Patronsuz Medya

Demokrasi ve Carl Schmitt'le seyahat

İlyaz Bingül - 19 Şubat 2010


Derkenar okuyucusunun 'gazete okuru'na sığmayacağı ümidiyle; bu yazının döşemesi ne mimetik gerçekçiliğin, ne de akademinin kabız yazım kalıplarınca çatılmış olup minyatürist bir, öğelerin keyfî kullanımı, çoklu bakış ve düzlem kaydırma uyarınca düzenlenmiştir.

"Siz sayın Foucault, içinde yaşadığımız toplumlara demokratik denebileceğine inanıyor musunuz?"

Chomsky'nin sorusuna şu karşılığı veriyordu Foucault:

"Hayır, toplumumuza demokratik denebileceğine zerre kadar inanmıyorum. (Gülüyor). Eğer demokrasiden hem bölünmüş olmayan hem de hiyerarşik biçimde, sınıflar halinde düzenlenmemiş bir halkın iktidara fiilen sahip olması anlaşılıyorsa, demokrasiden çok uzak olduğumuz gayet açık. Bir sınıf diktatörlüğü rejiminde, kendi isteklerini şiddet yoluyla dayatan (bu şiddetin araçlarının kurumsal ve anayasaya uygun olmasının önemi yoktur) bir sınıf iktidarı rejiminde yaşamakta olduğumuz son derece açık; bu yüzden de bizim demokrasiyle uzaktan yakından bir alâkamız yok."

Lâfı uzatmadan...

"Dürüstçe şunu söylemek gerekecektir: Demokrasi dediğimiz liberalizmden başka bir şey değildir; mutlu kent-devlet düşleri, hiç bir zaman, nihaî olarak mülk sahibi bireyler saltanatını kurmak için işbirliği yapan büyük ve küçük kapitalistler toplumunun düşü ya da kendi kendine söylediği yalan olmaktan öteye gitmedi" (Ranciére).

Carl Schmitt'le Seyahat

Ben bir eşeğim, sırtına içi kitap dolu sırt çantası vurulmuş bir eşek. Turist olmaktansa eşek olmayı yeğlerim doğrusu. D. H. Lawrance'ın o ünlü romanında turistler için "happy pigs" (öz türkçesiyle: Sefa pezevenkleri) dediği aklımda.

"Gezilerden ve gezginlerden nefret ederim" -diye- yazarak başladığı için C-L. Strauss o nefis Hüzünlü Dönenceler'e; "gezi yazılarından ve gezi yazarlarından nefret ederim" -diye- yazmak düşüyor benim payıma.

Bir yıl boyunca patronlarına, müdürlerine, şeflerine boyun eğip ücretli çalışmaya evet diyen hükümlüler gibi çoluğumu çocuğumu dört tekerlekli teneke kutunun bagajına tıkıp yaz sıcağında kumsala serilip malaklar gibi güneşlenmek, suda çıpı çıpı yapmak varken Afyon, Denizli, Aydın, Uşak yollarına düşmek de neyin nesiydi?

Zonguldak, Batman, Tekirdağ, Kütahya, Sivas, Adana, Kırşehir, Diyarbakır, Tokat ve diğerlerine neden gittiysem (neden?) o yüzden...

Carl Schmitt ve Nilüfer Göle'yi 'okumak' içinmiş meğer.

İşte bu yolculukta bana eşlik edenlerden biriydi Carl Schmitt ve Nilüfer Göle.

Her yolculukta muhakkak en az bir şairimizi yanımda taşırım; Hindistan'a Nazım Hikmet'in, Semerkant-Buhara'ya Turgut Uyar'ın tüm şiirlerini götürmüştüm (Turgut Uyar Semerkant'a ne kadar da yakışmıştı, aşkolsun.) İç Ege yolculuğuna Sezai Karakoç'u taşıdım. Orhan Kemal abiden bir roman, iki hikâye kitabı, Halil İnalcık'ın taze Devlet-i Aliyye'si, Jean-Paul Roux'nun Moğol İmparatorluğu Tarihi, Kemal Karpat'ın İdeoloji ve Kimlik, McNeill'in Avrupa Tarihinin Oluşumu, J. Le Goff'un Avrupa'nın Doğuşu, J. Ranciére'in Filozof ve Yoksulları gibi ağır toplar ve diğer hafif cephanelikleri semerime yükledim, yola koyuldum.

İbn Battuta'nın "yedi camii ve güzel çarşılarıyla Anadolu'da en güzel ve büyük şehirlerden biri" dediği, benimse büyük bir hayal kırıklığına uğrayıp içimden "bu yolculuğumda gezi günlüğü tutmayayım" diye geçirip cep telefonundan karıma "yahu Candan, ne de olsa vatan toprağı be, böyle heder edilir mi" diye seslendiğim Tonguzlu'da (Denizli'de), gündelik hayat kültürü sinmiş -ne mutlu- Afyon'da, Nilüfer Göle'nin İçiçe Geçişler: İslâm ve Avrupa'sını okudum.

Sokaklarını ayaklarıma karasular inene dek arşınladığım, camilerine girdiğim, lokantalarında tıkındığım, acı odalar ucuz otel odalarında yattığım, parklarını, kenar mahallelerini, kahvehanelerini mutlaka gördüğüm, kerhanelerini, hapishanelerini ve hastahanelerini hep merak ettiğim, müzelerini açıkçası pek de iplemediğim bu yolculuğumda da Kayseri'yi, Mardin'i, Bursa'yı, Urfa'yı, Sinop'u, Edirne'yi, Van'ı, her daim İstanbul'u da yanım sıra taşıyordum. Taşıdığım oralardan da okudum Fransa'da ikamet eden Nilüfer Göle'yi, Carl Schmitt'i de.

Yukarıda dediydim, ben eşeğim ya, semerime Turgut Uyar'ın şiir üzerine yazıları Korkulu Ustalık'ı da doldurmuştum.

Aydın'da kaldığım otelin iki metre karelik çay ocağını işleten, hikâyesi, anlatmadığı kadarıyla kendinde, anlattığı kadarıyla şimdilik bende saklı Şahin'le "uyuşturucuyu bırakıp normal insana döndüm burada kaportacı gibiyim tekrar kuşadasına döneceğim bizim Hayri'nin arabası oldu ben de bu seferinde (...) karılara jigololuk yapacağım"la içim cız edip, o günlük sonlanan tanışma sohbetinden sonra, çay ocağı işletip Kuşadası'nda jigolo olmayı planlayan Şahin'i tanımayan Nilüfer Göle'yi okumayı azıcık nadasa yatırıp Uyar'ı okumaya koyuldum.

Sayfa bir gol bir: "Siz bir büyük şehir çocuğusunuz. Ben de öyle. Yalnız aramızda bazı farkların bulunduğunu, daha konuşmalarımızın başlarında anlayıverdik. İkimiz de Anadolu'yu burada tanıdık. Fakat ben sadece tanımakla kalmadım. Sevdim de."

(Hababam Sınıfı'nda Tarık Akan elinde bebesi, Münir Özkul Mahmut Hoca'nın "n'aptın evlâdım"ına yakalanınca o uzun boyuyla diklenir, der: "Sevdim hocam." Heyt be!)

"Egemen, olağanüstü hale karar verendir" diyesim geçti, ikinci gün üçüncü çayı önüme dayayıp "benden abi, iç iç" deyip biraz daha laflaşmak isteyen Şahin'e, demedim. Kuşadası'na tüyüp Hayri gibi jigolo olmaya kararlı Şahin bön bön bakacağı için mi; bir an için, onun da, alt şeritte falan üniversitesinde Prof. Dr. yazan, ekmek derdine düşmüş kimi götürü, kimi gündelikçi, maaşlı kimi -badanacı ustaları gibi- her daim açık tuttukları cep telefonuyla arabadan, yatak odasından, tuvaletten mi, allah bilsin canlı/cansız yayına dalan televizyon entellektüelleri gibi bülbül kesileceğini sandığımdan mı?

Eh ne de olsa o da bir kürsü, tezgâh sahibi. Allah kısmet ederse jigolo ünvanını alıp altına araba da çekecek, o da televizyonlara çıkacak belkim: Jigolo Uzmanı.

"Bu kadar laubalilik yeter" mi dediniz, aynen katılıyorum. Sirklerde ücretli hokkabazlık yapan, ünvanı Prof. Dr. De olsa seviyesi Hacivattır; TV'lerde haber-yorum oyununa katılan "akademisyen" lâkaplılar gibi. Bu hokus bokus akademikusların ağzından şu lâfları asla duyamazsınız:

"Demokrasi modern parlamentarizm olarak adlandırılan şey olmaksızın da var olabileceği gibi, parlamentarizm de demokrasi olmaksızın var olabilir ve diktatörlük demokrasinin zıddı olmadığı gibi, demokrasi de diktatörlüğün zıddı değildir."

"Demokrasi -eşitlik daima eşitsizliği de barındırdığı için- devlet tarafından yönetilen ahalinin bir kısmını, demokrasi niteliğini yitirmeden, haklarından tamamen veya kısmen yoksun bırakılmış ve siyasi iktidardan uzaklaştırılmış köleler ve insanlar da, şimdiye kadar genel olarak demokrasi çatısı altında yaşadı."

"Demokraside yalnızca eşitlerin eşitliği ve eşitliğin safında yer alanların iradesi söz konusudur."

"Bolşevizm ile faşizm, her diktatörlük gibi anti-liberaldir, ancak zorunlu olarak anti-demokratik değildir."

"(Demokrasi) ilkin liberalizm ve özgürlükle doğal ittifak, hatta özdeşlik içinde ortaya çıkmıştı. Sosyal demokrasi formunda, sosyalizmle işbirliği yaptı. III. Napoléon'un kazandığı başarıyla İsviçre'deki referandumlarla, esasen Proudhon'un ta baştan beri kehanette bulunmuş olduğu gibi, demokrasinin tutucu ve gerici de olabildiği tespit edildi. Bütün siyasi eğilimler kendisine hizmet edebildiğine göre, demokrasinin siyasi bir içeriğinin olmadığı, yalnızca bir örgütlenme şekli olduğu kanıtlanmış oldu."

"Partiler, günümüzde tartışma halindeki fikirler olarak değil, sosyal ve ticarî güç odakları olarak karşı karşıya gelir."

"Partilerin ve koalisyonların oluşturduğu son derece küçük komiteler kararlarını kapalı kapılar ardında almaktadır ve büyük kapitalist çıkar gruplarının temsilcilerinin küçük komitelerde kararlaştırdıkları şeyler milyonlarca insanın günlük yaşamı ve kaderi için belki de her türlü siyasal karardan daha önemlidir."

"Liberal özgürlüklerden, özellikle ifade ve basın özgürlüğünden feragat etmek isteyen pek kimse yoktur. Ancak Kıta Avrupası'nda bu özgürlüklerin gerçek kudret sahipleri için hakikaten tehlike yaratabileceği yerlerde halen var olduğuna inanan pek az kişi vardır. Adil yasaların ve doğru politikaların, gazete makaleleri, toplantılarda yapılan konuşmalar ve parlamento müzakereleri sonucu ortaya çıkacağına inananların sayısı daha da azdır."

"Egemen, olağanüstü hale karar verendir."

Şimdi sıkı durun:

"Her gerçek demokrasi, yalnızca eşitlere eşit muamele değil, mantığın kaçınılmaz sonucu olarak eşit olmayanlara eşitsiz muamele ilkesi üzerine kuruludur. O halde ilkin türdeşlik, ikinci olarak heterojen olanın -gerektiğinde- elenmesi veya imha edilmesi, demokrasi kavramına içkindir. (...) Demokrasinin siyasi gücü, yabancı ve eşitsiz olanı (das Ungleiche), türdeşliği tehdit edeni bertaraf etmeyi veya uzak tutmayı becermesiyle ortaya çıkar."

"Georges Sorel, belki de, "edebi sohbet"e dalınmış olmasından dolayı görmezden gelinmiştir. Wyndham Lewis, 'Sorel, bütün çağdaş siyasal düşüncelerin kapısını açan anahtardır'derken son derece haklıdır."

Sorel ve Yazı biçimi

Ve son olarak, Georges Sorel'den, -anlamlı bulduğum- birkaç alıntı:

"Yazı biçimimdeki hataların çağdaş yazarlarımızın hepsinden farklı olarak sanat kurallarını gözetmediğim ve sergilediğim düşüncelerin düzensizliğiyle okurlarımı sıktığı için eleştirildim..."

"Rousseau'nun yazılarında, bütünlük, düzen, tümü oluşturan bölümler arasındaki ilişki yoktur" yargısını anan Sorel "ünlü kişilerin yanlışları tanınmamış insanların hatalarını haklı çıkaramayacağı için yazılarımdaki düzeltilemez kusurun nereden kaynaklandığını açıkça belirtmemin daha iyi olacağını düşünüyorum" der.

"Sanat kuralları ancak kısa süre önce gerçek anlamda zorunlu kılındılar; çağdaş yazarlar ise araştırmaktan kaçınmak isteyen bir kitleyi memnun etmeyi arzuladıkları için bu kuralları kolayca kabul ettiler. Bu kurallar ilk önce okul kitaplarını hazırlayanlar tarafından uygulandı (...)

Bu yöntemler, zor yapıtları halkın anlayacağı bir dille basitleştirenler ve politika reklamcıları tarafından taklit edildi. Az düşünen insanlar da bu kuralların bu derece yaygın bir şekilde uygulandığını gördüklerinde, bunların olayların (yazma kurallarının/ okuma sözleşmesinin, İB) doğası olduğuna inanmaya başladılar.

Ben ne bir hoca, ne basitleştirme uzmanı, ne de esin kaynağı olan parti başkanıyım (entelektüel, yazar, gazete köşemeni, emlakçı, akademi köşegeni, editör koltuğu da değilim, İB); ben yalnızca kendi kendini yetiştirmiş biriyim. Bu nedenle de sanat kuralları (okuma/yazma sözleşmesi uyarınca yazmak, İB) beni hiç bir zaman ilgilendirmedi."

(Georges Sorel, Şiddet Üzerine)

("Sanat kuralları"nın ne menem bir şey olduğunu öğrenmek isteyen okur çok sevgili arka'daşım Pierre Bourdieu'nün "Sanatın Kuralları" adlı kitabını okusun.)

 

 Yorumlar

Bingül, Derkenar için geçerli olmadığını düşündüğüm bazı kriterler (gazetelerin kabul edebileceği hacimdeki, yani maazallah okuru sıkıp kaçırtabilecek kadar uzun olmayan ve ille de yanına kocaman bir görsel malzeme eklenmesi gereğince yazıya ayrılabilecek alanı aşmayan) dahilinde; lafı uzatmayayım, 9 bin 'vuruş'a bile ulaşmayan yazısında esaslı konulara değinmiş.

Yani, sıkı, iyi işlenip dokunmuş bir halıya benzetmiş metni; ister inçkare, ister santimetrekare ile ölçülsün, ister TV ve gazete, ister de dergi ölçütlerinde değerlendirilsin...

Metni sıkılaştırmak için kullandığı kirkit sadece yazmasıyla değil, okuması ve düşünmesiyle de ilgili bir araç olmalı. Başka yazılarını da okumuş olanların gözünden kaçmamıştır bu dokuma tarzı.

Neye yaradığı pek bilin(mey)en TV programlarında muhtelif -araştırmacı gazeteci, genel yayın yönetmeni, akademisyen, sanatçı (?/!), entelektüel (?/!)- konuşmacıların, yazarların (dikkat edilirse bu konuşanlarla gazetelerde yazanlar büyük ölçüde aynı kişiler), "fikir"lerini ifade etmeye saatlerin yetmediğini; fakat bunca saat boyunca zihin açmaya ve farklı düşünmeye yarayışlı bir cümleciğe dahi rastlamanın mümkün olmadığını unutmamak gerek.

TV izleyicisine, gazete okuruna;

* gevşek dokulu,
* şaşırtmayan, irkiltmeyen, kafa yormayan,
* düşünmemeyi/kolay yoldan "düşünme"yi öneren,
* modüler bir yapısı olan, bir parça çıkarılarak veya eklenerek başka mevzularda da kullanılabilecek pratik araç gereçler sunan,
* bazıları görünürde zıt bile olsa ('yok aslında birbirlerinden farkları') hepsi aynı sonuca hizmet eden bu TV programlarından ve dahi yazılı basın eserlerinden üst düzey bir entelektüalite beklenmemesi gerektiği ileri sürülebilir.

Bunu ummak gerçekten de safdillik olur; zira ortada ne kavramlardan eser var, ne bir söz/zihin dağarcığı. Ancak bir çatlak ses olsun, esaslı noktalara dokunup çok-boyutlu bir bakış olsun duyulup görülmüyor.

'Carl Schmitt'le Seyahat'ten hiç bir şey anlaşılmamışsa bile, en azından şu anlaşılmıştır herhalde, ki az şey sayılmaz: Ezbere konuşmak/yazmak en hafifinden süflîliktir, bunu bile bile yapanlar süflîlikten bedhahlığa terfi eder.

Böylelerini teşhis ve teşhir etmek, "özgürlük, demokrasi, hak-hukuk" vaazları verenlere "dost musun düşman mısın?" diye hesap sorabilmekse, hırsızlama turistik gezilerle değil ama, 'bir çalışma, zihni donatma, derinleştirme çabası olarak uzun seyahatler'le mümkündür.

Candan Dinç - 24 Şubat 2010 (11:51)

İlyaz Bey, yazınızı hazmetmem biraz zaman aldı.

Memlekette siyaset sahnesine kapağı atmanın bir yolunu bulmuş politikacı, medya mensubu ve bürokratlar farklı ideolojilerin bayraklarını gözümüzün içine soka soka bizi taciz ediyor. Bu azgınlar pazarında insan demokrasi, insan hakları, hukukun üstünlüğü gibi kavramları ilke edinmiş halim selim önderleri mumla arıyor, onların sayısının bu derece az olmasına hayıflanıyor.

Yazınızı okuyunca insan bu arayışın da beyhude olduğu, demokrasi, insan hakları gibi kavramların şimdi değilse bile yakın zamanda olur olmaz insanların ağzında sakız olacağı, içinin güzelce oyulup, dolmalık kabağa döndürüleceği ve neticeten egemen ideolojinin bir aksesuarı haline getirileceği izlenimine varıyor.

O zaman insan kendi kendine şunu soruyor: Acaba bu itibarla dini kurallar ile yönetilmek isteyen fakat dünyadaki hiç bir din devletini beğenmeyen hatta kötüleyen kökten dinci biri gibi, biz de bir illüzyonun peşinden beyhude koşturmakta mıyız?

Acaba bu uğultu içinde tufaya düşmeden büyük resmî doğru okuyor olmak aydın olmak adına elverir midir? Yoksa "dünya bir devdir onu değiştiremezsiniz, değiştirebileceğiniz bir şey varsa kendinizdir. Bir şeyi değiştirmek istiyorsanız kendinizden başlayın" diyenlere mi kulak vermeliyiz?

Seyit Balkuv - 25 Şubat 2010 (23:17)

İfade sahibinin zaten ülkemizdeki durumdan hareket etmediği düşünülerek okunduğunda, hiç bir yerde durumun öz bakımından farklı olmadığı anlaşılabilir. O alıntıyı özetlersek:

"Her gerçek demokrasi, eşitlere eşit muameleyi ve aynı mantıkla da eşit olmayanlara eşitsiz muameleyi ilke edinir. Demokrasinin siyasî gücü de, yabancı olanı, eşitsiz olanı ve homojenliği tehdit edeni bertaraf etmesiyle ortaya çıkar."

Egemenlik alanından demokrasi gereği uzak tutulanların ne dünyayı, ne de kendilerini değiştirebileceği kanısındayım. Kendilerini değiştirmek bir yana, egemenin kurduğu dünyaya maruz kalanların kendileri olabildiklerini sanmaları bile, hemen her zaman bir yanılgıdan ibaret kalacaktır muhtemelen.

Candan Dinç - 27 Şubat 2010 (20:15)

Benim de diyeceklerim var…

Ad Soyad
e posta   (yayınlanmayacak)
« 3202

İlyaz Bingül yazıları

Editörün Önerisi

Naylon geceliği orospular giyer!

Ali Türkan

Kadınsı yumuşaklık kayboldu galiba. Erkek gibi düşünen, toplumda erkek gibi başarılı olmak isteyen, hatta erkek gibi olabilmek için askere bile gitmek isteyen kadınlar sardı ortalığı.


Son Yorumlar

Erkin Baba da taklit sayılır Bakınız: John Lennon…
Ali Sedat Çetinkoz » Çocuğun istikbali sözkonusu

ABD'de birçok aile (özellikle de kentli, okum…
Minik Ülkü » Çocuğun istikbali sözkonusu

Milliyet gazetesindeki haberi okuyunca aklıma…
Cekni Kılsın » Vostok Gölü

Cumhuriyetin zorlanarak da olsa itiraf edilen…
Erdem Abaka » Talât Paşa Ruhu

Türkiye Cumhuriyeti mi illüzyon, Mustafa Kema…
Bunak Moruk » Talât Paşa Ruhu

 

Web Gezgini

Bir logokrasinin son günleri

Vaclav Havel Güçsüzlerin Gücü'nde (1978) bir zerzevat dükkânı işleticisinin soğan ve havuçlar arasında üzerinde "Dünya İşçileri Birleşin" sloganı yazılı bir pankart sergilemesini tahlil eder. Havel işleticinin mesajının "Ben zerzevatçı XY, burada yaşıyorum ve ne yapmam gerektiğini biliyorum.

Şükrü Hanioğlu (Sabah)


Son Yazılar

İslamlık ve Sosyalizm

Hikmet Kıvılcımlı

Bugün hâlâ -gözü kararmış vurguncu, derebeği, ezgici olmayan- her Mümin ve Müslüman, o Ganimet Sûre'sinin en birinci ayetini bir, bir daha, namusluca okuyup anlamıya çalışabilir. Kur'an ortadadır.


Talât Paşa Ruhu

Erdem Abaka

Bir "milletler topluluğu" yaratma hayalinden bir çırpıda vazgeçerek, adına ihtilâl yapılan halkların kanları ve acıları üstüne çelik bir çekirdek inşa eden İttihatçı zihniyet, Türk halkının sırtına taşınması zor bir yük bindirdi.


Kürk cinayettir!

Hülya Yalçın

Canlıların yaşam hakları doğumla başlar ve biri diğerinden üstün kılınamaz. Hele ki "KÜRK" kullanmak için öne sürülebilecek hiç bir tartışma götürür mazeret yoktur.


Yüzyılın aşkı: Güzide ve Bilal

Gökhan Akçiçek

Hayat her aşkı sonlandırmak istese de, buna direnen âşıklar, aşkı son nefeslerine kadar taşıyorlar. Gövdeden çıkıp, ruhta eriyen aşk, yaşama sunduğu insan sevgisinin tutkulu bu inadı karşısında, bazen ölümü bile çaresiz kılabiliyor.


"Tababet ve Şuabatı Sanatlarının Tarz-ı İcrasına Dair"

Melih Özel

Hazır giyim elbiselerimi diken kişileri tanımadığım gibi, hastalarımız da kendileri ile ilgilenen hekimleri tanımıyorlar artık. Halbuki ben hastalarımın hatıralarında, diktiği kumaşa, sevgiliye dokunur gibi dokunan dilsiz terzimin bende yer ettiği gibi yer etmek istiyorum.


Osmanlı'da Özel Mülkiyet

Hikmet Kıvılcımlı

İşveren Sınıfı, en normal "Sermaye Birikişi" dediği çapulla adam olmuştur. O çapul, işverenin kendi anayurdundaki milyonlarca küçük üretmenin; esnafın, köylülerin mülkceğizlerinden edilmeleri demektir.


Çocukken yağmurun kokusu da başka

Melih Özel

Toprak kokusunu mu özlemişim, çocukluğumu mu? Bilmiyorum. Belki de o kokunun beynimde oluşturduğu elektriksel aktivitenin uyardığı alanlar, o hatıralara aitti. Çok güzeldi o kokuyu yeniden hissetmek.


Susmayı Özlemek

Gökhan Akçiçek

Bizden başka evrenin tüm konukları hep susuyormuş oysa. Ağaçlar, kelebekler, gökyüzü, karıncalar, tırtıllar, solucanlar… Binlerce lâkırdının içinde susarak var olanlar varmış.


Densizlikler denizinde boğulurken

Melih Özel

"Ben de densizlik yapmalıyım!" diyorum kendi kendime. Başka çaresi yok. Belki böylece boğulmam. Ne bileyim, belki su üstünde kalmanın yolu budur.


İlk Oğullar

Gökhan Akçiçek

Onları tanımanın en kolay yolu, yüzlerine, özellikle gözlerinin içine ısrarla bakmaktır. Bakışlarını ilk kaçıran onlar olacaktır. Neden dersiniz acaba? Her kardeşle azalmanın ıstırabı mıdır bu?


Adalet

Ali Sedat Çetinkoz

Boyumdan büyük lâflar ettiğime bakmayın, baştan söyledim, bunlar bir demlik çay içilip öyle yazılmış şeyler. Başkaları ülke bile yönetmiş böyle kafayla, ben anayasa kaleme alsam ne olur?


Damgasızların orgazmı 12 dakikaymış

Deniz Türkoğlu

Düşünsenize sayın Ayşe Hanım, hayvanı tam damgalayacakları esnada gelen geçen, bakan eden, öyle olmasın böyle olsun, orasına basma burasına bas diyen bir seyirci topluluğunun önünde yapılır mı bu işler?


Etiketler





Şu an 214 pasif seyirci Derkenar'a bakıyor

   

Yazı Boyutu
13 - 23 - 29  
©