Patronsuz Medya

Daha fazlasını iste!

Erdem Abaka - 2 Haziran 2009


Gazetelerde okudum, sabah programlarıyla meşhur olan kadın şarkıcılarımızdan biri oğluna eski parayla 550 milyar liralık otomobil almış. Kazasız belâsız güle güle kullansınlar gözümüz yok da, haberi okuyunca otomobil tutkumuz ve genel olarak tüketim alışkanlıklarımız, hırslarımız ve tüm bunlarla mutluluk anlayışımız arasındaki bağlar üzerine tekrar düşündüm.

Sonra bir kez daha bu dergideki "Mülkiyet hırsızlıktır" yazısını okudum. Dostlarımın yazıyla ilgili görüşlerine başvurdum. Ortaya hayli ilginç bir durum çıktı. Anladığım kadarıyla insanların büyük bir kısmı bu ve benzeri yazılardan şöyle bir netice çıkarıyor.

"Teknoloji lüzumsuzdur. Mutlu olmak istiyorsanız hiç bir şey almayın. Otomobil çok gereksiz bir şeydir. İnsanlar işlerine koşarak gidip gelebilir. Uçak da gereksizdir. Okyanusları aşmak için ise sal kullanabilirsiniz. Her şeyi bırakın gidin bir mağarada yaşayın. Çevrenizde kim varsa üzün ve küsün. Elbiseye para harcamayın, yaprakla örtünün. Susadığınızda yağmuru bekleyin ve ağzınızı yukarı doğru açın. Yemek yemeyin, çok zorlanırsanız bitki kökleri ya da balkondaki güvercinlerle idare edin."

Elbette birazcık abarttım. Ancak genel olarak, hayatta erişmek istediği şeyleri elde edemediğinden şikâyet edenlerin anladıkları bu doğrultuda. Ya da bana, söylenenleri böyle anlamak istiyorlarmış gibi geldi.

Oysa benim anladıklarım ve yorumlarım sorular halinde somutlaşıyor. Mesela; sahip olmak için çok çaba harcadığımız şeylerin ne kadarı gerçekten ihtiyaç? Henüz iki yaşındaki otomobilimizi neden değiştirmek isteriz? Bütün günümüz evde ya da işyerinde geçtiği halde neden her yeni çıkan cep telefonunu almak için hırs yaparız. Dolaplarda istiflediğimiz bilmem kaç parçalık porselen yemek takımlarımızı, bir gün gelip de evimizde elçilik düzeyinde misafir ağırlayacağımızı düşünerek mi aldık? Binlerce lira verdiğimiz bilgisayarlarımızla uydu fırlatmayı mı tasarlıyoruz, yoksa sadece oyun oynamayı mı? Bebeğimiz bindiği pusetin özelliklerini fark edecek mi, yoksa sadece biz beğendiğimiz için mi 2000 lira saydık? Fırlama animatörlerin soytarısı olduğumuz askeri kışla düzenindeki tatillere daha ne kadar para ve zaman harcamalıyız? Kısacık ömrümüzde aslında, sahip olamadığımız "dört oda bir salon" ev için mi üzülmeliyiz yoksa sevdiğimizi söyleyemeden ölüp giden dostlarımız, okuyamadığımız kitaplarımız, sevindiremediğimiz garipler için mi?

Tam olarak nelere sahip olursak mutlu olacağız? Sahip olmak için yanıp tutuştuğumuz şeyler uğruna zamanımızın ne kadarını vermeliyiz? Açıkça tarif edebildiğimiz bir mutluluk tanımımız var mı? On sekiz adet aydınlatma kademesi olan bir otomobil ya da beş metrekarelik bir televizyon ekranı hiç üretilmeseydi kahrımızdan ölecek miydik? Bizi mutlu edeceğine inandığımız şeylerin her birinin ayrı ayrı hayatlarda var olduğunu, bizimse hepsini kendi hayatımızda birleştirmeye çalışarak ömrümüzü harcadığımızı görmemiz için ne yapmamız gerekiyor? Başımıza ne gelirse elimizdeki pek çok şeyin kıymetini anlayacağız? Düğmesine bastığımızda yanan lambamızın, musluğu çevirdiğimizde akan suyun, rahat ve sağlıklı olarak tuvalete girebilmenin, kapımız çalınmadan uyuyabilmenin de ne kadar kıymetli olduğunu anlamamız için savaş görmemiz, işgal yaşamamız, yaşadığımız topraklardan sürülmemiz, çaresiz hastalığa tutulmamız, kolumuzu bacağımızı aklımızı yakınlarımızı kaybetmemiz mi gerekiyor?

Neden güzele ve ümit verene dair öneriler aldığımızda umurumuzda olmuyor da, ihtiyacımız olmayanı tüketme hastalığımız yüzünden başımıza gelmeyen kalmadığı halde, "tüketim canavarı olma" denildiğinde dinimize küfredilmiş gibi celâlleniyor, aslan kesiliyoruz?

"Etmeyin eylemeyin bu tüketim hırsı, egolarınız, sahip olduklarınızla değerlendirilme zayıflığınız sizi bitirecek" diyene karşı dizginleyemediğimiz nefretimiz ve kinimiz neyin eseri?

Para verip aldığımız kitaplardan Doğu mistisizmini hatmettikten sonra alışveriş merkezlerine koşturup şarj olmaya çalışmamızın sebebi ne?

Birilerinin bize "sen alamazsın sen yapamazsın sahip olamazsın" dediğini mi düşünüyoruz içten içe? Gaipten sesler mi duyuyoruz? Bu zayıflıklarımızı kaşıyan madrabazların oyununa mı geliyoruz? Yoksa her birimizin zihninin bir köşesinde yer alan, an gelip de voleyi vuracağımıza dair züğürt beklentisi bir ümit mi hayatlarımızı zehir eden?

Neyin peşindeyiz? Ne bizi mutlu edecek? Ecelden gayrı neye sahip olursak bitecek bu koşuşturma?

Bilmiyorum.

Gerçekten de istediğiniz buysa daha çok tüketin dostlarım, daha fazlasını isteyin. Belki böyle bulacaksınız mutluluğu. Akıp giden bu zaman sizin zamanınız, hayat sizin hayatınız. Ama unutmayın hayat beğenmediğimiz yerde durdurup baştan başlatacağımız bir bilgisayar oyunu değil.

Bir bakacağız ki bitmiş.

Ne şimdi ne de o gün geldiğinde sızlanıp dövünmek, kendimize ve çevremizdekilere kızmak durumu değiştirmeyecek.

Bir kez de ben söyleyeyim dedim.

 

 Yorumlar

Tüketmezsek mutsuz olacağımıza bizi inandırmaya çalışıyorlar. Ali Türkan ne güzel anlatmış:

"Hepimizin, "hedef kitle" olduğumuz su götürmez bir gerçek. Bir bütün olarak, TV, buzdolabı, araba, v.s. gibi araçlar almak "zorundayız". Bu da "üretenleri" kesmiyor tabii. Belki de "böl ve sat" anlayışıyla, o büyük kitle, küçük küçük parçalara da ayrılıyor.

Bu parçaların başında da çocuklar ve ergenlik çağındakiler geliyor. Yılda milyonlarca dolar kazanan satış stratejisi uzmanları, ebeveynlerdeki, "ben gün görmedim ama çocuğum mutlu olsun" eğiliminin farkına da varmış durumdalar tabii. Kendine bir pantalon almak için kırk hesap yapan nice baba, oğlunun istediği "Play Station 2" adlı oyuncağa, şakırt diye iki yüz dolar basabiliyor. Çünkü oğlu, seyrettiği çizgi filmlerin arasındaki reklâm kuşağında, o oyuncağa sahip olmazsa, çok mutsuz olacağına inandırılıyor."

Ay aman ooofff! Mutsuzum ayol! »

Nesrin Tuna - 5 Haziran 2009 (13:44)

Aziz Nesin'in güzel bir sözü vardır: "Bir resmî ya da fotografı güzel yapan çerçevesidir" der. Ya da öyle bir şey. Benim de naçizane bir tespitim var: Ne zaman ki ekmek poşete, su pet şişeye, müzik kaset ve cd'lere, fikirler kitaplara girdi, insanların dünyaya bakışı değişti. Peki başka türlü olabilir miydi? Bilmiyorum. Sınırlarını bildiğimiz şeyler sanki insanda bir sahiplenme ve tüketme duygusu yaratıyor.

Erdem Bey, benim de zaman zaman sizin sorduğunuz sorularla boguştuğum oluyor. Ama sanırım tüm insanlığı kapsayan kollektif bir sorgulama hiç bir zaman mümkün olmayacak. Hele de bu bireyselleşme ve özgürleşme çağında. Tabi henüz tüketimin çarkına girmemiş şeyler de var. Keza soluduğumuz havayı tüplerle satın alacağımız günler de var ufukta.

Yalçın Şahin - 5 Haziran 2009 (00:23)

Tüketirken tükeniyoruz, tükendikçe tüketesimiz geliyor sanki. Mutluluğun tanımı var mıydı bilmem ama varsa bile o da tükenmiş yerine yeni modelini almıştır herhalde. Benim henüz bulamadığım yeni bir model.

Şeyma - 22 Temmuz 2011 (18:08)

Benim de diyeceklerim var…

Ad Soyad
e posta   (yayınlanmayacak)
« 9891

Erdem Abaka yazıları

  Erdem Abaka'nın web sitesi: Kerdeme

Editörün Önerisi

Tedavisi mümkün olmayan bir hastalık: Poşet Açlığı

Erdem Abaka

"Poşet" günlük hayatımızın içinde yer alan, genel müşteri davranışlarıyla ilişkili ve çoklukla sinir bozucu bir kavram. Ama siz elinizi korkak alıştırmayın. Alın. İhtiyacınız olsun olmasın, daha fazla alın.


Son Yorumlar

Bildiğimiz üzüntü duygusunu depresyon&q…
Bunalım Burhan » Ayol, bunlar sağlam insanı…

Erkin Baba da taklit sayılır Bakınız: John Lennon…
Ali Sedat Çetinkoz » Çocuğun istikbali sözkonusu

ABD'de birçok aile (özellikle de kentli, okum…
Minik Ülkü » Çocuğun istikbali sözkonusu

Milliyet gazetesindeki haberi okuyunca aklıma…
Cekni Kılsın » Vostok Gölü

Cumhuriyetin zorlanarak da olsa itiraf edilen…
Erdem Abaka » Talât Paşa Ruhu

 

Web Gezgini

Sosyalizmin Muaviye´si Stalin'dir

İki şeyi birbirinden ayırmak lâzım. Dünyada sosyalizm diye bir şey hiç olmadı. İslâm'ın başına gelen tabiri caizse, sosyalist teorinin de başına geldi.

Demir Küçükaydın (Adil Medya)


Son Yazılar

İslamlık ve Sosyalizm

Hikmet Kıvılcımlı

Bugün hâlâ -gözü kararmış vurguncu, derebeği, ezgici olmayan- her Mümin ve Müslüman, o Ganimet Sûre'sinin en birinci ayetini bir, bir daha, namusluca okuyup anlamıya çalışabilir. Kur'an ortadadır.


Talât Paşa Ruhu

Erdem Abaka

Bir "milletler topluluğu" yaratma hayalinden bir çırpıda vazgeçerek, adına ihtilâl yapılan halkların kanları ve acıları üstüne çelik bir çekirdek inşa eden İttihatçı zihniyet, Türk halkının sırtına taşınması zor bir yük bindirdi.


Kürk cinayettir!

Hülya Yalçın

Canlıların yaşam hakları doğumla başlar ve biri diğerinden üstün kılınamaz. Hele ki "KÜRK" kullanmak için öne sürülebilecek hiç bir tartışma götürür mazeret yoktur.


Yüzyılın aşkı: Güzide ve Bilal

Gökhan Akçiçek

Hayat her aşkı sonlandırmak istese de, buna direnen âşıklar, aşkı son nefeslerine kadar taşıyorlar. Gövdeden çıkıp, ruhta eriyen aşk, yaşama sunduğu insan sevgisinin tutkulu bu inadı karşısında, bazen ölümü bile çaresiz kılabiliyor.


"Tababet ve Şuabatı Sanatlarının Tarz-ı İcrasına Dair"

Melih Özel

Hazır giyim elbiselerimi diken kişileri tanımadığım gibi, hastalarımız da kendileri ile ilgilenen hekimleri tanımıyorlar artık. Halbuki ben hastalarımın hatıralarında, diktiği kumaşa, sevgiliye dokunur gibi dokunan dilsiz terzimin bende yer ettiği gibi yer etmek istiyorum.


Etiketler





Şu an 151 pasif seyirci Derkenar'a bakıyor

   

Yazı Boyutu
123 - 343 - 409  
©