Deniz Türkoğlu ~ 20 Aralık 2004
Çok iyi bildiğim sokaklardan biriydi. Evleri sıska omuzlu, titrek bacaklıydı. Kemikleri yanlış kaynamış, düpedüz sakattı. Sanki kahpe bir dünyanın kucağına, anasının rahminden pis bir ur gibi fırlatılıp atılmıştı. Hilkâttı. O yüzden çok yalnızdı.
Daha gözleri bile açılmamışken, yüreğinin sıcak mürekkebine batırmışlardı kalemlerini; belli ki böyle böyle yazmışlardı bu sokağın kin kırmızı kaderini. Yüz yıllardır deli gibi yıkadı kendini de, gene alnına mıhlanan o çirkinliği silemedi. Kendisi utandı, yazarı yazdıranı utanmadı.
Din, tanrısallığı sessizliğe verse; eğilip kalkıp tapmak gerekirdi bu sokağa. Her köşesine bir mum yakmak, her kaldırım taşına bir çaput bağlamak, her gölgesine hatim indirmek şarttı.
Gün yüzü mü gördü, üstüne sıcak bir güneş mi doğdu? Temiz bir yağmurla yıkandığı olmadı. Ilık bir rüzgârla kuruduğu duyulmadı. Ağacı, çiçeği, böceği mi oldu? Evlerinin bacaları hep kekeme tüttü, ocakları hep yarım yamalak yandı.
Zaman bu evlerin her birinin kapılarını, zillerini, pencerelerini, çerçevelerini hayattan bir bir söküp attı. Balkonlarına karanlık arzularla dadandı. Merdivenlerine korkunun binbir yüzüyle çöktü. Kuytularına illetli çaresizlikler zulaladı. En masum etinden, en temiz kanından kemirip emdi taşlarını tahtalarını.
Ölümler hep erken geldi buralara. Hastalığın önünü kimse kesemedi. En yiğit olan bile. Sağlam giren, eriyip çıktı. Aşk zaten yasaktı. Sevişmek de. Caddede pazarlığı bitmiş sokak kadınları, bu sokağa girmemek için meme aralarına attıkları sıcacık paraları kuruşu kuruşuna geri verdiler. Arkalarına bakmadan kaçtılar. Bir daha da dönmediler.
Bu sokağın ak kundaklara sarılı, omuzları maşallahlı bebeleri de olmadı. Lohusa şerbetleri kaynatan anaları da. Hiç bir delikanlı karşı evden bir kızı sevmedi bu sokakta. Sevdiğini perdenin arkasından kaçamak işaretlerle muhallebiciye çağırmadı. O yüzden bu sokakta gizliden gizliye öpüşüp mıncıklaşan hiç kimse yakalanmadı. Sevda hikayeleri, namus cinayetleri yazılmadı, işlenmedi, yaşanmadı.
Hiç bir genç yaşlısını bu sokağa getiremedi. Geleni geri götüremedi. Bu sokağın feryadı figanı olmadı hiç. Ölülerine uzun uzun ağlamadı. Helvasını kavurup, konuya komşuya dağıtamadı. Sıkılmış yumruk gibi katıldı kaldı insanların yürekleri. Yüzleri erik kurusu gibi buruştu. Yanlış bir yalnızlık çöktü ruhlarına, ezilip dağlandılar, parçaladılar. Ağır bir leşi sürükler gibi sürüklediler ruhlarını peşlerisıra.
Cayır cayır yanarken bile sesi çıkmadı bu sokak insanının. Din, tanrısallığı sessizliğe verse; "Tanrıyı alevler içinde gördüm, yanarken susuyordu" diye yeni baştan kitaplar yazardı.
Gecelerden bir gece, çatısından tutuşmuş üst katın küçük balkonunda tek başına bir adam, kurtarılmaya dimdik durmuş sabırla bekliyordu. Sokak öyle ıssızdı ki, İstanbul bu yangını sanki gene kafasında yaşıyordu.
İri alevler, kudurgan bir dil gibi balkonda duran adamı sırtından yaladı, yaladı, yaladı...
Aşağıdan "ceketini çıkar" diye bağırdılar. Pantolonu, ceketi, derisi, saçları tutuşmuş yanıyordu. "Ne yapıyorsunuz orada?" diye sordu. Son sözü bu oldu. Hortumu bağlıyorlardı. Onlar hortumu bağlarken bütün bu olan biten, saniye saniye kameraya çekiliyordu.
Birinci sahnede karanlıkta bir evin çatısı tutuşmuş yanıyordu. İkinci sahnede karanlıkta bir adam üst katın balkonuna çıktı. Üçüncü sahnede aşağılara baktı, "Bir merdiven yok mu?" diye sordu. Yoktu. İşin aslı, itfaiyeden oldukları anlaşılan bir kaç kişinin orada olması bile şanstı. Onların da inançları sınırlı, hortumları kısaydı. Üçüncü sahneyle dördüncü sahne arası epey kesilmişti. Dördüncü sahne başladığında alevler balkona varmıştı. Adam bir iki kez kendi çevresinde döndü, üstünü başını silkeler gibi yaptı, zıpladı. Sonra hızla evin içine, alevlerin ağzına doğru koşarak atıldı. Alevler uzanıp ardında bıraktığı son sözü de yuttu.
"Ne yapıyorsunuz orada?"
Ben bir kış öyle denize girdim. Tıpkısının aynısı girdim. Gök henüz kapkaraydı. Su buz gibiydi, bıçak ucuyla keskindi, beni dürtüp geri geri itti. Korktum. Zifiri gözlerine baka baka üstüne yürümeyi beceremedim. Soğuğu dayanılır gibi değildi. Sanki içim kesildi, gözümden oluk oluk acılı yaşlar geldi. Kızdım, hırslandım, kendimi geri çeker gibi yapıp birdenbire suyun içine attım. İçeriye girince ne suyun şiddeti, ne etimin ağrısı kaldı. O da böyle mi yandı?
Dördüncü sahneyle beşinci ve son sahnenin arasını da epey makaslamışlardı. Ve yeni sahne "Az sonra!" diyerek başladı. Hortumun suları alevleri yatıştırmaya, yangını söndürmeye çalışıyordu. Sonunda yangın kurbanını yiyip bitirdi, doyup söndü. Show tv kameramanı da işinin hakkını verip, plazasına geri döndü.
Ama benim aklım o adamla birlikte, o alevlerin içine daldı. Döne döne yanıyor. Benimle birlikte o adamın karısı ve iki kızının yürekleri de o alevlerin içinde kaldı. Bizimle birlikte o sokakları tanıyan bir kaç iyi insan, çoluğunu çocuğunu elinden tuttu, koşup geldi, onlar da alevlerin arasına atladı. Döne döne yanıyorlar. Onları gören duyan modası geçmiş, pili bitmiş başka deliler de.
Zamanın peşinden diri diri yanan ölü bir insanın izinden, yürüyüp bulduk bu belâlı alazları, lâf olsun diye. Ağır ağır yanıyoruz demode inançlarımızın içinde. Dönün kardeşlerim. Döne döne yanalım. Akılla işimiz bitti. Acıdan alacağımız kalmadı.
Ruh şiddetli azap çektiğinde önce şaşırır, hayretlere düşer. Yeni doğmuş çocuk gözleriyle bakar karşıdakilerin yüzüne, dalga geçenlere, kameraya çekenlere, seyredenlere, susanlara, pis pis gülenlere...
Sonra da meydan okur gibi söyler son cümlesini.
"Ne yapıyorsunuz orada?"
Bölüm: Yazarlar
Deniz Türkoğlu
+ Yazıların tam listesi
Bir şeyler bizi duyarsızlaştırıyor. Televizyon mu, gazeteler mi, yönetenler mi, yoksa bizzat kendimiz miyiz, bilemiyorum. Bildiğim bir şey var, hızla duyarsızlaşıyoruz. Galiba durup düşünecek ve kendimize "ne yapıyorsun orada? " diye soracak zamanımız yok.
Süha Dalyancıoğlu ~ 20 Haziran 2007 (10:17)

Ali Türkan
Pedagojik amaçlı yalanlar, yalan sayılmaz değil mi? Şimdi, "dört taneydiler ama ben birine daldım, sonra da tabana kuvvet." desem, pek etkileyici olmaz da. Böylece ilk "siyasi" kavgamdan alnımın akıyla çıkmıştım ama maalesef tek şahit yoktu. Gene militanlığımı onaylatamamıştım anasını satayım! Söyledim lâfzan güzel tarihiniOldu yetmiş sekizde bu şanlı gazâ! Yazar
Cavit Olgun, İlhan Abi'nin Cumhuriyet'i için dedi ki: Yaziniz için sagolun, ama ben onyillar oldu, cumhuriyet gazetesi denince tapu daireleri ve karakol... (Devam)
Cüneyt Uzunlar, İlhan Abi'nin Cumhuriyet'i için dedi ki: Sanırım 1986 idi. Cumhuriyet'i, evet, bir kimlik gibi kıç cebimizde taşıyorduk. İstanbul... (Devam)
ayşegül şero, Sol'un Cem Karaca ile imtihanı için dedi ki: Şeyh Bedrettin Destanını, Safinaz'ı, Tamirci Çırağı 'nı unutup Cem Karaca ya dönek demek için ilk... (Devam)
12 Eylül 'devlet iktidarı'na neredeyse tapınan bir zihniyete sahipti. Askeri yönetimden sivil yönetime geçişte, iktidarın elinin kuvvetli olmasını istiyordu. Hukuk düzenini orasından burasından sıkıştırmasının nedeni de buydu.
Seyit Balkuv
"Erdemli insan" olmak için mutlaka kötülüklerle, adaletsizliklerle mücadele etmek mi gerekiyor? Sadece "iyi insan" olarak yaşamaya çalışmak yeterli değil midir? Haksızlıklar, adaletsizliklerle dolu bu dünyada, hangi çabalarımızın "daha iyi bir dünya" için bir katma değeri vardır? Yoksa bu çabalar bizi asabi ve gergin biri yapmaktan başka bir işe yaramaz mı? Yazar
Necdet Şen
Öyle bir ağız dalaşı ki, bunu "kim haklı?" diye izleyenlerin eline geçecek tek şey, ancak kafa karışıklığı ve utanma hissi olabilir. Belki bir de "ben bu kadar lâubaliliğe müstehak mıyım?" sorusu. Şahsen ben kendimi buna müstehak görmüyorum. Ülkemi de. Dilin Kemiği
Seyit Balkuv
Kendimizi çok da bilgili olmadığımız bir konuda atıp tutarken veya uyduruk bir toplantıya çağrılmadık diye tansiyon hapları yutarken buluyorsak veya bir gün haksızlıklar karşısında kükrerken ertesi gün haksızlığa sebep olan gücün yanında süt dökmüş kediye dönüyorsak, birey olarak kendi değerimizin tescili ile ilgili bir takıntı sorunu yaşıyor olabilir miyiz? Yazar
Kâmuran Kızlak
Artık ismini hatırlayamadığım Kapitalizmin geleceğini gören o akıl-fikir adamı "Neo Liberal Vaiz" her kimse büyük adammış. Haddim olmayarak buradan ben de bir kehanette bulunayım bari: Her gün biraz daha azgınlaşan Kapitalizm korkarım insanlığın sonunu getirecek. Kendi başını yer inşallah. Yazar
Ümran Davran
Gözleri görmeyen o kadar çok kedi vardı ki ortalıkta. Felçliler, ön ya da arka patileri olmayanlar. Yani sokakta yaşayamayacak onlarca kedi. Tek dertleri sevilmek gibi görünüyordu. Elimi bulup yanaklarını, başlarını sürtüyorlardı. Benim de canım fena halde yanıyordu. Yazar
© 2000-2008 Derkenar.com ~ Tüm hakları saklıdır. Sitedeki yazılar iznimiz olmadan çoğaltılamaz, başka yayın organlarında ve internet sitelerinde kullanılamaz.