Ahmet Faruk Yağcı - 23 Mart 2010
Ufacık bir çocuktum. İlkokul bitinceye kadar sınıfın en miniğine bile küçüklükte fark atardım. Sonraki iki senede vücut kitlemi iki buçuk katına çıkardım ve öyle kaldım.
Ortaokul sondaki ceketimin düğmeleri kapanmamak kaydı ile halen üzerime olması bunu izah etmede en önemli şahidim.
Bir de futbolseverdim ki anlatması zor. Ortak aldığımız toplar bizim balkonda durur, takımlar kurulurken mutlaka sözüm geçerdi. Sahi siz de dörde dört takım kurarken adımlayarak aldım-verdim yapmış mıydınız? Şimdiki hukuk uygulamalarına bakacak olursanız çok adaletli bir pratiktir. Hatırlatırım.
Babam önceleri engellemeye çalıştı. Sakatlanmamı istemiyordu. Sonra bıkarak vazgeçti. Nasihatlere abandı. Madem ki topu engelleyemiyordu, bari zarar görmeyeydim. En önde gelen isteği, topa kafa vurmamamdı. Topa kafa vurursam aptal olacağımı, derslerimin kötü gideceğini anlatarak beni ikna etti. Hoş, onca uzun göçmen çocuğu arasında bana kafalık top geldiği de yoktu zaten. İkinci nasihati de topa girerken başka çocuklarla aynı anda vurmaya çalışmama, kısacası kaçak güreşme yönündeydi.
Nasihatler işe yaradı. Tam kırk yaşına kadar top oynadım ve attığım kafa beşi geçmez. Zor toplardan da hep kaçtım. Pabuç pahalıysa risk almadım.
Evimizdeki bir başka nasihat ise "dini konularda asla tartışmaya girmemek" üzerineydi. Bunu da güzelce anlatmıştı ebeveynim. "Bak evlâdım, sen mümin birisi ol, ama kimseyi imana davet etme ya da senin yolunun doğru olduğunu tartışarak anlatma. Tartışırsan karşındakini dinden soğutabilirsin, ya da o senin inancını zayıflatabilir. Bırak herkes istediği gibi inansın."
Doğrusu nasihatler işe yaradı. Bu toplara fazla girmeden ellili yaşların kapısına dayandım. Hafızhanım Teyze'nin evinde elifba ile başlayan eğitim, cami müştemilâtındaki kur'an kursunda devam etti. Çevrem hep dini bütün insanlardan müteşekkil oldu ve el'an da öyledir. Yine de kimse ile ne fıkhî ne de imani konularda tartışmadım. Kafama göre takılıp gittim. Eh değiştim, evrildim, devrildim. Dile kolay elifbadan bugüne 42 sene geçmiş.
Agnostik Necmettin Efendi nam zatın "ehli imana camii şerif hediye etme ve buraya diyanetin imam ve müezzin tayini" sorunsalı topuna da dayanamadım girdim. Niyetim halis idi. Yazdıklarım böyle bir eylemin kendisini öncelikle "müslüman" olarak tanımlayanlarda ne gibi bir tepkiye yol açacağını içeriden gözle anlamak ve anlatmaktı. Necmettin Efendi'nin yazdıklarına değişik açılardan ve şiddeti yer yer 7.4 Richter olabilen tepkiler geldi. Bu esnada ben topa girdiğime inceden pişman olmuş ve palavradan dizimi tutarak kenara çekilmiştim bile.
Koskocaman laik mi laik bir cumhuriyetimiz var. Yaz bir kez daha evlâdım. Laiklik din ve dünya işlerinin birbirinden ayrılmasıdır. Atamız bize emanet ederken yüce devletin din esasları ile ilgisinin olmayacağını ifade etmiş ve en hakiki mürşidin ilim olacağını beyanen bildirmiştir. İyi not aldınız değil mi evlâtlarım?
Onlarca değişik ırk ve dinden insanın olduğu memleketimizde Diyanet İşleri Başkanlığı ne yapar acep?
Cami yaptırır mı? Yaptırır. Dev bir bütçesi var mıdır? Vardır. İmam ve Müezzin sınavı, eğitimi, tayini yapar mı? Elbette yapar, İşi ne? Peki hangi esaslara göre yapar? Sünnî olarak tanımlanan islâmî esaslara göre yapar. Buraya da bir parantez koyalım: Ehli tarikin kendini "ehl-i sünnet vel cemaat" olarak tanımlayanları da yapılan işin eksik ve mezahib-i erbaaya (4 mezhep) uygun olmadığını söylerler.
Devam edelim; diyanetin bir de devasa vakfı vardır. Camilerde yardım için kesilen makbuzların bir kısmı direkt buraya aktarılır. Burada biriken para ile Din-i İslâma hizmet maksatlı çok değişik işler yapılır. Devam edelim; diyanette gayrımüslim unsurlara yönelik bir pay ya da kaygı var mıdır? Ben bilmiyorum. Varsa söylesinler. Açılım falan diyenler diyanette alevilerin yerini de bir zahmet aydınlatsınlar. Cemevi dedelerine maaş bağlama konusunu tatlıya bağlasınlar.
Yüz bine yakın camiin imam ve müezzinine maaş bağlanması ve tek elden Cuma hutbesi dağıtılması laik devletin neresine uyar, bana birileri izah etsinler. Din ile devleti ayırıp bütçeden böyle büyük bir payı toplumdaki inançların -belki en yaygını ama- sadece bir koluna ayırmak ne şekil bir laikliktir? Benim aklım almıyor.
Aklımın aldığı şey, devletin "Diyanet" diye bir kurumunun olmamasıdır. Zaten halkımız da bu kelimeyi "cinayet" der gibi "dinayet"e değiştirmiştir.
Din İşleri Yüksek Kurulu olması mutlak ihtiyaçtır ve bu coğrafyadaki inanç mozayiğine uygun üyelerden oluşmalıdır. Kurulun kararları devlete tavsiye niteliğinde olmalıdır.
Tek elden imam tayinine ihtiyaç yoktur. Cemaat dediğin şey, iki ve daha fazla kişinin bir araya geldiğinde ibadetini toplu olarak yapmasıdır. Birisi imamete geçer, bir diğeri kamet okur ve tesbihatta yardımcı olur. Hepsi bu. İşin esasında maaşlı imam yoktur. İlle de vazife bilinsin isterseniz, cami vakfından maaş bağlanarak imam tayin edilir. Kim tarafından? O camiin cemaati tarafından. Yok öyle merkezden imam beklemek falan. Cemaatin namazda gözü varsa imamı da bulur müezzini de. Bir de temizlik görevlisi bulup maaşa bağlar.
Ve yine dinde öyle gösterişli kubbeler, minareler, tek tip halılar falan makbul değildir. Ezan yüksekçe bir yere çıkan bir şahsın çıplak sesi ile müminleri namaza davetidir. Bangır bangır hoparlörle falan olmaz. Camii de toplanılan yerdir. İlla kocaman olacak, kubbeli olacak diye bir şey yoktur. Hayırseverin birisi yaptırır. Müminler kilimlerini halılarını getirirler. Para toplayıp camını çerçevesini takarlar. Namazlardan sonra önünde oturup hasbıhal ederler. Budur.
Camilerini direkt katma bütçeye bağlayan laik devlete gülünür. Aynı devlet gayrımüslimi ve değişik mezhepleri yok sayıyorsa kızılır. Bu konuları gündeme getirmeye vesile olan Necmettin Efendi'ye teşekkür edilir.
Yazıyı yazan dayanamaz: Ey Necmettin! Sen sen ol, gel Ümmeti Muhammed'in tüylerini dikenlendiren "dinsiz, mülhid, zındık" gibi kelimeleri adının başına koyma! Takılıp gidelim şu alemde. Der. Çekilir.
İlgili risale: Agnostik Necmettin Efendi Camii »
Düşünenlerin düşünceleri
Saygıdeğer Ahmed Faruk Yağcı üstadım...
Yüksek müsaadenizle, çocukluk günlerime dair futbol anılarımı naklederek başlayayım söze.
Bendeniz hakirin futbol macerası sizinkinin aksine çok kısa sürdü. Sebebi, kişiliğimdeki bir zaaf idi. Bu zaaf, ayağımda topla ilerlerken ya da rakip toplara girerken topa savurduğum tekmenin muhatabımın ayağına değmesi (kazaen de olsa birini yaralama) korkusu idi.
Bana atılan tekmeleri pek umursamazdım doğrusu; ama benim başkasını tekmeleme ihtimalim elimi ayağımı bağlardı.
Nadiren coştuğum, sahadaki tüm rakip oyuncuları kıvrak slalomlarla geçip, kaleciyle karşı karşıya kaldığım anlar olurdu. Ve o noktada topa öyle falsolu vururdum ki, ya taca ya auta giderdi.
Sanırım o an kalecinin yüzünde gördüğüm "ya gol yersem" endişesi sebep olurdu bu sakarlığıma.
Birlikte müzakere ettiğimiz esas mevzuya gelirsek...
Bir yerlerde şöyle bir şey okuduğumu hatırlıyorum:
"Entellektüel, düşündüğü ve dile getirilmesinde kamu yararı gördüğü şeyi açık seçik söylemekle yükümlüdür. Bu açıksözlülüğünün kendisine ödeteceği bedel ne olursa olsun..."
Bu mealde bir şeydi galiba. Ya da ben eksik aklımla öyle anladım.
Bu bağlamda, her ne kadar "gönül yıkmamak" gibi bir kaygıyı hayat pratiğimin merkezine oturtmuşsam da, yaşamakta olduğum alemi seyreyleyen ve tefsir etmeye çabalayan aklı kıt bir adem olarak, zihnimde oluşan sualleri efkârı umumiye ile paylaşmak gibi bir ödev altındayım. Bu ödevi bana aşkın bir güç yüklemedi; onu ben kendime şart koştum.
O nedenledir ki, "rahatım kaçmasın" ve benzeri saiklerle susmak, sütre gerisinde durmak, sözü karnımda tutmak gibi bir konforu haiz değilim.
Bendeniz hakiri batınîlikten ve dahi bilgelikten uzağa düşüren yapısal kusur da bu olsa gerektir.
Karıncaezmez Pervane Çelebi - 24 Mart 2010 (12:39)
Karşı cinsten olduğumdan topla ilgili anılarımın olmadığı aşikâr, ama şu topa duyulan merakı, özlemi hep merak etmişimdir, hâlâ da taraftarın fanatiğini anlamakta güçlük çekerim, tutmuş olmak için bir takım tutarım o kadar.
Belki çevremde futbola meraklı bir kişi görmediğimden ya da tanımadığımdan olabilir...
Gelelim esas konuya; rahmetli babaannemle birlikte büyüdüğümden onun yere oturmuş, önüne rahlesini koyarak üstünde çeşit çeşit eski türkçe yazılı kitaplardan hem kendi okuyup hem arada bize de okuduğu ve anlattığı dini konular, hikâyeler yetişmemizde büyük rol oynamış ve bizleri de büyük ölçüde etkilemiştir.
Rahmetli babam ise dinine bağlı ama son derece modern ve ileri görüşlü idi, henüz daha bankalarda yokken çalıştığı iş yerine bilgisayar bağlattırmış ve muhasebe işlemlerini bilgisayar yardımı ile yapmaya başlamıştı.
Annem ise muhafazakâr bir ev hanımı idi, böylece babamın modern görüşü ile annemin muhafazakâr görüşü birleşince biz üç kardeşin çok iyi yetiştiğine inanıyorum. Nitekim üçümüz de üniversite bitirip farklı iş sahalarında çalışıp emekli olduk.
Ablam ve eniştem hacıdır ama sinemaya da giderler eğlenceye de, tatile de.
Hiç ölmeyecek gibi dünyaya yarın ölecekmiş gibi ahirete çalış, bu söz hayat felsefemiz olmuştur bizim.
Ben her şeyden önce dinimizin temelinin temiz ahlâk olduğuna inanır ve kul hakkı almamaya büyük özen gösteririm, oğluma da bu görüşü aşılıyorum.
Neyse, fazla uzatmayayım diyeceğim şu, herkesin dini kendinedir, her koyun kendi bacağından asılır, bu gibi konulara hiç girmemek bence de en doğrusudur, zaten ateist insanlarla değil tartışmaya girmek bu konuları konuşmam bile, agnostik kelimesini ise ilk defa bu sitedeki bir yazıdan öğrendim ve çok şaşırdım, inanmayan bir kişi dine saygı gösterse ne olur göstermese ne olur.
Bir arkadaşımın şu sözleri ile de yorumumu tamamlamış olayım.
" Fazla inançlı olmasam da inanç en azından beni ruhen besliyor ve mutlu olmamı sağlıyor, o zaman niye inanmayayım ki."
İclal Arpınar - 30 Mart 2010 (01:04)
"İnanmayan bir kişi dine saygı gösterse ne olur göstermese ne olur"u o şekilde kullanılmadığı halde bir soru cümlesi olarak algılayıp topa gireyim ben de; inanan birinin inanmayana, aynı şekilde inanmayanın da inanana saygı göstermesi çok değerli ve de insanî açıdan çok önemli farklar yaratacak bir duruştur, kanımca.
Fersan Cevriye - 30 Mart 2010 (16:44)
Ben de topa gireyim. İclal hanım, inanç, inançsızlık, agnostisizm ya da bunların çeşitli oranlarda karışımı insanın özüdür. Her insan içinde bunlardan çeşitli oranlarda bulunur ve hatta bulunmalıdır da. Dini kitaplarda çokça geçen "vesvese" lafı aslında şüphe anlamında kullanılmıştır. Yani din de insanın içinde şüpheler barındırmasını bir şekilde normal karşılamıştır. İnanç ya da inançsızlık, yahut karışımı, yahut "bilinemez"cilik de denilen agnostisizm insana bir duruş verir ve bu da ne olursa olsun saygıya değer.
Dinin temelinin temiz ahlâk ve kul hakkına riayet olduğu konusunda hemfikiriz. Lâkin kendisini dindar olarak tanımlamayan birisi de bunlara dikkat ederse benim açımdan aynı seviyede makbuldür. Hele de dindar diye ortaya çıkanların soygunu ve kul hakkı yemeyi iş bilirlik olarak gördükleri günümüzde.
Hürmetlerimle.
Ahmet Faruk Yağcı - 30 Mart 2010 (21:46)
Sayın Fersan Cevriye'nin yorumundan, anlatmaya çalıştığım hususun tamamen yanlış anlaşıldığını görmek, beni hayli şaşırttı doğrusu.
Arkadaş ve dost çevresi benim gibi geniş olan bir kimsenin elbette dindar da, az inanan da, ateist de arkadaşları olacaktır. İnsanı üstün kılan, kişiliği, karakteri ve -önceki yazımda da belirttiğim gibi- temiz ahlâklı olmasıdır, zaten kişiye özel ve kişinin daha ziyade manevîyatını ilgilendiren din konularında tartışmamak bizlerin aramızda uyguladığı temel prensipler arasındadır.
"İnanmayan bir kişi dine saygı gösterse ne olur göstermese ne olur" cümlesi ile "inanmayan" o kişinin inancında herhangi bir değişikliğin olmayacağından yola çıkarak, saygı göstermekle kendisinde yine değişen bir durumun olamayacağını belirtmek istemiş ve bu hususu vurgulamaya çalışmıştım, yani inançlı ise inançlı, inançsız ise inançsız,ateist kalacaktır.
Ayrıca dinimizde zaten Allah ile kul arasına kimse giremez.
Yunus Emre'nin çok beğendiğim şu sözleri ile de, ne demek istediğim daha iyi anlaşılacaktır diye düşünüyorum.
"Yaradılanı severim yaradandan ötürü."
İclal Arpınar - 30 Mart 2010 (23:01)
Sevgili Ahmet Bey, konu ile ilgili ikinci yazımı yazdığımda, sizin yorumunuz henüz yoktu, dolayısıyla görüşlerinize, bu konudaki düşüncelerinize ve anlatmak istediklerinize aynen katıldığımı belirtmek isterim, zaten ikinci açıklamamdan sonra sizinle tamamen hemfikir olduğumu da anlamışsındır diye düşünüyorum.
Saygılarımla...
İclal Arpınar - 31 Mart 2010 (12:19)
Konuyla ilgili en yetkili kişiyle yapılan şu söyleşi meraklıları için bilgilendirici olabilir. Göz atar mısınız?
Prof. Bardakoğlu: "AB süreci de, dünyanın gidişatı da Diyanet'in daha sivil ve otonom olmasını gerektiriyor. Kimse rahatsız olmasın. Diyanet laikliğin önemini iyi biliyor, geleneği de oluştu zaten." diyor...
Diyanet'in daha sivil ve bağımsız olması gerek (Ali Bardakoğlu - Star)
Erdem Abaka - 9 Nisan 2010 (14:44)
Evet bende Diyanet'in daha sivil ve otonom olmasının ülkemize daha faydalı olacağını düşünmekteyim. Eğer bir ülkede gerçekten Laiklik ilkesi uygulanıyorsa, bunun gerekleri yerine getirilmeli diye düşünüyorum. Bir ülke vatandaşlarından korkmamalı, tam tersine onların kültürlerini, geleneklerini ya da dini inançlarını rahatça ve serbestçe yerine getirmesine izin vermesi gerektiğine inanan biriyim.
S. Alışır - 19 Mayıs 2010 (12:49)
İclal kardeşimizin 'herkesin dini kendinedir, her koyun kendi bacağından asılır, bu gibi konulara hiç girmemek bence de en doğrusudur, zaten ateist insanlarla değil tartışmaya girmek bu konuları konuşmam bile...' gibi bir cümle kurmasına ve bazı arkadaşlarımızın bu cümleye katılmasına saygı duymakla birlikte gerçekten çok üzüldüm. Çünkü öncelikle hepinizin bildiği gibi 'Emr-i bi'l-maruf, nehy-i ani'l-münker', varlığın yaratılış gayesine götüren bir yoldur. Allah (celle celâluhu), kâinat sarayını bu yüce vazife için açmış ve yine insanı o sarayda bu yüce vazife için halife yapmıştır. Peygamberlik manzumesi de, bu sebeple nazmedilmiştir.
Hz. Âdem (a.s), hem ilk insan hem de ilk nebidir. Evlatları, daha gözlerini açar açmaz karşılarında babalarını, iyiliği emredip kötülükten sakındıran bir peygamber olarak bulmuşlardır. Beşerî ilk oluşum nübüvvetle başlamıştır. Neticede nübüvvet ağacı, başlangıçta ona çekirdek olan Nebi'yi meyve vermiştir. O (sallallâhu aleyhi ve sellem), kâinat kendisi için yaratılan İki Cihan Serveri'dir (sallallâhu aleyhi ve sellem). O'nun gönderiliş gayesi ise TEBLİĞdir. Tebliğin özü de, 'emr-i bi'l-maruf, nehy-i ani'l-münker'dir.
Demek ki varlık, onun için var edilmiştir. Şüphesiz varlığın yaratılış gayesi olan bir iş, işlerin en mühimidir. İnsan ki, Cenâb-ı Hakk'ı bilip tanımak ve bu bildiklerini vicdanında duymak ve bildiklerini etrafındakilere hatırlatmak için yaratılmıştır. Allah (celle celâluhu) bizi, kendisini ifade edelim ve anlatalım diye yarattı. Yaratılışımızdaki ilâhî maksat da budur. Bu ilâhî maksada uygun hareket etmek, hem dünyamızı hem de âhiretimizi mamur edecektir. Aksi halde dünyevî ve ebedî varlığımızın teminatı olan bu maksadın tokadını yer; hafizanallah hem millet olarak, hem de cemiyet olarak fitne ve fesadın ağına itilmiş oluruz.
Eklemek istediğim diğer bir konu ise yine İclal kardeşimizin 'inançlı ise inançlı, inançsız ise inançsız, ateist kalacaktır.' sözünedir. Biz birer mümin olarak ilk önce bilmek, öğrenmekle sorumluyuz ki bunu ilk inen ayetlerden olan 'Alâk suresinin ilk beş ayeti, ve ilk emir de "iqra!", yani "oku!" da kanıtlamaktadır. Bir insanın kalbine imanı vermek ise bize düşmemiştir. Biz mümin olarak tebliğle mükellefiz, imanı vermek ise Rabbimizin elindedir. Biz bize düşeni din ayrımı yapmadan zaten ateistse ateist kalacaktır demeden yapalım ve tevekkül edelim. Rabbimizin kimin kalbine imanı nerede ne zaman kimi/neyi sebep kılarak koyacağı belli olmaz!
(Yorumumun bazı kısımlarında alıntılar yapılmıştır.)
Derya - 1 Haziran 2010 (14:52)
Yazıyı tanıdıklarınıza da tavsiye etmek ister misiniz?
Ahmet Faruk Yağcı
Ahmet Faruk Yağcı'nın radyo programı: DOKTOR, TGRT FM (93.1 / İstanbul) Cuma 19.50
Ahmet Faruk Yağcı'nın web sitesi: Dr. Yağcı'nın Eğlenceli TIP Sözlüğü
Pembeye boyayın o !bneleri
Ali Türkan
John Boy'un çocukları, tosladıkları duvarları demokrasinin gereği sanan ve özgür olduklarına inandıkları işte böyle bir ortamda, "bir hazin hürriyet"e şahitlik eden yıldızların altında dünyaya gelirler. Devam
İnsan neden nefret eder?
Kâmuran Kızlak
Klinik Psikoloji insanların nasıl düşünürlerse öyle duygulandıklarından, düşünceleriyle duygularının genellikle tutarlılık gösterdiğinden, yani duyguyu belirleyenin düşünce olduğundan bahsediyor. Olumlu düşünceleri olumlu duygular, olumsuz düşünceleri de olumsuz duygular izler. Devam
Gırgır, bir "okul" muydu?
Necdet Şen
Bu haliyle Gırgır türevi dergilerin solculuğu (biraz mübalâğa ile) aşiret törelerine sımsıkı bağlı feodal delikanlıların, kardeş kanı akıtan nevrotik namus takıntısıyla fazlaca benzeşiyor. Devam
İclal Arpınar - Çok doğru tespitlerde bulunarak yazmış olduğunuz... Bir Ünlünün Hastalık Destanı
Kâmuran Kızlak - Dr. OZ nam zatı şahane artık hekimliği falan aşıp... Bir Ünlünün Hastalık Destanı
Enver Turan - Benim anlamadığım iki nokta daha var. Mehmet Öz'un... Bir Ünlünün Hastalık Destanı
Necdettin Efendi - Dr. Oz örneğinde belki de sorulması gereken soru... Bir Ünlünün Hastalık Destanı
Hüsnü Zan - Bu dolandırıcılık hikâyelerinin her biri bir başka filim. Hadi yalancılığı... Pilot
Kâmuran Kızlak - Yukarıda hikâyesini yazdığım pilottan 2 yıl kadar önce apartmana... Pilot
Değişiklik, dönüştürücülük, az veya çok, beklenmeyen bir partiden geliyor. Bu o partinin de sınırlarını zorlayan bir şey. Daha fazlasını umarak bu kadarını eleştirmek ona da haksızlık. Son kertede demokrat olduğunu ama muhafazakâr olduğunu da söyleyen bir parti var iktidarda.
Hayat hediyesi; hayatın kendisi
Alper Uzun
O bebeler, meselâ avucunuzu açın, bakın! Hah işte kimileri o kadarcık. O elin tepesine bir kafa koyun. Bacakları ise serçe parmağınız kadar. Ve bir de meselâ 500 gramı gözünüzün önüne getirin. Ağırlıkları da o civarlarda. Devam
Bir Ünlünün Hastalık Destanı
Ahmet Faruk Yağcı
Kişilere göre değişir ama, her konuda "orta yol"cu olmak en iyisi herhalde. Hiç ölmeyecek gibi spor ya da diyet çok da gerekli değil. En kötüsü de böyle diyet ve spor saplantısı içinde lastik yarmak ya da balataları sıyırmak. Devam
Pilot
Kâmuran Kızlak
Aile güzel kızlarına hayırlı bir kısmet çıkmış olmasının bahtiyarlığı içinde, kızın ise aşkından neredeyse ayakları yerden kesilmiş. Ufak bir omuz vererek bu hayırlı işe vesile olan bu hakiri ise hatırlayan bile yok. Devam
Bankacı
Deniz Türkoğlu
Evet, ilk günlerde kibirli ve küstâhtım, her şey gözüme korkunç görünüyordu, oysa hiç bir yara hemen kapanmaz. Önemli olan, yarayı kaşıya kaşıya kanatarak durmadan taze tutmaya çalışmamak. Devam
Banka
Deniz Türkoğlu
Banka ne olabilir ki? Etraftaki para bolluğu, kendini zengin hissetmen için kullanımına sunulmuş şahane bir hipnoz. Ay sonlarında eline tutuşturulan beyaz zarfın içindeki paraya gelince, o gerçekten kim olduğunu anlamana yarayabilir. Devam
Bir ayrılık, bir yoksulluk, bir ölüm
Erdem Abaka
Hollywood yapımlarında bazı sahneler vardır hani. Kahramanımız uçurumdan düşmekte olan arkadaşına elini uzatır da, beriki "beni bırak sen kendini kurtar ve görevi tamamla!" der. Devam
Okul yolunda genç olmak
Hasan Demirpaz
Tek örnek kıyafet. Evet. Ortak paydası, ortak kültürü belki o okulun. Standart bir disiplin anlayışının da gereği hatta. Ama nasıl ki hepimiz insan olmak ortak paydasında buluşuyorsak da farklıyız, bambaşkayız her birimiz. Devam
Bir sor Allah aşkına
Seyit Balkuv
Her soru bir merak duygusundan kaynaklanıyorsa ve merak duygusu da farklı olana yönelmek dürtüsü ile ilgiliyse, "hayata dair bir soru" iyi bir başlangıç noktası olabilir belki de ne dersiniz? Devam
Kırık Emekli General Hayatları
Ahmet Faruk Yağcı
Nesiller gelip geçiyor. Bunca emekli adam, bunca vatana hizmet gayreti beni yoruyor. Ey yetkililer! Siz siz olun beni dinleyin. Zararlı çıkmazsınız. Kendini Cipralex'e Lustral'e vurmuş emekli subay sayınız da yıllar içinde azalır. Devam
Trigger Happy
Deniz Türkoğlu
Kendini tehlikede (hatta yalnızca rahatsız) hissettiği ilk yerde tetiğe basmak ve tehdidi yok etmek üzere kodlanmış, hiç bir tehlike oluşturmayan durumlarda da tetiğe basma ihtiyacına dönüşmüş korkunç bir alışkanlığın adı. Devam
Hayat Oburu
Necdet Şen
Ya hakkaten ya! Hayat çok kısa, seçenekler sonsuz. Ben 99. maddedeyken listenin adı "ölmeden önce yapılması gereken 10.000 şey" diye değişir, yaya kalırım diye tırsıyorum. Devam
Avrupa'da bir seçim
Yalçın Şahin
İnsanlar yurtlarını bırakıp Avrupa'ya göç ediyorsa bu daha çok tanımını Batı insanının yaptığı bir yoksulluktan kaçmak içindir, ki bana göre bu genelde yapay, üretilmiş bir yoksulluktur. Devam
Kanlıca'nın yalnızları
Deniz Türkoğlu
Her sabah işe giderken ve her gece işten dönerken, aynı sekizlik dolmuşta, bazen aynı koltukta yan yana, gene hiç konuşmuyorduk. Selâmlaşmıyorduk. Göz göze gelmiyorduk. Devam
Hayvana şiddetten toplumsal suça doğru
Hülya Yalçın
Toplumsal şiddet büyük bir hızla tırmanırken herkes sebepler arıyor. Kimse görünen ve ortalıkta gözümüze acı acı haykıran sebebi görmüyor. Belki de görmek istemiyor. Devam
Nişantaşı Reasürans
Nuri Yalçın
Sık sık 360 derece çark etmesinin basit bir iş olmadığını, planlı yapıldığını ispatlıyor. Yoksa sakalılın kılları kadar şablon tutmazdı kasasında. Şablonların sırrı sadece bu kadar değil. Devam
Boşluk
Ahmet Faruk Yağcı
Şu günlerde içinizde bir huzursuzluk, bir boşluk, garip bir ağrı sonrası esrikliği hissediyorsanız paniklemeyin. Eskisinden çok daha iyi ve mutlu olacaksınız. Devam
Küllenmiş Zamanların Ardından
Bülent Karaköse
Ertesi gün kendime geldiğimde Sinan'ın siyah deri yeleğini üstümde buldum. Biraz şaşırmıştım ama hatırlamakta zorlanmadım; gece barda üşümüştüm ve çıkarıp yeleğini hediye etmişti. Devam
Adını yitiren Mehmet
Deniz Türkoğlu
Bir gün Beyazıt'ta yürürken kırmızı spor bir arabanın içinden adımı seslendiklerini duyuyorum, dönüp baktığımda Mehmet'e rastlıyorum. Görüşmeyeli uzun yıllar olmuş. Devam
Hayat çook garip!
Erdem Abaka
Günümüzde hayatımızı kuşatan bu şeyler bizim için o kadar ön planda ki, asıl olan yalın gerçekliği bazen kaçırıyoruz. Ben o akşamüstü, o kedi yavrularken bir mucizeye tanık oldum. Hayatın başlangıcına. Kadim hakikate. Devam
Kokulu bir yol yazısı
Ahmet Faruk Yağcı
Etler büyük tabakta cızırdayarak geliyor. Yanında manda yoğurdu. Bu iki koku ile yoğunlaşan mutluluğumuz pirzola dilimlerinı ısırıp dişimizle kemiğinden ayırmaya çalışırken zirve yapıyor. Devam
Etiketler
12 Eylül Aile Ali Türkan Askerlik Avrupa Bellek Beslenme Beyaz Türk Birey Bisiklet Bürokrasi Cem Karaca Cinsellik Çizgi Film Çizgi Roman Çocuk Deprem Derkenar Devlet Dil Din Distopya Edebiyat Eğitim Ekmek Teknesi Ekonomi Ensest Erkek Evlilik Felsefe Feminizm Gazete Gençlik Genetik Güvenlik Hayvanlar Hedonizm Hızlı Gazeteci Hobi Hukuk Internet Kapitalizm Kedi Kemalizm Kent Konformizm Kürtler Masonlar Medya Mektup Militarizm Milliyetçilik Mistisizm Mizah Mobbing Modernizm Münevver Müzik Nefret Nostalji Operasyon Oportünizm Otomobil Para Pazarlama Polemik Pornografi Portre Psikoloji Reklam Sanat Satanizm Seks Seyahat Sigara Sinema Siyaset Sokak Sosyalizm Sosyoloji Spam Spor Taassup Tabiat Takvim Tatil Teknoloji Televizyon Terör TIP Tiyatro Turizm Tüketim Toplumu Hayat© 2000-2010 ~ Derkenar ~ Sitedeki içerik 5846 Sayılı Fikir ve Sanat Eserleri yasası ile korunmaktadır. Yazılı izin olmadan kopyalanamaz, çoğaltılamaz, değiştirilemez, başka mecralarda kullanılamaz. Ancak uzunluğu 200 kelimeyi geçmemek, yazar adı ve kaynak belirtmek ve bu sayfaya link vermek kaydıyla yazılardan alıntı yapılabilir.

Yazı Boyutu
Büyük
Normal