Patronsuz Medya

 Google Web   Derkenar  

 Fransız Sokağı

Fransız sokağı ve soğuk çay

Deniz Türkoğlu ~ 11 Haziran 2004


Sevgili İstanbulluların artık butik 'bir sokağı daha' var. Ünlü misyoner okulu Galatasaray Lisesinin hemen yanından aşağıya doğru yürüyünce, ikinci sağda Fransız sokağının süslü merdivenleriyle karşılaşıyorsunuz. Merdivenlerin başındaki tabelada "Cezayir Sokağı" yazıyor fakat, bu yalnızca sevimli bir ironi.

Medyaya, işletmelerin kartvizitlerine, halkın diline "Fransız Sokağı" olarak çoktan oturmuş; sokak lambalarından, merdiven korkuluklarına, dev duvar panolarından, dükkân isimlerine kadar her şey Fransa'dan ithal edilmiş ve sanki safkan sarı aryan bir çiftin, kara Afrikalı zenci bebeği gibi gelmiş, Beyoğlu'nun kucağına yerleşmiş.

Bu şaşırtıcı doğuma alkış tutmamak ne kadar imkânsızsa, bu güzel bebeği ve ailesini hayranlıkla tebrik etmemek de, bir o kadar ayıp.

Bu sokak; İstanbul'da eksikliği fena halde hissedilen Fransız kültürünün, en başta az gelişmiş Cihangirlilere, sonra da dalga dalga genişleyip çevreye yayılmasında yedirilmesinde, büyük roller oynayacak.

Barları, şaraphaneleri, lokantaları, çocuk yuvaları, sanat evleri, dil ve sanat okullarıyla bir çeşit gönüllü kültür elçiliği yapacak.

Her çalı dibine yerleştirilmiş vericilerden, kesintisiz Fransızca müzik yayını yapılan sokakta; inleyen kaldırım taşlarının, yüzyıllık ağaçların, çok seçenekli mimarisiyle etrafı seyreden yaşlı binaların yüzü; sanki ikinci dünya savaşındaki nazi toplama kampları anısıyla, biraz ekşimiş, biraz asılmış gibi.

Hele ki; baştan aşağıya özel bir pembe türüyle, açık sarıya boyanmış evlerin henüz boşaltamadıkları belli basma perdeli teneke saksılı üst kat pencerelerinden, ara sıra görünen yemenili kadın başları yok mu?

Sokağa özenle serpiştirilmiş masalarda şaraplarını yudumlayan Avrupalı seçkinlerin içinden, naylon torbalarını saklayarak pazardan süklüm püklüm dönen yaşlı erkek hayaletleri yok mu?

O görkemli abur cuburuyla, her biri küçük bir Fransız müzesini andıran ev girişlerinden burnunda sümüğüyle üst katlara tırmanan çocuk iskeletleri yok mu?

Ne yazık ki hâlâ varlar ve bu düşkün halleriyle, o canım görüntüyü esefle bozuyorlar.

Nisan ayında bitirilmesi hedeflenen sokağın karnavalı, Haziran ortasına sarkmış durumda. Bunu da tam tarihiyle olmasa bile, "pek yakında" hatırlatmasıyla, anlaşmalı oldukları televizyon kanallarından, medyadan sıklıkla yayınlıyorlar.

Dükkân sahipleri o açılış gecesinin büyük sürprizli, unutulmayacak bir karnaval olacağı konusunda hemfikir. Üç gün üç gece sürsün istiyorlar. Birinci geceyi siyaset ve kültür adamlarına (malum Beyoğlu yabancı ülkelerin konsolosluklarıyla dolu bir bölge), ikinci geceyi medyaya (buradaki kıstas, az yiyecek ama çok yazacakların dikkatli seçimi), üçüncü geceyi İstanbul sosyetesine ayırmayı düşünüyorlar.

Sokak daha şimdiden, özel güvenlik şirketlerinin koruması altına alınmış. Tinercileri ayyaşları, fahişeleri, travestileri, orhancıları, müslümcüleri, üstü başı dökülenleri, beş günlük sakalla gezenleri, nefesi çürük balık gibi kokanları, gözleri kayık bakanları, sağa sola küfür yağdıranları bu sokağa almayacaklar.

İstanbul'un göbeğinde, fevkalâde seçkin fevkalâde sanatkâr bir Avrupa sokağı baş veriyor. Tıpkı Fransızların 1830 Temmuz'unda Cezayir'de kurdukları ve Avrupanın en büyük misyonerlik merkezi olan "Beyaz Papazlar Cemiyeti" gibi, 2004 Haziran'ında Beyoğlu'nda kurulan ve Türkiye'nin ilk resmi "Fransız sokağı" olan bu asude yerin; Cezayir'in hıristiyanlaştırılmasında gösterdiği başarının aynını, değersiz kalp paraları andıran kültürümüz üzerinde göstereceği kesin.

Üstelik; çoktan ve yürekten Avrupaileşmiş Türk esnafın da, bu gönüllü misyonda yalnızca Fransız şaraplarına güvenmediği, yüzünü hem avrupaya hem amerikaya dönerek cansiperane bir şekilde, "batılılaşma" yarışına girdiği çok belirgin.

Bir bardak Türk çayı isteyene, tepeden süzme bakışlarla kutuda ice tea getirerek, bu yola baş koyduklarını kanırta kanırta kanıtlıyorlar.

Türk çayı içmek isteyenler ne mi yapacak? Suya atılan taş gibi, dalganın yayılma halkaları dışında kalan bir yerlere doğru geri çekilecekler. Eğer oralarda hâlâ tahta masalı, bakır çaydanlıklı, pirinç askılıklı bir Türk kahvesi duruyorsa, bir bardak sıcak çay içebilirler. Sakal tıraşı olmalarına, pahalı parfümler sürmelerine, takım elbise giymelerine gerek yok. Öyle bodoslama, öyle ütüsüz yırtık pantolonla, öyle Türk usulü içeri dalabilirler.

Ben o bi bardak tavşan kanı Türk çayını, illâ Fransız sokağında içeceğim diye tutturan deli bozuklar da, gidip tarih okusun. Yalnızca 5 Ağustos 1945'te ve yalnızca bir gün içinde 45.000 Cezayirli'nin Fransızlar tarafından katledildiği sayfaları.

Anadolu'nun cahil kavruk çirkin köylü halkı; kırk yılın başı, güzel gözlü bi çocuk yapınca, yeğe göğe yerleştiremez, konu komşu gece gündüz demez, ibadet edercesine resim seyreder gibi seyreder evladını. Üstüne üstlük görmemişin oğlu olmuş tutmuş koparmış misâli, bi de "manda" gözlü diye sever.

Çünkü ona göre, dünyanın en güzel gözleridir mandanınkiler. Gerçekten de güzeldir mandanın gözleri. Koskocaman, ipiri, pasparlak ve gizemli.

Oysa büyük şehirli bu benzetmeden habersizdir, hiç bilmez. Güzel gözlü çocuğunu da "benim manda gözlüm" diye sevmek, aklının ucundan bile geçmez.

Halbuki manda sürüleri ilk önce büyük şehirlerden geçerler, önce enva-i çeşit çiçeğin boy verdiği güzel kokulu bahçeleri ayaklarıyla ezerler. Yavaş yavaş kasabalara, köylere, dağlara, tepelere yayılır; belki de en son olarak bi namaz seccadesinin üzerine işerler.

 

Yazıyı arkadaşlarınıza da önermek ister misiniz?

Y o r u m l a r

Fransiz sokagi hakkinda yorumum yok, ancak Galatasaray Lisesi'ne "unlu misyoner okulu" yapistirmasi biraz gercekdisi. Misyoner okulu demek, misyoner yetistiren veya baska bir acidan misyonerler tarafindan kurulmus, yonetilen okul demektir. Bu kelimeyi St. Benoit, St. Pulcherie, St. Joseph vs gibi okullar icin rahatlikla kullanabilirsiniz ama Galatasaray Lisesi icin kullanamazsiniz, zira Galatasaray Lisesi franco-phone kulturunde Jesuit (Cizvit) ogretisinde insanlar degil, yurtsever (gercek anlamiyla) insanlar yetistirir hatta anti-fransiz bile diyebilirim. Galatasaray Lisesi hakkinda biraz daha arastirma yapmanizi rica ederim.

Mete Dinar ~ 18 Temmuz 2007 (11:53)

Sayin Dinar, yorumunuzda kullandiginiz su satirlara yonelik bir sorum olacak.

"Zira Galatasaray Lisesi franco-phone kulturunde Jesuit (Cizvit) ogretisinde insanlar degil, yurtsever (gercek anlamiyla) insanlar yetistirir"

Bu yurtsever insanlarin hangi yurdu sevdiklerini de yanitlayabilir misiniz?

Ozgur Ahiska ~ 21 Eylül 2007 (10:01)

140 yıllık bir geçmişi var Galatasaray'ın.

Tanzimat fermanından sonra Osmanlı topraklarında hüküm sürecek Avrupa Hukuku'nu uygulayacak kanun adamlarını yetiştirmek üzere 1868'de kurulmuş.

O zamanlar adı Mekteb-i Sultani. 1924'te Galatasaray Lisesi olmuş. Etrafınıza bir bakın, devlet kademelerinde, edebiyatta, medyada adı öne çıkmış çoğu kişiler hep oradan mezun. Bir üstünlüğü var, bu kesin. Ben de orada okuyamadığım için şu anda üzgün ve küskün olabilirim. O zaman ne yapayım, bari mundar edeyim! Şimdi çıkarın kağıtları, yazılı sınav yapacağım:

Yazın, soru 1: Okulun 100. Kuruluş yılı olan 1968'de ünlü bir devlet adamı Galatasaray Lisesi'ni ziyaret etti. Adı Charles De Gaulle idi. Bu zat, bir Avrupa ülkesinin cumhurbaşkanıydı. Bu ülke hangisidir?

Yazın, soru 2: Galatasaray Lisesi 1994 yılına kadar sadece ortaöğretim kısmından oluşuyordu (ortaokul ve lise). 1992 yılında dönemin cumhurbaşkanı Turgut Özal ve yine bir Avrupa ülkesinin cumhurbaşkanı olan Francois Mitterand'ın birlikte iimzaladıkları protokolle, adı geçen okula ilk ve lisans bölümleri eklendi. Adı da Galatasaray Eğitim Öğretim Kurumu (GEÖK) oldu. Bu Francois Mitterand, hangi ülkenin cumhurbaşkanıydı?

Not: İki sorunun cevabı da aynıdır ve bu ülke kesinlikle Cezayir değildir. Gelecekte de Cezayir olmayacaktır.

(Dış ses): Fransa la-ik-tir, la-ik ka-la-cak!

Ali Sedat Çetinkoz ~ 4 Şubat 2008 (15:39)

"Yorum yazacağım" diyenleri şu taraftan alalım...

Ahiret'e işleyen araba

Ali Türkan

Umudu, biz öldürdük. Birileri, bizim ne mal olduğumuzu, kolayca teslim olacağımızı bilmese, yeni dünya düzeni kurmaya cesaret edebilir miydi? Tüm taframıza, dünyayı anlama gayretimize, okumuşluğumuza ve sol çakmamıza rağmen, bugün yakındığımız her şeyin üstünde kuluçkaya yatarak, dünyanın kirinde önemli bir paya sahip olduk. Kimse, bir tüfek dipçiğiyle beynimizi parçalamadı. Hayattayız ve bu da çok güzel. Soran olursa, kredi kartı ekstreleriyle boğuşuyoruz. Ve ahirete işleyen bir araba bulursak, onun da taksitlerini ödeyeceğiz. Yazar

Son Yorumlar

Cavit Olgun, İlhan Abi'nin Cumhuriyet'i için dedi ki: Yaziniz için sagolun, ama ben onyillar oldu, cumhuriyet gazetesi denince tapu daireleri ve karakol... (Devam)

Cüneyt Uzunlar, İlhan Abi'nin Cumhuriyet'i için dedi ki: Sanırım 1986 idi. Cumhuriyet'i, evet, bir kimlik gibi kıç cebimizde taşıyorduk. İstanbul... (Devam)

ayşegül şero, Sol'un Cem Karaca ile imtihanı için dedi ki: Şeyh Bedrettin Destanını, Safinaz'ı, Tamirci Çırağı 'nı unutup Cem Karaca ya dönek demek için ilk... (Devam)

Tüm Yorumlar

Web Gezgini

Kendi düzenine sığamamak

12 Eylül 'devlet iktidarı'na neredeyse tapınan bir zihniyete sahipti. Askeri yönetimden sivil yönetime geçişte, iktidarın elinin kuvvetli olmasını istiyordu. Hukuk düzenini orasından burasından sıkıştırmasının nedeni de buydu.

Murat Belge (Radikal)

En Son Yazılar

Ne yersem zayıflarım?

Seyit Balkuv

"Erdemli insan" olmak için mutlaka kötülüklerle, adaletsizliklerle mücadele etmek mi gerekiyor? Sadece "iyi insan" olarak yaşamaya çalışmak yeterli değil midir? Haksızlıklar, adaletsizliklerle dolu bu dünyada, hangi çabalarımızın "daha iyi bir dünya" için bir katma değeri vardır? Yoksa bu çabalar bizi asabi ve gergin biri yapmaktan başka bir işe yaramaz mı?   Yazar

Matbuatta kabileler savaşı

Necdet Şen

Öyle bir ağız dalaşı ki, bunu "kim haklı?" diye izleyenlerin eline geçecek tek şey, ancak kafa karışıklığı ve utanma hissi olabilir. Belki bir de "ben bu kadar lâubaliliğe müstehak mıyım?" sorusu. Şahsen ben kendimi buna müstehak görmüyorum. Ülkemi de. Dilin Kemiği

Segovia'nın gitarı

Seyit Balkuv

Kendimizi çok da bilgili olmadığımız bir konuda atıp tutarken veya uyduruk bir toplantıya çağrılmadık diye tansiyon hapları yutarken buluyorsak veya bir gün haksızlıklar karşısında kükrerken ertesi gün haksızlığa sebep olan gücün yanında süt dökmüş kediye dönüyorsak, birey olarak kendi değerimizin tescili ile ilgili bir takıntı sorunu yaşıyor olabilir miyiz? Yazar

Dünyanın en eski sektörü

Kâmuran Kızlak

Artık ismini hatırlayamadığım Kapitalizmin geleceğini gören o akıl-fikir adamı "Neo Liberal Vaiz" her kimse büyük adammış. Haddim olmayarak buradan ben de bir kehanette bulunayım bari: Her gün biraz daha azgınlaşan Kapitalizm korkarım insanlığın sonunu getirecek. Kendi başını yer inşallah. Yazar

Kimsesiz kedilerin kimsesi

Ümran Davran

Gözleri görmeyen o kadar çok kedi vardı ki ortalıkta. Felçliler, ön ya da arka patileri olmayanlar. Yani sokakta yaşayamayacak onlarca kedi. Tek dertleri sevilmek gibi görünüyordu. Elimi bulup yanaklarını, başlarını sürtüyorlardı. Benim de canım fena halde yanıyordu. Yazar

 
eXTReMe Tracker

© 2000-2008 Derkenar.com ~ Tüm hakları saklıdır. Sitedeki yazılar iznimiz olmadan çoğaltılamaz, başka yayın organlarında ve internet sitelerinde kullanılamaz.

° °