Vedat Sönmez - 25 Aralık 2003
Alttaki bölüm, biraz zor anlaşılır bir üslupla yazılmış olsa da, anlamak için uğraştığımızda buna değecek bir alıntı:
"…Batı'da devletin sınıfsal yapısı açıkça görülebilir. Oysa tarihi oluşum içinde sınıfsal yapısı açıkça görülemeyen bir devlette, batıcı-laik grup, ortaya çıkan anarşik ortamda iktidara konabilen bürokratlardı.
Osmanlı koşulları altında gelişen bu bürokratlar, bir sınıf olamıyordu. Ellerine geçirdikleri artık ürünü tekrar üretime yatırarak bu yoldan bir artık ürün elde edebilecek sınıfa dönüşemiyorlardı. Belki içlerinden tekil olarak bazıları bunu yapıyordu. Fakat grup olarak hayır.
Üretim aracı gücü sahibi olmadan ve giderek bu sahipliği sağlamlaştırıcı ve üretim güçlerini geliştirici bir üst yapı kurumları ortaya çıkmadan artık ürünün bir kısmını devamlı alabilmenin olanağı yoktu. Bu ilişkilerle batıcılar grubu, aydın kesimini temsil eder görünse de, halkla hiç değilse bazı sınıflarla tamamlaşan organik bir bağlantı kuramayacaklardı. Ve gerçekte çoklukla halka karşı düşebilecekler.
İşte bu batıcı grup, zaman zaman ele geçirdikleri iktidarda olsunlar, muhalefette olsunlar, batıdaki katogerik tarihi gelişme modeline ters düşen bir yönde yürümek zorunluluğu içinde batılılaşmaya çalışmıştır.
Batıcı akımın bu özelliklerini batı açısından bakarak değerlendirdiğimizde, onda batının çıkarlarına aracı olmak durumuna düşmüş bir akım niteliği buluruz. Batı gelişmesi içinde sözde bir akımdır bu. Osmanlı ve Türkiye tarihine has anlamda bürokrat olarak kabul edeceğimiz bu grup, üretim güçlerinin daha süratli gelişimini engellemiştir.
Hatta bazı dönemlerde (özellikle Tanzimat'ta) açıkça, üretim güçlerinin azalmasına hatta tasfiyesine sebep olmuştur…"
İdris Küçükömer, Osmanlı dönemi ile Cumhuriyet dönemi sosyal ve sınıfsal hareketlerini karşılaştırmalı olarak birlikte ele aldığı 'Düzenin Yabancılaşması' kitabında, bürokrasinin Osmanlı ve Türkiye Cumhuriyeti içerisindeki yerinden böyle bahsediyor.
"Düzenin Yabancılaşması" yayımlandığı tarihten (1969) itibaren büyük tartışmaları ve polemikleri başlatmış bir kitap. Muhalifleri susturmada usta, 'yarı aydın' bürokratlara teslim bir ülke olduğumuzdan dolayı, İdris Küçükömer'e hayatı boyunca 'ambargo' koyulmuş, görüşleri yok sayılmış, Üniversite'de profesörlük kadrosu uzun yıllar verilmemiştir. Ancak tüm bunlar Küçükömer'in görüşlerinin parlaklığını ve yol göstericiliğini etkilememiş ve her devirde Türkiye' deki siyasal ve sosyal hareketleri anlamada yol gösterici olmuştur.
Ulusal bağımsızlığımızın tartışılır hale geldiği, ülkemizin -özellikle son on yılda çok planlı bir şekilde, kaynaklarının hortumlandığı, aşırı faizlerle borçlandırıldığı, fakirliğin ve çaresizliğin gündelik hayatın kendisi olduğu bir dönemde bu sorunların sebeplerini ve olasını sonuçlarını doğru tespit edebilmek için İdris Küçükömer'i anlamaya daha çok ihtiyacımız var. Küçükömer bize yutturulmaya çalışan 'slogancı ve hamaset' zihniyetine karşı aklın, bilimin ve şüpheciliğin temsilciliğini yapmaktadır.
"…Aslında ayan bir sınıf olmaya doğru giderken, bürokrat grup, padişahın artık bölünmüş politik gücünün bir kısmına sahip olarak, o gücün kısmı otonomisinde barınacaktı. Sonra zaman zaman iktidara el koyabilecekti. Ve bu yoldan, artık ürünün bir bölümünü masseden bir grup olarak kalacaktı…"
Osmanlı bürokrat zihniyetinin özellikle Tanzimat'tan sonra nasıl şekillendiğini böyle özetlemektedir Küçükömer.
Osmanlı'da çöküşle bitecek kaotik sürecin başlangıcını Tanzimat ve onun öncesinde İngilizlerle yapılan Balta Limanı anlaşması tetikler. Balta Limanı anlaşması ile sanayi devrimini geliştirmekte olan İngilizler'e Osmanlı Tarihi'inin en ağır kapütülasyonları verilir ve Osmanlı üretim güçlerinin tasfiyesinin yolu açılır. Tanzimat ile birlikte Osmanlı iç hukuk denetimi de batılıların teftişine sunulur.
Bu reformların kabul edilmesinden sonra, başta İngilizler olmaz üzere Kapitalist devletler Osmanlı gücünü eritmek ve ayrışmayı hızlandırmak için azınlık sorunlarını kaşımaya devam edecek, 1878 Berlin antlaşması ile Osmanlı Devleti gerçekleştirilen reformların takibi konusunda yabancı devletlere düzenli olarak haysiyet kırıcı bir şekilde bilgi vermek zorunda bırakacaklardır.
Resmi tarih kitaplarımızda, -kaç nesil bu kitaplarla uyutuldu bilinmez, Tanzimat Reformları'nın hazırlayan 'Büyük' ünvanıyla maruf Mustafa Reşid Paşa, Osmanlı'nın parçalanış ve çöküş sürecinde örneklerine çok sık rastlayacağımız, kendi iktidar ve nüfüzlarını devam ettirebilmek için her türlü metodu kullanmayı meşru sayan ve bu amaçla emperyalist devletlerle kucak kucağa politikalar üretmekten çekinmeyen, azınlıklarla alavere dalavereli 'finans işleri' çeviren 'kökten batıcı' ve teslimiyetci bürokrat tipine bir örnektir.
İdris Küçükömer'in belirttiği gibi tek amaçları kişisel iktidarlarını ve ayrıcalıklarını devam ettirmek ve artık ürüne el koymaktır. Reşit Paşa'nın koruyucusu o dönemdeki İngiliz Elçisi Lord Stratfor Caning'dir. Tanzimat reformlarının gerçek mimarı olan Lord Canning'in 1853'te karısına yazdığı mektupta "Osmanlı hükümeti apansız değişiverdi, Reşit'le Sadrazam azledildi, o saat Padişah'a çıktım, yeniden vazifeleri başına getirildiler" demektedir. Bu durum, Lord'un Osmanlı ülkesindeki otororitesinin hangi boyuta vardığını çok açık olarak göstermektedir.
Yabancı emperyal devletlere sırtını vererek iktidar olma süreci Mustafa Reşit Paşa dönemi ile başlamış ve Osmanlı'nın son döneminde doruğa ulaşmıştır. Emperyal devletler, iktidar adayı Osmanlı bürokrasisi arasında bölüşülmüş, Ali ve Fuat Paşalar İngiltere ve Fransa'yı, Mahmut Nedim Paşa Rusya'yı arkalarına almış, kimin sırtını dayadığı devlet Osmanlı'da daha etkin olursa o ölçüde iktidara ortak olmuşlardır.
Rus Sefiri tarafından 'iaşeye' bağlanmış olan Mahmut Nedim Paşa'ya halk arasında 'Nedimof' adının verilmesi bu durumun artık güncel ve meşru bir politika haline geldiğinin çok açık bir göstergesi değil midir?
Cumhuriyetle birlikte bürokrasinin Osmanlı'daki rolü pek az değişime uğramıştır. Devletçi politikaların uygulandığı elli yılda, bürokrasi üretim araçlarına olan hakimiyeti ile Küçükömer'in bahsettiği 'artık ürüne' el koymuş ve yeni yeni gelişmekte olan montaj sanayiinin kurulması ve dağıtımında da belirleyici rol üstlenmiştir.
Türkiye'deki bürokrasiyi besleyen ana okul Mülkiye'dir. Mülkiye kadrolarının kendi aralarında oluşturdukları 'bürokrat artık ürün bölüşme orduları' sonucunda kadro şişkini, yeterli hizmeti çağdaş normlarda üretemeyen, şeffaflıktan uzak, performans değerlendirmesine dayanmayan, sadece devletin kadrolarının bölüşülmesi amacını güden bir kamu yönetimi anlayışı zaman içerisinde kemikleşmiştir.
Kamu yönetiminde, son on yılda hızlanarak yaşanan bu gelişmelerle birlikte, özellikle finans sektöründeki yolsuzluklarla Türkiye'nin BM insani kalkınma raporunun hazırladığı 'İnsani Kalkınma Endeksi'ndeki' yeri sürekli gerileyerek 175 ülke içerisinde 2002 yılında 96. sıraya düşmüştür. Komşumuzu Yunanistan ise 26. sıradadır.
Bu gün devlet içerinde, 20.000 müfettişin yer alıp da dünya çapındaki yolsuzlukların yaşanması, konvansiyonel mekânizmaların bürokrasideki işlevini yerine getirmekten ne kadar uzaklaştığının çok açık bir göstergesidir.
Tüm bu gelişmeler sonucunda güçlü pazarı, diğer potansiyel pazarlara olan yakınlığı ve eğitimli ucuz iş gücüne rağmen, ülkemize giren yabancı sabit sermaye yatırımları sınırlı kalmakta, sermaye girişi bir tarafa, ülkemizdeki yerli sermaye komşu ülkelere kaymaktadır. Bürokrasinin hizmet anlayışı, tam da Küçükömer'in yazının girişinde alıntı yaptığımız paragrafında olduğu gibi, üretim güçlerinin süratle gelişimini engellemektedir.
Türkiye'de yalnızca enerji ve finans sektöründe son üç yılda yaşanan suistimallerin faturası 100 Milyar Dolar'dır. Bu kötü ve yanlış yönetimin faturasını yine sadece halk ödemektedir.
Bürokrasi'de bu yağma olayının içerisinde yer alanların çoğu hali hazırda "kamu hizmetine" devam etmekte belki de eski mevkilerinden daha iyi mevkilerde görev yapmaktadır. Bir kısmı da yüksek transferlerle daha önce rant aktardıkları özel sektör kuruluşlarında görev almaktadır. Bir holdingimizin bankasında, batmadan önce, astronomik transfer rakamları ile iki eski Hazine Müsteşarı'nın görev alması bunun çok açık bir örneği değil midir?
Bağımsız Kurullar, son dönemde bürokrasinin egemenliklerini ilan ettikleri yeni alanlar olmuştur. IMF'in isteği ile mal ve hizmet piyasalarını düzenlemek üzere kurulan sözkonusu kurulların, mali ve performans denetiminin yeterli olduğunu söylemek mümkün değildir. BDDK'nın Bankacılık sektörünün denetlenmesi, geliştirilmesi, olası yolsuzluklara finansal krizlere karşı erken uyarı mekânizmalarının kurulması konusunda üzerine düşen görev ve sorumlulukları lâyıkı ile yerine getirdiğini söylemek mümkün müdür?
İmar Bankası olayında kurumun performansı ortada iken, BDDK'ya methiyeler düzülmeye çalışılması anlamsızdır. IMF'e bürokratik ilişkiler kullanılarak, bağımsız kurulları destekleyici açıklamalar yaptırılması, Osmanlı'da emperyalist devletlere sırtını dayayarak iktidar sahibi olmaya çalışan paşalardan farklı mıdır?
Aslında, daha etkin ve verimli bir kamu yönetiminin nasıl olması gerektiği konunda herkes hemfikirdir. Bunlar, devletin küçültülmesi, bürokrasinin azaltılması, e-devlet'e geçilmesi, özelleştirmenin hızlandırılması, personel reformu yapılması, hesap verme zorunluluğunun getirilmesi vs.
Ancak bunların uygulanması hangi çıkar çatışmasına yol açıyor ve bu konuda kim ne kadar samimi?
Biz yine Küçükömer'e kulak verelim!
"…Dünyanın ortasında bağımsızlık kavgası verenler, halk kitlelerini emperyalistlerin kullanabileceği bir çizgiye itmemelidirler. Bu kitleleri, her fırsatta mutlak bir biçimde karşılarına almamalıdırlar. Aldırmak için iç ve dış şer güçlerin varlığını kabul ediniz. Bağımsızlık kavgasının taban güçlerinin çekirdekleri, bu kitleler içindedir, unutulmasın. Petrol bölgesinde, mevcut dünya koşulları altında taban güçleri ile özdeşlik kurmadan, Türkiye'de artık iktidar alınamaz, daha doğrusu bürokratlar tarafından kapılamaz. Kapılsa da bölünmeye engel olunamaz. 19'uncu yüzyıl başından beri Batı kapitalizmi, gerektikçe batıcı-laik bürokratlar ile İslamcı çerçeveye sığınmış halk kitlelerini kullanarak karşı karşıya koymuştur. Bu bölme ile Türkiye'de gerçek bir gelişimin olanaklarını kilitlemiş, hapsetmiştir…"
Küçükömer'in tahlili geniş halk yığınları ile bürokratik kadronun çıkar çatışmasını ve uluslar arası emperyalizmin bunu nasıl kullandığını olanca çıplaklığı ile gözler önüne sermektedir. Bürokratik kitleyi, geniş halk kitlelerini emperyalizmin kucağına atacak politikalar uygulamamaları konusunda uyarmakta, geniş halk kitleleri ile özdeşlik kurmadan iktidar olunamayacağını, olunsa bile bunun bölünmeye yol açacağını savunmaktadır.
Bürokrasinin belli şablonları ve çıkar ilişkilerini kullanarak eyyamcılıkla iktidarını sürdürmeye çalışması geniş halk kitleleri ile olan bağını daha fazla koparmakdan başka bir işe yaramayacaktır.
Bu günkü iktidar ile bürokratik kadro arasında sürmekte olan 'düşük yoğunluklu savaş' salt bu günün konusu değildir. Küçkömer'in yıllar önce yazdığı gibi bu çelişkinin batıdakilerine benzemeyen farklı bir sınıfsal yapısı vardır.
Osmanlı'da Tanzimat ile birlikte şekillenmeye başlayan bu çelişkiyi emperyalistler, birbirine karşı kullanmış ve ülkedeki üretim ve hizmet gelişiminin önünü tıkamışlardır.
Son yıllarda kamu yönetimindeki yozlaşmanın ve suistimallerin artarak halkı hızla fakirleştirmesi, yaşam düzeyinin gerilemesine yol açması iki sınıf arasındaki çatışmayı hızlandırmıştır. Bu çelişki, Türkiye'nin karar alma mekânizmalarını ve milli birliğine zedeleyecek bir aşamaya gelinmiş bulunmaktadır. Bu durum hem ülkemizin geleceğini etkileyeceği gibi, hem de emperyalist ülkelerin bulunduğumuz petrol bölgesine ilişkin planlarını hayata geçirmelerini kolaylaştıracaktır. Zira, Irak krizinde yaşanan olaylar, hepimizin malumudur.
Siyaset ve bürokrasi arasındaki derin güvensizlik sonucunda, çok kötü bir kriz yönetimi sergilenmiştir.
Sanırım, Türkiye asıl bu sorunu aştığında "makus talihini yenmiş" olacaktır.
Bunu da okumakta faide var: Düzenin Yabancılaşması
Ali Türkan
"Sağlam kafa sağlam vücutta olur" şiarıyla büyüyor, söyleyene güvenip bunun doğru olduğunu sanıyorduk, yani yığınla eşekliğin bir araya gelmesinden dolayı, Memo'yu görmemezlikten gelip geçip gittim önünden.
Bildiğimiz üzüntü duygusunu depresyon&q…
Bunalım Burhan » Ayol, bunlar sağlam insanı…
Erkin Baba da taklit sayılır Bakınız: John Lennon…
Ali Sedat Çetinkoz » Çocuğun istikbali sözkonusu
ABD'de birçok aile (özellikle de kentli, okum…
Minik Ülkü » Çocuğun istikbali sözkonusu
Milliyet gazetesindeki haberi okuyunca aklıma…
Cekni Kılsın » Vostok Gölü
Cumhuriyetin zorlanarak da olsa itiraf edilen…
Erdem Abaka » Talât Paşa Ruhu
İki şeyi birbirinden ayırmak lâzım. Dünyada sosyalizm diye bir şey hiç olmadı. İslâm'ın başına gelen tabiri caizse, sosyalist teorinin de başına geldi.
Hikmet Kıvılcımlı
Bugün hâlâ -gözü kararmış vurguncu, derebeği, ezgici olmayan- her Mümin ve Müslüman, o Ganimet Sûre'sinin en birinci ayetini bir, bir daha, namusluca okuyup anlamıya çalışabilir. Kur'an ortadadır.
Erdem Abaka
Bir "milletler topluluğu" yaratma hayalinden bir çırpıda vazgeçerek, adına ihtilâl yapılan halkların kanları ve acıları üstüne çelik bir çekirdek inşa eden İttihatçı zihniyet, Türk halkının sırtına taşınması zor bir yük bindirdi.
Hülya Yalçın
Canlıların yaşam hakları doğumla başlar ve biri diğerinden üstün kılınamaz. Hele ki "KÜRK" kullanmak için öne sürülebilecek hiç bir tartışma götürür mazeret yoktur.
Yüzyılın aşkı: Güzide ve Bilal
Gökhan Akçiçek
Hayat her aşkı sonlandırmak istese de, buna direnen âşıklar, aşkı son nefeslerine kadar taşıyorlar. Gövdeden çıkıp, ruhta eriyen aşk, yaşama sunduğu insan sevgisinin tutkulu bu inadı karşısında, bazen ölümü bile çaresiz kılabiliyor.
"Tababet ve Şuabatı Sanatlarının Tarz-ı İcrasına Dair"
Melih Özel
Hazır giyim elbiselerimi diken kişileri tanımadığım gibi, hastalarımız da kendileri ile ilgilenen hekimleri tanımıyorlar artık. Halbuki ben hastalarımın hatıralarında, diktiği kumaşa, sevgiliye dokunur gibi dokunan dilsiz terzimin bende yer ettiği gibi yer etmek istiyorum.
Hikmet Kıvılcımlı
İşveren Sınıfı, en normal "Sermaye Birikişi" dediği çapulla adam olmuştur. O çapul, işverenin kendi anayurdundaki milyonlarca küçük üretmenin; esnafın, köylülerin mülkceğizlerinden edilmeleri demektir.
Çocukken yağmurun kokusu da başka
Melih Özel
Toprak kokusunu mu özlemişim, çocukluğumu mu? Bilmiyorum. Belki de o kokunun beynimde oluşturduğu elektriksel aktivitenin uyardığı alanlar, o hatıralara aitti. Çok güzeldi o kokuyu yeniden hissetmek.
Gökhan Akçiçek
Bizden başka evrenin tüm konukları hep susuyormuş oysa. Ağaçlar, kelebekler, gökyüzü, karıncalar, tırtıllar, solucanlar… Binlerce lâkırdının içinde susarak var olanlar varmış.
Densizlikler denizinde boğulurken
Melih Özel
"Ben de densizlik yapmalıyım!" diyorum kendi kendime. Başka çaresi yok. Belki böylece boğulmam. Ne bileyim, belki su üstünde kalmanın yolu budur.
© Derkenar - Sitedeki içerik 5846 sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Yasası ile korunmaktadır. Yazılı izin olmadan kopyalanamaz, çoğaltılamaz, değiştirilemez, başka mecralarda kullanılamaz. Ancak uzunluğu 200 kelimeyi geçmemek, yazar adı ve kaynak belirtmek ve bu sayfaya link vermek kaydıyla yazılardan alıntı yapılabilir.
(Ayrıntılı bilgi için, bakınız »
Derkenar'ın Manifestosu)
Şu an 88 cici çocuk Derkenar'a bakıyor
Yazı Boyutu
Büyük
Standart