Yavuz Gökmen

Seni özlüyoruz Suskun Romantik

Banu Mertyürek - 23 Mayıs 2001


Niye yazıyorum bu satırları hatta niye aslında yazamıyorum da yazmak için zorluyorum kendimi bilmiyorum. "İnsan, sevdiğini sevdiği zaman söylemeli" cümlesini yılların, yaşamın içinden süzüp çıkartmama neden olan bir adam tanımıştım yıllar önce. Ortak bir dostumuz: Yavuz Gökmen.

Çok severdim; gel gör ki yeterince belli edemedim yaşarken. Günaydın Gazetesi'nde aylarca maaşlarımızı alamayıp, sözümona çalışanların yönetime el koyup, gazeteyi yaşattığı günlerde bir arkadaşımızı kaybetmiştik aniden. Yaşananlara kalbi dayanmamış, cebinde sadece yol parasıyla ölüvermişti. Belki Erdoğan'ın ölümünden pay çıkartmış o gün, "kahramanca ölmek isterim" demişti. Yatakta, sessizce gelen bir ölüm değildi istediği. Yazık ki, yatakta, sessizce ve aniden öldü. Ölüm haberini alınca "yalnızdı" diye düşündüm.

Tuhaftır, sanki ölümü değil de, sevgiyi, sevilmeyi bu kadar çok seven bir adamın "yalnızlaştırılması" dokunmuştu bana. Belki diğerleri gibi yargılayıp, yalıtmamıştım ama onu sevdiğim halde yalnız bırakanlardan biri de bendim.

Çömezdim: dedikodusu, ilişkileri, dengeleri, temposu, kısacası her şeyiyle matbuat alemini anlamaya çalıştığım günlerdi. Benim gibi genç arkadaşların gözünde "Yavuz'un adamı" idim. Oysa hiç kimsenin adamı olmamak gibi bir kaygım vardı. Canımı sıkıyordu bu cümle. O günlerde Ankara Büro'dan çıkan bir haber nedeniyle İstanbulla külâhlar değişilmiş, gazetecilikteki olağan stres büroya sinmişti. Yavuz Gökmen Ankara Temsilcisi idi ve herkesin ortak görüşü, haberi yazan arkadaşın "yeterince savunulmadığı" yolundaydı. Köpürüyorlardı. Öyle ya, zaten adam "Özal'la o kadar sıkı fıkı olduğuna göre düzenin adamı olduğu gün gibi ortadaydı. Adı da belliydi: "Yavuz Köşkmen"

Kulislerde Ertuğrul Özkök'e "Özköşk", ona da "Köşkmen" yakıştırmasının yapıldığını duyuran gazete küpürünü kesip, büronun en görünen yerine asmıştı herkes okusun diye. Bozulmuştum o mağrur halini görünce, "Niye böyle yapıyorsunuz, gurur mu duyuyorsunuz?" diye sormuştum da "fakir öleceğim ben, niye böyle yapıyorlar anlamıyorum ki" demişti. Paraya tahvil ettiği bir şey yoktu ve belli ki incinmişti.

Bense ağzımı açsam aynı cümleyle karşılaşıyordum: "Yavuz'un adamı"

Bu olaydan bir kaç zaman sonra bir kaset getirip masama attı; "yarına istiyorum" deyip gitti. Kahkalardan hatırladığım kadarıyla sanırım İmren Aykut söyleşisiydi.

Derken kaset bitti. Olur ya sonradan hatırlanan eklenen bir soru kalmış mıdır diye kaseti azıcık ileri sardım ve Yavuz Abi'nin öfkeli sesini duydum.

Dinledim. Anladım ki, kasete daha önce İstanbul ile Ankara arasında tele-konferans yöntemiyle yapılan ve bürodan sadece Yavuz Gökmen'in katılabildiğı toplantı kaydedilmişti. Toplantının gündemi, bir süre önce tartışmalara neden olan haberdi. Yavuz Gökmen, Genel Yayın Yönetmeni'ne kafa tutuyor. Haberi yazan arkadaşı savunuyordu. Hem de ne savunma! Bir stajyer muhabir yüzünden istifa edecekti neredeyse. "Bu kapıdan ikimiz birlikte çıkarız" diyordu. Konu meğer bizim sandığımızdan da fazla büyümüş. Koskoca Genel Yayın Yönetmeni alttan alıyordu onun kararlı tavrı karşısında.

Şaşırmıştım. Ertesi gün, kasetleri ve deşifre metinlerini odasına götürdüğümde duyduklarımı anlattım. "Onu bu kadar savundunuz da niye belli etmediniz?" dedim. "boş ver" der gibi elini salladı. Sonra da parmağını dudaklarına götürüp, "sus" dedi. Kimseye anlatmamamı istedi.

Odadan çıkarken "böyle bir adamın adamı olmakta ne sakınca var ki" diye düşündüm. Çok fazla sustum diyemem ama duyduklarımın hepsini de anlatmadım herkese. Artık unuttum da zaten. Sözümü epeyce tuttum kendimce.

Dışarıdaki yargılama ise bir süre daha devam etti.

"Özal'ın adamı Yavuz Köşkmen", sonraki yıllarda "Sarışın Güzel bir Kadın, gelin bu fili körün tarifinden kurtaralım" dedi. Eleştirildi. Oğluna "Che" ismini vermek isteyen adam Fehmi Koru'yla arkadaşlık ediyorsa olsa olsa 'dönek' olabilirdi. Yargılandı. Kendi gazetesindeki bir başka sütunda acımasızca, hırsla, hınçla eleştirildi 'Melek Hanım'ın oğlu' dendi. Yalıtıldı. Stajyer bir muhabiri savunan o deli dolu adam niye savunmadı kendini?

"Kalite" adamdı sahiden. Öyle suskun filan da değildi. Bilâkis, davudî bir sesi vardı. Fakat niye, niye sayfalarca kitaplarca yazdı da meramını bir türlü anlatamadı? Parmakları niye dudağında kaldı hep? Bana "sus, konuşma" diyen adam kendine neler sakladı?

Yok... Aslında son nefesinde, son yazısında bile meramını anlatmaya çalışmıştı

"Ne hasta bekler sabahı...

Bu şiirin tamamını bir kere yazmıştım. Şimdi yeniden yazmak istemiyorum. Çünkü insan bazı şeyleri romantizm olgusu dışındaki bölümleriyle yaşayınca bazı gerçekler tüylerini ürpertiyor. Hele bu insan özgürlüğüne sonsuzca düşkün ve bir ideal uğruna başına hiç bir şey gelmeyecekmişçesine didinen biriyse, kaçış süreci daha da hızlı oluyor.

* * *

Hastanede, kafamdan film şeridi gibi birçok şey geçti. Bazen gülümsediysem de çoğu zaman ağlamaklı olduğumu itiraf ederim. Her şeyden önce şunu düşündüm. Kendi kendime:

"Oğlum" dedim, "sen her zaman en iyisini yapmayı düşündün. Ama son zamanlarda çok büyük hatalar da yaptın. Mesela son yazımda 'Pnömoni' yerine 'Tinomoni' yazıldı. Herkes kimbilir benim nasıl bir tıp cahili olduğumu düşünmüştür. Kendi tutulduğu hastalığın adını bile bilmiyor demiştir. Bunun nasıl olduğunu açıklamalısın.

Bu açıklamadan vazgeçtim. Çünkü madem ben bir yazardım, yazdığım yazıyı takip etmeli ve yanlışsız çıkmasını sağlamalıydım. Bunu bir yerde başaramamıştım. Bir yazımda tam on tane trompet kelimesinin ertesi sabah tümüyle trampet şekline dönüştüklerini görmüş ve bu cinayet bile faili meçhul olarak kalmıştı.

Sadece ertesi gün bir düzeltme verebilmiştim. Sonra şunu düşündüm. Bunlar nihayet hatadır ve önlerine asla geçilemiyor. Çünkü insan hatalardan oluşuyor ve bu yüzdendir ki 'Errare humanum est' denilmiştir.

İnsan oluşumuzun en güzel tarafı sürekli hata yapmamız."

... diyen O değil miydi? Biz duymamıştık belli ki... "Geç" diye birşey var yazık ki. Ahh tarih. Bir daha 22 Kasım 1998 olmazsın ve her zaman doğruyu yazmazsın biliyorum. Saydım; bir dakikada tam altmış kez SENİ SEVİYORUM diyebiliyormuş insan. Ahh bir dakika bir daha gelmezsin biliyorum.

Sıradan bir çocuktum senin için, fakat öyle güzel kucaklardın ki sevdiğini bilirdim. Ahh bir dakikacık... Özledim evet, fakat geç.

Yavuz abi yok artık.

 

Bu yazı eşe dosta tavsiye edilir

 

Değerli fikirlerinizi alalım...

Adınız Soyadınız
E Posta adresiniz (gizli kalacak)
« ( Rakamı kutuya yazınız )

 

 

 

Yaav bırakın da uyuyalım!

Ali Türkan

Almanya'dan oğlu geldi galiba; kaçak kat çıkıyor deyyus. Onun tak tak'ları durmuşken, yatayım ben. Bu arada, Basriye doğurdu. Peşinde kopilleriyle salına salına piyasa yapıyor bazen. Bana da pek yüz vermiyor; umudu kesti galiba. Ve gene bu arada, idam cezası kalkmış. Vatana millete hayırlı olsun. Elli sene geç de olsa, geç oldu ama temiz oldu. Devam »

Çıplaklık ayıp mı yani?

Necdet Şen

Hayır, yaşım ilerledikçe azdığım falan yok. Abazan da değilim. Rahatlık ile saygısızlık arasındaki farkı ayırt edemeyen terbiyesi kıt insanların bu gibi saldırgan tavırları karşısında artık daha fazla alttan almak istemiyorum, durum bu.   Devam »

Web Gezgini

Model Kızlar - Gravure Model

Burada sıkça dile getirdiğim gibi japon kültürünün seksüaliteye bakış açısının batı dünyasından tamamen farklı olması durumu sözkonusu. Hristiyan Batı seks konusunu paniğe kapılmadan konuşmayı becerememekte. Bu da olayın çok abartılmasına ve dejenere olmasına yol açıyor akabinde.

(5 Posta)

Son Yazılar

Yakın Tarih Dersleri 02

Ali Sedat Çetinkoz

Şimdilerde emekliliklerini yaşayan iki üst derece hakim ve iki cumhurbaşkanından başka başına fötr takan devlet adamı var mı bilmiyorum. 70'li yıllarda gurbetçilerin izine gelirken giydiği, yeşil ördek tüylü Bayerisch fötrler bile artık kayboldu. Devam »

Burak Obama

Vahap Demir

Sözün özü, Türkiye'de ne sol ne de liberal düşünce yoktur. Az sayıda bunların ne olduğunu bilen insan da tartışmayı harlandıracak kadar kalabalık veya güçlü değildir. Tartışmanın düzeyi de zaten her defasında "bizden gayrisi bize dost değil" önermesiyle sonlanacak kadardır. Devam »

Hınzır İçimden Sızıyor Haylaz Hindistan

İsmail Ragıp Geçmen

Bir çocuk, kadının o halini fotoğrafladığımı görünce, tüm fırlamalığıyla kadına sokuluyor ve üstündeki şalı indirip kaçıyor. İşte o anda fotoğraf makinem elimden kayıyor. Şaşkınlık içinde bakakalıyorum. Yüzünü ve saçlarını gizleyen örtü indirildiğinde ortaya sarışın, hafif çilli, deniz mavisi gözleriyle çok hoş bir batılı kız çıkıveriyor! Devam »

Yakın Tarih Dersleri 01

Ali Sedat Çetinkoz

Bu işin idealizmle, sosyalizmle, bağımsızlıkla bir ilgisi yoktu! Neyle ilgisi olduğunu da çok geçmeden anladık. Birebir içinde yaşadığım hergün ölümlü olayların ardından bir sabah darbe oluverdi. Artık sağ-sol çatışmasına gerek kalmamıştı ve çıkaranlar tarafından "bıçak gibi" aniden kesiliverdi. Devam »

Bağdat Caddesi'ndeki geleneksel fener alayı

Necdet Şen

Diyorum ki; bırakınız yapsınlar. Ter ter tepinsinler senede bir defacık da olsa. İsterlerse zincirlerle sırtlarını dövsünler. İsterlerse kollarına jilet atsınlar. Sallasınlar bayrağı düşman üstüne. O düşman kendi kardeşleri bile olsa. Devam »

Son Yorumlar

Sevgili Hazal,...
Seyit Balkuv - Unutulmamalıyız

Sevgili Cevat Prava, şapka takmak için, dediğiniz gibi, hoşunuza gitmesi yeterlidir; zaten...
Ali Sedat Çetinkoz - Yakın Tarih Dersleri 02

Yahu, tam bu Emel Ünaldı ne kadar çocukça, saf yorumlar yapıyor, keşke ben de böyle temiz kalpli...
Ali Sedat Çetinkoz - Unutulmamalıyız

Ben bir türk olarak ülkemde olanları bilmek istiyorum... bunun gibi internet sitelerinde...
Hazal Akarsu - Unutulmamalıyız!

Orhan Pamuk bir romanci olarak, tarihcilerin hâlâ tartismaya devam ettigi...
Solmaz Abilyondlu - Süpermarket Edebiyatı

Bir yerlerde okumuştum, değer katılaşması diye bir kavramdan söz...
Necdet Efendi - Son kararım bu; asla değiştirmem!

Tüm Yorumlar

 Google Web   Derkenar  

 

© 2000-2008 ~ Derkenar, tasarım + programlama + uygulama olarak bir Sokak Kedisi marifetidir. Tüm hakları yasal koruma altında olup, içeriği izinsiz çoğaltılamaz, ticarî nitelikli yayınlarda ve internet sitelerinde (çok kısa tanıtımlar dışında) kullanılamaz.

22
Clicky Web Analytics