fotosentez yapan canlıların besinidir; biz onların besinini arttırmış oluyoruz. Ne yaparsak yapalım karbon çevriminin dışına çıkamıyoruz.
Dünyanın tarihinde değişmeyen tek şey değişimin kendisidir. Biz canlılar da, eğer varlığımızı sürdürmek istiyorsak, bu değişen koşullara uyum sağlamak zorundayız.
Levent Yaycı - 29 Kasım 2009 (00:25)
Engin Ardıç bugünkü yazısında Burak Eldem'in kitabına yazdığı önsözden ve Marduk meselesinden bahsetmiş. Fikri takip açısından ilgilenenlere duyurmak istedim.
Erdem Abaka - 30 Kasım 2009 (10:49)
Yapmayın Levent Bey, 4.5 milyon yıldır dünyanın başına gelen anlattığımız büyük değişimler veya dünyaya çarpan bir meteor, depremler, volkanlar gibi dünyada büyük tahribata sebep olan olaylar elbette doğal kabul edilebilir.
Ama dünyayı özellikle şu son 200 yılda bu hale getiren insanoğlunun yaptıkları için nasıl oluyor da "biz de diğer hayvanların yaptığını yapıyoruz" deyip bunu doğal bir süreç gibi ifade edebiliyorsunuz, doğrusu şapkam yerinden fırladı.
O diğer hayvanlar bilmem kaç milyon yıldır dünya onlara ne verirse onunla yaşıyor, kaynaklar artınca çoğalıyor kaynaklar azalınca küçülüyor. O hayvanların hiç biri karnını doyurma sebebinin dışında hemcinslerini veya başka cinsleri acımasızca öldürmüyor, korkunç bombalar kullanıp gözünü kırpmadan iki yüz elli bin kişiyi bir anda yok etmiyor.
Diğer canlılardan farklı olarak insana bahşedilen akıl, vicdan gibi özelliklerin geri ödemesi tabiatın sesine kulaklarımızı tıkama, onu bu derece arsızca tüketme ve kirletme ve neticesinde öfke ve nefretle yaşayan yığınlar mı olmalıydı?
Yoksa hepsi iyi çocuklardır mutlaka ama bana ne oksijenden, karbondioksitten, itterbiyumdan? Yolda görsem tanımam.
"Bırakın her şey olacağına varır" demek istiyorsanız bu kadar edilgenlik ancak ıspanak sebzesine yakışır gibi geliyor bana. Yok, dünya kaynaklarını arsızca tüketen rahatsız vicdanlara merhem arıyorsanız mantık sınırlarını zorlayıp olmadık çıkarımlara varmaya çabalamaktansa bu konulara hiç kafayı takmamak daha iyidir bana göre.
Seyit Balkuv - 30 Kasım 2009 (21:33)
Ispanak (spinacia oleracea) Amaranthacea familyasından. 11.YY'da İran'dan İspanya'ya gitmiş, biz ıspanakların 70'li yıllarda İstanbul'a doluşması gibi... Sonra İstanbul'un nüfusu 40 yılda 10'a katlandı ve "doğal" olarak ne orman kaldı, ne hava, ne dere... Serpmeyi attın mı, pet şişeyle poşetten başka bir şey çıkmaz oldu.
Bu ıspanaklar hırs yapıp çabaladı, zenginleşti; arabalara, duvarlı sitelere, lükse sahip oldular. Bunlara sahip olurken çevreye ettiklerinin farkında değillerdi ama başları göğe erip dünyaya yukarıdan bir bakınca hemen anladılar: "Ayy, biz dünyayı çocuklarımızdan ödünç almışıız!" Bundan sonra kirli bebek bezlerini çöpe atarken gitar kutusu kullandılar... Alaca karanlıkta!
Tabii, bu fark edişle evrim geçirip başka bir familyaya intikal ettiler (İnsanus düşüncelikos). Hâlâ zenginlik ve lükse ulaşma peşinde koşan; henüz dünyayı kurtarmak gibi yüce hasletlere sahip olmaktan çok uzak, eski aymaz familyalarına sitem etmeye, onlara ilk adlarıyla seslenmeye başladılar.
İşte Kyoto'daki bölünme de böyle başladı dostlar... Artık dünyanın bütün ıspanakları mı birleşir, yoksa tüketimden tiksinmişler platformu mu güçlenir bilinmez. Bir ıspanak olarak işe şu mobil internetli yorum yaptığım 3G telefonumu köprüden atmakla başlama kararındayım. Sonra önümüzdeki maçlara bakacağım. Kafamdaki yeşil yaprakları bir müddet Al Gore şapkamla gizlerim...
Böyle üniversal destek garantili aktüel konularda, bende de bir hayli teferruat birikti. Şimdiden aklımda bir dolu konu var: Sağlıklı beslenme, çocuk istismarı, Afrika'daki açlık, aile içi şiddet... Nasılsa herkes benden yana çıkacaktır, çıkmayan çıkıntıları pırasayla döverim.
Çevreciyiz, haklıyız, ka-za-na-ca-ğız!
Ali Sedat Çetinkoz - 4 Aralık 2009 (16:49)
Yazıyı tanıdıklarınıza da tavsiye etmek ister misiniz?
Seyit Balkuv
Seyit Balkuv'un blogu: Seyit'in S'si
Muska
Ali Türkan
Ölen kardeşinin adını verdi oğluna. Yıllar sonra, bilmem kaçıncı kez taşındığım evlerden birine yerleşmeye çalışırken, bir kartonun içinde, boynundan fırlayıp önüme düşen o muskayı gördüm. Devam
Televizyon
Eckhart Tolle
Sık sık uzun sürelerle televizyon seyretmek, sizi sadece bilinçsiz kılmaz, aynı zamanda enerjinizi kurutur ve sizi pasif yapar. Dolayısıyla, rastgele seyretmek yerine seyredeceğiniz programları dikkatle seçin. Devam
Çıplaklık ayıp mı yani?
Necdet Şen
Hayır, yaşım ilerledikçe azdığım falan yok. Abazan da değilim. Rahatlık ile saygısızlık arasındaki farkı ayırt edemeyen terbiyesi kıt insanların bu gibi saldırgan tavırları karşısında artık daha fazla alttan almak istemiyorum, durum bu. Devam
İclal Arpınar - Çok doğru tespitlerde bulunarak yazmış olduğunuz... Bir Ünlünün Hastalık Destanı
Kâmuran Kızlak - Dr. OZ nam zatı şahane artık hekimliği falan aşıp... Bir Ünlünün Hastalık Destanı
Enver Turan - Benim anlamadığım iki nokta daha var. Mehmet Öz'un... Bir Ünlünün Hastalık Destanı
Necdettin Efendi - Dr. Oz örneğinde belki de sorulması gereken soru... Bir Ünlünün Hastalık Destanı
Hüsnü Zan - Bu dolandırıcılık hikâyelerinin her biri bir başka filim. Hadi yalancılığı... Pilot
Kâmuran Kızlak - Yukarıda hikâyesini yazdığım pilottan 2 yıl kadar önce apartmana... Pilot
Değişiklik, dönüştürücülük, az veya çok, beklenmeyen bir partiden geliyor. Bu o partinin de sınırlarını zorlayan bir şey. Daha fazlasını umarak bu kadarını eleştirmek ona da haksızlık. Son kertede demokrat olduğunu ama muhafazakâr olduğunu da söyleyen bir parti var iktidarda.
Hayat hediyesi; hayatın kendisi
Alper Uzun
O bebeler, meselâ avucunuzu açın, bakın! Hah işte kimileri o kadarcık. O elin tepesine bir kafa koyun. Bacakları ise serçe parmağınız kadar. Ve bir de meselâ 500 gramı gözünüzün önüne getirin. Ağırlıkları da o civarlarda. Devam
Bir Ünlünün Hastalık Destanı
Ahmet Faruk Yağcı
Kişilere göre değişir ama, her konuda "orta yol"cu olmak en iyisi herhalde. Hiç ölmeyecek gibi spor ya da diyet çok da gerekli değil. En kötüsü de böyle diyet ve spor saplantısı içinde lastik yarmak ya da balataları sıyırmak. Devam
Pilot
Kâmuran Kızlak
Aile güzel kızlarına hayırlı bir kısmet çıkmış olmasının bahtiyarlığı içinde, kızın ise aşkından neredeyse ayakları yerden kesilmiş. Ufak bir omuz vererek bu hayırlı işe vesile olan bu hakiri ise hatırlayan bile yok. Devam
Bankacı
Deniz Türkoğlu
Evet, ilk günlerde kibirli ve küstâhtım, her şey gözüme korkunç görünüyordu, oysa hiç bir yara hemen kapanmaz. Önemli olan, yarayı kaşıya kaşıya kanatarak durmadan taze tutmaya çalışmamak. Devam
Banka
Deniz Türkoğlu
Banka ne olabilir ki? Etraftaki para bolluğu, kendini zengin hissetmen için kullanımına sunulmuş şahane bir hipnoz. Ay sonlarında eline tutuşturulan beyaz zarfın içindeki paraya gelince, o gerçekten kim olduğunu anlamana yarayabilir. Devam
Bir ayrılık, bir yoksulluk, bir ölüm
Erdem Abaka
Hollywood yapımlarında bazı sahneler vardır hani. Kahramanımız uçurumdan düşmekte olan arkadaşına elini uzatır da, beriki "beni bırak sen kendini kurtar ve görevi tamamla!" der. Devam
Okul yolunda genç olmak
Hasan Demirpaz
Tek örnek kıyafet. Evet. Ortak paydası, ortak kültürü belki o okulun. Standart bir disiplin anlayışının da gereği hatta. Ama nasıl ki hepimiz insan olmak ortak paydasında buluşuyorsak da farklıyız, bambaşkayız her birimiz. Devam
Bir sor Allah aşkına
Seyit Balkuv
Her soru bir merak duygusundan kaynaklanıyorsa ve merak duygusu da farklı olana yönelmek dürtüsü ile ilgiliyse, "hayata dair bir soru" iyi bir başlangıç noktası olabilir belki de ne dersiniz? Devam
Kırık Emekli General Hayatları
Ahmet Faruk Yağcı
Nesiller gelip geçiyor. Bunca emekli adam, bunca vatana hizmet gayreti beni yoruyor. Ey yetkililer! Siz siz olun beni dinleyin. Zararlı çıkmazsınız. Kendini Cipralex'e Lustral'e vurmuş emekli subay sayınız da yıllar içinde azalır. Devam
Trigger Happy
Deniz Türkoğlu
Kendini tehlikede (hatta yalnızca rahatsız) hissettiği ilk yerde tetiğe basmak ve tehdidi yok etmek üzere kodlanmış, hiç bir tehlike oluşturmayan durumlarda da tetiğe basma ihtiyacına dönüşmüş korkunç bir alışkanlığın adı. Devam
Hayat Oburu
Necdet Şen
Ya hakkaten ya! Hayat çok kısa, seçenekler sonsuz. Ben 99. maddedeyken listenin adı "ölmeden önce yapılması gereken 10.000 şey" diye değişir, yaya kalırım diye tırsıyorum. Devam
Avrupa'da bir seçim
Yalçın Şahin
İnsanlar yurtlarını bırakıp Avrupa'ya göç ediyorsa bu daha çok tanımını Batı insanının yaptığı bir yoksulluktan kaçmak içindir, ki bana göre bu genelde yapay, üretilmiş bir yoksulluktur. Devam
Kanlıca'nın yalnızları
Deniz Türkoğlu
Her sabah işe giderken ve her gece işten dönerken, aynı sekizlik dolmuşta, bazen aynı koltukta yan yana, gene hiç konuşmuyorduk. Selâmlaşmıyorduk. Göz göze gelmiyorduk. Devam
Hayvana şiddetten toplumsal suça doğru
Hülya Yalçın
Toplumsal şiddet büyük bir hızla tırmanırken herkes sebepler arıyor. Kimse görünen ve ortalıkta gözümüze acı acı haykıran sebebi görmüyor. Belki de görmek istemiyor. Devam
Nişantaşı Reasürans
Nuri Yalçın
Sık sık 360 derece çark etmesinin basit bir iş olmadığını, planlı yapıldığını ispatlıyor. Yoksa sakalılın kılları kadar şablon tutmazdı kasasında. Şablonların sırrı sadece bu kadar değil. Devam
Boşluk
Ahmet Faruk Yağcı
Şu günlerde içinizde bir huzursuzluk, bir boşluk, garip bir ağrı sonrası esrikliği hissediyorsanız paniklemeyin. Eskisinden çok daha iyi ve mutlu olacaksınız. Devam
Küllenmiş Zamanların Ardından
Bülent Karaköse
Ertesi gün kendime geldiğimde Sinan'ın siyah deri yeleğini üstümde buldum. Biraz şaşırmıştım ama hatırlamakta zorlanmadım; gece barda üşümüştüm ve çıkarıp yeleğini hediye etmişti. Devam
Adını yitiren Mehmet
Deniz Türkoğlu
Bir gün Beyazıt'ta yürürken kırmızı spor bir arabanın içinden adımı seslendiklerini duyuyorum, dönüp baktığımda Mehmet'e rastlıyorum. Görüşmeyeli uzun yıllar olmuş. Devam
Hayat çook garip!
Erdem Abaka
Günümüzde hayatımızı kuşatan bu şeyler bizim için o kadar ön planda ki, asıl olan yalın gerçekliği bazen kaçırıyoruz. Ben o akşamüstü, o kedi yavrularken bir mucizeye tanık oldum. Hayatın başlangıcına. Kadim hakikate. Devam
Kokulu bir yol yazısı
Ahmet Faruk Yağcı
Etler büyük tabakta cızırdayarak geliyor. Yanında manda yoğurdu. Bu iki koku ile yoğunlaşan mutluluğumuz pirzola dilimlerinı ısırıp dişimizle kemiğinden ayırmaya çalışırken zirve yapıyor. Devam
Eyjafjallajökull
Yalçın Şahin
Ekonomik, sosyal hatta zihinsel faaliyetlerimizin çoğu bir temel ilke üzerine kuruludur: Tekrarlanabilirlik. Bu kavramın tekerleğin icadıyla ya da ona paralel şekilde insan zihninde yer etmiş olması muhtemeldir. Devam
Pornografi Hürriyeti
Necdet Şen
Yıllardır medyadan fersah fersah uzakta duran birisi olarak kendi bildiklerime bakınca, kesintisiz 40-50 yılını o camianın içinde geçirenlerin kimbilir neler neler bildiklerini tahmin edebiliyorum. Devam
Salinger öldü
Deniz Türkoğlu
Salinger'in yazdıklarıyla arasında aşılmaz duvarlar vardı. O duvarlarının arkasından hiç çıkmadı. Ali öyle değildi. Onun duvarları yoktu. Sınırları, çitleri, bir kapısı bile yoktu. Kafasına esen, çat kapı, tanıdığı tanımadığı herkes Ali'ye ulaşabildi. Devam
Üç Tavuk
Erdem Abaka
Kapalı olmasına rağmen içimi umutla dolduran ılık ve renkli bir bahar sabahında, her biri hem fizik hem de karakter olarak birbirinden çok farklı olan bu insanlar ve ortalarında, ayakları bağlanmış, korku dolu gözlerle bakan ve ara sıra gıdaklayan üç tavuk... Devam
Livaneli'nin "Veda"sı
Kâmuran Kızlak
Sanki kendinizi Avrupalılara göstermeye, kanıtlamaya, sahnenin önündeki adam olmaya ihtiyacınız varmış gibi. Avrupalı bu elit topluluk sizi zaten tanıyıp biliyor. O zaman ne diye bulanık suda balık avlama açıkgözlüğüne tevessül edesiniz ki? Devam
Çatışan Uygarlıklar esnek Batı'nın zayıf surları
Zbigniew Brzezinski
Yirminci yüzyılda bir daha asla"nın kolaylıkla bir kez daha gerçekleştiğini gördük, insanlık, rastlantılara bağlı bir dünyada kaderi üzerinde hak iddia etmekse, ahlâkı güdüler merkezi bir yerde olmak zorundadır. Devam
Unutmak istemiyorum, o zaman uyumalıyım
Alper Uzun
Uyku sadece dinlenmemiz için değil aynı zamanda hafızanın yeniden düzenlemesinde, öğrenmede bizzat fonksiyonel olarak da görevli. Saçma sapan olduğunu düşündüğümüz kimi rüyalar bazen hafızanın bu yeniden düzenlenme işlevlerinden biri olarak karşımıza çıkabiliyor. Devam
Eğitim, yeniden
Seyit Balkuv
"Çocuklarımı iyi eğitmek adına daha fazla ne yapabilirim" sorusu yerine "çocuklarımı eğitmek adına yaptığım hatalar ve sebep olduğum tahribatlar var mıdır" sorusu bizler iyi bir başlangıç noktası olabilir belki de, ne dersiniz? Devam
Severim her Guru'yu mistik alemden eserdir diyerek
Kâmuran Kızlak
Yeni türeyen bu meslek erbabı da bu insanların harcadıkları parayla, satın aldıklarıyla, tükettikleriyle dolduramadıkları böyle boşlukları doldurma umudu vaad eden yeni açıkgöz yatırımcılar gibime geliyor. Devam
Dinayet İşleri Başkanlığı
Ahmet Faruk Yağcı
Camilerini direkt katma bütçeye bağlayan laik devlete gülünür. Aynı devlet gayrımüslimi ve değişik mezhepleri yok sayıyorsa kızılır. Bu konuları gündeme getirmeye vesile olan Necmettin Efendi'ye teşekkür edilir. Devam
Agnostik Necmettin Efendi Camii
Mülhid Necmettin Pervane
Diyelim ki ben hayatımın ilerleyen saatlerinde öyle ya da böyle bir servet sahibi oldum. Giderayak hayır hasenat kabilinden cami yaptırmaya karar verdim. Ve diyelim ki, yaptırdım da. Adını da diyelim ki, "Agnostik Necmettin Efendi Camii Şerifi" koydum. Devam
Etiketler
12 Eylül Aile Ali Türkan Askerlik Avrupa Bellek Beslenme Beyaz Türk Birey Bisiklet Bürokrasi Cem Karaca Cinsellik Çizgi Film Çizgi Roman Çocuk Deprem Derkenar Devlet Dil Din Distopya Edebiyat Eğitim Ekmek Teknesi Ekonomi Ensest Erkek Evlilik Felsefe Feminizm Gazete Gençlik Genetik Güvenlik Hayvanlar Hedonizm Hızlı Gazeteci Hobi Hukuk Internet Kapitalizm Kedi Kemalizm Kent Konformizm Kürtler Masonlar Medya Mektup Militarizm Milliyetçilik Mistisizm Mizah Mobbing Modernizm Münevver Müzik Nefret Nostalji Operasyon Oportünizm Otomobil Para Pazarlama Polemik Pornografi Portre Psikoloji Reklam Sanat Satanizm Seks Seyahat Sigara Sinema Siyaset Sokak Sosyalizm Sosyoloji Spam Spor Taassup Tabiat Takvim Tatil Teknoloji Televizyon Terör TIP Tiyatro Turizm Tüketim Toplumu Hayat© 2000-2010 ~ Derkenar ~ Sitedeki içerik 5846 Sayılı Fikir ve Sanat Eserleri yasası ile korunmaktadır. Yazılı izin olmadan kopyalanamaz, çoğaltılamaz, değiştirilemez, başka mecralarda kullanılamaz. Ancak uzunluğu 200 kelimeyi geçmemek, yazar adı ve kaynak belirtmek ve bu sayfaya link vermek kaydıyla yazılardan alıntı yapılabilir.

Yazı Boyutu
Büyük
Normal