Patronsuz Medya

Keyifli bir gün

Ali Türkan - 5 Nisan 2007


Aylaklık güzel şey. Sabah erken uyandım, canım yataktan çıkmak istemedi. TV kumandası da masanın üstünde. Şimdi yerinden kalk, düğmeye bas; kumandayı eline al, uzun iş...

Bir süre, yattığım yerde, Ayşe Arman gibi "congratulations" demeye çalıştım. "kongraşinasyın, kongrhulş" gibi sesler çıktı ortaya. Hayır, Türkçe'mizi bozdukları yetmiyor, bir de İngilizce'mizi bozacak bu zevat.

Bir de Oray Eğin vakası var. O da bir yarışma programında jüri üyesi. Baktım, anadili gibi Türkçe konuşuyor nerdeyse. Telaffuzu da epey toparlamış çocuk.

Neyse, keyfimi kaçırmayayım hiç. Uykuya dalmadan önce, sömürge kültürü ve "neo kolonyalizm" hakkında iki satır yazmaya karar vermiştim ama gününe "kongrışısınşın" gibi sesler çıkartarak başlayan bir adama pek yakışmaz şimdi. Hem keyfim de gayet yerinde.

Nasıl yerinde olmasın? Başucumdaki sehpada mis gibi Muş tütünü duruyor. Paraya kıyıp, bir de teneke tabaka ve ağaç ağızlık aldım; cigara masrafım da tek darbede yirmi misli azaldı. Yanlarına benim andız tespihi de koyunca, kasaba eşrafından Kancı Mehmet gibi duruyorum ama eşeği seven dikenine katlanıyor tabiî.

İyi tütün bu. Aslında, sert tütün severim ve rengine aldanıp önce Adıyaman tütünü aldım. Bir imansız, bir sert çıktı ve ciğerimi dağladı kitapsız! Şimdi iki tütünü karıştırıp, nefis bir şey elde ettim. (Birazdan tütün rekoltesini ve taban fiyatını açıklayıciiim, bi yere ayrılmayın; şu cigaranın yanına bir kahve yapayım hele.)

Günün en güzel, en keyifli anı bu benim için. Uyanmak, kahvenin önce çöküşünü, sonra da kabarmasını beklemek. Ağzın pasını gideren bir yudum su, ardından kahveden bir yudum ve cigaradan bir fırt...

Kafanın en hızlı çalıştığı zaman. Aynı anda sekiz mevzua dalıp, sekizinin de hakkından gelebilme becerisi bu saatlere özgü.

Akşam okuduğum kitaba bakıyorum. Benim yeğenin hediyesi. Uyumadan önce takıldığım cümleyi buluyorum. "Tensel aşkını kiraya veren bir kadın aradım," yazmış yazar. Umarım bulmuştur. Bu kasabada bile bir kerhane olduğuna göre, pek zorlanmamıştır sanırım.

Her okurun bir "güzel kitap" anlayışı var mutlaka. Ben, bu tip ifadelerin olduğu kitapları okumakta zorlanıyorum. Bana yapay, yaşamayan bir dil kullanılıyormuş; kendimi bildim bileli tu kaka ilân edilen Osmanlıca'nın, devamıymış gibi geliyor bu şey. Sanki özellikle "beni belli bir zümre okusun ve zaten ancak onlar anlar" gibi bir anlayış gözetiliyor yazılırken.

Gerçi yukarıdaki epey anlaşılır bir ifade ve bakana göre, hoş bile olabilir. Daha neleri var. Gerçekten de saatlerce kendimi paralayıp, tek bir sayfada bile ne denildiğini anlayamadığım ne kitaplar okudum son günlerde. Bu yüzden salak olduğuma karar verip, o kitapları okuyan tanıdıklarıma sordum ne anladıklarını ama hepsi ayrı telden çaldı.

Bu yüzden, şöyle bir karara vardım: Piyasada, bir şey anlatmak yerine, lâfı epey eveleyip geveleyip bin dereden su getiren bir esnaf türü var. Bunların müşterileri de, o kitaplar raflarda yer alsın ve sağda solda "okudum" diyebilmek için, her cümlesi tek tek ele alındığında şık duran ama bütünü hiçbir şey anlatmayan bu şeylere para veriyorlar.

Bunun "yapılabilir" ve çok kolay bir şey olduğuna hep inanmışımdır. Neticede, bir şey yaratmak; yaşanan bir olayda, rastlanılan bir insanda özü görmek (kısaca gözlem ve süzme becerisi) gerektirmeyen bir tarz bu. İçine ne yaşanmışlık, ne de o yaşanmışlık sonucunda oluşan duyguları koymak gerekiyor.

Böyle düşündüğüm için de, ne zamandır, bir "Türk Edebiyatı'nı Anlama Kılavuzu" yazmak niyetindeyim. Hayatın çift dalmalarıyla yığılıp yığılıp ertelemek zorunda kaldığım nice projeden biri bu da. Daha da epey erteleyecektim ya, geçenlerde, okuduğu bir şeyleri benimle paylaşmaya kalkan bir dostuma (kendime hiç yakıştırmadığım) bir terbiyesizlikle hönkürünce, hem özür hem de derdimi anlatabilmek mahiyetinde, birkaç satır yazayım istedim.

Bu yüzden, benim kılavuza bir giriş yapayım en iyisi.

(Alfabetik sıra izlemiyorum, hemen masamdaki şeylerle başlayacağım, ona göre. İlerde düzenlerim belki. Ya da böyle bırakırım. Niyet belli zaten.)

Kısaca "çalışma masası ve pasaklı bir herifin odası" diye anlatılabilecek bir şey bile, insanların hiçbir halta zamanı kalmamış günümüzde, şu aşağıdaki gibi uzata uzata, çekiştire çekeleye anlatılıyor:

Türk Edebiyatı'nı Anlama Kılavuzu

* Dudaklarımla, gecenin karanlığını ak gelinliğine sarmış sevdalıma dokundum. (Kahve fincanı)

* Nasırlı ellerin okşadığı havayı çektim içime. (Sigara)

* Kanım aktı damarlarında, öykü oldu sonsuz beyazlıkta; düş oldu; kavga oldu. (Tükenmez kalem - Türk Malı - Kırmızı)

* Bir deli mavi sevdadır, yolları hiçe saymış, canım damlar ucundan. (Tükenmez kalem - İthâl - Mavi)

* Şimdi sıçtın ağzıma! (Elektrik faturası - Edebiyat kaldırmıyor)

* Güneşin sıcaklığını taşıdın ellerimin üstüne. Bir sarı sevdasın özdeğimin izdüşümünde (Masa lâmbası - Tamam, fena savurdum bu sefer)

* Hazzı verdin bana. Acıyı, kırmızıyı... (Yemek tabağı. Gece karnım acıkmıştı da, öyle kalmış masada. Ayıptır söylemesi, bulgur pilavı yapmıştım mis gibi, acılı, domatesli. Önce soğanlar ufak ufak doğranır, pembeleşene kadar hafif ateşte... Neyse...)

* Kehribar parmaklarla okşanmayı özlersin. Okşandıkça açarsın dünyanın pencerelerini. Pürüzsüz teninde, nice gizli sevda yaşar. (Mouse)

* Her tükenişte, biraz daha dolar için. Ve iç çekişlerde, boz sevdanı verirsin ellere. (Kül tablası. Valla boşaltcam.)

* Doruklara sevdanı bırakıp geldin. Yaşam oldun toprağa karışıp. Seçici geçirgenliğinle, nice yangını söndürdün. (Su - Kaynağında şişelenmiş.)

* Esrikliğimin aynasısın sen! Bir barbut atımı süresinde, başımı döndüren. Ve göz kapaklarımın sancılı dostu. (Gözlük. Alışamadım, hâlâ midem bulanıyor takınca.)

* Eyvallah, sağol. (Selim Sesler CD'si - Oğlan bizim kız bizim. Özellikle "Roman Ağıtı"na hastayım.)

Ne kaldı masada? Fotoğraflar... Hah bir de tespih var! Odaya geçmeden önce, ona da bir kulp bulalım. Şu nasıl: Bir abanoz sabırdır parmakların ucunda. İç içe geçmiş nice özlem, secde sonrası dinginliğinde bir okyanusun. (Sallaaaaaaaa! Yapıştııııır!)

Şimdi odaya geçebiliriz.

* Bir hazineyi, zeytin yeşilliğinin solunda taşırsın. Ve efkârlı takıntılarında, bir genç kız kahkahası çınlar mahremiyetimde. (Fermuarı bozuk neftî pantolon.)

* Yalımlarında sancılı düşler taşıyan nefretim; ustura gecelerde sarıldığım; kızıl saçlı kösnüklüğüyle tutkum olan; lodoslarla nefesimi kesen, kara gözlüm. (Soba. Zor yanıyor ırıspı. Kömürün torbası da on kâat olmuş.)

* Kangraşısııyiiinassssktiiiiir! (İngilizce tebrik ederim olacaktı ama gene söyleyemedim anasını satayım!)

* Çıplaklığımı içine alan şehvetli tüyleriyle, çağlar öncesinden kalma bir sevda masalını anlatan gönülçelen mavim. (Çorap. Oha!)

* Nice genç kız, parmaklarının sihrini akıttı dövülmüş karnına. Sevdalar aktı, özlemler aktı, düşler aktı içinden. Ve düğüm düğüm olmuş ruhu, tutkulu türküler söyledi gizliden. (Halı)

* Örselenmiş ruhumu yasladım sırtına. Hünerli ellerinde ustaların, bir davet oldun soluklanmaya. Bir molaydın yaşama verilmiş. (Sandalye)

* Feryadın yayıldı dünyama. Kovada ıslatılmış budaklı meşe odunu ve dinlene dinlene yoğrulmuş bir özlem geçti içimden. (Üst kattakinin veledi. Gene şımarık çığlıklar atıyor.)

* Bütün heybetinle sardın beni. İnce bir sızı oldun sırtımda. Ve her uyanışımda gökyüzüne, bir küfür oldun dudaklarımda. (Kanepe. N'apalım, soba bu odada, burada yatıyorum. Belim koptu kaç aydır.)

* Sabahlarla büyüttük sevdamızı. Bir yankıydın enginliğinde Karadeniz'in. Esrik gelmişsin dünyaya. Dudaklarımda buruk tadın. Hem, senle öğrenmedik mi biz sıcaklığı? (Bildiğin çay ve bardağı.)

* Beline dolanmış zaman. Hep hain bir yarışın, tek kazananı sensin. Tarihin ayak izleri küflenir gövdende. Her şey yanlış olsa bile. İki defa doğrusundur sen. (Saat. Pillerini çıkarttım. Ulan bütün gün "tak, tak! " Beynini oyuyor adamın.)

* Abanoz heybetinle, hayatı geçirdin içinden. (Soba borusu veya eşeğin...)

Tam da hızımı aldım ama tadında bırakmakta fayda var sanırım. Hem dünya kadar işim var daha. O yemek tabağı, kendiliğinden gitmiyor mutfağa. Onları bitirince de "kongrişileyşıııın" demeye çalışacağım. Koskoca yazarız bea! Yarın bir gün, dağda bayırda gezerken, bir Amerikalı'ya rastlayıp da "koangretileyşın" diyemezsem, ne düşünürler hakkımızda? Ayıp olmaz mı turiste.

Kıssadan hisse: Herkes istediği gibi yazar. Okuyup okumamak da okuyanın tasarrufundadır. Ben böyle şeylerin genellikle ilk, en geç ikinci satırında sıkılıyorum. Rahatsızlığım, bunların yazılmasından değil, "edebiyat budur" diye dayatılmasından kaynaklanıyor. Çünkü, edebiyatın ne olduğuna, her okur gibi, benim de kendiliğimden karar verebilme yetim ve yetkim var.

Gerçekten hayatı bu tarz cümlelerle gören ve anlatan insanlara da bir sözüm yok. Yalnızca, bir çok insanın işin kolayına kaçıp arkasına da koca bir pazarlama sistemini aldığını ve tıraş yaptığını; okurun da bu pazarlama sistemine inanıp, bu tip şeylerde bir derinlik görüyormuş gibi davrandığını düşünüyor; çok çeşitli bir kastlar sisteminin, edebiyatı kuruttuğuna inanıyorum.

Genel anlamıyla sanat ve ucundan kıyısından bulaştığım için de edebiyat, pazarlanan bir mal olmamalı. Kısa bir tanıtımın ötesine geçen her şey, hâlâ bir çok insanın "temiz" tutmaya çalıştığı bu "uğraşı", metaya dönüştürüyor. Bunun olabilmesi için de o yeti ve yetki, genel bir anlayışla elimizden alınmaya çalışılıyor, normlar dayatılıyor.

Eyvallah, faşist denyoların "dokunulmaz" yaptığı yazarlar hakkında iki çift lâf etmeyi bir kenara bırakalım ama lâf salatasında derinlik varmış gibi davranmaktan da vazgeçelim artık. Bu yüzden, o lâf salatasına küçük bir örnek vermek istedim yukarıda yazdıklarımla. Yazarken çok eğlendim. Umarım siz de eğlenirsiniz okurken.

 Vatandaş ne düşünüyor?

Çok teşekkür ederim bunları yazdığınız için. İnsanın çok yakınını kaybettiğinde duyulan bir his bu. Sürekli kaybettiğim ile ilgili konuşup, onun hakkında söylenenleri dinlemek. Ancak bu şekilde durabiliyorum. Hepimizin başı sağolsun. O çok güzel bir insandı.

Selman Özkan - 17 Ocak 2008 (11:17)

Keşke kaybetmeden önce keşfedebilseydim. Yazıları mükemmel... Neden böyle insan benliğine, kültürüne düşüncelerine yararlı kişileri çabuk kaybederiz bilinmez bir ilginçliktir. Güzel bir ruh, mükemmel bir kafa yapısı... Yazıları ve sevenlerinin yüreklerinde bıraktığı sevgiyle yaşaması ve yaşatılması dileğiyle...

Elgiz Anık - 25 Ocak 2008 (14:50)

Ben yeni başladım babamın yazılarını okumaya...

Keşke önceden okusaydım ve babama ne kadar çok yazılarını beyendiğimi söyleseydim...

O kadar çok seveni olduğunu da bilmiyordum... Bana hep anlatıyordu Türkiye'nin insanlarının çooook daha başka olduklarını... Şimdi ne demek istediğini ben de çok iyi anladım...

Ayşegül Türkan - 27 Ocak 2008 (02:07)

Dar-ı dünyada kederliyim. Yazılarını keyifle okuduğum insan evladı Ali Türkan'ın ölümünü öğrenmiş bulunuyorum. Ruhun şad olsun, geriye Orhan Kemal tadında yazıların kaldı. Şunu bilir şunu derim, iyiler ölümün gözdesi olur! Berlin'e gidip orda yaşamadığını bilmek bizim için çok acı verici olacak. Dar-ı bekada huzurlu bir hayat diliyorum. Nur içinde yat Ali Türkan.

Osman Bolat - 30 Ocak 2008 (09:59)

Derkenar'ı ilk Yavuz Gökmen'in vefatından sonra farketmiştim. Hergün zevkle ziyaret ettiğim siteden zaman içinde nedense ayrı düştüm.

Bugün bir bakayım neler var neler yok derken Sevgili Ali Türkan'ın vefatını öğrendim. Hiç tanımayıp uzaktan da olsa sevgi duyduğunuz insanlar vardır ya... Acaba dedim. Soyadına emin olamadım. Sonra yazıları okuyunca...

Keşke ne var ne yok demeseydim. Sana ne deseydim. Her ölüm erken ama insan 43'ünde de ölür mü be Ali? Mekanın cennet olsun.

Filiz Doğru - 30 Ocak 2008 (14:46)

Sevgili Ali Türkan kardeşim, bu mektubu okuyamayacağını biliyorum, ama olsun...

Yeni bir kitabı basılacak arkadaşım için internette söyleşi örneği ararken rastladım "Derkenar"a.

Zaten bu faaliyetim bile başlı başına bir tuhaflık örneğiydi aslını istersen. Kızın yeni bir kitabı çıkacak, yayıncısı, kitabın çıkmasını müteakiben çeşitli dergilerde (!) yayınlanmak üzere kendi kendisiyle röportaj yapmasını istemiş.

Evet yanlış anlamadın; röportajı kendi kendisiyle yapacakmış... Arkadaşım kara yaslara bürünmüşken yetiştim. Madem röportajdır söz konusu olan, benim bildiğim en az iki kişi gerekir. Öyle değil mi? Benim bu konuda pek, hatta hiç deneyimim olmasa da, insanın kendisiyle röportaj yapmasından daha makul geldi bu fikir, hem ona hem bana.

Önce kitabını okudum arkadaşımın, biraz da kopya çekeyim internetten derken önce Necdet Şen'in eski sitesini sonra da Derkenar'ı ve senin o güzelim yazılarını keşfettim.

Uzun süren ve halen de sürmekte olan inzivamda, Bodrum'un dağlarında 'çünkü evim orada- tam da öğütlediğin gibi "hiç değilse kendimle didişirken" seninle karşılaşmak çok iyi geldi kardeşim. Benim gibi düşünen, benim gibi yaşayan ne kadar az insan var diye hayıflanırken, senin o içten, sıcacık, komik, öne çıkartılmayan bir birikim, donanım ürünü ve en önemlisi insanca yazılarını okuyunca nasıl sevindim anlatamam.

Evde bir başıma neredeyse kendime acıyacakken, senin yazılarınla birden ruhum kalabalıklaştı, bir Berlin'e geldim, bir Haliç kıyısından Süleymaniye'ye baktım; "insan adayı çocuklara kıyağını" insan adayı çocuklarıma göndermek istedim, "hot" e posta izin vermedi, günlük kapasitem dolmuş, ne demekse; kedine -yoksa köpeğine miydi- yalanmayı öğretme yönteminden utanıp, kedimi okşadım uzun zamandan sonra; nohut odamda sobayı tutuşturdum, senden feyz alıp; "keyifli bir gün geçiriyordum ki...

"Üzerimize afiyet biraz ölmüş olduğunu" fark ettim. İçim yandı birden, çok eski çok sevgili bir dostun ölüm haberi gibi geldi, yanlış anlamış olmak için içimden dualar ettim, ama Necdet Şen'in yazısından sonra kaçış kalmadı bu ölümden.

Geç bulmuş, çabuk kaybetmiştim...

Cem Karaca koydum cd çalara, hangi şarkısıdır en çok sevdiğin bilmiyorum, tüm şarkılarını senin için dinliyorum, ben en çok "resimdeki gözyaşları"nı severim bir de "ben bir ceviz ağacıyım" şarkısını...

Mektubu nasıl bitireceğimi bilemedim, beylik laflar yakışmaz sana, en iyisi "ıssızlarda" rahat uyu kardeşim.

Haa, bir de, ben zeytinyağlı baklayı biraz şekerli severim maalesef,

Dünyayı, dünyamı çok kısa süre için de olsa böylesine aydınlattığın, keyiflendirdiğin için "kongrişileyşıııın"!

Gonca Gedikoğlu - 6 Mart 2008 (11:44)

Gözlerinin içi gülen fotoğrafına baktıkça gözyaşlarımı tutamıyorum dayıcım. İçim çok acıyor hâlâ, alışmak mümkün değil ölüme elbet ama böyle yarım kalınca her şey daha da zor oluyomuş hayata dönebilmek.

Ardından ne söylesem yetmez seni anlatmaya, hiçbir söz tarif edemez seni nasıl sevdiğimi ve nasıl özlediğimi.

Aklımda daha yapacağımız, konuşacağımız, paylaşacağımız ne çok şey vardı oysa.

Güle güle dayıcım, güzel yüreğinle güzel yerlere.

Esra Türker - 8 Mart 2008 (16:12)

Engin Geçtan'ı ararken tesadüfen karşıma çıktı Derkenar. Çıkalı da dün bir bugün iki, Ali Türkan'dan başladım okumaya. Daha önce hakkında en ufak fikir sahibi olmadığım bir yazar.. Tek kelimeyle şahane yazılar. Kimmiş bakalım bu Ali Türkan diyerekten Google'a girdiğimde öğrendim öldüğünü. Çok üzgünüm.

Yeşim Kaya ~ 14 Ekim 2008 (09:35)

Uzun süre önce okurdum kendisini. Ne yazık ki kaybetmiştim sitenin adresini. Birkaç gün önce bir yerde ilişti gözüme. Ne kadar sevindim anlatamam. Heyecanla açtım siteyi. Yeni yazı var mıdır acaba diye bakınırken gördüm yorumlarınızı.Çok üzgünüm. Bu kadar büyük, usta bir yazarı kaybetmiş olmaktan ötürü. Gerçi üstünden epeyce zaman geçmiş. Geç kalmışım lafın kısası. Gittiği yerde huzurludur umarım. Orada sövmüyordur kanepeye, fermuarı bozulmuş pantolonuna... Eski ve sadık dostum. Tanışmasak da kendisiyle, yazdıkları o kadar içten ve o kadar yakın ki eğer tanışsaysık diyorum, çok iyi dost olabilirdik. Daha fazla da yazamayacağım.

Okan Çeliktaş ~ 24 Ekim 2008 (16:53)

"Ne hoş bir yazı" diye düşünmüştüm ilk okuduğumda.Ne güzel bir iç dünya.Ardından merak ettim Ali Türkan kim diye.

Gerçek, masaya indirilen yumruk gibi sus pus etti beni.

Yine okuyorum yine gülümsüyorum okurken ama bilin ki buruk, acıklı bir gülümseme artık.

Sema Aypolat Kurtuluş - 25 Mart 2009 (21:43)

Islığın dağı taşı tuttu, dokunduğun binbir yürek...

Osman Gör - 20 Nisan 2009 (23:56)

 

Görüşlerinizi alalım

Ad Soyad
E Posta   (gizli kalacak)

« 7246


Ali Türkan



Tablolar kaçtan gidiyor Abidin?

Ali Türkan

Böyle bir gerçek olsa, memleketimizde neler olurdu acaba? Herhalde aşağıdaki köylerde yaşayanlar, pazar yerlerinde falan, "sustu ibneler! Sustu ibneler!" diye tezahürat yaparlardı dağlılar aleyhinde. Off! Sıkıldım yazmaktan. Ne anlamı var bunların? Aslında şimdi o dağlardan birinin en üst noktasına çıkıp yanık sesle türküler söylemeliyim. Devam »


Son Yorumlar

Yazarın, yanlış anlaşılmaya mahal vermeyecek kadar açık yüreklilikle yazdığı, hatta, son...
Muzaffer Terzi - Kozmik Sukutu Hayal

Avatar güzel bir sinema filmi, ama o kadar. Meselâ Inglorius Bastards akılda...
Alper Uzun - Bu muymuş Avatar?

Eğer bu mesajım yayınlanırsa, 20 yıl önce beraber okuduğumuz sınıf arkadaşım Kâmuran...
Ahmet Şahin - 2010 onların yılı olacak

Ülkede ne doğru düzgün demokrasi var ne de hürriyet. Demokrasi adı altında hürriyetler...
Adnan Portal - Kozmik Sukutu Hayal

Kıymetli Yağcı, öncelikle tertemiz, berrak ve akıcı cümlelerle oluşturduğunuz yazınızı...
Hüseyin Yavuztürk - Hüsniye'den Vizite'ye

Sn Yağcı; sizi branşdaşım olmanız nedeniyle yakından tanıyor; abartısız, vakur ve...
Dr. Yusuf Vehbi Ocak - Hüsniye'den Vizite'ye

Son 50 Yorum »


Web Gezgini

'Ahmakları kızdırmak hoşa giden bir şeydir'

Bir tek hatam diye andınız az evvel, insanın bir diğerine somut olarak bok atması kendi içinde o kadar acaip bir hadise ki, belki itiraf etmem lâzım, size dair aklıma gelen ilk üç şeyden biri bu oluyor. Bunu duymak sizi üzer mi?

Tabii ki.

Sevan Nişanyan - Pınar Öğünç (Radikal)


Son Yazılar

Bu muymuş Avatar?

Erdem Abaka

Avatar'ın, en azından bir süre daha damağımda hoş bir tat, zihnimde keyifli bir anı bırakmasını isterdim. Ne yazık ki film bana göre bu beklentiyi karşılamaktan çok uzakta. Devam »


Kozmik Sukutu Hayal

Nuri Yalçın

Vatandaş olarak askerin vesayetinden çokça bir şikâyetim yok. Laik düzen ile de barışığım, onun doğurduğu siyasi iktidarla da. Benim derdim hürriyet; demokrasi değil. Devam »


Kimlikler lütfen!

Seyit Balkuv

İnsan aklının tam olarak çözemediği, olağanüstü merhalelerden geçerek dünyamızda can bulan bu muhteşem varlığın mucizevî değeri yanında "nüfus cüzdanı" veya "kimlik" denen şeyin herhangi bir anlamı, önemi, kıymeti harbiyesi olabilir mi? Devam »


Bu hastalık diğerlerinden farklı, tıpkı diğerleri gibi

Alper Uzun

Fotoğraflarda sağlıklı, güzel bebekler olarak çıkıyorlar. Görüntü, derindeki sorunları ve problem yaratacak sinyalleri vermiyor. Bir takım tuhaflıklar var ama hemen ya da öncesinde çok dikkatlerimizi çekmiyor. Devam »


Hüsniye'den Vizite'ye

Ahmet Faruk Yağcı

Hüsniye güzellik demek. Ve güzel bir kelime. Üzerinde vizitenin aşufteliği yok. Maaş gibi de soğuk değil. İnsana hizmet eden birisine de hüsn, yani güzellik yakışır. Anlayana. Devam »


2010 onların yılı olacak

Alican Terzi

AKP'nin iktidarlığının başından bu yana en çok dert yandığı, şikâyetçi olduğu kurum olan Anayasa Mahkemesi'nin 12 üyesinden 5'i bu yıl emekli oluyor. Seçim hakkı ise Abdullah Gül'ün. Gül bu atamalarla birlikte mahkemenin yarısını atamış olacak. Devam »


Bir Fırtına Tuttu Bizi

Erdem Abaka

Siz bakmayın modern yaşantının kurallarını sizin adınıza belirleyenlerin söylediklerine. Nasıl yaşamanız gerektiğini sizlere dayatanların etkisinden kurtulun artık. Çok geç olmadan bu topraklardan çıkan seslere kulak verin. Devam »


Kamyon arkası yazıları

Erdem Abaka

Bu mu hakikaten, varmayı düşündüğümüz hedefler için yapmamız gereken bu mu? Yani çalıştığımız plazada patronumuza gıcık olursak, onu alt etmek için plazayı satın almaya mı çalışmalıyız? Son nokta neresi peki, Obama'nın koltuğu olabilir mi meselâ? Devam »


Korku

Ahmet Faruk Yağcı

Kafamdan okuduklarım sırasıyla geçerken yattığım yerden evren üzerine düşüncelere daldım. Allah'ı, yaradılışı, gaz ve toz bulutundan öncesinde ne olduğunu, samanyolundaki onlarca güneş sistemini, ayın karanlık yüzünü, evrenin dengesini, dalgalanan başakların hışırtısı eşliğinde düşündüm. Devam »


Öfkenin demlenmişi

Ali Türkan

Beni asıl, işin başında hayallerinden vazgeçip "adam gibi" işlerin peşine düşenler ilgilendiriyor. Hayal kırıklığına uğrayanlar. Hani o nefis Küba şarkısındaki gibi, "yirmi kere hayal kırıklığına uğradıysan, yirmi birincinin hakkından da gelebilirsin" diyenler. Devam »


Ya içindesindir çemberin, ya da dışında yer alacaksın

Seyit Balkuv

Düşünün ki, içinizde başka insanlarla paylaşarak daha ileri götürebileceğiniz en halisinden özgün fikirleriniz var. Bu fikirlere muhatap olabilecek onlarca insan her gün burnunuzun dibinden geçip duruyor. Fakat siz hiç birine bir şey söyleyemiyorsunuz. Devam »


Hollywood anti emperyalist olabilir mi?

Erdem Abaka

Bu tip filmleri böylesi beklentilere girmeden "eğlencelik" olarak seyredip alacağımızı almak, politik duruşları ve eleştiriyi bu işi bilenlerden (hakkıyla yapanlardan) beklemek daha doğru bir yaklaşım sanırım. Devam »


Abdullah Öcalan için Hilton'da rezervasyon

Durmuş Düşünür

Hapiste tutulan ve sistemli bir tacize maruz bırakılan bir Öcalan mı daha faydalı bu ülke için, yoksa aramıza kabul edilmiş ve düzene entegre olmuş bir Abdullah Öcalan mı? Devam »


Toplu Cinnet Şöleni

Ali Sedat Çetinkoz

Kimiz biz? "Çiğ süt emmiş", "Alacası içinde", "Birbirinin kurdu" denilen o insanoğlu mu? Arenada aslanların mahkûmları parçalayışını zevkle seyredenlerin soyu mu? Sabah evden işe diye çıkıp, Alamut yollarında kaybolan "haşhaşinler" mi? Devam »


Bu mesajı 100 kişiye gönder!

Enver Turan

Az işkillenip göndereyim dersin ama yazmak seni canından bezdirir, kurdeşen döktürür sana. Çünkü fermanı yazan el fotokopi çekmene de müsaade etmemektedir. Birinci elden yazacaksın, kendin yazacaksın, ev ev dolaşacak dağıtacaksın. Devam »


Konuş yavrum konuş

Ahmet Faruk Yağcı

İstiklâl mahkemeleri nizamın tesisi için darağaçlarını kurduğu zamanlardan kalan bir geleneğin temsilcisidir Onur Öymen. Dili güzel kullanan, güzel giyinen, temsil yeteneğine sahip bir adam olabilir ama yine de konformisttir, ölümün ve kan dökülmesinin çare olduğunu içselleştirmiştir. Devam »


Dünyanın yeni sorunu: Küresel ısınma

Seyit Balkuv

Karbon salımını düşürmek için alınacak en önemli, en birinci tedbir, daha az tüketmek, daha az tüketmek, daha az tüketmektir. Oysa bugün dünyadaki hâkim sisteme göre ekonomi çarkının dönmesi ancak artan veya en azından azalmayan üretim-tüketim hareketi ile oluyor. Devam »


Kabaramazsın kelfatma!

Ali Sedat Çetinkoz

Elinde sopa olan adamın gizliden iş gördüğü en yaygın araç, önceden sinemaydı, şimdi televizyon. Reklâmlara bakıyor, görüyor, aynı şeyleri taklit ederek, yine de çok farklı biri olmak istiyoruz. Devam »


Büdütör'ün Önerileri

İşte biz o gün tükeneceğiz...

Erdem Abaka

Görmüyor musunuz? Dört yanımızı saran hayalî korkularla ömürlerimizi tüketip duruyoruz. Komşularımızı gâvur, şeriatçı, Ergenekoncu, türbanlı, laikçi diye etiketleyip duruyoruz. Hızımızı alamayıp vuruyor, öldürüyoruz. Devam »


Ali ve Ölüm

Necdet Şen

Yazılan öyküler, romanlar, şiirler kalıyor geride bir tek. Bir de onları ticarî olarak şanslı bulmadığı için basmaya yanaşmayan yayıncı esnafının iki yüzlülüğü. Bir de öldükten sonra yazılarının altına "atam sen kalk da ben yatam" tadında yorumlar yazan, pek hayran oldukları pek sevdikleri bu arkadaşlarına iş bulmak yerine onunla mesincırda yazışmayı yeterli bulan şirket yöneticisi televizyoncu bürokrat "dost"lar. Devam »


"Uygarlığın" Küçük Çocuğu ile Şişman Adamı

Ahmet Deniz Ölmez

Peki, bunca zamanın ardından -bunca yaşanmışlık ortadayken- biz insanlar, diğer Uzak Asyalarda; Ortadoğu'da, Balkanlar'da, Kafkaslarda, Afrika'da, kan kokusuna duyduğumuz iştahı ne kadar dizginleyebildik? Ve doğanın her alanında muktedir olan bizler, ne kadar dindirebildik kendi doğamızdaki "Barış" adlı ağlayan çocuğun gözyaşlarını?   Devam »


 RSS Feed  İletişim  Yazar Formu
9 Şubat 2010 Salı
Web Derkenar
©