Patronsuz Medya

Devlet Ana kötü yola düşerse

Erdem Abaka - 15 Ocak 2009


Murat Bardakçı'yı tanırsınız, değil mi? "Şah Baba" demek yeterli olur sanırım. Bardakçı'nın tarih konularında kayda değer araştırmaları var. Kendileri aynı zamanda bir müzisyen. Osmanlı dönemine ait araştırmaları da ses getiriyor.

Bu yakınlarda Milliyet gazetesinde Murat Bardakçı'yla yapılmış bir görüşme yayımlandı: Korkulmasın, nüfus ve sevk defterleri açılsın

Görüşme, Bardakçı'nın Talât Paşa'nın gizli defterini çözümlediği son kitabını temel alıyor. Ermeni Tehciri'yle ilgili önemli noktalardan da bahsediliyor. Bardakçı zaman zaman sertleşmekle beraber, samimi olduğu izlenimini uyandırıyor. İttihatçıları sevdiğinden de bahsediyor. Aile kökenlerinin de İttihatçı olduğunu söylüyor.

Bildiğim kadarıyla Osmanlı Hanedanıyla farklı boyutta bir bağı da var. Elbette bu, fikirleri tartışma noktasında bir anlam ifade etmez, özel hayatıdır. Ancak bir tarihçi olarak özür kampanyasına hangi noktada karşı çıktığını ifade ederken ortaya sürdüğü gerekçeler zaman zaman acımasız olabiliyor. Belki yer ve zaman darlığı neticesinde bu şekilde ifade etmiş de olabilir. Ancak, tarihsel olayları meydana geldikleri zaman ve mekân şartları içinde değerlendirelim derken, kullanılan ifadeler bazen çelik gibi soğuk olabiliyor sanırım.

Örnek verecek olursak:

- Talât Paşa gerekli olan şeyi yapmış bir devlet adamıdır, bu kadar basit.

- Peki o zaman neden kadınlar, çocuklar, yaşlılar ve diğer Taşnak'la ilgili olmayanlar da tehcire tabi tutuldu?

- Şimdi arkadaşlarla elimize birer makineli tüfek aldık, minibüse bindik, taraya taraya gidiyoruz. Yani polis veya asker bizi çevirecek, "Efendim hanımlar ayrılsın da biz sizi öldürelim mi?" diyecekler; o kadar basittir. Çünkü kötü olan savaşın kendisidir. O dönem de bir savaş dönemidir. Ama sakın bu dediklerimden şey anlaşılmasın; "Tehcir çok iyi bir şeydir, temizledik" falan demiyorum. Çok büyük bir ıstıraptır iki taraf için de, ama Ermeniler için tabii ki çok daha büyük bir ıstıraptır. Ama oldu.

Belli ki Bardakçı tarihsel olayları kendi dönemi içinde ele alırken, duygu boyutunu pek önemsemiyor. Ama, Balkanlarda zulüm gören Türkler için üzülen Bardakçı, aynı devletin vatandaşı Ermeniler için niçin bu kadar soğukkanlı, anlaşılamıyor.

Görüşmenin içinden cımbızlama yaparak, taraflı anlamlar çıkartmak istemiyorum. Zira Ermeni terörü neticesinde acı çekenlerden de söz ediyor. Haklıdır da. Ancak, asıl amacı görmezden gelinerek yıpratılan, hatta dava konusu edilen özür eylemi, bir türlü vicdan bağlamında ele alınamıyor.

Yani bu kadar zor mu? Tamam tarih boyunca Türkler de çok ızdırap çekti, öldürüldü, sürüldü. Onlar için de üzülüyoruz. Biz de o zaman şöyle diyelim:

"Devletinin koruması altında, güvende yaşaması gerekirken, şu ya da bu şekilde ölen ya da öldürülen herkes için, etnik köken ayrımı yapmaksızın üzüntü duyuyor ve özür diliyorum."

Oldu mu? Rahatlanıldı mı?

Koskoca Murat Bardakçı diyor ki "Balkanlarda ölen Türkler..." Tamam arkadaş, hepsi için yahu, kampanyayı organize edenlerden bağımsız olarak (peki, onlar art niyetli!) hepsi için üzülüyor ve acılarını paylaşıyorum. Ermeni teröristlerin öldürdüğü diplomatlar için de. Bahçelievlerde öldürülen 7 TİP'li genç için de, Hocalı'da katledilenler için de.

Bir vicdanî hal bu kadar mı soğukkanlı biçimde, ofsayt pozisyonu tartışır gibi tartışılır? Madem öyle, aynı tonda bir yorum o zaman:

En fazla orta ölçekli bir bakkal dükkânı işletip, en fazla orta halli bir aile reisi olabilecekken, hasbelkader başına geçtiği koca bir imparatorluk coğrafyası üzerinde mastürbasyon yapanlar yüzünden binlerce insan yerinden yurdundan oldu, öldü, sürüldü.

Vatansever İttihatçılardan bahsediyorum evet. Ne oldu, ağır kaçtı değil mi?

6-7 eylül olaylarında İstanbul'dan kaçmak zorunda kalan gayrimüslümler için "yahu ne güzel insanlardınız, nereye gittiniz" diyen Engin Ardıç bile, "bu kampanya insanımızın sırtına bir kambur daha yükler" diyor.

Neresi anlaşılmıyor? Bu topraklarda yaşarken, hayatını, malını, namusunu ve refahını korumakla yükümlü devletinin, her ne sebeple olursa olsun, görevini yapamaması ya da eksik yapması neticesinde doğup büyüdüğü topraklardan sürülen, soyulan, öldürülen vatandaşların acılarının inkârını reddediyor ve ızdıraplarını paylaşıyorum.

1915 yılında Ermenilerin başına gelenlerin yarın, etnik köken ayrımı olmaksızın bu devletin vatandaşı olan başka birilerinin, benim ya da yakınlarımın başına gelmemesi için tarihten ders alınmasını ümit ediyor, devletime güvenerek yaşamak istiyorum.

Çünkü artık benim olduğu iddia edilen çıkarlar uğruna sağa sola bomba gömülmesinden, benim üstümde ve dışımda örgütler kurulmasından, ve devlet adına atılan kurşunların parasını ödeyeceğim diye geleceğimin çalınmasından bıktım usandım.

Civilization oyunu değil bu kardeşim, insan hayatı. Başlıycam artık sizin "devlet çıkarınıza" da "sırrınıza" da...

 Düşünenlerin düşünceleri

Murat Bardakçı'nın yazıdaki şu sözü aslında daha da tartışılmaya değer:

"Kraldan fazla kralcılar o kadar çok kullandılar ki şimdi söyleyeceğim sözü, artık sakız oldu, ciddiye alınmıyor. O yüzden size de böyle avam bir söz gibi gelebilir şimdi, ama söyleyeceğim: Bakın ortada bir arkadan vurma olayı var. Bu gerçektir. Ben bunu söylemeye utanır hale geldim, ama mesele budur."

Bu "arkadan vurma" deyimi, evet, gayet kaba bir deyim, ama kırımın mantığını anlamak açısından bir ölçüde yol gösterici.

Bir kere o dönemde Osmanlı'nın yaşadığı üstüste yenilgilerin şoku var. Sonra galip devletlerin buradaki vatandaşlarını ve zamanla tüm gayrımüslim azınlıkları buradaki Müslümanlara karşı kayırıyor olmaları var. Bunlar Osmanlı aydınında çok derin bir travma yaratmış. 6 asır boyunca efendi olduğu topraklarda o derece itilip kakılmak onları çok kışkırtmış. Bu da özellikle Ermenilere karşı derin bir hınç ve intikam duygusunu körüklemiş. Ve bu intikam hissi en çok da Balkanlar'dan ve Kafkasya'dan gelen muhacirler arasında kolayca yandaş bulmuş.

"Arkadan vurdular" derken kastedilen şey, aslında banal bir dille de olsa budur zannediyorum.

Selim Atak - 15 Ocak 2009 (18:54)

Peki, altı asır boyunca "efendi" olunan topraklarda hakimiyeti yitirince şiddetin dozunu artırmak ve çok da gerçekçi olmayan amaçlar uğruna, "vatandaşım" diyebilmek için adına ihtilal yaptığınız insanlara zulüm uygulamak, mazur mu görülecek "içinde bulunulan şartlar" gereği?

Aksine inanmak daha kolay olsa da, her nedense "arkadan vurulmanın getirdiği çaresizlik" duygusuyla bu işlerin yapıldığı açıklaması beni tatmin etmiyor.

Çünkü, "devletin bekası" tamlamasının neyi ne kadar kapsadığı sorusu karşıma çıkıyor durmadan.

Altı asır boyunca üç kıtaya yayılan bir emperyalist devlet, şartlar tersine döndüğünde hangi aşamada ve nasıl "mazlum devlet" savunmasına geçmiştir? Belki de soru budur.

Erdem Abaka - 17 Ocak 2009 (09:42)

Murat Bardakçı "yapılması gereken yapıldı" derken, belki bir açıdan anlaşılabilir nedenleri olan "mahvoluyoruz" paranoyasını ilahi adaletin yerine koyuyor gibi. Böylelikle de her türlü zulmü siyaset adına haklı çıkarabilen mekânik bir tarih yorumuna sapıyor. Bu hiç vicdanî değil.

Tarihsel belgeleri duygusallığa düşmeden taramak ve değerlendirmek başka, milyona yakın insanın mahvoluşunu bir tür "virüs taraması" gibi görmek daha başka.

Hayat sadece politkadan ibaret değil. İnsanların içlerindeki silinip atılamayacak vicdan duygusunu da hesaba katmak lâzım.

Enver Başol - 17 Ocak 2009 (12:10)

Evet, kimse ezilmesin... Kimse sürülmesin. Kimse öldürülmesin. Ama bu duyarlılık herkes için olsun. Bu anlamda Murat Bardakçı'ya katılıyorum. Bir milyon Azeri Karabağ'dan sürülür vicdanlar sızlamaz. Kıbrıslı Türkler toplu mezarlara gömülür, bugün bile dünyada tanınan kimlikleri yoktur, bağımsızlık hakları yoktur vicdanlar sızlamaz. Filistinliler öldürülür vicdanlar sızlamaz, Iraklılar öldürülür sızlamaz, Sulukle'deki çingeneler 2008'da yerlerinden sürülür, sızlamaz... Tek bir yazı yazılmaz, tek bir türk aydınlarının katıldığı eylem düzenlenmez... Bu yüzden de sadece mevzu Rumlar-Ermeniler olunca, sızlayan vicdanlar, bana hic samimi gelmez... Bardakçı'da olaan tutarsızlık, bu vicdanlarda da yok mu?

Murat Agaoğlu - 17 Ocak 2009 (17:06)

Acaba sayın Ağaoğlu bu dünyada değil de kendi yarattığı hayalî bir evrende yaşıyor olabilir mi? Ben mi yanılıyorum acaba? Sözünü ettiği tüm haksızlıklar için protesto gösterileri yapan birileri çıktı. Çeşitli platformlarda yapılan insan hakkı ihlâlleri kınandı. Kınanıyor.

Acaba utangaç bir üslupla şunu mu demek istedi sayın Ağaoğlu: "Madem biz Türküz, sadece Türklere yapılan haksızlıklar karşısında sesimizi çıkaralım, diğerleri kendi başlarının çaresine baksın."

Bu da bir bakış açısı tabii. Ama dışlayıcı, ötekileştirici bir bakış. Şahsen benim insanlık anlayışım, mağdur edilen herkesin hangi ırktan hangi milletten hangi dinden olduğuna bakmaksızın yanında olmayı gerektirir.

Enver Başol - 17 Ocak 2009 (23:12)

Hiç şüphesiz, bir vakayı araştırıken tarihçilerin görevi vakanın meydana gelmesine yol açan süreçleri, dönemin dinamiklerini, vakanın özne ve nesnesi olan tüm elementleri eksiksiz incelemek, olayı tüm yönleri ile ortaya koymaktır.

Bize düşen ise tarihçilerin ortaya koyduğu bilgileri, belgeleri elden geldiği kadar okumak, vaka hakkında bilgi sahibi olmaya çalışmaktır. Fakat bilgi sahibi olmakla vaka hakkında bir sonuça ulaşmak farklı şeydir. Yani kişiler vakanın tüm detaylarından haberdâr olsa dahi, vakayı yorumlarken tamamen zıt taraflara yönelebilirler.

Tarihçiler de bu memleketin vatandaşı olduğuna göre, onlar da taraf olabilirler. Hatta bir bakış açısına göre taraf olmaları özellikle gerekir. Çünkü konuyu en iyi bilenler onlardır. Bana daha yakın duran diğer bakış açısına göre ise taraf olmasalar daha iyidir. Çünkü taraf olmak bağımsız olması gereken araştırmacının ayağına dolanabilir.

"Yapılması gerekeni yapmak" yerine göre büyük bir meziyet olabilir. Ama unutmamak lâzım ki, yüzlerce, binlerce yıl öncesinden hâlâ kalbimizi titreten liderlerin pek çoğu bu saygınlıklarını "yapılması gereken şeyden farklı bir şey" yapmış olmalarına borçlular.

Ülkesini İngiliz işgalinden kurtarmak isteyen Gandi için "yapılması gereken şey" silahli direniş örgüt kurup savaşmaktı. Ama o insanları öldürmemeyi her şeyin üzerine koydu ve bir mucize yarattı. Tek kurşun atmadan İngilizleri ülke dışına gönderdi. Barış ve sevginin ne muazzam bir güç olduğunu tüm dünyaya gösterdi.

Seyit Balkuv - 18 Ocak 2009 (00:15)

Sözkonusu acılar yaşandığında vicdanların sızlamadığı nasıl tespit edilebiliyor?

Görülmemekte ısrar edilen bir nokta var, o yüzden tekrar yazıyorum:

1915 te o acıyı yaşayan Ermeniler, uzaydan gelmemişti. "Bu ülkenin vatandaşı" ya da adayıydılar. Zira İttihatçıların iddialarından biri de herkesi vatandaş olarak kucaklamaktı.

Daha da "vatandaş" olduğu varsayılan insanlarımız için Ermeniler sürüldüğünde, geride kalanların refah düzeyi bir anda katlanmadı, eğitim seviyesi artmadı, ortalık güllük gülistanlık olmadı. (Anladık, savaş!)

Diğer bir nokta da şu: "Bu devletin güvencesinde" olması gereken vatandaşlar, acı çekti mi çekmedi mi?

Ya da soruyu şöyle soralım: Biz bu topraklarda hep beraber yaşamak istiyor muyuz istemiyor muyuz? (Tamam önce onlar başlattı!)

"Emrimizde olurlarsa yaşarız, aksi takdirde..."mi diyoruz yoksa?

Unutmayalım ki, bu illet gün gelir döner, kendini "asli unsur" sayanları da yutar.

Bir memleket düşünün; asli unsuru ortak insanî değerler, yükselen bir refah düzeyi, teknoloji ve gerçekten hoşgörü olsun.

Hep beraber yaşayabilecekken, asli unsuru olduğumuz (ki tartışmalı) devlet tarafından sürülen Ermenilerin acılarının inkârını bırakırsak, belki bir adım atmış oluruz.

Belki de o zaman, milliyetçilerinin Amerika'dan nefret edip orada yaşamak için can attığı bu güzelim ülke cazibe merkezî olur. İnsanlığa gerçekten de tartışılmaz bir armağan vermiş oluruz.

Ya da dünyanın en büyük bayrağının altında oturur, Ergenekon'dan çıkmayı bekleriz.

Erdem Abaka - 18 Ocak 2009 (09:15)

Hassasiyetlerinizi anlıyorum ve paylaşıyorum. Tek bir insanın ölümünden üzüntü duyulmaması mümkün mü ki binlercesinin, on binlercesinin, yüz binlercesinin ölümünden duyulmasın.

Yalnız bir-iki noktaya değinmek istiyorum. Belki birbirimiz anlamamız açısından yararlı olabilir. Benim yıllardır AB ve uluslararsı ilişkiler alanında çalışıyorum, ama aydın falan değilim, türklük de çok umrumda değil. Birçok Avrupa ülkesinde de bulundum ama, aydın denilen kesimin, diğer görüşlere bu kadar tahammülsüz, bu kadar kapalı olduğu bir diğer ülke hatırlamıyorum. Burada bana yanıt verenlerde de bunu görmek mümkün.

Aynı görüşte olmasak da Seyit Balkuv'un yanıtı tahammülsüzlük içermiyor. Soğukkanlı bir şekilde kendi tezini anlatmaya çalışıyor. Teşekkürler.

Belki uzayda yaşıyorum evet. Zira, bu ülkede ermeniler ve rumlarla ilgili yazacağım üç yazıyla bir numara aydın muamelesi görürüm, televizyonlara falan çıkarım. Ama falan kesimin uğradığı haksızlıkları da bir kenara koymayalım, onların da hakkını teslim edelim dersem milliyetçi, faşist damgası basılır. Batılı dostlar da arkamı sıvazlamaz. Bu durum beni sıkıyor. Anlatmak istediğim bu.

Daha 1992-1994'te 1 milyon Azerî yerinden yurdundan oldu. Onlar bizi ilgilendirmez diyebilirsiniz. Ama buradakilerin ya da batılıların tutumu o zaman da bana samimi gelmiyor.

Başkaları ezberini bozmuyor diye şikâyet ediyorsunuz ama en baba tarihçi de çıksa (bardakçı dışında da) siz de ezberinizi bozmuyorsunuz. Sayın Balkuv, evet Gandi mucizeydi bu arada...

Murat Agaoğlu - 19 Ocak 2009 (02:35)

Murat Bey, eğer tahammülsüzlük olarak algıladığınız benim yorumumsa, yani sizde böyle bir izlenim yarattımsa, cidden üzülürüm.

Galiba tekrar etmem gerekecek; ilk yorumunuzda yaptığınız genellemelerin hepsi yanlış.

Sözünü ettiğiniz haksızlıkların hepsine de tepki veren kesim(ler) oldu. Belki sizin arzuladığınız şiddet ve yoğunlukta olmamışlardır. Ama nasıl sizin öncelik sıralamanız kendinize özgüyse, başka insanlarınki de kendilerine özgü olabilir. Bundan yola çıkarak bura aydınlarının "Ermeni ve Rum mağduriyetlerini kaşıyarak bunun üzerinden manevi rant sağladığını" ima etmek, kabul edin ki pek şık bir yaklaşım değil. İlk yorumunuzu bir daha okursanız, saldırgan bir üslupla kaleme alındığını ve insan haklarını savunanları örtülü bir dille "riyakârlık, ikiyüzlülük, sahtekârlık" gibi hoş olmayan sıfatlarla suçladığınızı eminim siz de görürsünüz.

Tartışmaya bu kadar agresif bir tondan girip sonra da aldığınız tepkileri "tahammülsüzlük" olarak adlandırmanızda didişme eğilimi algıladım. Bu kadar yukarıdan bir tavırla kanaat notu dağıtmanız da pek kibarca sayılmaz.

Mutlaka sizin de ufkumuzu açabilecek görüşleriniz vardır. Küçümsemeyiz. Bunları buraya yorum yazan diğer insanlara punduna getirilmiş hakaretler sıvamadan ifade ederseniz, hem siz üzülmezsiniz, hem de biz sizin değerli fikirlerinizden faydalanmış oluruz.

Enver Başol - 19 Ocak 2009 (10:03)

Doğulu milletlerin ölümü konusunda, Batı'da pek bir hassasiyetin oluşmadığı herhalde inkâr edilemez bir gerçektir. En son Filistin'de yaşananlar bunun onlarca örneğinden sadece bir tanesi.

Ermenilerin başına gelen büyük felâket, tüm dünyada yeterince konuşuluyor. Bu olay belki de tarihin en çok anılan, konuşulan, üzülünen katliamı. Buna itiraz yok elbette. Ama buna rağmen, bunu bile yeterli bulmayıp özür dilemek... Bu ülke bağlamında düşünürsek: Bu ülkede Ermeni katliamını her şeyden çok dile getiren aydınların bu çabalarının yeterli olmadığını görüp Ermeniler'den özür dilemesi... Bu biraz fazla değil mi? Bir dengesizlik oluşmuyor mu? 1915'in anılmasından memnunum, şikâyetim yok. Ama, Doğulu toplumlara yaptıklarının hesabını vermeyen, Doğulu toplumların başına gelenleri hiç bir şekilde umursamayan Batı'nın tavrını pekiştiren bir şey olmuyor mu bu dengesizlik?

Ermenilerle ilgilenirken, özür dileme kampanyası yerine biraz da kendi acılarımıza da eğilebilsek?

Ufuk D. - 19 Ocak 2009 (12:19)

Tartışmayı tırmandırmak istemiyorum ama Gandi'yi "hasbelkader başarılı olan bir istisna" olarak görmek ve bu yüzden örnek gösterilemeyeceğini ima etmek bana pek hakkaniyetli gözükmüyor.

Zira "yapılması gereken şeyden farklı bir şey" yapan daha başkaları da var

Birinci dünya savaşının en hararetli zamanında birbirleriyle savaşan Alman, İngiliz ve Fransız askerlerinden Noel gecesinde "yapılması beklenen şey" savaşmaya devam etmek veya en azından bir günlük ateşkes yapmaktı. Ama onlar karşı cephe ile iletişime geçtiler ve silahlarını bir gün için bırakıp, Noel gecesini beraber yemek yiyerek kutladılar. Birbirlerine çocuklarının fotoğraflarını gösterdiler, beraber şarkılar söylediler. Bugün hâlâ hatırlanıyorlar. Askerlerin aslında üniforma giymiş insanlardan ibaret olduğunu ve büyük çoğunluğun aslında kan dökmek istemediğini tarih öncesinden bize hatırlatmaya çalışıyorlar. Oysa o gün savaşmaya devam etselerdi dünyanın gidişatında ne gibi bir katkıları olacaktı ki?

Bu da mı çok uçuk oldu? Peki, Mustafa Kemal Samsun'a çıktıktan sonra tamamen padişaha bağlı kalsaydı, sadece onun istediklerini yapsaydı ve neticesinde "ben yapmam gerekeni yaptım" deseydi onu yine şimdiki gibi baş tacı yapacak mıydık?

Peki ya bu sitenin sahibi yapması gerekeni yapıp hani o beğenmediğimiz medya patronlarının yamacında saf tutsaydı bu muhabbet ortamını bulabilecek miydik?

Seyit Balkuv - 19 Ocak 2009 (14:04)

Bu bir muhabbet ortamı ise -ki öyle görünüyor- bu muhabbetten en çok zevk alan kişi benim sanırım. Siteye eklenen her yeni yazıda ve içten yorumda, uyanınca başucunda hediye bulmuş çocuk gibi yüzüm aydınlanıyor.

Bu internet dergisine güzel yazıları ve yorumlarıyla katkıda bulunan ve şu ana kadar bir teki bile "haniya da benim elli gram pastırmam?" dememiş olan tüm Derkenar yazarlarına yürekten teşekkürler.

Bu siteyi benimseyen ve destan uzunluğundaki yazılarımızı azimle okuyan tüm sessiz ziyaretçilerimize de yürekten teşekkürler.

Eşine dostuna tavsiye edenlere de.

Bu teşekkürlerin en büyüğü, sekiz yıl önce, hiç aklımda yokken, tadına doyulmaz mektuplarıyla bu sitede bir Yazarlar bölümünün açılmasına vesile olan sevgili Ali Türkan'a...

İyi oldu iyi... Çok iyi oldu. Ne Şam'ın şekeri ne medya patronunun zekeri. Biz burada hep birlikte yazıyor, okuyor, zihinlerimizi parlatıyoruz. "Ortak Akıl" demeyeyim ama insana kendini iyi hissettiren ortak bir iklim oluşuyor gün be gün.

Aramızda kalsın ama galiba bu mecmua bir tür "aşk evliliği".

Büdütör Hazretleri - 20 Ocak 2009 (01:24)

Tarihi olayları o tarihin yaşandığı dönemle değerlendirmek gerekir. Bugünün bakış açısıyla tarihi yargılamak hataya sebebiyet verir. O dönemim düşünce yapısını, gelişmişliğini ve eğitim seviyesini çok iyi analiz etmeden iki tarafı da iyi anlayamazsınız. Buradaki yorumların bazılarında bu çok sırıtıyor doğrusu.

Çağrı Öztürk - 24 Şubat 2009 (12:37)

Murat Bardakçı'yı ne zaman dinlesem, okur yazar cahillik, haddini bilmemek, saygıdan bîhaber olmak (bunun yerine korkuyu bilmek), kendine güvensizlik ve bunlardan beslenen sağcılık zor zenaat derdim.

20 Haziran 2010 tarihli BirGün Gazetesinde Onur Caymaz "Murat Bardakçı Olmak!" başlıklı yazısında şunları söylüyor:

"Bu yüzden 1915'de yaşananları gündeme getiren insanları, bunların devletle sorunu var diye eleştirirsin. Aslında sen de bilirsin Sayın Bardakçı: Halkın devlete yamanma zorunluluğu yoktur. Vatandaşlık, devlete teba olmak, kurban olmak; insanın devletin yanında çöp kadar değerinin olması değildir. Ama sana göre İttihatçılar, yapılması gerekeni yapmıştır. Yolda öleceklerini bilerek insanları bir yerlere göndermek, tarihsel gerekliliktir. Sen sevgisizsindir çünkü... İnsanları önemsemezsin..."

Yazının tamamı şuradan okunabilir:

Murat Bardakçı Olmak

Kâmuran Kızlak - 20 Haziran 2010 (15:48)


Yazıyı tanıdıklarınıza da tavsiye etmek ister misiniz?

 

Görüşlerinizi alalım

Ad Soyad
E Posta   (gizli kalacak)

« 4716


 

Erdem Abaka

Editör'ün Önerisi

Menekşe gözlerde hiç vefa yokmuş

Ali Türkan

Bir kadın tanımıştım bir zamanlar. Garip bir huyu vardı. Mesela bir pop şarkıcısından söz etsek "sırım gibi vücudu var" derdi. Veya "bale nasıldı?" diye sorsam, "güzeldi, adamın vücudu da sırım gibiydi" derdi.  Devam


İki küçük kol düğmesi, bir kurşun

Kâmuran Kızlak

Umarım kimsenin aklından "nasıl olur da aynı suçu işleyen iki adamdan biri idam edilirken, diğeri dalavere ile mahkemelerin elinden kurtarılır" gibi münafıkça sorular geçmemiştir.  Devam


Bu adamlar stüdyoda mı yatıp kalkıyor?

Necdet Şen

Burada bir kez daha seyircinin (yani bizim) ahmaklığımız devreye giriyor ve beğensek de beğenmesek de ilgisiz kalamadığımız bu tulûat kıvamındaki tartışma programlarının hep aynı sıkıcı ve boş konuşan orta yaşlı adamlara mahkûm olmamıza yol açan kısır döngüyü besliyoruz.  Devam


Son Yorumlar

İclal Arpınar - Çok doğru tespitlerde bulunarak yazmış olduğunuz... Bir Ünlünün Hastalık Destanı

Kâmuran Kızlak - Dr. OZ nam zatı şahane artık hekimliği falan aşıp... Bir Ünlünün Hastalık Destanı

Enver Turan - Benim anlamadığım iki nokta daha var. Mehmet Öz'un... Bir Ünlünün Hastalık Destanı

Necdettin Efendi - Dr. Oz örneğinde belki de sorulması gereken soru... Bir Ünlünün Hastalık Destanı

Hüsnü Zan - Bu dolandırıcılık hikâyelerinin her biri bir başka filim. Hadi yalancılığı... Pilot

Kâmuran Kızlak - Yukarıda hikâyesini yazdığım pilottan 2 yıl kadar önce apartmana... Pilot


Web Gezgini

Solun referandumla sınavı

Değişiklik, dönüştürücülük, az veya çok, beklenmeyen bir partiden geliyor. Bu o partinin de sınırlarını zorlayan bir şey. Daha fazlasını umarak bu kadarını eleştirmek ona da haksızlık. Son kertede demokrat olduğunu ama muhafazakâr olduğunu da söyleyen bir parti var iktidarda.

Hasan Bülent Kahraman (Sabah)


Son Yazılar

Hayat hediyesi; hayatın kendisi

Alper Uzun

O bebeler, meselâ avucunuzu açın, bakın! Hah işte kimileri o kadarcık. O elin tepesine bir kafa koyun. Bacakları ise serçe parmağınız kadar. Ve bir de meselâ 500 gramı gözünüzün önüne getirin. Ağırlıkları da o civarlarda.  Devam


Bir Ünlünün Hastalık Destanı

Ahmet Faruk Yağcı

Kişilere göre değişir ama, her konuda "orta yol"cu olmak en iyisi herhalde. Hiç ölmeyecek gibi spor ya da diyet çok da gerekli değil. En kötüsü de böyle diyet ve spor saplantısı içinde lastik yarmak ya da balataları sıyırmak.  Devam


Pilot

Kâmuran Kızlak

Aile güzel kızlarına hayırlı bir kısmet çıkmış olmasının bahtiyarlığı içinde, kızın ise aşkından neredeyse ayakları yerden kesilmiş. Ufak bir omuz vererek bu hayırlı işe vesile olan bu hakiri ise hatırlayan bile yok.  Devam


Bankacı

Deniz Türkoğlu

Evet, ilk günlerde kibirli ve küstâhtım, her şey gözüme korkunç görünüyordu, oysa hiç bir yara hemen kapanmaz. Önemli olan, yarayı kaşıya kaşıya kanatarak durmadan taze tutmaya çalışmamak.  Devam


Banka

Deniz Türkoğlu

Banka ne olabilir ki? Etraftaki para bolluğu, kendini zengin hissetmen için kullanımına sunulmuş şahane bir hipnoz. Ay sonlarında eline tutuşturulan beyaz zarfın içindeki paraya gelince, o gerçekten kim olduğunu anlamana yarayabilir.  Devam


Bir ayrılık, bir yoksulluk, bir ölüm

Erdem Abaka

Hollywood yapımlarında bazı sahneler vardır hani. Kahramanımız uçurumdan düşmekte olan arkadaşına elini uzatır da, beriki "beni bırak sen kendini kurtar ve görevi tamamla!" der.  Devam


Okul yolunda genç olmak

Hasan Demirpaz

Tek örnek kıyafet. Evet. Ortak paydası, ortak kültürü belki o okulun. Standart bir disiplin anlayışının da gereği hatta. Ama nasıl ki hepimiz insan olmak ortak paydasında buluşuyorsak da farklıyız, bambaşkayız her birimiz.  Devam


Bir sor Allah aşkına

Seyit Balkuv

Her soru bir merak duygusundan kaynaklanıyorsa ve merak duygusu da farklı olana yönelmek dürtüsü ile ilgiliyse, "hayata dair bir soru" iyi bir başlangıç noktası olabilir belki de ne dersiniz?  Devam


Kırık Emekli General Hayatları

Ahmet Faruk Yağcı

Nesiller gelip geçiyor. Bunca emekli adam, bunca vatana hizmet gayreti beni yoruyor. Ey yetkililer! Siz siz olun beni dinleyin. Zararlı çıkmazsınız. Kendini Cipralex'e Lustral'e vurmuş emekli subay sayınız da yıllar içinde azalır.  Devam


Trigger Happy

Deniz Türkoğlu

Kendini tehlikede (hatta yalnızca rahatsız) hissettiği ilk yerde tetiğe basmak ve tehdidi yok etmek üzere kodlanmış, hiç bir tehlike oluşturmayan durumlarda da tetiğe basma ihtiyacına dönüşmüş korkunç bir alışkanlığın adı.  Devam


Hayat Oburu

Necdet Şen

Ya hakkaten ya! Hayat çok kısa, seçenekler sonsuz. Ben 99. maddedeyken listenin adı "ölmeden önce yapılması gereken 10.000 şey" diye değişir, yaya kalırım diye tırsıyorum.  Devam


Avrupa'da bir seçim

Yalçın Şahin

İnsanlar yurtlarını bırakıp Avrupa'ya göç ediyorsa bu daha çok tanımını Batı insanının yaptığı bir yoksulluktan kaçmak içindir, ki bana göre bu genelde yapay, üretilmiş bir yoksulluktur.  Devam


Kanlıca'nın yalnızları

Deniz Türkoğlu

Her sabah işe giderken ve her gece işten dönerken, aynı sekizlik dolmuşta, bazen aynı koltukta yan yana, gene hiç konuşmuyorduk. Selâmlaşmıyorduk. Göz göze gelmiyorduk.  Devam


Hayvana şiddetten toplumsal suça doğru

Hülya Yalçın

Toplumsal şiddet büyük bir hızla tırmanırken herkes sebepler arıyor. Kimse görünen ve ortalıkta gözümüze acı acı haykıran sebebi görmüyor. Belki de görmek istemiyor.  Devam


Nişantaşı Reasürans

Nuri Yalçın

Sık sık 360 derece çark etmesinin basit bir iş olmadığını, planlı yapıldığını ispatlıyor. Yoksa sakalılın kılları kadar şablon tutmazdı kasasında. Şablonların sırrı sadece bu kadar değil.  Devam


Boşluk

Ahmet Faruk Yağcı

Şu günlerde içinizde bir huzursuzluk, bir boşluk, garip bir ağrı sonrası esrikliği hissediyorsanız paniklemeyin. Eskisinden çok daha iyi ve mutlu olacaksınız.  Devam


Küllenmiş Zamanların Ardından

Bülent Karaköse

Ertesi gün kendime geldiğimde Sinan'ın siyah deri yeleğini üstümde buldum. Biraz şaşırmıştım ama hatırlamakta zorlanmadım; gece barda üşümüştüm ve çıkarıp yeleğini hediye etmişti.  Devam


Adını yitiren Mehmet

Deniz Türkoğlu

Bir gün Beyazıt'ta yürürken kırmızı spor bir arabanın içinden adımı seslendiklerini duyuyorum, dönüp baktığımda Mehmet'e rastlıyorum. Görüşmeyeli uzun yıllar olmuş.  Devam


Hayat çook garip!

Erdem Abaka

Günümüzde hayatımızı kuşatan bu şeyler bizim için o kadar ön planda ki, asıl olan yalın gerçekliği bazen kaçırıyoruz. Ben o akşamüstü, o kedi yavrularken bir mucizeye tanık oldum. Hayatın başlangıcına. Kadim hakikate.  Devam


Kokulu bir yol yazısı

Ahmet Faruk Yağcı

Etler büyük tabakta cızırdayarak geliyor. Yanında manda yoğurdu. Bu iki koku ile yoğunlaşan mutluluğumuz pirzola dilimlerinı ısırıp dişimizle kemiğinden ayırmaya çalışırken zirve yapıyor.  Devam


Eyjafjallajökull

Yalçın Şahin

Ekonomik, sosyal hatta zihinsel faaliyetlerimizin çoğu bir temel ilke üzerine kuruludur: Tekrarlanabilirlik. Bu kavramın tekerleğin icadıyla ya da ona paralel şekilde insan zihninde yer etmiş olması muhtemeldir.  Devam


Pornografi Hürriyeti

Necdet Şen

Yıllardır medyadan fersah fersah uzakta duran birisi olarak kendi bildiklerime bakınca, kesintisiz 40-50 yılını o camianın içinde geçirenlerin kimbilir neler neler bildiklerini tahmin edebiliyorum.  Devam


Salinger öldü

Deniz Türkoğlu

Salinger'in yazdıklarıyla arasında aşılmaz duvarlar vardı. O duvarlarının arkasından hiç çıkmadı. Ali öyle değildi. Onun duvarları yoktu. Sınırları, çitleri, bir kapısı bile yoktu. Kafasına esen, çat kapı, tanıdığı tanımadığı herkes Ali'ye ulaşabildi.  Devam


Üç Tavuk

Erdem Abaka

Kapalı olmasına rağmen içimi umutla dolduran ılık ve renkli bir bahar sabahında, her biri hem fizik hem de karakter olarak birbirinden çok farklı olan bu insanlar ve ortalarında, ayakları bağlanmış, korku dolu gözlerle bakan ve ara sıra gıdaklayan üç tavuk...  Devam


Livaneli'nin "Veda"sı

Kâmuran Kızlak

Sanki kendinizi Avrupalılara göstermeye, kanıtlamaya, sahnenin önündeki adam olmaya ihtiyacınız varmış gibi. Avrupalı bu elit topluluk sizi zaten tanıyıp biliyor. O zaman ne diye bulanık suda balık avlama açıkgözlüğüne tevessül edesiniz ki?  Devam


© 2000-2010 ~ Derkenar ~ Sitedeki içerik 5846 Sayılı Fikir ve Sanat Eserleri yasası ile korunmaktadır. Yazılı izin olmadan kopyalanamaz, çoğaltılamaz, değiştirilemez, başka mecralarda kullanılamaz. Ancak uzunluğu 200 kelimeyi geçmemek, yazar adı ve kaynak belirtmek ve bu sayfaya link vermek kaydıyla yazılardan alıntı yapılabilir.  

 

  210 - 22 - 912 - 992


Web Derkenar
9 Eylül 2010 Perşembe
Yazı Boyutu
©