Ali Türkan

Laura

Ali Türkan - 13 Şubat 2007


"On beşime geldiğimde, babam üstümü örtme bahanesiyle bacaklarımı okşamaya, sağımı solumu ellemeye başlayınca çok korkmuştum. Sonra, bir gece zorla koynuma girdi ve ben de evden kaçtım" diye tamamladı sözünü.

Acındırma, ilgi çekme gayreti yoktu bunları söylerken. Belki niyeti bile yoktu anlatmaya ama biraz da ben deşmiştim.

Önce, tesadüfen aynı vagona düşmüş iki tren yolcusuyduk. Gidiş yönüne ters koltuklardan birini vermişlerdi ona. Bir çok kadın gibi, "ters" oturunca midesi bulanmıştı. Gelip yerleri değiştirip değiştirmeyeceğimi sormuştu bana.

(Bir milyon kişinin dolaştığı Taksim Meydanı'nda, koca kalabalığı yarıp karşıma geçen ve elindeki jiletle bileklerini kesen o manyaktan beri, belayı çektiğime zaten iyice emin olmuştum. Kiremit, benim başıma düşerdi; arıza manitalar beni bulurdu; bana hep tura gelirdi. Eh, birileri bir şey soracağı ya da isteyeceği zaman da koca trende, vapurda, hatta stadyumda bana sorar, benden isterdi.)

Ben de kalkıp yerimi vermiştim. Bütün tanışıklığımız bundan ibaretti.

Artık sorgulamayı bile bıraktığım ne salakça dürtüler ve cebimde on yıl önceden kalmış bir adresle o kente gidiyordum. Birinin kapısını çalacak, kırdığım bir şeyleri onaracaktım hesapta. On yıl önce ayrılırken, "her kadında beni arayacaksın" demişti. Hiç kimsede hiç kimseyi aramadığımı bilmek zorunda değildi ya. Her seferinde hayatı sıfırladığımı, geri dönüşleri sevmediğimi, hiçbir şeyin koptuğu yerden bağlanmadığını çok iyi bildiğimi...

Gene de gidecek ve ona da beni kırma, kapısından kovma şansı verecektim. On yıl önce esirgediğim adam gibi iki lâfı edecektim belki de. Öyle esmiş ve trene atlayıvermiştim işte. Mantık falan yoktu yaptığımda.

Gittim ve bulamadım tabiî. Dönüş treni de gece yarısı kalkıyordu. Bu sıkıcı Alman kentinde, bir şeyler atıştırıp zaman öldürmekten başka çarem kalmamıştı. Adını bile duymadığım bir yazarın bir zamanlar oturduğu evi gezmek, 19. Yüzyıl'dan kalma gözlük çerçeveleri, bir maun masa, seramik lazımlık falan görmek, o yazarın nasıl yaşadığı çok gılırımdaymış gibi davranmak pek çekici gelmemişti. Kentin tek numarası da buydu.

Ne garip, ne zaman başka bir şehre gitsem, sanki yaşadığım yerde herkesi tanırmışım gibi, gittiğim yerin insanlarını yadırgarım. Otobüslerde, metroda falan, herkes bana bakıyormuş gibi gelir. Yalnızlığım burkuverir.

"Bir kahve içer, bir şeyler ziftlenirim" diye girdiğim bu lokantamsı yerde onu da görünce yalnızlığımdan kurtuluvermiştim birden. Yol arkadaşlığının verdiği samimiyetle çökmüştüm masasına. O da sevinmişti beni gördüğüne. Büyük şehirden buraya düşmüş iki insandık. Lâf lafı açmış ve buraya kadar gelmiştik. O temelli Arjantin'e gidiyordu ve yeni bir hayata başlayacaktı; bense memleketime dönüyordum, biraz da orada sürünmek, bıraktığım yere bir şeyleri eklemlemek için. Aşı tutmamıştı yaban ellerde.

Önce uzun uzun, Arjantin'i anlatmıştı bana. Almanya'dan, yalnızlıktan, insanların tükenmişliğinden, yapaylıktan yorulmuştu o da. Sevgilisinin birkaç dönüm tarlası, bir de küçük kulübesi vardı Arjantin'de. Oraya yerleşecek ve sade bir hayat sürecekti. Buraya da biriyle vedalaşmaya gelmişti. Aynı trenle dönecektik ikimiz de.

Güzel kadındı. Konuşmanın başında lezbiyen olduğunu söylediği için, daha çok kardeş kardeş konuşuyorduk ama erkek milleti ve alkol illeti yaklaşık üç saattir bir aradaydı. Gene de telkine dayanıp niyeti bozmuyordum. Artistlik olsun diye, kafadan votka - bira söylemiş, masa arkadaşımın "prostatlı" olduğunu öğrendikten sonra da daha yumuşak içkilere dönememiştim.

Sevmiştik birbirimizi. Benzer yollardan geçip benzer acıları tanımış iki insandık. Bir yabancıya içini dökmenin rahatlığıyla ve karşısındakinin "aldığının" bilinciyle anlatıvermişti hayatını. Gene de, sürekli kendinden söz ettiği için utanmıştı galiba. Sözün ilgisiz bir yerinde,

- Sahi, sen neden geldin buraya? Diye sordu.

- Ben de biriyle vedalaşmaya geldim ama bulamadım, diye geçiştirdim sorusunu.

Hem merak ettiğimden, hem de daha rahat kendinden söz edebilmesi için,

- Evden kaçtıktan sonra ne yaptın? Diye sordum.

Sığınma yurtlarında kalmış, sonra "İtalyan olmasına tutulduğu" bir adamla yaşamış bir süre. Yavşağın tekiymiş adam; iyice yaslanmış buna. On sekizine geldiğinde, yaşanacak her şeyi yaşamış bu âlemde. Orospuluk bile yapmış. Şimdi de her şeyi bırakıp kaçıyormuş işte buralardan.

Yüzüm iyice düşmüş olacak ki,

- Takılma, ben hazmettim hepsini. Üzülecek bir şey yok! Diyerek uzandı ve kaşlarımı yukarı doğru ittirdi iki parmağıyla.

Sonra biraz daha öne eğilip, fısıldayarak,

- Buraya neden geldim, biliyor musun? Diye sordu.

- Niye geldin?

- Babamla vedalaşmaya.

- Vedalaştın mı?

- Hayır! Çünkü, ona söylemek istediklerimi anlatacak sözleri bulamadım. Evin çevresinde dolanıp buraya geldim.

Ne diyebilirdim ki? Yara böyle bir şeydi. Kaç yıldır sızlıyordu kimbilir yüreciğinde? Ve söyleyemediği şeyler, daha neleri sızlatacaktı? Ağzımdan ister istemez, şimdi Türkçe'ye çevirmek istemediğim bir küfür döküldü. O da bastı kahkahayı. Sonra gene eğilip,

- Var mısın? Diye sordu.

Neden olmayacakmışım be! Vardım elbette. O ki sızlayan bir yara dinecekti, her şeye vardım.

Kalktık, sallana sallana bir taksiye bindik. Ya şu votka, korku mu bırakırdı adamda? Gecenin bir vakti, rezalet çıkarmaya gidiyorduk işte. Bu hayat sevilmez mi?

Bir yerde indik taksiden. Bakımlı bahçeleri içinde, iki katlı evleriyle orta hâlli insanların oturduğu bir yer... Bahçe kapısının ziline bastı. Bir süre bekledi. Ses gelmeyince, parmağını dayadı zilin düğmesine. Buradan duyuluyordu çalan zilin sesi. Adam çıkıp da kızın üstüne yürürse ne yapacaktım? Duyduğum utancı bastırıp "ne olacaksa olsun be! " telkinine dayandım. En iyisi, baskın basanındır hesabı, kapıdan çıkar çıkmaz dalmaktı herife. Evin içinde bir ışık yanmış, bir perde aralanıp hemen kapanmıştı. Kimselerin çıkmaya niyeti yoktu.

Kapı açılmayınca, avazı çıktığı kadar bağırmaya, ana - avrat gitmeye başlamıştı arkadaşım. Sesi bütün sokakta çınlıyor, bazı evlerde lâmbalar yanıyordu. Gözünü sevdiğimin Türkçe'si! Şu Almanca küfürlerin hiç tadı yoktu. Gene de seçtiği kelimelerden çok sesindeki umutsuzluk, öfke, yenilmişlik yakıvermişti şuramı. Babasının yaptığı şeyi, adıyla sanıyla, bütün sokağın duyacağı şekilde ve annesini de işin için katarak sıralamıştı. Bir süre de bahçe kapısını tekmeledikten, salladıktan sonra sakinleşti. Biraz utanmış, biraz çaresiz dikiliyordum yanında.

Kaldırıma oturdum, o da yanıma çöktü. Titreyen elleriyle iki cigara yaktı, birini bana uzattı ve sirenleri iyice duyulan polis arabalarını beklemeye başladık.

- Sağol, dedi

- Arjantin'de rezalet çıkartma, dedim yalnızca.

Birden ikimizi de bir gülme tuttu. Gözümüzün içine el fenerini tutan polis,

- Gülecek bir şey yok, başınız epey belada, dedi.

Daha çok güldük.

 

Görüşlerinizi paylaşmak ister misiniz?


Adınız Soyadınız
E Posta adresiniz (gizli kalacak)
« ( Rakamı kutuya yazınız )

 

 

Ali Türkan

 

Yazıyı arkadaşlarınıza da önermek ister misiniz?

Burada ne arıyorum?

Ali Türkan

Şimdilik evdeki eski eşyayı kırıp kırıp kömürleri tutuşturuyorum. Orman yolları açılınca, ufak çaplı bir operasyon yapıp odun ihtiyacımı da gidereceğiz. Yanlış anlaşılmasın. Türkiye'nin çöl olmasına ben de karşıyım. Yerlere düşmüş dalları toplayacağım. Velhasıl, keyfim yerinde. Kasaba havası yaradı; yanaklarımdan kan damlıyor. Yazar

Kedi ve Çizgi Roman

Necdet Şen

Ertesi gün gazeteye bakarsın, renkler kaymış, mürekkep bulaşmış, çizgi romanının en güzel yeri sayfanın kat yerine denk gelmiştir. Daha da acısı, orijinalini geri aldığında görürsün ki üstüne tükenmez kalemle ve kaba saba harflerle ölçü falan yazılmıştır. Geri alabilirsen tabii.   Necdet Şen

Web Gezgini

Bir asteğmenin günlüğünden: Terör niçin bitmiyor?

Şehit asteğmenin günlüğü:

"Bugün var ya aşkım... Bu terörün bitmeyeceğine bir kere daha şahit oldum.

Gözümüzün önünden on katır on kişi geçiyor, gidelim öldürelim diyoruz göndermiyorlar.

Helikopter çağırıyoruz yollamıyorlar.

Nuh Gönültaş (Bugün)

En Son Yazılar

Yaban

Yakup Kadri Karaosmanoğlu

Şimdi başım iki ellerimin arasında düşünüyorum: Onlar gibi olmak, onlar gibi giyinmek, onlar gibi yiyip içmek, onlar gibi oturup kalkmak, onların diliyle konuşmak... Haydi bunların hepsini yapayım. Fakat, onlar gibi nasıl düşünebilirim? Nasıl onlar gibi hissedebilirim?   Kitap Kurdu

Analar bir daha doğuruversin, ne olacak?

İlker Tortop

Her şeye alışmış olan bizler hiç bir şeye de şaşırmayacağız. Tankerler evlere girecek, uçaklar taksilere çarpacak, çocukların öğretmeni sapık, mahallenin doktoru sahte çıkacak ama şaşırmayacağız. Dağda ölecek, vadide ölecek, ölecek de ölecek insanlarımız.   Yazar

Neanderthal ve biz

Alper Uzun

İki yüz bin yıl boyunca Avrasya da yaşadılar. Yaklaşık otuz bin yıl önce de ortadan kalktılar. Nedeni tam bilinmiyor ama tahminen modern insanın gelişi ve hava/iklim koşullarının soylarını kuruttukları düşünülüyor.   Yazar

İnsan neden nefret eder?

Kâmuran Kızlak

Klinik Psikoloji insanların nasıl düşünürlerse öyle duygulandıklarından, düşünceleriyle duygularının genellikle tutarlılık gösterdiğinden, yani duyguyu belirleyenin düşünce olduğundan bahsediyor. Olumlu düşünceleri olumlu duygular, olumsuz düşünceleri de olumsuz duygular izler.   Yazar

Doğulular, Batılılar, iş hayatı ve Kemal Tahir

Seyit Balkuv

Kemal Tahir'in dediği gibi rezil bir geçmişe sahip olsa bile, günümüzde sadece zenginler için değil işçiler için bile en yüksek refah düzeyinin Batı'da olduğu gerçeğinden yola çıkarsak, Batı sistemini elden geldiği kadar Doğu'ya uyarlamak insanların hayat şartlarının iyileşmesine yardımcı olmaz mı?   Yazar

Güce tapanlar tarikatı

İlker Tortop

Çok değil yirmi yıl önce yani benim gençliğimde kızlara dik dik bakmak yürek isterdi. Ayrı ayrı merdivenlerden sınıflara girilirdi, etekler şimdiki gibi göbekte değildi. Bir kızın elini tutmak, onunla tenhada konuşmak en havalı aksiyondu bıçkın gençler için. Şimdiyse toplumun bu kadar tatminsiz olmasına şaşırmak mı yoksa şaşırmamak mı gerekiyor bilemiyorum.   Yazar

Star'a veda

Necdet Şen

Eskiden hüsranlarım çok uzun sürerdi. Zannederdim ki bütün bunlar bir tek benim başıma geliyor. Uzun uzun yas tutardım. Kendime acımaktan ve "boşa geçen" hayatım için yazıklanmaktan marazî bir zevk alırdım. Kolum kanadım düşer, dünyaya hoyratlığın egemen olduğunu düşünürdüm. Şimdi bunlar çok kısa sürüyor. Karar verene kadar.   Necdet Şen

Son Yorumlar

Doğudaki insanların işlerini kaybetme konusunda Batılılar kadar ürkek olmamalarının sebebi aile...
Erkal Duran - Doğulular, Batılılar, iş hayatı ve Kemal Tahir

Ben de Star gazetesi yazarı Yağmur Atsız'dan bir alıntı yapayım. Konuya çok...
Onat Dikici - Analar bir daha doğuruversin, ne olacak?

Hasan Celal Güzel ülkemizdeki siyasi sistem için iki başbakanlı sistem diyor. Biri...
Tuncer İnceoğlu - Analar bir daha doğuruversin, ne olacak?

'Analar daha neler dogurur' diyenlerin kanli elleri opuluyor bu memlekette. Kapitalizmin bir kez...
Umut Kalan - Analar bir daha doğuruversin, ne olacak?

Yakup Kadri'nin bu eseri Türk edebiyatının önde gelen gerçekçi romanlarındandır. Yazarın Ankara...
Güliz Aktuğ - Yaban

Mevlana Celaleddin-i Rumi demiş ki:...
Ali Sedat Çetinkoz - Çıplaklık ayıp mı yani?

Tüm Yorumlar

 Google Web   Derkenar  
 

Tasarım + Programlama: Sokak Kedisi   © 2000-2008   Tüm hakları saklıdır. Sitedeki yazılar yayıncının izni olmadan çoğaltılamaz, başka yayın organlarında ve internet sitelerinde kullanılamaz.

107