Patronsuz Medya

Bir ayrılık, bir yoksulluk, bir ölüm

Erdem Abaka - 8 Ağustos 2010


Yola koyulmak vakti geldi çattı. Bir sayfa daha kapanıyor hayatımda. Aşağı yukarı iki sene süren Marmaris macerasının sonuna geldik. Pek güzel hayallerle ve büyük umutlarla başlamıştık oysa. Nasip değilmiş.

Oldukça ıstıraplı bir o kadar da ders veren bir çalışma hayatım oldu bu sürede. Arkadaşlıkların da ya da arkadaşlık sanılanların da, kişilerin egosu ve çıkarları söz konusu olduğunda nasıl farklı bir vaziyete bürünebildiğine, nasıl zararlı olabileceğine dair acı tecrübeler edindim. İnsanın neredeyse bir tam yıl boyunca, haftanın yedi günü kışın on iki, yazın on altı saat gibi akıllara ziyan bir mesaiyle çalışabileceğini ve bunun sonunda ruh ve beden sağlığına neler olabileceğini öğrendim.

Geçim derdi denilen şeyin insanların hayatını nasıl kıskıvrak ele geçirebildiğini, bu memlekette dar gelirli olarak yaşamaya çalışmanın nasıl ateşten bir gömlek olduğunu ve bu şartlarda yaşamak zorunda kalanların neleri kaybetme tehlikesiyle karşılaşabildiğini bir tamam ezberime aldım.

Hayatta kalmak için çalışmak zorunda olunduğunda yaşadığın çevrenin iklim ve coğrafî şartlarının ne kadar önemli ya da önemsiz olabileceğini görebilmek için bunları yaşamak mı gerekiyormuş? Bilmem. Ben yaşayarak görenlerden oldum.

Burada yaşadığım süre içinde en büyük kazancım sanırım, daha iyi bir insan olma gayreti edinmek ve Derkenar'da yazmayı saymazsak eğer, kendimden başka canlıları daha çok sevmek, onlara saygı duymak ve onlar için bir şeyler yapabildiğimde içimde nasıl coşkulu bir mutluluk ve huzur oluşacağını bilmek olmuştur.

Hayvanseverlerle ilgili pek çok şey anlatılır. Bununla ilgili pek çok yazı da yazılmıştır. Hayvanseverlikle delilik arasında ince bir çizgi olduğundan da bahsedilir. Zaman zaman ben ve eşim de bu ince çizgi üzerinde gezindik sanırım. Ama benim durumum bir miktar daha farklı gibi geliyor bana. Sanırım benim üzerinde gezindiğim ince çizgi, kendinden başka bir canlı için "bir şeyler yapabilmekle yapamamak" arasında yaşanan tereddütle ilgili o çok acaip ve çok ince çizgi.

Hollywood yapımlarında bazı sahneler vardır hani. Kahramanımız uçurumdan düşmekte olan arkadaşına elini uzatır da, beriki "beni bırak sen kendini kurtar ve görevi tamamla!" der. O esnada düşman da yaklaşmaktadır bir yandan, kahramanımız ya kaçacak ve vazifesini! yerine getirecektir ya da durup arkadaşını kurtaracaktır. Ama ikisi de esir düşecekleri için vazife de tamamlanamayacaktır.

İşte bendeniz de herhangi bir biçimde elinden tutup da uçurumun kenarından çıkarılması gereken bir canlı gördüğümde, bu amansız ikilemde kalâkalıyorum bazen. Ya her şeye boş verip tutacaksın o eli ve çekeceksin yukarı o mazlumu ya da bırakacak hatta görmezden gelecek ve arkanı dönüp gideceksin. "Vazifeni" tamamlamaya.

Nedir bu sembolik vazife? Hayat gailesi, kendi çıkarların, konforun, eve getireceğin bir kedi için komşuların yapacağı tantanadan duyacağın tedirginlik, kısıtlı bütçenden ayıracağın bir miktar parayı sokakta bulduğun bir enik için harcamak yerine arabana koyacağın bir haftalık yakıtın derdine düşmek, derdi olan birine yardımcı olursan senin de başının ağrıyacağından duyduğun endişeler gibi gündelik hayata ait şeyler işte.

Son zamanlarda bu iki seçenek arasında daha fazla kaldığımı işin daha da tuhafı bu ikilemi yaşayacağım olaylara daha sık denk geldiğimi fark ettim.

Yolda giderim arabaya çarpan kuş görürüm, telefonla konuşmak için kuytu köşe bakınırım yuvadan düşmüş yavru kuşa denk gelirim. Arabayı park edecek olurum, yaralı bir kedi yavrusu bulurum. Yolda maksatsız yürürken gelir elin bir garibanı benden üç beş kuruş bir şey ister. Olmadık yerde olmadık insanlara bir şey sorarım dertlerine ya da ihtiyaçlarına vakıf olurum. Olmak neyse, bu konuda kendimi sorumlu hissederim. Sonrası bahsettiğim amansız ikilem. "Tut elinden çıkar uçurumdan" mı, "arkanı dön git" mi? Zor bir durum vesselâm.

Tam da bu derdimi ifade eden bir durumu daha geçenlerde sıcak ve nemli bir Marmaris akşamında yaşadık. Küçük bir işimizi hallettik. Eve dönüyoruz. Girdiğimiz ara sokaklardan birinde yere çömelmiş bir iki kişi gördük. Ellerindekinin fotograf makinesi olduğunu patlayan flaşlardan anladık. Yanlarından geçerken neyle ilgilendiklerini de gördük sonunda. Aşağı yukarı on beş, yirmi kadar sokak kedisi türlü şirinlikler yapmakta. Renk renk, irili ufaklı, yavrulu analı.

Eşim cıvıl cıvıl çocuk neşesiyle hemen durmamı söyledi. Kediler sevilecek. Evin içinde üç yavru ve bir anne ve balkondaki dört arsızla birlikte sekiz kediyle haşır neşir olan biz değiliz ya.

Arabayı biçimsiz bir şekilde durdurdum ve indik. O zaman diğer kedilerden ayrı duran bakımsız yavruyu gördük. Kafası öne düşmüş, sesi çıkmayan neşesi olmayan bir yavru kedicik. "Küçük".

Yakından bakınca Küçük'ün rahatsız olduğunu anladık. Ağzında bilemediğimiz bir sorun vardı. Kısık gözleriyle yardım ister gibi bakıyordu. Ya da bize öyle geldi. Az önce kedileri seven ve yabancı olduklarını anladığımız insanlarla konuştuk belki biraz bilgi alırız diye.

Kedilerin oynadığı arsanın yanındaki gürültülü apart otelde kalıyorlarmış. Otelde mutfaktan artan üç beş kırıntıyla beslenen sokak kedileriymiş bunlar. Küçük'le ilgili bilgileri yoktu. Hatta onlar da biz gösterince farkına vardılar Küçük'ün.

Bir yanımız "binin arabanıza gidin, sokak kedisi işte onların kaderi bu" diyor diğer yanımız "böyle bırakılır mı bu can?" diyor. Marmaris tuhaf bir kasaba irisi, olmamış bir şehir döküntüsü. Vakit içki ve seks için erken ama sokakta bulunan hasta bir yavru kediye yardım etmek için geç. Bizimse olanaklarımız ve yapabileceklerimiz kısıtlı. Evde dört kedi var. Nasıl bir müdahale yapılacağına dair en ufak bir fikrimiz yok. Kaldı ki Küçük'ün sabaha çıkıp çıkmayacağı da belli değil.

Aklımıza binip arabaya açık veteriner bulmak geliyor. Olmadı tabelâlarında cep numarası olanları arayacağız. Sevimsiz bir Marmaris gecesi, caddeler ışıl ışıl, sıcak ve yapışkan. İnsanlar maksatsızca zorunlu bir göreve gider gibi, eğlenceye, içkiye ve sınırsız sekse açılan gecede ışığa koşan pervaneler gibi kontrolsüzce akıyorlar bir o yana bir bu yana.

Biz geriye dönebilirsek bulup bulamayacağımızdan emin olmadığımız, ilk kez o akşam gördüğümüz "Küçük" için endişelenerek böyle bir akşamda veteriner bakınıyoruz. Allah kimsenin başına vermesin, "Küçük" sanki evlâdımız, derdine derman arıyoruz. Küçük bahtsız bir can. Ama ya bir olasılık varsa elinden tutup çekmek için?

Aklıma köpek pansiyonu işleten arkadaşım geldi. Tanıdığı veteriner vardır elbet. Marmaris gibi bir yerde bir sokak kedisi için kılını kıpırdatacak bir veteriner çıkar mı acaba? Arkadaşımla konuştum, bir veteriner tarif etti, oraya doğru gidiyoruz. İçimizde bir ümit. Bir yandan da endişe. Veteriner bizimle gelecek mi? "Küçük" döndüğümüzde orada olacak mı? Veteriner ya çok para isterse bizden? Karşılayamayacağımız kadar çok bir rakam isterse? Para yüzünden çabalar boşa giderse? Bunun gibi onlarca soru geliyor aklımıza. Gece sıcak, vakit dar, olanaklar kısıtlı. Savaş meydanlarında yaralılara, kimsesiz çocuklara yardıma koşturanlar neler hissediyorlar kim bilir?

Veterinere ulaşıyoruz sonunda. Telefonla görüşüyoruz. Durumu anlatıyoruz. Gençten bir hanım olumlu ve yardımseverce karşılıyor bizi, on dakika içinde geliyor arabasıyla. Malzemelerini alıyor ve Küçük'ün yanına doğru yola koyuluyoruz. Acaba orada mıdır hâlâ?

Gürültülü apart otelin önünde kedi fotografı çeken kimse kalmamış. Kediler de yok. Küçük de. Boşa mı gidecek bu çabalar? Veteriner hanım kabulleniyor durumu, dönmeye hazırlanıyor. Son bir ümitle otelin bahçesine giriyorum. Çirkin bir bina, küçük bir bahçe, lüzumsuzca büyük bir havuz. Merdiven altı gibi bir yerde havuz kimyasalları görüyorum. Üzerinde kurukafa işaretleri olan klor ve asit bidonları. Pisi pisi diye sesleniyorum. Kediler nereden bilir insan dilini? Neden gelirler pisi pisi deyince? Çıkıp geliyor "Küçük" son bir gayretle. Yaşasın bulduk! Veteriner hanım bakıyor ağzına, sanırım kimyasal bir şeyler yalamış "Küçük". Merak kediyi öldürür mü? "Küçük" ölmesin diye uğraşıyoruz. Veteriner Hanım umutlu. Bundan daha kötü vakalar gördüklerini ve tedavi ettiklerini söylüyor. Yüreğimize su serpiyor. Önce sepete sonra veteriner hanımın arabasına koyuyoruz yavruyu. Veteriner Hanım binmeden önce yapılacakları anlatıyor "Küçük" için. Serumlardan, kortizonlu ilâçlardan iğnelerden bahsediyor. Çoğunu anlamıyorum. Ama her tedavi süreci gibi bunun da pahalı olabileceğini tahmin ediyorum.

Sıkılarak durumumuzu izah ediyoruz Veteriner Hanım'a. Bütçemizin kısıtlı olduğunu ama küçüğün de yaşamasını istediğimizi söylüyoruz. Korktuğumuz başımıza gelmiyor. Bizim için bile makul bir rakam söylüyor Veteriner Hanım.

Minnettarlığımızı ifade ediyor ve ertesi gün hem "Küçük"ü ziyaret etmek hem de tedavi masrafının bize düşen kısmını takdim etmek üzere uğrayacağımızı söyleyerek ayrılıyoruz.

Gece eskisi kadar sıcak ve yapışkan değil sanki. Marmaris o kadar da çekilmez değil mi ne? Evdeki yavrular Tarçın, Sütlaç, Bitter ve cefakâr anne Sitifın daha da güzel görünüyor gözümüze. Huzurlu bir uykuya dalıyoruz.

Ertesi gün ziyaret ediyoruz Küçük'ü. Biraz toparlanmış sanki. Sesi de çıkıyor gibi. Tedavi masrafını takdim ediyor ve ertesi gün tekrar ziyarete gelmek üzere sözleşerek neşeyle çıkıyoruz veterinereden.

Sonraki gün, hava yine sıcak ve yapışkan. Öğlene kaldık ve işlerimizi halletmek için vakit geç. Çünkü sıcak adım attırmıyor. Evdeyiz ve huzursuzuz. Veteriner hanımın adı görünüyor eşimin telefonunda. Veteriner hanım Küçük'ü kaybettik diyor. Ben de duyuyorum mekanik sesi. Muhtemelen bir şekilde darbe de aldığını ve belki de bir haftadan beri yemek yememiş ve su içmemiş olabileceğini anlatıyor hoparlördeki ses.

Damlalar süzülüyor gözlerimizden. Hava sıcak. "Sapı kanlı demiri kör bir bıçaktı sıcak." Ne avutur ki şimdi bizi?

* * *

Buradaki maceranın sonu yaklaşıp da gitme vakti için gün sayılmaya başlayınca evdeki misafirlerimizden de ayrılma zamanı geldi çattı. Misafirlerimiz Sitifın ve yavruları Tarçın, Sütlaç ve Bitter. Nisan ayının son günlerinden birinde girdiği evimizden çıkmamayı becererek çekmecenin içinde yavrulamıştı Sitifın. Birbirinden sevimli üç yavru büyürken hem onlar hem de biz bir şeyler öğrendik herhalde hayattan.

Gelişim süreçleri içerisinde sergiledikleri davranışlar, oyunları, beslenmeleri tuvaletleri, analarını emmeleri. Her biriyle ilgili pek çok anı kaydettik hafızamıza. Bunların içinde unutamayacaklarımın başında Bitter'in, bir miktar ishal olduğunda evin içinde bir yandan koştururken bir yandan etrafa bıraktığı kabahatler karşısında ellerim kafamda bana attırdığı çığlıklar geliyor. Bunlar olurken bile kızmadık onlara.

Gördüğüm en zeki kedilerden biri Sitifın'ımız. Narin yapılı güzel tekirimiz. Hem eşime hem bana ne anlayışlı bir dost oluvermişti.

Çelimsiz görünen ama atletik haliyle annesinin kopyası diğer tekirimiz Tarçın. Kardeşleri arkasından bakarken salon perdesine tutunarak tavana kadar çıkıp bizi şaşırtan afacan. Bir gözü sürmeli, tüylerinin beyazlığıyla bir porselen biblo güzelliği yansıtan temizlik hastası Sütlaç. Küçüklüğünde koca poposunu zor toplayan sonradan atletik yapıya kavuşan, ama yine de tırmanma özürlü, aptal ve hin bakışlı Bitter'imiz.

Sizlere karşı hep iyi olmaya çalıştık. Birer hayvan olduğunuzu, buna göre güdüleriniz olduğunu hiç unutmadık. Her şeyden evvel birer can taşıdığınızı da. Sizin için iyi olduğunu düşündüğümüz şeyi yaptık. Bir hayvanın yerinin doğa olduğunu bilerek ama insandan gelebilecek tehlikelere karşı en fazla güvende olacağınızı düşündüğümüz yere bıraktık sizleri. Ağzı var dili yok sevgili dostlarımız, savunmasız küçük canlar. Size karşı bir hatamız olduysa affedin bizi. Ve varsa eğer kedilere ait bir dünyanız sonsuza kadar mutlu yaşayın orada. En keyifli avlar, en neşeli oyunlar, en tadına doyulmaz uykular sizin olsun. Hoşça kalın dostlarım.

* * *

Hayvanseverlikle delilik arasında gerçekten de ince bir çizgi var sanırım. Hayatın neresinde o ince çizgiye rast gelmiyoruz ki? Elimizde bazen bir denge çubuğu ve altımızda tek tekerli bir bisiklet, yürümüyor muyuz o çizginin üstünde?

Ve hayat durmadan uçurumun kenarından yukarı doğru elini uzatıp yakalamamızı bekleyen canlar çıkartmıyor mu karşımıza? Ve bazılarımız sık sık uçurumun kenarından elini uzatıp da kendini yukarı çekecek bir dost eli aramıyor mu?

Bu maceraları yaşarken rollerimiz farklı dağıtılmış belli ki. Kimimize yukarı elini uzatan, kimimize düşmanlar gelirken elini uzatanı yukarı çekip çekmeme konusunda tereddüt geçiren kahraman rolü düşmüş. Bu rollerin hakkı nasıl verilir bilen var mıdır?

Bu maceranın sonu.

 

 Yorumlar

Her zamanki gibi çok güzeldi...

Melih Güvendi - 9 Ağustos 2010 (02:28)

Benim de diyeceklerim var…

Ad Soyad
e posta   (yayınlanmayacak)
« 7501

Erdem Abaka yazıları

  Erdem Abaka'nın web sitesi: Kerdeme

Editörün Önerisi

Kızım seni Satanist'e vereyim mi?

Ali Türkan

Satanizmin cinsellikle, çeşitli ayinleriyle falan ilgili boyutu hakkında da bir şeyler yazarlar belki. Bunun için de kitaplar okumalı, sokağa çıkıp o gençlerle falan görüşmeli, kıçlarını o koltuktan kaldırmalılar yani.


Son Yorumlar

Vostok gölünde korkulan olmamış. Tam tersine,…
Selen Yumlu » Vostok Gölü

Bildiğimiz üzüntü duygusunu depresyon&q…
Bunalım Burhan » Ayol, bunlar sağlam insanı…

Erkin Baba da taklit sayılır Bakınız: John Lennon…
Ali Sedat Çetinkoz » Çocuğun istikbali sözkonusu

ABD'de birçok aile (özellikle de kentli, okum…
Minik Ülkü » Çocuğun istikbali sözkonusu

Milliyet gazetesindeki haberi okuyunca aklıma…
Cekni Kılsın » Vostok Gölü

 

Web Gezgini

Sosyalizmin Muaviye´si Stalin'dir

İki şeyi birbirinden ayırmak lâzım. Dünyada sosyalizm diye bir şey hiç olmadı. İslâm'ın başına gelen tabiri caizse, sosyalist teorinin de başına geldi.

Demir Küçükaydın (Adil Medya)


Son Yazılar

İslamlık ve Sosyalizm

Hikmet Kıvılcımlı

Bugün hâlâ -gözü kararmış vurguncu, derebeği, ezgici olmayan- her Mümin ve Müslüman, o Ganimet Sûre'sinin en birinci ayetini bir, bir daha, namusluca okuyup anlamıya çalışabilir. Kur'an ortadadır.


Talât Paşa Ruhu

Erdem Abaka

Bir "milletler topluluğu" yaratma hayalinden bir çırpıda vazgeçerek, adına ihtilâl yapılan halkların kanları ve acıları üstüne çelik bir çekirdek inşa eden İttihatçı zihniyet, Türk halkının sırtına taşınması zor bir yük bindirdi.


Kürk cinayettir!

Hülya Yalçın

Canlıların yaşam hakları doğumla başlar ve biri diğerinden üstün kılınamaz. Hele ki "KÜRK" kullanmak için öne sürülebilecek hiç bir tartışma götürür mazeret yoktur.


Yüzyılın aşkı: Güzide ve Bilal

Gökhan Akçiçek

Hayat her aşkı sonlandırmak istese de, buna direnen âşıklar, aşkı son nefeslerine kadar taşıyorlar. Gövdeden çıkıp, ruhta eriyen aşk, yaşama sunduğu insan sevgisinin tutkulu bu inadı karşısında, bazen ölümü bile çaresiz kılabiliyor.


"Tababet ve Şuabatı Sanatlarının Tarz-ı İcrasına Dair"

Melih Özel

Hazır giyim elbiselerimi diken kişileri tanımadığım gibi, hastalarımız da kendileri ile ilgilenen hekimleri tanımıyorlar artık. Halbuki ben hastalarımın hatıralarında, diktiği kumaşa, sevgiliye dokunur gibi dokunan dilsiz terzimin bende yer ettiği gibi yer etmek istiyorum.


Osmanlı'da Özel Mülkiyet

Hikmet Kıvılcımlı

İşveren Sınıfı, en normal "Sermaye Birikişi" dediği çapulla adam olmuştur. O çapul, işverenin kendi anayurdundaki milyonlarca küçük üretmenin; esnafın, köylülerin mülkceğizlerinden edilmeleri demektir.


Çocukken yağmurun kokusu da başka

Melih Özel

Toprak kokusunu mu özlemişim, çocukluğumu mu? Bilmiyorum. Belki de o kokunun beynimde oluşturduğu elektriksel aktivitenin uyardığı alanlar, o hatıralara aitti. Çok güzeldi o kokuyu yeniden hissetmek.


Susmayı Özlemek

Gökhan Akçiçek

Bizden başka evrenin tüm konukları hep susuyormuş oysa. Ağaçlar, kelebekler, gökyüzü, karıncalar, tırtıllar, solucanlar… Binlerce lâkırdının içinde susarak var olanlar varmış.


Densizlikler denizinde boğulurken

Melih Özel

"Ben de densizlik yapmalıyım!" diyorum kendi kendime. Başka çaresi yok. Belki böylece boğulmam. Ne bileyim, belki su üstünde kalmanın yolu budur.


İlk Oğullar

Gökhan Akçiçek

Onları tanımanın en kolay yolu, yüzlerine, özellikle gözlerinin içine ısrarla bakmaktır. Bakışlarını ilk kaçıran onlar olacaktır. Neden dersiniz acaba? Her kardeşle azalmanın ıstırabı mıdır bu?


Etiketler





Şu an 253 cici çocuk Derkenar'a bakıyor

   

Yazı Boyutu
510 - 1762 - 1866  
©