Patronsuz Medya

22 Ağustos 2008 Cuma

 Google Web   Derkenar  

 

Keyifli bir gün

Ali Türkan - 5 Nisan 2007


Aylaklık güzel şey. Sabah erken uyandım, canım yataktan çıkmak istemedi. TV kumandası da masanın üstünde. Şimdi yerinden kalk, düğmeye bas; kumandayı eline al, uzun iş...

Bir süre, yattığım yerde, Ayşe Arman gibi "congratulations" demeye çalıştım. "kongraşinasyın, kongrhulş" gibi sesler çıktı ortaya. Hayır, Türkçe'mizi bozdukları yetmiyor, bir de İngilizce'mizi bozacak bu zevat.

Bir de Oray Eğin vakası var. O da bir yarışma programında jüri üyesi. Baktım, anadili gibi Türkçe konuşuyor nerdeyse. Telaffuzu da epey toparlamış çocuk.

Neyse, keyfimi kaçırmayayım hiç. Uykuya dalmadan önce, sömürge kültürü ve "neo kolonyalizm" hakkında iki satır yazmaya karar vermiştim ama gününe "kongrışısınşın" gibi sesler çıkartarak başlayan bir adama pek yakışmaz şimdi. Hem keyfim de gayet yerinde.

Nasıl yerinde olmasın? Başucumdaki sehpada mis gibi Muş tütünü duruyor. Paraya kıyıp, bir de teneke tabaka ve ağaç ağızlık aldım; cigara masrafım da tek darbede yirmi misli azaldı. Yanlarına benim andız tespihi de koyunca, kasaba eşrafından Kancı Mehmet gibi duruyorum ama eşeği seven dikenine katlanıyor tabiî.

İyi tütün bu. Aslında, sert tütün severim ve rengine aldanıp önce Adıyaman tütünü aldım. Bir imansız, bir sert çıktı ve ciğerimi dağladı kitapsız! Şimdi iki tütünü karıştırıp, nefis bir şey elde ettim. (Birazdan tütün rekoltesini ve taban fiyatını açıklayıciiim, bi yere ayrılmayın; şu cigaranın yanına bir kahve yapayım hele).

Günün en güzel, en keyifli anı bu benim için. Uyanmak, kahvenin önce çöküşünü, sonra da kabarmasını beklemek. Ağzın pasını gideren bir yudum su, ardından kahveden bir yudum ve cigaradan bir fırt...

Kafanın en hızlı çalıştığı zaman. Aynı anda sekiz mevzua dalıp, sekizinin de hakkından gelebilme becerisi bu saatlere özgü.

Akşam okuduğum kitaba bakıyorum. Benim yeğenin hediyesi. Uyumadan önce takıldığım cümleyi buluyorum. "Tensel aşkını kiraya veren bir kadın aradım" yazmış yazar. Umarım bulmuştur. Bu kasabada bile bir kerhane olduğuna göre, pek zorlanmamıştır sanırım.

Her okurun bir "güzel kitap" anlayışı var mutlaka. Ben, bu tip ifadelerin olduğu kitapları okumakta zorlanıyorum. Bana yapay, yaşamayan bir dil kullanılıyormuş; kendimi bildim bileli tu kaka ilan edilen Osmanlıca?nın, devamıymış gibi geliyor, bu şey. Sanki özellikle ?beni belli bir zümre okusun ve zaten ancak onlar anlar? gibi bir anlayış gözetiliyor yazılırken.

Gerçi yukarıdaki epey anlaşılır bir ifade ve bakana göre, hoş bile olabilir. Daha neleri var. Gerçekten de saatlerce kendimi paralayıp, tek bir sayfada bile ne denildiğini anlayamadığım ne kitaplar okudum son günlerde. Bu yüzden salak olduğuma karar verip, o kitapları okuyan tanıdıklarıma sordum ne anladıklarını ama hepsi ayrı telden çaldı.

Bu yüzden, şöyle bir karara vardım: Piyasada, bir şey anlatmak yerine, lâfı epey eveleyip geveleyip bin dereden su getiren bir esnaf türü var. Bunların müşterileri de, o kitaplar raflarda yer alsın ve sağda solda "okudum" diyebilmek için, her cümlesi tek tek ele alındığında şık duran ama bütünü hiçbir şey anlatmayan bu şeylere para veriyorlar.

Bunun "yapılabilir" ve çok kolay bir şey olduğuna hep inanmışımdır. Neticede, bir şey yaratmak; yaşanan bir olayda, rastlanılan bir insanda özü görmek (kısaca gözlem ve süzme becerisi) gerektirmeyen bir tarz bu. İçine ne yaşanmışlık, ne de o yaşanmışlık sonucunda oluşan duyguları koymak gerekiyor.

Böyle düşündüğüm için de, ne zamandır, bir "Türk Edebiyatı'nı Anlama Kılavuzu" yazmak niyetindeyim. Hayatın çift dalmalarıyla yığılıp yığılıp ertelemek zorunda kaldığım nice projeden biri bu da? Daha da epey erteleyecektim ya, geçenlerde, okuduğu bir şeyleri benimle paylaşmaya kalkan bir dostuma (kendime hiç yakıştırmadığım) bir terbiyesizlikle hönkürünce, hem özür hem de derdimi anlatabilmek mahiyetinde, birkaç satır yazayım istedim.

Bu yüzden, benim kılavuza bir giriş yapayım en iyisi.

(Alfabetik sıra izlemiyorum, hemen masamdaki şeylerle başlayacağım, ona göre. İlerde düzenlerim belki. Ya da böyle bırakırım. Niyet belli zaten.)

Kısaca "çalışma masası ve pasaklı bir herifin odası" diye anlatılabilecek bir şey bile, insanların hiçbir halta zamanı kalmamış günümüzde, şu aşağıdaki gibi uzata uzata, çekiştire çekeleye anlatılıyor:

Türk Edebiyatı'nı Anlama Kılavuzu

* Dudaklarımla, gecenin karanlığını ak gelinliğine sarmış sevdalıma dokundum. (Kahve fincanı)

* Nasırlı ellerin okşadığı havayı çektim içime (Sigara)

* Kanım aktı damarlarında, öykü oldu sonsuz beyazlıkta; düş oldu; kavga oldu. (Tükenmez kalem - Türk Malı - Kırmızı)

* Bir deli mavi sevdadır, yolları hiçe saymış, canım damlar ucundan. (Tükenmez kalem - İthâl - Mavi)

* Şimdi sıçtın ağzıma! (Elektrik faturası - Edebiyat kaldırmıyor)

* Güneşin sıcaklığını taşıdın ellerimin üstüne. Bir sarı sevdasın özdeğimin izdüşümünde (Masa lâmbası -tamam, fena savurdum bu sefer-)

* Hazzı verdin bana. Acıyı, kırmızıyı... (Yemek tabağı. Gece karnım acıkmıştı da, öyle kalmış masada. Ayıptır söylemesi, bulgur pilavı yapmıştım mis gibi, acılı, domatesli. Önce soğanlar ufak ufak doğranır, pembeleşene kadar hafif ateşte... Neyse...)

* Kehribar parmaklarla okşanmayı özlersin. Okşandıkça açarsın dünyanın pencerelerini. Pürüzsüz teninde, nice gizli sevda yaşar. (Mouse)

* Her tükenişte, biraz daha dolar için. Ve iç çekişlerde, boz sevdanı verirsin ellere. (Kül tablası. Valla boşaltcam.)

* Doruklara sevdanı bırakıp geldin. Yaşam oldun toprağa karışıp. Seçici geçirgenliğinle, nice yangını söndürdün. (Su - Kaynağında şişelenmiş.)

* Esrikliğimin aynasısın sen! Bir barbut atımı süresinde, başımı döndüren. Ve göz kapaklarımın sancılı dostu. (Gözlük. Alışamadım, hâlâ midem bulanıyor takınca.)

* Eyvallah, sağol. (Selim Sesler CD'si - Oğlan bizim kız bizim. Özellikle "Roman Ağıtı"na hastayım.)

Ne kaldı masada? Fotoğraflar... Hah bir de tespih var! Odaya geçmeden önce, ona da bir kulp bulalım. Şu nasıl: Bir abanoz sabırdır parmakların ucunda. İç içe geçmiş nice özlem, secde sonrası dinginliğinde bir okyanusun. (Sallaaaaaaaa! Yapıştııııır!)

Şimdi odaya geçebiliriz.

* Bir hazineyi, zeytin yeşilliğinin solunda taşırsın. Ve efkârlı takıntılarında, bir genç kız kahkahası çınlar mahremiyetimde. (Fermuarı bozuk neftî pantolon.)

* Yalımlarında sancılı düşler taşıyan nefretim; ustura gecelerde sarıldığım; kızıl saçlı kösnüklüğüyle tutkum olan; lodoslarla nefesimi kesen, kara gözlüm. (Soba. Zor yanıyor ırıspı. Kömürün torbası da on kâat olmuş.)

* Kangraşısııyiiinassssktiiiiir! (İngilizce tebrik ederim olacaktı ama gene söyleyemedim anasını satayım!)

* Çıplaklığımı içine alan şehvetli tüyleriyle, çağlar öncesinden kalma bir sevda masalını anlatan gönülçelen mavim. (Çorap. Oha!)

* Nice genç kız, parmaklarının sihrini akıttı dövülmüş karnına. Sevdalar aktı, özlemler aktı, düşler aktı içinden. Ve düğüm düğüm olmuş ruhu, tutkulu türküler söyledi gizliden. (Halı)

* Örselenmiş ruhumu yasladım sırtına. Hünerli ellerinde ustaların, bir davet oldun soluklanmaya. Bir molaydın yaşama verilmiş. (Sandalye)

* Feryadın yayıldı dünyama. Kovada ıslatılmış budaklı meşe odunu ve dinlene dinlene yoğrulmuş bir özlem geçti içimden. (Üst kattakinin veledi. Gene şımarık çığlıklar atıyor.)

* Bütün heybetinle sardın beni. İnce bir sızı oldun sırtımda. Ve her uyanışımda gökyüzüne, bir küfür oldun dudaklarımda. (Kanepe. N'apalım, soba bu odada, burada yatıyorum. Belim koptu kaç aydır.)

* Sabahlarla büyüttük sevdamızı. Bir yankıydın enginliğinde Karadeniz'in. Esrik gelmişsin dünyaya. Dudaklarımda buruk tadın. Hem, senle öğrenmedik mi biz sıcaklığı? (Bildiğin çay ve bardağı.)

* Beline dolanmış zaman. Hep hain bir yarışın, tek kazananı sensin. Tarihin ayak izleri küflenir gövdende. Her şey yanlış olsa bile. İki defa doğrusundur sen. (Saat. Pillerini çıkarttım. Ulan bütün gün "tak, tak! " Beynini oyuyor adamın.)

* Abanoz heybetinle, hayatı geçirdin içinden. (Soba borusu veya eşeğin...)

Tam da hızımı aldım ama tadında bırakmakta fayda var sanırım. Hem dünya kadar işim var daha. O yemek tabağı, kendiliğinden gitmiyor mutfağa. Onları bitirince de "kongrişileyşıııın" demeye çalışacağım. Koskoca yazarız bea! Yarın bir gün, dağda bayırda gezerken, bir Amerikalı'ya rastlayıp da "koangretileyşın" diyemezsem, ne düşünürler hakkımızda? Ayıp olmaz mı turiste?

Kıssadan hisse: Herkes istediği gibi yazar. Okuyup okumamak da okuyanın tasarrufundadır. Ben böyle şeylerin genellikle ilk, en geç ikinci satırında sıkılıyorum. Rahatsızlığım, bunların yazılmasından değil, "edebiyat budur" diye dayatılmasından kaynaklanıyor. Çünkü, edebiyatın ne olduğuna, her okur gibi, benim de kendiliğimden karar verebilme yetim ve yetkim var.

Gerçekten hayatı bu tarz cümlelerle gören ve anlatan insanlara da bir sözüm yok. Yalnızca, bir çok insanın işin kolayına kaçıp arkasına da koca bir pazarlama sistemini aldığını ve tıraş yaptığını; okurun da bu pazarlama sistemine inanıp, bu tip şeylerde bir derinlik görüyormuş gibi davrandığını düşünüyor; çok çeşitli bir kastlar sisteminin, edebiyatı kuruttuğuna inanıyorum.

Genel anlamıyla sanat ve ucundan kıyısından bulaştığım için de edebiyat, pazarlanan bir mal olmamalı. Kısa bir tanıtımın ötesine geçen her şey, hâlâ bir çok insanın "temiz" tutmaya çalıştığı bu "uğraşı", metaya dönüştürüyor. Bunun olabilmesi için de o yeti ve yetki, genel bir anlayışla elimizden alınmaya çalışılıyor, normlar dayatılıyor.

Eyvallah, faşist denyoların "dokunulmaz" yaptığı yazarlar hakkında iki çift lâf etmeyi bir kenara bırakalım ama lâf salatasında derinlik varmış gibi davranmaktan da vazgeçelim artık. Bu yüzden, o lâf salatasına küçük bir örnek vermek istedim yukarıda yazdıklarımla. Yazarken çok eğlendim. Umarım siz de eğlenirsiniz okurken.

 

Yorumlar

Çok teşekkür ederim bunları yazdığınız için. İnsanın çok yakınını kaybettiğinde duyulan bir his bu. Sürekli kaybettiğim ile ilgili konuşup, onun hakkında söylenenleri dinlemek. Ancak bu şekilde durabiliyorum. Hepimizin başı sağolsun. O çok güzel bir insandı.

Selman Özkan - 17 Ocak 2008 (11:17)

Keşke kaybetmeden önce keşfedebilseydim. Yazıları mükemmel... Neden böyle insan benliğine, kültürüne düşüncelerine yararlı kişileri çabuk kaybederiz bilinmez bir ilginçliktir. Güzel bir ruh, mükemmel bir kafa yapısı... Yazıları ve sevenlerinin yüreklerinde bıraktığı sevgiyle yaşaması ve yaşatılması dileğiyle...

Elgiz Anık - 25 Ocak 2008 (14:50)

Ben yeni başladım babamın yazılarını okumaya...

Keşke önceden okusaydım ve babama ne kadar çok yazılarını beyendiğimi söyleseydim...

O kadar çok seveni olduğunu da bilmiyordum... Bana hep anlatıyordu Türkiye'nin insanlarının çooook daha başka olduklarını... Şimdi ne demek istediğini ben de çok iyi anladım...

Ayşegül Türkan - 27 Ocak 2008 (02:07)

Dar-ı dünyada kederliyim. Yazılarını keyifle okuduğum insan evladı Ali Türkan'ın ölümünü öğrenmiş bulunuyorum. Ruhun şad olsun, geriye Orhan Kemal tadında yazıların kaldı. Şunu bilir şunu derim, iyiler ölümün gözdesi olur! Berlin'e gidip orda yaşamadığını bilmek bizim için çok acı verici olacak. Dar-ı bekada huzurlu bir hayat diliyorum. Nur içinde yat Ali Türkan.

Osman Bolat - 30 Ocak 2008 (09:59)

Derkenar'ı ilk Yavuz Gökmen'in vefatından sonra farketmiştim. Hergün zevkle ziyaret ettiğim siteden zaman içinde nedense ayrı düştüm.

Bugün bir bakayım neler var neler yok derken Sevgili Ali Türkan'ın vefatını öğrendim. Hiç tanımayıp uzaktan da olsa sevgi duyduğunuz insanlar vardır ya... Acaba dedim. Soyadına emin olamadım. Sonra yazıları okuyunca...

Keşke ne var ne yok demeseydim. Sana ne deseydim. Her ölüm erken ama insan 43'ünde de ölür mü be Ali? Mekanın cennet olsun.

Filiz Doğru - 30 Ocak 2008 (14:46)

Sevgili Ali Türkan kardeşim, bu mektubu okuyamayacağını biliyorum, ama olsun...

Yeni bir kitabı basılacak arkadaşım için internette söyleşi örneği ararken rastladım "Derkenar"a.

Zaten bu faaliyetim bile başlı başına bir tuhaflık örneğiydi aslını istersen. Kızın yeni bir kitabı çıkacak, yayıncısı, kitabın çıkmasını müteakiben çeşitli dergilerde (!) yayınlanmak üzere kendi kendisiyle röportaj yapmasını istemiş.

Evet yanlış anlamadın; röportajı kendi kendisiyle yapacakmış... Arkadaşım kara yaslara bürünmüşken yetiştim. Madem röportajdır söz konusu olan, benim bildiğim en az iki kişi gerekir. Öyle değil mi? Benim bu konuda pek, hatta hiç deneyimim olmasa da, insanın kendisiyle röportaj yapmasından daha makul geldi bu fikir, hem ona hem bana.

Önce kitabını okudum arkadaşımın, biraz da kopya çekeyim internetten derken önce Necdet Şen'in eski sitesini sonra da Derkenar'ı ve senin o güzelim yazılarını keşfettim.

Uzun süren ve halen de sürmekte olan inzivamda, Bodrum'un dağlarında 'çünkü evim orada- tam da öğütlediğin gibi "hiç değilse kendimle didişirken" seninle karşılaşmak çok iyi geldi kardeşim. Benim gibi düşünen, benim gibi yaşayan ne kadar az insan var diye hayıflanırken, senin o içten, sıcacık, komik, öne çıkartılmayan bir birikim, donanım ürünü ve en önemlisi insanca yazılarını okuyunca nasıl sevindim anlatamam.

Evde bir başıma neredeyse kendime acıyacakken, senin yazılarınla birden ruhum kalabalıklaştı, bir Berlin'e geldim, bir Haliç kıyısından Süleymaniye'ye baktım; "insan adayı çocuklara kıyağını" insan adayı çocuklarıma göndermek istedim, "hot" e posta izin vermedi, günlük kapasitem dolmuş, ne demekse; kedine -yoksa köpeğine miydi- yalanmayı öğretme yönteminden utanıp, kedimi okşadım uzun zamandan sonra; nohut odamda sobayı tutuşturdum, senden feyz alıp; "keyifli bir gün geçiriyordum ki...

"Üzerimize afiyet biraz ölmüş olduğunu" fark ettim. İçim yandı birden, çok eski çok sevgili bir dostun ölüm haberi gibi geldi, yanlış anlamış olmak için içimden dualar ettim, ama Necdet Şen'in yazısından sonra kaçış kalmadı bu ölümden.

Geç bulmuş, çabuk kaybetmiştim...

Cem Karaca koydum cd çalara, hangi şarkısıdır en çok sevdiğin bilmiyorum, tüm şarkılarını senin için dinliyorum, ben en çok "resimdeki gözyaşları"nı severim bir de "ben bir ceviz ağacıyım" şarkısını...

Mektubu nasıl bitireceğimi bilemedim, beylik laflar yakışmaz sana, en iyisi "ıssızlarda" rahat uyu kardeşim.

Haa, bir de, ben zeytinyağlı baklayı biraz şekerli severim maalesef,

Dünyayı, dünyamı çok kısa süre için de olsa böylesine aydınlattığın, keyiflendirdiğin için "kongrişileyşıııın"!

Gonca Gedikoğlu - 6 Mart 2008 (11:44)

Gözlerinin içi gülen fotoğrafına baktıkça gözyaşlarımı tutamıyorum dayıcım. İçim çok acıyor hâlâ, alışmak mümkün değil ölüme elbet ama böyle yarım kalınca her şey daha da zor oluyomuş hayata dönebilmek.

Ardından ne söylesem yetmez seni anlatmaya, hiçbir söz tarif edemez seni nasıl sevdiğimi ve nasıl özlediğimi.

Aklımda daha yapacağımız, konuşacağımız, paylaşacağımız ne çok şey vardı oysa.

Güle güle dayıcım, güzel yüreğinle güzel yerlere.

Esra Türker - 8 Mart 2008 (16:12)

 

Ali Türkan

 

Yazıyı arkadaşlarınıza da önermek ister misiniz?

Konuyla ilgili görüş belirtmek ister misiniz?


 Necdet Şen Star'da

Son Yorumlar

En sonda masonların ayrımcılık yaptıklarını belirtirken bazı örnekler vermişsiniz, bedensel...
Selami Güneyler - Amerikan Dolarında Mason Simgeleri

Arthur Miller'in Satıcıın Ölümü adlı eseri bir tiyatro yapıtıdır. Öncelikle. Ama bunun...
Cüneyt Uzunlar - Ayrıcalıklılar kulübü üniversite

Sevgili Necdet Cumhuriyet'te yazdiginiz zamanlari hayal meyal hatirliyorum. Gozden irak olan...
Cihat Sahinkaya - Uğur Mumcu

Değerli necdet şen (yazım kurallarına uymayacağımı peşinen söyliyeyim) o malûm gazetenin sıkı bir...
Emin Turan - Uğur Mumcu

Bugün kullandığımız birçok teknolojiye zemin hazırlayan, birçok bilimsel buluşun ve dünyaca kabul...
Ahmet Ardal - Ayrıcalıklılar kulübü üniversite

Tüm Yorumlar

Web Gezgini

Zamansız bebeklerin ölümleri

Çocuk sağlıklı doğmaz. Hayatı boyunca sağlıklı olmaz. “Ben ona kiviyle ıstakozu püre yapıp yedirdim,” değil. Senin karnında dokuz buçuk ay boyunca beslenmesi doğru dürüst ŞART! ŞART! ŞART! Ve hiç bir şeyle bunun: bu sürenin/anne karnı koşullarının telafisi mümkün değil.

Perihan Mağden (Radikal)

En Son Yazılar

Gidiyordum yelkenimin rüzgârında

Seyit Balkuv

Fakat, bu sefer de nereden geleceği belli olmayan arsız parazit esintiler, evrensel düşünmeye, hayatı sevmeye, fikr-i sabitleri yok etmeye uğraşan yelkenciye bunun bedelini ödetmek için can atar. Karşı ağırlıklarından azade olmak uğuna mücadele yeteneği körelmiş tekneyi bir o yana, bir bu yana yatırır, bir boş anını bulursa da batırıverir.   Yazar

“Uygarlığın” Küçük Çocuğu ile Şişman Adamı

Ahmet Deniz Ölmez

Peki, bunca zamanın ardından -bunca yaşanmışlık ortadayken- biz insanlar, diğer Uzak Asyalarda; Ortadoğu'da, Balkanlar'da, Kafkaslarda, Afrika'da, kan kokusuna duyduğumuz iştahı ne kadar dizginleyebildik? Ve doğanın her alanında muktedir olan bizler, ne kadar dindirebildik kendi doğamızdaki "Barış" adlı ağlayan çocuğun gözyaşlarını?   Yazar

Kuş tüyü Vicdan

İlker Tortop

Darbeyi alkışlayan, faşist sivilleri alkışlayan, zorbaları alkışlayan bu halkın vicdanı neresinde? Bizim güvenlikli sitelerde oturup, siyah camlı arabalarla gezmemiz; savaşa karşı olmamız, sokak hayvanlarına karşı olmamız, Avrupa Birliği'ni istememiz daha iyi bir ülke için yeterli değil sanırım.   Yazar

Ayrıcalıklılar kulübü üniversite

Seyit Balkuv

Aslında üniversite diploması denen şey, ortak menfaatlerini korumak adına bir araya gelen diğer üniversitelilerin birbirine sokularak oluşturduğu ayrıcalıklılar kulübüne kabul pasaportunuzdur. Yoksa gerçek anlamda üniversite bitirmeniz sizi daha erdemli yapmaz.   Yazar

Vicdanın elvermemesi: Vicdanî Ret

Ahmet Deniz Ölmez

Kimseye, vicdanının kabul etmediği bir iş zorla yaptırılamaz. Bu, çok ilkel ve çağdışı bir yöntemdir. Bugün, inançlı bir kişiye, "inanma!" baskısı yapmak ne kadar despotça ise, silahı, savaşı, öldürmeyi kabullenmeyen kişiye, silah verip, savaşa gönderip, "öldür" demek de, o kadar despotça ve saçmadır.   Yazar

Aydın mıyız, medya maymunu mu?

Ali Sedat Çetinkoz

Ne yazık ki ok yaydan çıkmıştır. Toplum mühendisleri veya zamane derebeyleri, kendilerinin istediği biçimde bir teba asla yaratamayacaklardır; hem de medyaları, köşe yazarları ne kadar uğraşırsa uğraşsın. Nasıl herkes fötr şapka takmıyorsa, köylüler piyano çalmıyorsa, birileri de bilek kalınlığında yapmaya devam ederek, en yüksek makamlara kadar geleceklerdir. Bu bir popülizm değil, görünen gerçektir.   Yazar

Hasta olmak zor zanaat

Seyit Balkuv

Kimbilir, çatışmalarla ve gerilimlerle dolu hoşlanmadığımız ruh hallerimizi ve hatta hastalıklarımızı kendimizle hesaplaşma ve kendimizi anlama yolunda birer fırsat olarak görebilir miyiz? Sağlığımızın bozulmasına yok açan etkenleri oturup anlamaya çalışmak, bu şekilde hastalıklardan kurtulmak, kurtulamasak da hastalıklarla bile barışık yaşamak çok mu gerçek dışı bir yaklaşımdır?   Yazar

Otobüs Savaşları

Ahmet Deniz Ölmez

Otobüsten inerken de çatışma had safhadadır. Tek kişilik iniş koridorundan, beş kişinin aynı anda inmeye çalışması ister istemez bir sıkışıklığa sebep olmaktadır. Günün sonunda, bu mücadelelerin içinde eriyen savaşçı, indiğinde, yaşadıklarının tamamını içeren böyle bir metin alır eline.   Yazar

Travmatoloji Enstitüsü

Ali Sedat Çetinkoz

Travma nedir, travma resimleri, travma videoları... "Aşkın bir travmaydı sevgilim" şarkısı; bedava indir, melodisini cep telefonuna yükle! Yetmedi, kesmediyse sıfır altı seviyeli forumlarımıza gel, birbirimize birinci cümleden sonra duyulmamış sofistike küfürler edelim; karşılıklı bayrak gösterip tehditleşelim.   Yazar

Aklımı kaybettim, hükümsüzdür...

Alper Uzun

Erken teşhis, bu hastalıkta en büyük umut olacaktır. Risk faktörlerine bakınca yaş büyük öneme sahip. 65 yaş yaşlılık sınırı yazmıştım. Hastalık "çoğunlukla" bundan sonrasında belirginleşmekte. Gelişimi ise 50'li yaşlarda başlamakta. O plak oluşumları usul usul. Yavaş yavaş üst üste yığılmakta. Bazı bireylerde çok daha erken hastalık belirginleşmeye başlamış olabiliyor tabii ki.   Yazar

Hasan Cemal ne zamana kadar futbol yazacak?

Necdet Şen

Yav Hasan Abi, bugünlerde kafam çok karışık, bir zahmet bir akıl ver, daha önce olduğu gibi gene ilk dakkada ofsayta mı düştüm? Sen onun için mi hiç siyaset yazmıyorsun, yoksa tesadüfen mi? Ben yazarsam başım o zamanki gibi büyük belâya girer mi bugünlerde de? Eğer öyleyse uyar da bari bu sefer yol yakınken kıvırtayım.   Necdet Şen

Esrarengiz Gizemli Sırlar

Ali Sedat Çetinkoz

Sınırlamayan, ahlaki kural koymayan, ibadete zorlamayan; 'yurtta aşk dünyada aşk', 'sevelim sevilelim abartalım', 'Marduk gelecek dertler bitecek' ayarında, kendin pişir kendin ye tanrılar nemize yetmiyor? Piyasa tarzı bilim dünyası nasıl olsa her sezon, paranızı ve aklınızı nereye, nasıl harcayacağınızı gösterecek yeni bir kapitalizm tanrısı da yaratır. Seç seç beğen; jandarma biz laikiz. Yazar

 

Tasarım + Programlama: Sokak Kedisi   © 2000-2008   Tüm hakları saklıdır. Sitedeki yazılar yayıncının izni olmadan çoğaltılamaz, başka yayın organlarında ve internet sitelerinde kullanılamaz.

°