Kâmuran Kızlak - 22 Nisan 2008
Geçtiğimiz ay bir akşam üzeri, apartmandan çıktığımda caddede polis, televizyoncu ve gazeteci milletiyle karşılaştım.
Buralarda ciddi sayılabilecek pek fazla olay olmadığı için küçük bir trafik kazasına yaptıkları müdahale bile bana epeyce abartılı gelir. Türkiye'de iki polisin yapacağı işle burada yirmi polis ilgilenir ve ortaya bu kalabalığın getirdiği lüzumsuz bir telâş hali çıkar.
Aklımdan "bu adamlar tam telâşe memuru" demek geçerken İngilizce yayın yapan bir Televizyon muhabirinin anlattıklarından olayın aslını öğrendim.
Meğer, geçenlerde burada fahişelik yapan dört kadın benim bir kaç blok ötemde oturan Pakistanlı bir genç tarafından iple boğularak öldürülmüş.
Katil, kısa süre sonra, öldürdüğü kadınlardan birine ait cep telefonunu kullandığı için yakayı ele vermiş.
Bu Pakistanlı genç, geçenlerde bir Televizyon kanalında haberlerde çıktı. "Mübarek bir zat, Hazreti bilmem kim, benden fahişeleri öldürmemi istedi" babında bir şeyler söyledi.
Buna benzer sözleri Psikiyatri Kliniğinde yatan hastalardan defalarca duymuştum. Eğer bu adam gerçekten hastaysa, cezai ehliyeti olmadığı için, yırttı demektir. Bir süre psikiyatrik gözetim altında tutup, sonra sınır dışı ederler.
Rahatsızlığı tekrar ağırlaştığında, o mübârek zatın bu adamın kulağına yine fısıldayacağından ve kaldığı yerden Pakistan'da devam edeceğinden eminim.
Öldürdüğü kadınlardan ikisi buraya geçen yıl diğer Asya ülkelerinden gelmişler ve ülkelerine geri dönmemişler. Bu Pakistanlı genç de buraya kaçak yollarla girmiş ve memleketinde siyasi baskı gördüğü dümeniyle iltica talebinde bulunmuş. Böylece dosyası sonuçlanana kadar burada ikamet hakkı kazanmış. Bundan sonra aynı yolu kullanarak buraya iltica etmeyi deneyecek olanların işini çok zorlaştırdığı kesin.
Hong Kong vatandaşı olan diğer iki kadından birisinin üç yaşında, diğerinin beş yaşında birer tane çocukları varmış. Şayet Hong Kong devleti kadınların fahişelik yaptığını bilse, sanırım çocukları onlardan alırdı. Kadına doğru düzgün bir iş vermek ve hayatını düzene sokmasına yardım etmek yerine, çocuğu elinden almak. Çözüme bak, üzüntün katmerlensin.
İngilizce yayın yapan televizyonun "Beyaz adam" olan muhabirinden "yaşamları için yaptıkları seçim çok acı bir sona maloldu" anlamına gelen sözlerini işitince adamı bir güzel pataklayasım geldi. İbo'nun deyişiyle sanki bu insanların önünde Oxford'u bitirip kariyer yapmak ve bir punduna getirip sınıf atlamak gibi seçenek varmış da, bu seçeneği tepmişler gibi.
TV muhabirinin söylemeye çalıştığı "insanlar yaptıkları şeçimlerinin ürünüdür" anlamındaki sözü ne zaman duysam "lâ havle" çekesim gelir. Her işittiğimde, didinerek elde ettiğim bilgilere ve zekâma hakaret ediliyormuş gibi hissederim. Bu kadar afilli ama bir o kadar da suçlayıcı bir lâf daha bilmiyorum. Suçlayıcı; çünkü sunulan seçenekleri ve bunları sunan koşulları sorgulamak yerine seçim yapanı hedef tahtasına koyuyor.
"Seçim" özgür irade ve rıza ile yapılan bir şey. İnsanın "ben bu işi yapmayı istiyor muyum?" sorunu sorma şansının bulunmadığı yerde, yani rızanın söz konusu bile olamadığı durumda, özgür irade kaç kuruş eder? Özgür iradeleriyle (yani, başkalarının baskısı olmadan, kendi istekleriyle) ama hiç de razı olmadıkları işleri yapan insanlardan bu adamların haberleri yok herhalde.
Bu ifade Varoluşçu felsefecilerin Kapitalist sisteme armağanı. Kapitalizme bir Vicdan uydurmayı ve böylece biraz ehlileştirmeyi beceremediler; ama "entellere masallar" konusunda oldukça başarılı olduklarını söyleyebilirim. Yoksa bu söz mürekkep yalamış yarı cahillerin ağzına sakız olmazdı.
Benim söylediklerimde Varoluşçu tınılar bulduklarını söyleyenlere üstat Albert Camus gibi bir cevap veriyorum: "Ben Varoluşcu falan değilim, Solcuyum" diyorum.
Sistemi görüntü dışı bırakıp bireyi hedef tahtasına koyan bu ifade için Kapitalizm, Varoluşçu Felsefeciler'e ne kadar minnet duysa azdır (zaten Protestan Kapitalizm ahlâkına da cuk oturuyor). Yap doğru seçimleri, "Allah yürü ya kulum" desin ve kim ve nasıl bir insan olmak istiyorsan onu ol. Önünde bulduğun seçeneklerin neler olduğu, bu seçeneklerden bahtına çıkabilecek tek şeyin belki de fahişelik olması ise Kapitalizm'i bağlamaz. Bence münafıklık edip bu durumdan şikâyet etmeye de hiç gerek yok. Bu işi yaparken, ileride önüne gelebilecek fırsatlar arasından daha iyi bir seçim yapmak ve muhabbet tellâlı olmak gibi bir imkân da geçebilir eline belki.
Bahsettiğim bu ifadeyi, çoğunlukla kariyerlerini, yaptıkları doğru seçimlerle elde ettiklerini düşünen hafiften sınıf atlamışların ağzından duyarım. Böyle adamların ekonomik kriz dönemlerinde veya bir başka vesileyle kapı önüne konulduklarında soluğu Psikoterapi seanslarında alıp "Doktor! Eşekten düştüm, bunlar neden bana oldu, bana ne oldu böyle?" dediklerine defalarca tanık oldum.
Bu adamlarla bugün karşılaşsam belki de "senin gönül rızanla senden çıkartabilecekleri suyu çıkartmışlar" diyebilirdim. Belki de bir kez daha huysuzluk edip "kariyerini kendi yaptığın doğru seçimlerle elde ettiğini söylemiştin. Peki bu nasıl bir doğru seçim ki kapının önüne konuldun?" diye de sorabilirdim.
Lâfı bu kadar uzattıktan sonra sadede geleyim, fahişelik yapan kadınlar için "bu işi yapmayı tercih etmişler, onların seçimi ve kendi hayatları" deyip geçmek sanıyorum o kadar kolay değil.
Aslında bu "seçim yapma" konusu daha önce hatun kişilerin de bulunduğu bir arkadaş meclisinde açılmış bir mevzu. Kız arkadaşlardan bazıları "bir çok kadının zor zamanları oluyor, bizim de oldu, biz niye fahişelik yapmadık?" şeklinde derin ve ibret dolu analizler yapmışlardı. O anda boş bulunmuş olmalıyım veya onların bu acımasız yargılayıcılığı tepemi attırmış olmalı ki, sordukları bu sorunun içerdiği örtük anlamdan dem vurmuştum ve hava birden limonileşmişti.
Bu haspalar beni defterden silmiş olmalılar ki, bir daha yolumuz kesişmedi. Tesadüfen karşılaştığımızda ise soğuk bir selâm verip yüzüme bakmadan gittiler. Bana meftun olduğunu sezdiğim hamfendi bile yüz çevirdi.
Aldığım bu ders bana ziyadesiyle yetti. Artık böyle sarsıcı şeylerle insanları yüzleştirmeyecek kadar akıllandım.
Bilindiği üzere "orospuluk" payesi sadece toplumun en dezavantajlı kesiminden gelip önlerinde buldukları berbat seçeneklerden en evhen-i şer'i fahişelik olan bu "dünyanın en eski mesleği"ni icra-i sanat eyleyen insanlara veriliyor. Paris, Londra, Milano, New York seyahatleri ve oralarda yapılan alış-verişler, jeep, tek taş elmas yüzük; yatağa yosma girip şarkıcı, oyuncu, yazar çıkmak karşılığında iş tutan "erbab" taifesi bu payeden azade.
Burada söz konusu olan sosyal statü ve fiyat. Kapitalizmin terimleriyle ifade edersek şöyle oluyor: Marka değeri (sosyal statü) ve değişim değeri (fiyat). Şayet sosyal konumun ve fiyatın biraz yüksekse, orospuluk damgası galiba üzerine yapışmıyor.
Bir zamanlar azılı bir faşist çeteciyle iş tutup, daha sonraları insan akılının alamayacağı bir ilerleme gösterip, bir uçtan öbür uca savrularak (aslında, buna hidayete ermek diyebiliriz), bir Solcu ile hemhâl olmak bu "iş tutma" kapsamında yer almıyor göründüğü kadarıyla. Böyle bir hemhâl olmanın iki taraf için de bedeli nedir bilemem. Bu konuda söyleyebileceğim tek şey: Böyle bir bile bile lâdes halini benim midem kaldırmaz ve "Rabbim aklıma mukayyet ol"dur.
Buradaki evim, iş yerleri, kafeler, publar, barlar, "masaj salonları" vesairenin yer aldığı merkezî bir yerde. Dolayısıyla, Dünya'nın en eski mesleğini icra eden insanların da arz-ı endam eylediği piyasa yeri diyebilirsiniz. Bu civarda oturan veya "hizmet sektörü"nde icra-i sanat eyleyen bu serbest meslek erbabı müteşebbislerin ekseriyetiyle muhabbetim iyidir.
Gece geç yattığım için, gecenin nispeten sessiz vakitlerinde, bazen dışarıya apartmanın önüne biraz hava almaya çıkarım. Kaç senedir gelip geçerken artık beni tanıdılar. Benden iş çıkmayacağını anladıkları ve kendilerine "insan" gibi davrandığımı gördükleri için şimdi gelip geçerken iki satır muhabbet ediyorlar. Adımın kötüye çıkmaması için evime teşrif etmiyorlar. Kolonyalı mendil, çikolata, puro vesaire gibi "anlamlı" ikramlarını büyük bir muhabbetle kabul ediyorum (purolar iyi kalite değilmiş, hediye ettiğim arkadaşlar öyle söylüyor). "Private Enterprises" diye takıldığım için bazen kik kih güldükleri bile oluyor. "Be careful to maniacs- Manyaklara dikkat edin" şeklindeki uyarılarım sanırım onlardan hiç bir şey beklemeden değer veren bir insanın sözleri olarak ruhlarını okşuyor. Yüzlerinden ne kadar mutlu olduklarını anlamak hiç de zor değil.
Sanıyorum hakkımda düşündükleri şu: "Kim ve ne olduğunu pek bilmesek bile bizi yargılamadan kabul eden ve insan olarak değer veren birisi." Benim ifade etmek istediğim de tam olarak zaten bu. Bunu hisseden bir insanın kendine karşı fazla hoyrat olamayacağını düşünüyorum. Umarım çevrelerinde bunu hissettiren daha başkaları da vardır. Onlara yeni bir hayat vermeye veya hayatlarına yeni bir yol çizmeye benim gücüm yetmez; ama en azından ruhlarının bir yerinde "insan olarak değerli olma" duygusunu canlı tutmaya umarım biraz katkım olabilir. Bu duygu belki onları hayatlarına yeni bir yön çizmeye teşvik edebilir.
Söylediklerim yanlış anlaşılmasın, bu kadınlar ve yaşamları için tuttukları yol hakkında ahlâki bir takım lâflar etmeye çalışmıyorum. Böyle laflar etmeyi gönüllü "ahlâk zabıtaları"na bırakıyorum. Ahlâk yıldızımın barıştığı bir kavram değil zaten. Başkalarına zararları dokunmadan sürdürdükleri yaşamları hakında konuşmak veya yargılamak benim haddime düşmez.
Ben sızlayan vicdanımın sesini dillendirmeye çalışıyorum. Beni üzen şey, bu kadınların kendine saygı duymak, saygı görmek, sevmek, sevilmek, güven duymak gibi önemli duyguları çok özlemini çekseler bile tadamıyor olmaları. Bedenini sevgi yerine herhangi bir çıkar karşılığında sunan bir insanın bu duyguları yaşayabilmesinin bir yolu varsa bile ben bilmiyorum.
Uzun zaman önce bir arkadaşıma yardımcı olmak için bir akıl-fikir adamının Kapitalizm geliştikçe hizmet sektörünün de gelişeceğinden, bu sektör içinde yeni iş alanlarının ortaya çıkacağından ve bunun önemli isdihdam sağlayacağından bahseden bir makalesinin çevirisini yapmıştım. İktisat ve İşletme ile alâkalı mevzular pek ilgimi çekmediği için o yazı aklımdan silinip gitmiş.
Ta ki dört yıl kadar önce buralara (Hong Kong'a) gelip postu serene kadar. Hizmet sektörünün buradaki gelişmişlik düzeyini görünce bu yazıdan aklımda kalanları hatırladım ve nutkum tutuldu desem yeridir.
Buraya ilk geldiğim günlerde telefon şirketinin verdiği her biri tuğla kalınlığında iki ciltlik telefon rehberi dikkatimi çekmişti. Yedi milyon nüfuslu küçük bir yerin rehberi nasıl bu kadar kalın olabiliyor diye hafiften şaşırmıştım. İki sayfada bir yarım veya tam sayfalık "masaj salonu" ve "eskort servisi" gibi "hizmet sektörü" ilânlarını görünce işin sırrına vakıf oldum. Buna bir de mesleğini hiç bir yere bağlı olmadan icra eden çok sayıdaki tamamıyla serbest müteşebbislerin sayısını ekleyince, "hizmet sektörü"nün ne kadar büyük bir isdihdam yarattığını görmek insanı şaşırtıyor.
Pazarlama teknikleri konusunda MBA derecesi yapmışlara pabucu ters giydirebilecek kadar yetenekli bu insanlarla Kapitalizm ne kadar iftihar etse azdır. Zaten biraz ileri görüşlü Üniversiteler bu meslek erbabının bilgi ve yeteneklerinden faydalanmayı akıl edebiliyorlar.
Geçtiğimiz 2-3 yıl içinde Cambridge Üniversitesi Amerika'nın en ünlü porno yıldızlarından birini üniversitede bir konferans vermeye davet etmişti. Gazetelerin yazdığına göre en fazla ilgi gören konferans da o olmuş. Eee, aklın yolu bir tabi ki!
Başka bir örnek ise Amerika Virginia'daki Randolph Üniversitesi. Onlar da öğrencilerini ilim ve irfanlarını artırsınlar diye geneleve götürmüşler. http://www.haberturk.com/haber/?id=67756&cat=180&dt=2008/04/15
İçlerinden Reklamcı-Pazarlamacı, İnsan Kaynakları erbabı olma istidadı güdenler bu "yıldız"ların anlattıklarından iş hayatları boyunca kendilerine lâzım olacak bilgileri almışlardır herhalde.
"Kapitalizm budur ve böyle çalışır" demenin, yani sistemi öğretmenin daha etkili, basit ve kestirme bir yolu sanırım yoktur. Göründüğü kadarıyla eğitim sistemi yavaş yavaş doğru yolu buluyor. Böyle bir eğitim sistemiyle yetişen bir kuşak sonraki reklâmcı ve İnsan Kaynakları erbabının nelere kadir olacağını varın siz hesap edin artık. Bu modern eğitim sistemini ıskalamış olmaktan dolayı kendi adıma ne kadar hayıflansam azdır.
Artık ismini hatırlayamadığım Kapitalizmin geleceğini gören o akıl-fikir adamı "Neo Liberal Vaiz" her kimse büyük adammış.
Haddim olmayarak buradan ben de bir kehanette bulunayım bari: Her gün biraz daha azgınlaşan Kapitalizm korkarım insanlığın sonunu getirecek.
Kendi başını yer inşallah.
Merhaba, sizin yazınızın yanında benim eften püften yazılarımın sözü bile olmaz.Yazılarınız gerçekten çok iyi.
Kendini namus abidesi gösteren ve fahişelere "kendi seçimleri biz neden yapmıyoruz" diye insan değeri vermeyen kadınlara iyi ders vermiş olmalısınız. Fahişelere gösterdiğiniz yakınlık onları ne kadar şereflendirmiş. Bir kadının kendi vücuduna saygı duymaması ne demek bunu yaşadığım tecavüz olayından sonra anladım, hem de bir çocuk kadınlığıyla.
Saygılar.
Smnya - 13 Kasım 2008 (16:58)
Kâmuran Kızlak yazıları
Necdet Şen
Bir insan türü var oralarda, ki günahkâr Lût kavmi gibi hep birlikte gezip hep birlikte yiyip içip düzüşürler. Öyle bir kördüğümdür ki, hangi ipin ucunu tutsan pek çoğuna teğet geçebileceğin bir "akrabalık" ve "düşmanlık" haritası çıkar ortaya.
Bildiğimiz üzüntü duygusunu depresyon&q…
Bunalım Burhan » Ayol, bunlar sağlam insanı…
Erkin Baba da taklit sayılır Bakınız: John Lennon…
Ali Sedat Çetinkoz » Çocuğun istikbali sözkonusu
ABD'de birçok aile (özellikle de kentli, okum…
Minik Ülkü » Çocuğun istikbali sözkonusu
Milliyet gazetesindeki haberi okuyunca aklıma…
Cekni Kılsın » Vostok Gölü
Cumhuriyetin zorlanarak da olsa itiraf edilen…
Erdem Abaka » Talât Paşa Ruhu
İki şeyi birbirinden ayırmak lâzım. Dünyada sosyalizm diye bir şey hiç olmadı. İslâm'ın başına gelen tabiri caizse, sosyalist teorinin de başına geldi.
Hikmet Kıvılcımlı
Bugün hâlâ -gözü kararmış vurguncu, derebeği, ezgici olmayan- her Mümin ve Müslüman, o Ganimet Sûre'sinin en birinci ayetini bir, bir daha, namusluca okuyup anlamıya çalışabilir. Kur'an ortadadır.
Erdem Abaka
Bir "milletler topluluğu" yaratma hayalinden bir çırpıda vazgeçerek, adına ihtilâl yapılan halkların kanları ve acıları üstüne çelik bir çekirdek inşa eden İttihatçı zihniyet, Türk halkının sırtına taşınması zor bir yük bindirdi.
Hülya Yalçın
Canlıların yaşam hakları doğumla başlar ve biri diğerinden üstün kılınamaz. Hele ki "KÜRK" kullanmak için öne sürülebilecek hiç bir tartışma götürür mazeret yoktur.
Yüzyılın aşkı: Güzide ve Bilal
Gökhan Akçiçek
Hayat her aşkı sonlandırmak istese de, buna direnen âşıklar, aşkı son nefeslerine kadar taşıyorlar. Gövdeden çıkıp, ruhta eriyen aşk, yaşama sunduğu insan sevgisinin tutkulu bu inadı karşısında, bazen ölümü bile çaresiz kılabiliyor.
"Tababet ve Şuabatı Sanatlarının Tarz-ı İcrasına Dair"
Melih Özel
Hazır giyim elbiselerimi diken kişileri tanımadığım gibi, hastalarımız da kendileri ile ilgilenen hekimleri tanımıyorlar artık. Halbuki ben hastalarımın hatıralarında, diktiği kumaşa, sevgiliye dokunur gibi dokunan dilsiz terzimin bende yer ettiği gibi yer etmek istiyorum.
Hikmet Kıvılcımlı
İşveren Sınıfı, en normal "Sermaye Birikişi" dediği çapulla adam olmuştur. O çapul, işverenin kendi anayurdundaki milyonlarca küçük üretmenin; esnafın, köylülerin mülkceğizlerinden edilmeleri demektir.
Çocukken yağmurun kokusu da başka
Melih Özel
Toprak kokusunu mu özlemişim, çocukluğumu mu? Bilmiyorum. Belki de o kokunun beynimde oluşturduğu elektriksel aktivitenin uyardığı alanlar, o hatıralara aitti. Çok güzeldi o kokuyu yeniden hissetmek.
Gökhan Akçiçek
Bizden başka evrenin tüm konukları hep susuyormuş oysa. Ağaçlar, kelebekler, gökyüzü, karıncalar, tırtıllar, solucanlar… Binlerce lâkırdının içinde susarak var olanlar varmış.
Densizlikler denizinde boğulurken
Melih Özel
"Ben de densizlik yapmalıyım!" diyorum kendi kendime. Başka çaresi yok. Belki böylece boğulmam. Ne bileyim, belki su üstünde kalmanın yolu budur.
Gökhan Akçiçek
Onları tanımanın en kolay yolu, yüzlerine, özellikle gözlerinin içine ısrarla bakmaktır. Bakışlarını ilk kaçıran onlar olacaktır. Neden dersiniz acaba? Her kardeşle azalmanın ıstırabı mıdır bu?
Ali Sedat Çetinkoz
Boyumdan büyük lâflar ettiğime bakmayın, baştan söyledim, bunlar bir demlik çay içilip öyle yazılmış şeyler. Başkaları ülke bile yönetmiş böyle kafayla, ben anayasa kaleme alsam ne olur?
© Derkenar - Sitedeki içerik 5846 sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Yasası ile korunmaktadır. Yazılı izin olmadan kopyalanamaz, çoğaltılamaz, değiştirilemez, başka mecralarda kullanılamaz. Ancak uzunluğu 200 kelimeyi geçmemek, yazar adı ve kaynak belirtmek ve bu sayfaya link vermek kaydıyla yazılardan alıntı yapılabilir.
(Ayrıntılı bilgi için, bakınız »
Derkenar'ın Manifestosu)
Şu an 153 cici çocuk Derkenar'a bakıyor
Yazı Boyutu
Büyük
Standart