Ahmet Faruk Yağcı - 18 Ağustos 2009
Arabanın deposunu doldururken mutlaka arabadan iner pompacıyla lâklâk ederim. Pompacıların isimlikleri vardır ve ikinci gidişte daha yanına yaklaşmadan ismi ile hitap ederseniz çok mutlu olurlar. Havanın soğukluğundan, bu işte ellerinin çok yıprandığından, asgarî ücretle çalıştıklarından, çocuk okula başlayınca ne yapacağını bilemediğinden bahseden eleman genellikle benden bir cevap beklemez. İnsan ihtiyacı vardır. Dinleyen olması yeter de artar.
Bu konuşmalarda genellikle birinci tekil şahıs kullanırım ve "sen" demek yerine ismini söyleyerek konuşmayı sürdürürüm. Meslekle ilgili soruları da "özel bir şirkette çalışıyorum" diyerek geçiştiririm ki görece doğrudur. Bunu takip eden soru da arabanın şirketin mi yoksa benim mi olduğuna dairdir. Şahsıma ait olduğunu söylediğimde elemanın gözleri bulutlanır. Araba şirketin olsaydı aramızdaki asimetri azalırdı diye düşünür belki de. Genellikle dikkat ettiğim nokta, hizmet aldığım kişilere aramızda bir fark olduğunu belli edecek lisanı ve vücut dilini kullanmamaktır. Cümle insan evlâdına da tavsiyemdir ayrıcana...
Benzin istasyonu ile başladık, devam edelim. Haftalık depo doldurma seansım esnasında arabaya dayanmış çevreyi gözetliyordum. Arkadaki pompaya çok gösterişli bir Mercedes yanaştı. Arabaya ilk bakışta vuruldum. Ne çok büyük ne de çok küçük kasası vardı. On yaşını geçmiş bir araç olmasına rağmen gri renkte kaportası, ön panjuru, orijinal jantları ve parlak metal şeritleri ile rüya gibiydi. İçinden altmış yaşlarında siyah pantolon ve siyah gömlekli bir bey indi. Pompacı ona doğru koşturdu. Mercedesin sahibi "dolsun!" dedi ve anahtarı uzattı.
Siyahlı adam bana doğru tembel birkaç adım attı. Elleri cebindeydi. Çenesiyle arabamı işaret ederek "memnun musun arabandan?" diye sordu. Sesi paralı adamlarda görülen buyurucu cins bir sesti ve abimiz ilk defa gördüğü adama "sen" diye hitap etmekten çekinmemişti. Bu aramızdaki asimetriyi göstermek için de önemli bir fırsattı. Öyle ya insanın varlığı en güzel arabasından belli olurdu.
Hikayemize devam edelim. Sesimi en alçak tonuna ve en edilgen havaya sokup, "çok memnunum efendim, fazla araç kullandığım için arabam hem ekonomik hem de dertsiz olsun isterim, bu da öyle" dedim. Abi daha da yaklaştı. Çenesini ileri çıkartıp homurdanma benzeri sesle "kaç para yakıyorsun kilometrede?" diye sordu. İçimden "aha yakaladım!" derken ağzımdan "yedi buçuk litre civarında" cümlesi çıktı. Şaşkınca bakan adama "benzin fiyatı devamlı değiştiği için ben her daim yüz kilometrede yaktığı benzini takip ederim" dedim.
Son cümleyi söylediğim andaki kendi sesimi ve konuşma şeklimi eski tip TRT spikeri tarzı olarak niteleyebiliriz. Asimetri giderek azalıyordu. Mercedesli biraz daha alt perdeden kilometrede litre hesabını çok anlamadığından bahsetti. Ben de bilgiççe, değişen benzin fiyatlarına göre hesaplamanın çok zor olduğunu, her 400 ya da 500 kilometrede bir depo doldurup paraya değil, litre olarak aldığı miktara bakarsa işinin çok kolay olduğunu anlattım. Ve tabii abiden ilk "siz" geldi: "Mühendis misiniz?"
İkinci tekil şahıstan, ikinci çoğul şahısa geçirdiğim için mutluydum. Devamında mesleğimi ve uzmanlık dalımı söyledim. O da kızına böyle bir Honda almak isteğinden bahsetti. Kibar ve daha alttan alır havadaydı. Tavsiyelerde bulundum. Kartlarımızı alıp verdik. Birbirimizden saygı ve sevgi gösteren vücut dili görüntüleri ile ayrıldık. Direksiyona oturduğumda arabamla konuşuyor ve "mütayit abinin Mercedesini döveriz di mi?" diyerek dalga geçiyordum.
Bu kişisel hikâyenin üzerine konuya biraz daha genel bakalım. (Tamam, bu cümle uyduruk köşe yazarı cümlesi oldu, idare ediniz lütfen.) Şöyle geniş geniş, fazlaca edebi kaygı olmadan yazmak istiyorum. Muradım, gündelik hayatta çok sık rastladığımız mevki ya da parasını tavrı ve konuşması ile belli ederek "had bildiren" yahut "kendisi ile diğerleri arasındaki asimetriyi hatırlatan" kişileriden bahsetmektir.
Bir kısmı parasının verdiği küstahlıkla, bir kısmı mevkilerinden gelen kibir ile çok az bir kısmı da kendilerinden menkul asaletleri ile böyle davranırlar. Söze "sen" diyerek başlamaları kaidedir. Cümlelerinizi tamamlamanıza izin vermezler ve kendilerinin hürmetle dinlenmeye, ilâveten de hizmet edilmeye lâyık olduklarından çok emindirler. Sözlerinizde ve tavırlarınızda bir nebze kendine güven, biraz samimiyet, biraz da ilgi çeken bir içerik varsa gözlerini kırpmadan size haddinizi bildirirler. Kullanılan silâhlar: Yokmuşsunuz gibi davranmak, farklı bir konuya girip mugalâta yapmak, en bilgili olduğu konuda bitmek bilmeyen nutuklar atmak, açığınız olursa acımadan bindirmek, kökeniniz ve çocukluğunuz hakkında sorular sormak, kendi ulaşılamaz asaletinden bahsetmek olarak sayılabilir. (Olağan Tacizciler yazısında olduğu gibi burada da okuyanların bu örnekleri çeşitlendirmesini beklemekteyim, biline.)
Geçtiğimiz haftalarda Hürriyet Gazetesi'nde Ertuğrul Özkök'ün yazdığı bir mektup yayınlandı. Bu mektubun muhatabı Van'ın Özalp İlçesi'nin belediye başkanı idi. Cumhuriyet Tarihimizin pek de yüz akı sayılmayacak olaylarından birisinin emredeni olan bir generalin ismi bu ilçedeki bir kışlaya verilmişti. Bu ilçenin şimdiki belediye başkanı da tutmuş bu kışlanın karşısına öldürülen 33 köylüyü simgeleyen bir anıt dikmeye niyetlenmişti. Ertuğrul Özkök buna karşı bir mektup döşenmişti.
Anılan tacir gazetecilerin yaptıkları tevil, iftira ve yanıltmanın haddi hesabı olmadığı için mektubun içeriği çok önemli değil. Ya da bizim işimiz değil. Basında başta Alper Görmüş olmak üzere çok kişi tarafından irdelendi. Benim söylemek istediğim kullanılan dildeki asimetriye işaret eden ipuçları, hadi dürüst olalım, düpedüz aşağılama. Ertuğrul Bey burada "Kardeşim" diye hitap ediyor ve ikinci tekil şahıstan hitaba devam ederek va'zu nasihatte bulunuyor. Bir basın mensubu bir seçilmişe bu şekilde davranabiliyorsa o ülkenin demokratik anlayışında ciddi bir yılıklık vardır. Kibarlaşıyor ve buna asimetri diyoruz. Orwell'i hatırlıyoruz. Bütün hayvanlar eşittir. Domuzlar daha eşittir.
Kendi kıt aklımca bu tip aşağılama amaçlı ya da en azından "ben senden daha yukarıdayım" demeye yarayan hitapları çıkartmaya çalıştım. Başlaması benden. Gerisi Derkenar Ahalisi'nden. Gayret...
Canım kardeşim ya da sadece kardeşim:
Lafı anlamayacağına inanılan ve ikinci basamakta tehdit edilmesi planlanan kişilerle konuşulurken kullanılan dildir. Burada aradaki kültür farkı vurgulanmakta, karşıdakinin lâf anlamaz olduğu inceden sezdirilmektedir. Eski İstanbullu beylerin ağzında fena durmayan ve en azından tehdit öncülü olmayan bu hitap şimdileride asker-sivil bürokrasinin, mutlu beyaz azınlığın ağzındadır. Etraflarındaki nefret ve sorgulama halkası daraldıkça anılan zevatın "canım kardeşim"leri hafiften yalvarma muhtevası da taşımaya başladı ama o kadar da olur.
Canım:
Kullanana yaş, mevki, para açılarından üstünlüğünü karşı tarafa hatırlatma vazifesini görür. Lokantadaki garsondan otopark görevlisine, hostesten hastabakıcıya, reyon görevlisinden kasiyere kadar küçük ya da orta boy hizmet elemanlarının en çok maruz kaldığı hitaptır. İçinde "sana para veriyorum bana hizmete mecbursun" cümlesi ile beraber "ben senden mevki olarak üstünüm" anlamını da içerir.
Burada kendi özelimden bahsedeyim: Amiyane tabirle en uyuz olduğum hitaptır. Hele "canım" diye seslenen olursa asla dönüp bakmam. Aynı odada dahi "canım"lansam kime dendi diyerek sağa sola bakarım. Narsist bünyenin bu kelimeye böyle bir tepkisi var.
Sen:
Özellikle ilk tanışılan anlarda karşıdakine doğrudan "sen" diye hitap edilmesi ona haddini bildirmede ve asimetriyi hatırlatmada oldukça kullanışlıdır. Yerinde kullanılmış "sana anlattıklarımı kulağını açarak dinle!" cümlesi muhatabının kuyruğunu değil indirtmeye, bacaklarının arasına bile sokmaya yeter de artar.
Aslanım:
Askeri aşağılama hitabıdır. Alt rütbedekiler hakarete, cezaya, hapise razı olurlar da amirleri tarafından toplulukta "aslanım" diye hitap edilmesine dayanamazlar. İçinde toysun, salaksın, lâf anlamazsın, hıyarsın, mevkiine yakışmıyorsun gibi çok derin anlamlar da olabilir, komutan sadece kıllığına "aslanım" çekiyor da olabilir.
Arkadaşım:
Asla arkadaş değiliz manasındadır. Az tanışan ya da hiç tanışmayan erkek elemanların üstünlük belirtme hitabıdır. İtişme öncesi son anlaşma ve üstünlük ilân etme gayretlerinde işe yarar. Kabadayı ağzındaki "arkadaşım akıllı ol!" şekli gelecek mermilerin habercisi olabilir.
Tatlım-Bebeğim-Güzelim:
Erkek cinsinin ağzında olduğunda cinsi latifi keyfe garkeden bu kelimeler kadından kadına söylendiğinde "ben üstünüm, sen benden aşağılarda bir yerlerde ve hizmet ile mükellefsin" manalarından birisi ya da daha fazlasını içerir.
Bunları anlattık anlatmasına da istisnaları unutmayalım. Yukarıda bahsedilen hitapların içinde kibir olmayan, asimetri anlatmayan şekilde kullanımı da mümkündür. Bir yaşlının, dervişin, meczubun, köyünden çıkmamış bir teyzenin, çocuğun ya da umur görmemiş saf bir ademin ağzında rahatsız etmezler, kıllandırmazlar.
Son olarak bir ipucu: Uzunca zamandır yollarınız, muhabbetleriniz kesişen bir karşı cinsten eleman "sen"den "siz"e geçerse derin bir nefes alın ve muzipçe gülümseyin. Durum iyi demektir.
Çok lâf ettik, haddimizi aştık ise affola.
Dağılalım dükkânın önünden. Hey sana diyorum mavi gömlekli! Sağır mısın arkadaşım sen?
Geçen sene katıldığım bir konferanstaki seminerlerden birinde, konuşmacı pek bir ukalâydı hatta fazla kendini beğenmiş biriydi. Sunuşuna da yansıyordu bu ukalâlığı. Sonra sorular kısmına geçildi. Semineri dinleyenlerden bir araştırmacı (alanda iyi bir yere de sahiptir bu kişi) soru sormak için söz aldı. "Eee, şey kusura bakmayın benim biraz basit, naif bir sorum olacak ama..." diyerek sözlerine başladığında, seminerini vermiş olan ukalâ bilim adamımız, soracağı soruya böyle başlayan diğer bilim adamını hafif gören bakışlarla tasdik ettikten sonra, soruyu duyunca önce bir güzel yutkunmuş sonra da cevaplama çırpıntısına girmişti. Artık ukalâlığın yerini zavallılık almıştı. Sorulan soru epey akıl dolu ve de pek bir zorlayan cinstendi ve adamın da açıklarını ortaya koyan bir soruydu.
Demek istediğim, bazen bu üstten bakan abilere bu şekilde alttan alıyormuş gibi de yapılarak bu tür güzellikler yapılabilir.
Alper Uzun - 18 Ağustos 2009 (09:05)
Bunların yanı sıra "patron", "yakışıklı", "müdür", "yeğenim", "oğlum" şeklindeki hitapları da değerlendirebilriz sanırım. İnsanların karşısındakine ilk elde üstünlük kurma çabalarının yansımaları mıdır bunlar? Saklanmaya çalışılan bir ezikliğin göstergesi mi? Düpedüz kabalık mı?
Özellikle ait olmadıklarını düşündükleri alemlerde, "biz de bu alemlerin adamıyız" mealinde sarfedilen "patron" hitabı ve iletişimin en sonunda eklenen raconvari "eyvallah" kelimeleri komik duruma düşürmez mi insanı? El bebek gül bebek büyümüş çocukcağızlar sanırsınız ki anlı şanlı külhanbeyi.
Ya kırkına merdiven dayamış birine "yakışıklı" diye seslenmek neyin göstergesidir? Gizli bir eşcinsellik mi, unutulamamış bir eski mahalle alışkanlığı mı, bilinç altında kalmış başka bir şey mi?
Emekli askerlerin herkese "oğlum" şeklinde seslenmeleri ne kadar mazur görülmeli?
Kabalığı ve tatminsiz egoları ne kadar idare etmeli?
Hayat bir yaşam ve ekmek kavgası mı, yoksa kompleksli adem evlâtlarını idare etme çabası mı?
Erdem Abaka - 18 Ağustos 2009 (11:21)
Beni en sinir eden hitap tarzı, on yıllık kapı komşusuna "şeyciğim" ya da "isminizi bilmiyorum ama" diye hitap eden tipler. Öyle zamanlarda içimden "ismim Hüsam, kodlamamı ister misiniz?" diye yanıtlamak geliyor.
Hüsam - 18 Ağustos 2009 (12:32)
Köpeklerle ilgili bir takıntısı olan toplumumuz bunu hitap şekillerinde de anormal sık kullanır: "İt herif, adi köpek, it oğlu it, aç köpek, şerefsiz it, kemik yalayıcısı," gibi sıfatları evinde köpek besleyenlerin bile kullandığına şahit oldum. Köpekler bomba bulur, hırsızı kovalar, depremi haber verir, uyuşturucu yakalar ama gelinen noktada insanın reva gördüğü sıfatlar bunlar oluyor. Ben de birgün barınağa mama götürdüğümde mercedes'inden inip evindeki köpeği "sokakta bulduk, getirdik" diyen bir yahşi amca görmüştüm. "Araba modeliyle kişilik ters orantılı olabilir," görüşü takıntım oluştu o gün, bu gün. İstisnalar kaideyi bozmasın tabii...
İlker Gökçen - 21 Ağustos 2009 (01:29)
"Eleman" vardır bir de, en nefret ettiğim hitap biçimi olarak. Çobanlık ve astsubaylık arasında seçim yapmak zorunda kaldığından sanırım, askerlik yaptığım kışlada görevlendirilen bir 'eleman'ın en sevdiği hitaptı bu. İsmimi bildiği halde sürekli "eleman" demesinden o kadar bıkmıştım ki, askerliğimin son haftalarına girmiş olmamın da verdiği güvenle bana her seslenişinde tekmil vermeye başlamıştım. Önceleri anlamamış, takriben 15 tekmilden sonra dayanamayıp sormuştu, "Akay, seni çağırdığımda neden sürekli tekmil veriyorsun?" diye. Mutlulukla yanıtlamıştım: "İsmimi unuttuğunuz için komutanım," diye. Biraz bozuldu ama bereket versin fazla büyütmedi olayı. Bir daha da bana eleman demedi. İnsanlara ismiyle hitap etmek varken hacı, kanka, hocam, dostum, arkadaşım, eleman, bilader gibi envai çeşit sözcük bulmamıza Türkçenin zenginliği açısından sevinsem mi, bizim kabalığımız yüzünden üzülsem mi, karar veremiyorum.
Akay Perker - 2 Eylül 2009 (08:00)
Üzülerek ifade etmeliyim ki, "canım, güzelim, tatlım" gibi bazı kelimelerde sizinle aynı görüşte değilim...
Çalışma hayatımın ilk yıllarında şefime "Ö... Hanım" diye hitap ettiğimde bana öyle bir "canımmm" diye cevap verirdi ki içimden hep ona seslenmek gelirdi...
Yetkili olduğumda ise varlıklı bir müşterimin şu sözlerini asla unutamam: "Müdire hanım" demişti bana, "ben sizle niye çalışıyorum biliyor musunuz, işlerimi yaptırmak için çağırdığınız memurlarınıza canım, güzelim diyerek öyle tatlı davranıyorsunuz ki, bunu sadece sizde gördüğümden başka yere gitmiyorum..."
16 yıl öğrencilik ve uzun yıllar süren iş hayatımda hep şunu gördüm ve yaşadım, güzel bir hitap, iki çift güzel söz, aydınlık bir tebessüm öyle çok olmazı olur yaptırıyor ki...
Önemli olan içten iyi niyetle söylemek ve kişinin yüreğine dokunabilmek diye düşünüyorum, zaten hayat çok zor, mutlu yaşamayı başarmak daha da zor, ne zararı olur ki insanları memnun eden ve tebessüm ettiren bu hitapları söylesek?
İclal Arpınar - 18 Eylül 2009 (00:53)
İclal Hanım, yazdıklarım asla sizin gibi hitap edenlere değil. Şöyle düşünelim: Elimizde bir oksijen kaynağı var. Bunu faydalı bir işlemde de kullanabiliriz, kasa soymakta da. Bahsedilen hitaplar da birer cihaz gibi düşünülmeli. Sizler gerçek manada amiri olduğunuz kişilerle aranızdaki asimetriyi azaltmak için kullandığınızdan dolayı çok olumlu bir tavır sergilemişsiniz. Anlatmaya çalıştığım şey, daha az tanışık olunan ve de hizmet verilip alınan ortamlarla alâkalı denebilir. Saygılarımla.
Ahmet Faruk Yağcı - 19 Eylül 2009 (23:49)
Ahmet Faruk Yağcı yazıları
Ahmet Faruk Yağcı'nın web sitesi: Dr. Yağcı'nın Eğlenceli TIP Sözlüğü
Radyo programı: Doktor ve Hesapçı, TGRT FM (93.1 / İstanbul) Cuma 19.50
Allah var Bahadır, biraz daha derin bak
Necdet Şen
Sözün özü şu sevgili Bahadır; Allah vardır. Yeri, ona inanan insanın kalbindedir. O insanların kalbindeki sevgiyle didişeceğine, kendi içine dön ve kendi kalbinde çöreklenmiş olan mutsuzlukla hesaplaş.
ABD'de birçok aile (özellikle de kentli, okum…
Minik Ülkü » Çocuğun istikbali sözkonusu
Milliyet gazetesindeki haberi okuyunca aklıma…
Cekni Kılsın » Vostok Gölü
Cumhuriyetin zorlanarak da olsa itiraf edilen…
Erdem Abaka » Talât Paşa Ruhu
Türkiye Cumhuriyeti mi illüzyon, Mustafa Kema…
Bunak Moruk » Talât Paşa Ruhu
Cumhuriyet bir illüzyon değildi, illüzyonistl…
Selim Doğan Nebioğlu » Talât Paşa Ruhu
Tarih akışı kesintisizdir. Bu açıdan bakıldığ…
Erdem Abaka » Talât Paşa Ruhu
Neoliberal ve otoriteryen kurgunun hedeflerine yönlendirilebilecek hareketler "devrim" diye nitelendirilebilirken, buna uyumlu olmayan her şey "terör" kavramının yardımıyla terörize ediliyor.
Hikmet Kıvılcımlı
Bugün hâlâ -gözü kararmış vurguncu, derebeği, ezgici olmayan- her Mümin ve Müslüman, o Ganimet Sûre'sinin en birinci ayetini bir, bir daha, namusluca okuyup anlamıya çalışabilir. Kur'an ortadadır.
Erdem Abaka
Bir "milletler topluluğu" yaratma hayalinden bir çırpıda vazgeçerek, adına ihtilâl yapılan halkların kanları ve acıları üstüne çelik bir çekirdek inşa eden İttihatçı zihniyet, Türk halkının sırtına taşınması zor bir yük bindirdi.
Hülya Yalçın
Canlıların yaşam hakları doğumla başlar ve biri diğerinden üstün kılınamaz. Hele ki "KÜRK" kullanmak için öne sürülebilecek hiç bir tartışma götürür mazeret yoktur.
Yüzyılın aşkı: Güzide ve Bilal
Gökhan Akçiçek
Hayat her aşkı sonlandırmak istese de, buna direnen âşıklar, aşkı son nefeslerine kadar taşıyorlar. Gövdeden çıkıp, ruhta eriyen aşk, yaşama sunduğu insan sevgisinin tutkulu bu inadı karşısında, bazen ölümü bile çaresiz kılabiliyor.
"Tababet ve Şuabatı Sanatlarının Tarz-ı İcrasına Dair"
Melih Özel
Hazır giyim elbiselerimi diken kişileri tanımadığım gibi, hastalarımız da kendileri ile ilgilenen hekimleri tanımıyorlar artık. Halbuki ben hastalarımın hatıralarında, diktiği kumaşa, sevgiliye dokunur gibi dokunan dilsiz terzimin bende yer ettiği gibi yer etmek istiyorum.
Hikmet Kıvılcımlı
İşveren Sınıfı, en normal "Sermaye Birikişi" dediği çapulla adam olmuştur. O çapul, işverenin kendi anayurdundaki milyonlarca küçük üretmenin; esnafın, köylülerin mülkceğizlerinden edilmeleri demektir.
Çocukken yağmurun kokusu da başka
Melih Özel
Toprak kokusunu mu özlemişim, çocukluğumu mu? Bilmiyorum. Belki de o kokunun beynimde oluşturduğu elektriksel aktivitenin uyardığı alanlar, o hatıralara aitti. Çok güzeldi o kokuyu yeniden hissetmek.
Gökhan Akçiçek
Bizden başka evrenin tüm konukları hep susuyormuş oysa. Ağaçlar, kelebekler, gökyüzü, karıncalar, tırtıllar, solucanlar… Binlerce lâkırdının içinde susarak var olanlar varmış.
Densizlikler denizinde boğulurken
Melih Özel
"Ben de densizlik yapmalıyım!" diyorum kendi kendime. Başka çaresi yok. Belki böylece boğulmam. Ne bileyim, belki su üstünde kalmanın yolu budur.
Gökhan Akçiçek
Onları tanımanın en kolay yolu, yüzlerine, özellikle gözlerinin içine ısrarla bakmaktır. Bakışlarını ilk kaçıran onlar olacaktır. Neden dersiniz acaba? Her kardeşle azalmanın ıstırabı mıdır bu?
Ali Sedat Çetinkoz
Boyumdan büyük lâflar ettiğime bakmayın, baştan söyledim, bunlar bir demlik çay içilip öyle yazılmış şeyler. Başkaları ülke bile yönetmiş böyle kafayla, ben anayasa kaleme alsam ne olur?
Damgasızların orgazmı 12 dakikaymış
Deniz Türkoğlu
Düşünsenize sayın Ayşe Hanım, hayvanı tam damgalayacakları esnada gelen geçen, bakan eden, öyle olmasın böyle olsun, orasına basma burasına bas diyen bir seyirci topluluğunun önünde yapılır mı bu işler?
© Derkenar - Sitedeki içerik 5846 sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Yasası ile korunmaktadır. Yazılı izin olmadan kopyalanamaz, çoğaltılamaz, değiştirilemez, başka mecralarda kullanılamaz. Ancak uzunluğu 200 kelimeyi geçmemek, yazar adı ve kaynak belirtmek ve bu sayfaya link vermek kaydıyla yazılardan alıntı yapılabilir.
(Ayrıntılı bilgi için, bakınız »
Derkenar'ın Manifestosu)
Şu an 160 pasif seyirci Derkenar'a bakıyor
Yazı Boyutu
Büyük
Standart