6 Eylül 2008 Cumartesi
Ali Türkan - 25 ocak 2007
"Babam Allah'la konuşurdu" dedi.
Biliyordum. O da bildiğimi biliyordu. Gülümsedim yalnızca. Hüzünlenmeye başlamıştı, farkındaydım. Ne zaman babasıyla başlasa, bi şeylere fena takmış demekti. Kalkıp Müslüm Gürses'ten İstanbul Sokakları'nı açtım. Evde epey kanserojen şarkı vardı nasıl olsa ve nasıl olsa, o şarkıları isteyecekti birazdan. Çay bardağındaki tekilaya bakıp "fena değilmiş" dedi. Şarkıyı da kastetmişti aynı zamanda.
Başka içki yoktu evde. Almanya'dan getirdiğim bir şişe tekila, biraz da anlamı kalmamış bir acıbadem likörü. "Siktir et, içelim! " dedim ama konuşmak için yanıyordu, biliyorum. Az konuşurdu ve yalnız benimle konuşurdu bazı şeyleri.
Kırk yıldır tanıyorduk birbirimizi. Kaç kere kopmuş, uzaklaşmıştık ama ne zaman buralara gelsem, ilk aradığım o olurdu. En yakınlarının, karısının, sevgilisinin bile bilmediği her şeyi bilirdim hayatındaki. Çapkındır da eşş'oğlusu! Kendi tanımıyla, "bi halta benzemez ama ağzı lâf yapan" bir adamdır. Ben, arada doğru bi şeyler söyleyebilme umuduyla pasa konuşurken, o iki cümleyle benim saatlerce konuşup anlatmayı beceremediğim şeyleri özetleyiverir. Severim. Sevilmez mi? "Allah'la konuşurdu" dediği babasının duvarda gördüğü beyaz fareleri birlikte kovaladık kaç kere. Na şu kadar veletlerdik o zaman. Meyhane dönüşü aynı yerde, aynı taşa takılıp düşerdi adam geceleri ve biz toplardık parçalarını.
Çocukluk, delikanlılık arkadaşım... Bir keresinde, "bizim semtin mafya babası bozuntusumsu bir şeyi"nin kız kardeşine yeşillenmişti de, hayatımızın en unutulmaz dayaklarından birini yemiştik kızın dokuz ağabeyinden. Burnunun yamukluğu ve kaşındaki yarık o günden kalmadır. Buna muştayla çakmışlardı, benim yüzümü tekmelemişlerdi yalnızca. Kanka kontenjanından ara dayağı yemiştim bi güzel. Sopayı yedikten sonra sürünerek yanıma gelmiş "öldün mü lan! " diye sormuştu. Ben de o meşhur fıkraya galat "başımı bir çevirebilsem, sorcam sana! " demiştim. Hâlâ kulaklarımda o gün attığı kahkaha. Kahkaha da değil, bir garip çınlamaydı çıkardığı, kırılmış dişlerinin arasından. Sonra da bayılmıştı zaten. Ben de bayılmıştım ya, erkekliğe krem sürmemek için söylememiştim bunu.
- Biliyor musun, o gün ben de bayıldım.
- Hangi gün?
- Hani sopa yemiştik ya birlikte.
- Hangisi?
- Parktaki be! Neydi o kızın adı?
- Ha biliyorum.
- Bok biliyorsun!
- Valla biliyorum oğlum! Söylediler.
- Ee, niye sözünü etmedin hiç?
Cevap yerine pis pis sırıttı yalnızca. Mizah anlayışına senin! Kıvranıp duruyordu, bi piçlik yapacaktı gene.
- Söyle, dedim, içinde kalmasın.
- Babama söylemişler bayıldığını.
- Kim söylemiş?
- Kimle konuşurdu harman kalınca, hatırlasana! Güvenilir kaynak oğlum.
Ben de sırıttım. "İyi adamdı Selim amca" falan diyecektim ama doğru olmazdı ki. O da yemezdi zaten. Pis herifin tekiydi babası. Her gece içip içip eve gelir, karısının, çocuklarının ağzını burnunu kırardı.
Arada içmeye tövbe edip evde oturunca da daha çekilmez olurdu. Altı ay kadar ağzına içki koymazdı ama daha ilk hafta, duvarda fareler görmeye, Allah"la konuşmaya veya birden yerinden kalkıp, Kıble ne tarafta bakmadan, namaz kılmaya başlardı. Tam "Kıble"sini şaşırmış" denen cinstendi.
Sanki ne düşündüğümü biliyormuş gibi,
- Sesi güzeldi ama, dedi.
Dayanamayıp bastım kahkahayı. O da güldü. Yalnız ikimizin bildiği ve yıllardır yaptığımız bir şakaydı bu.
İlkokuldayken, "babanızı neden sevdiğinizi yazın" diyerek kompozisyon ödevi vermişti öğretmen. Yan yana otururduk okulda. Uzanıp kâğıdına baktığımda, iki kelime vardı yalnızca: Sesi güzel.
Öldür Allah, başka bir şey yazamamıştı. Fırça yemesin diye "eve ekmek getirir" gibisinden bir şeyler eklemiştim defterini alıp. İkimiz de karnenin sol tarafı baştan aşağı pekiyi, sağ tarafı da orta olan öğrencilerdendik. Aynı anda bitlenir, berbere birlikte giderdik saçları kazıtmaya. Sonra da gazyağını basarlardı kafamıza.
Aynı Kemâlettin Tuğcu romanlarıyla büyürdük işte. Elimize geçen her şeyi okurduk. Ben Marmeladov'u severdim, o Raskolnikof'u ama ikimiz de Sonja'ya hastaydık. En çok da mavi damarlı beyaz bileklerine o asil ruhlu orospunun.
Kalkıp sobanın küllerini eşeledi biraz; sonra kaseti değiştirdi, bir türkü kaseti koydu. Tekilaları çakıp " ölürüm sevdiğim zehirim sensin / evvelim sen oldun ahirim sensin" kısmını birlikte söyledik. Olmuyordu böyle tekilayla. Alışmamış kıçta don durmuyordu.
- Rakı alalım mı?
- Alalım!
Bendeki para yetmiyordu. O da çıkarttı cebindekileri. Onun İstanbul'a dönüş parasını ayırdık. Bir büyük alırdık işte. Tekila, likör karıştırdık mı, keşkül gibi olurduk sabaha doğru.
Giyindik.
Bayat ekmekleri büyükçe bir yoğurt kabına koyup, biraz patates yemeğinin suyundan, biraz da süt döktüm üstüne. "Cimrilik yapma lan! " deyip, dolaptaki peyniri de koydu.
- Kahvaltıya zeytin yersin o zaman, dedim.
- Yemediğimiz şey sanki. Bizi hovardalık batırdı oğlum!
Çıktık, bir ayaz! İliğim dondu hemen. Köpeklerin mamasını verene kadar parmaklarımı oynatamayacak hâle gelivermiştim. Gene de, köpeklerle boğuştuk bir süre. Ben daha çok başlarını okşadım da o alt alta - üst üste yuvarlandı yerde. Bütün sürü havlamaya başladı. Bu da onlarla birlikte... Kucağındaki itin kulağını da ısırdı.
- Bırak lan hayvanı, deve! Dedim.
Sırıtarak kalktı ayağa.
- Avrupa bozmuş seni be! Yapmadığın şey sanki.
- Bozdu anasını satayım! Kimi bozmuyor ki? Buradakileri bile bozuyor.
- Vay, sosyal içerik ha!
- Asktirr lan!
Kakara kikiri gittik bakkala kadar. Bakkalın kafasını, ton balığının kaç ton çektiği konusunda sütlaç gibi karıştırıp eve döndük gene. Kaseti değiştirip onun deyimiyle, "Müzeyyen gibi bir şey", bir Bülent Ersoy kaseti koyduk.
Alışkanlıkla, "bu çarkı döndüreni s. Kelim! " deyip tokuşturduk kadehleri. Bu sefer ben sırıttım.
- Ne var?
- Peynir...
- Git al köpeklerin midesinden, cimri herif.
- Yok be, bir de kavun olacaktı yanına.
- Fava da seversin sen.
- Sevmem mi? Olmuşken, deniz börülcesi de olacak!
- Ben, sıcak midye dolması isterim baba! Şööle tereyağında kızarmış kalamar...
- Ortaya da bi salata yaptırcan!
- Ekmekleri de kızartsınlar anasını satayım! Parasıyla değil mi?
- Kalk patatesi ısıtalım.
- Tamam lan, yanına da zeytin yaptık mı...
- Bitmiştir mesele. Zaten bu patates acayip bi şey; ne niyetine yersen o oluyor.
- Muz değil miydi o?
- Muzdu. O zaman, patatesi muz niyetine yiyelim önce.
Bak, canım çekti şimdi. Midye çıkarırdık eskiden. Öyle, teneke üstünde pişeni en lezzetlisi olur. İyi yüzerdi bu hergele. Dünyanın her yerinde, mahalle çocuklarını yüzmelerinden tanır insan. Sudan sağ el yukarda, bir havalı çıkışı vardır kenar mahalle çocuklarının. Belki, her yazı deniz kenarında geçiren zengin çocuklarına ve onların "mektepli" yüzüşüne karşı uyarlanmış bir gösteriş şeklidir bu ama Brezilyalı bir serseride de görünce şaşırmıştım doğrusu.
Şu mayo ama her şeyden önce çıplaklık, güzel şeydir. Bir sınıfın diğeri üstündeki gösteriş tahakkümünü kaldırır ortadan. Kulacına güvenen, borazancı başı olur.
Saray Burnu'ndan suya atlar, avucunun içiyle "pat, pat! " diye sesler çıkartıp atardı kulaçlarını akıntıya karşı. "Hep akıntıya karşı yüzdün" gibisinden berbat ve ucuz bir felsefe yapacaktım az daha. Demek, tekila ve rakı karışımı, iyi bi şey değilmiş; toparlandım. Kalkıp kaseti değiştirdim gene. O da gözlerini kocaman açmış, bana bakıyordu. Nedenini ben de bilmiyorum ama gözlerimi kaçırıp,
- Kızın nasıl? Diye sordum.
Birden kayboldu. Nereye gitmişti bu oğlan? Şimdi buradaydı be! Yalnızca bir kâğıt duruyordu az önce uzandığı yerde. Açtım kâğıdı. İki satır bir şey:
Ben beceremiyorum bu hayatı. İkimiz de pek tanıyamadık babalarımızı. Bir gün, büyüdüğünde, kızıma nasıl bir adam olduğumu sen anlat lütfen.
Kalkıp acı badem likörünü açtım. Teypte Kazancı Bedih, "Garip Bir Kuştu Gönlüm" türküsünü söylüyor, saçma sapan bir kasabada sabah oluyor.
Gözlerim doldu okurken. Oysa ki duyguları doğuştan bağışlanmış biri sanır herkes beni. Ama söz konusu deli gibi bir tat veren dostluklar ve de babaysa... Ölüyorum... Ötesi yok
Asia - 19 Haziran 2008 (12:19)
Tanrım çok güzel yazıyorsunuz ağabey, klasiklerin çoğunu okudum bu yüzden yeni çıkan kitaplara yöneldim, fakat uzun zamandır şöyle gerçekten sevdiğim içimde hoş duygular uyandıran bir kitaba rastlamadım. Sizi daha bugün keşfettim, daha önce tanısaydım keşke, eski bir arkadaşı görmüş gibi duygulandım sevindim. Öyle esrik durumdayım ki anlatamam. Bu güzel makale ve hikayeleri yazdığınız için sonsuz teşekkür ederim. Acaba basılmış hiç kitabınız var mı, varsa beni bilgilendirirseniz çok sevinirim...
Uğur Kaya ~ 4 Eylül 2008 (23:05)
Sevgili Uğur, bu övgülerinizi keşke okuyabilseydi ama Ali Türkan artık hayatta değil. Basılmış bir kitabı da ne yazık ki henüz yok.
Derkenar ~ 5 Eylül 2008 (12:45)
Ali Türkan
Sevgili Uğur, bu övgülerinizi keşke okuyabilseydi ama Ali Türkan artık hayatta değil. Basılmış bir...
Derkenar - Sesi güzeldi
Tanrım çok güzel yazıyorsunuz ağabey, klasiklerin çoğunu okudum bu yüzden yeni çıkan kitaplara...
Uğur Kaya - Sesi güzeldi
Bir süre severek öğretmenlik yapmiş biri olarak bir kitapta okuyup anımsadığım şu sözü öğretmen...
Hatice Kizilirmak - Öğretmenin görevi üniformalı çocuk yetiştirmek mi?
Ellerinden öperim o doktorların. Benden yaşça küçük olsalarda!...
Yasemin Aydınlı - Örnek gösterilecek bir ilk yardım olayı
Saygıdeğer hocam, ...
Beta Tester - Bir doktordan mektup
Sevgili adaş, sözünü ettiğin zamanlarda aldığın Rol neydi?...
İlker Koçak - Kuş tüyü Vicdan
Adama sorarlar: “Bir hekim, hiç kendi hastasını tanımaz mı kardeşim?” Bir cerrah, kliniğine yatmış hastasını muayene etmiş, gerekli tetkikleri yap(tır)mış, ameliyat kararı vermişse, zaten o süreçte hastasını çok iyi tanıyor demektir. Sadece ameliyatı değil, hastasının diğer sistemik özelliklerini biliyordur.
Vahap Demir
Halk hem cumhuriyetten hem de serbest seçimlerden hoşlanmaktadır ve tepede işler nasıl giderse gitsin sabırla ve tevekkülle kendinin söz söyleyeceği günün gelmesini beklemektedir. Beklerken de herhalde keyif verdiğinden olsa gerek göbeğini kaşıyarak filân beklemektedir. Yazar
Ali Sedat Çetinkoz
Ramazan, sonuçta bir dinsel olaydır. Din deyince aklımıza ilk gelen şey nedir? Fatih Çarşamba: 50 yıldır karikatürüne aşina olduğumuz; peşinde dört tane kara çarşaflı kadınla yürüyen kurt dişli, koca tesbihli, kara sakallı bir adam! Bunlardan kurtulmamızın ilacı nedir? Laiklik! Laikliğin en katı savunucusu kimdir? TSK. Yazar
Murat Örem
Türkiye 30 Temmuz'da işi gücü bırakmış bir mahkeme kararını beklemiyordu. İnanın ki bu ülkede her şeye rağmen insanların çok büyük bir kısmı artık bu arkaik devlet oyunlarına dönüp bakmıyor bile. Onlar para pul hesabı yapmadan bir cana daha can katmanın çabasıyla, bir çocuğa daha iki harf öğretmenin çabasıyla gecesini gündüzüne katıyor. Mektup
Süheyla Apaydın
Türkiye'de gün geçtikçe bozulan bireysel ahlak nedeniyle kaybolan "saf insanlık", maalesef ilk önce kendini insanla uğraşan mesleklerde göstermektedir. Uğraşısı insan olan hekimin, bu bozulmadan kendini tamamen kurtarması, soyutlaması mümkün değildir. Mektup
Vahap Demir
Silgi ortasından delinerek boyuna asılmalı, böylece kaybolması önlenmeliydi. Muntazam kıyafetimizde görüntüyü bozan tek unsur boyunlara asılan silgilerdi. Tek parti döneminin üniform anlayışını sadece tek parti dönemi anlayışının ülkeye yaşattığı sefaletin delebiliyor olması kayda değer bir ironiydi. Yazar
Seyit Balkuv
Fakat, bu sefer de nereden geleceği belli olmayan arsız parazit esintiler, evrensel düşünmeye, hayatı sevmeye, fikr-i sabitleri yok etmeye uğraşan yelkenciye bunun bedelini ödetmek için can atar. Karşı ağırlıklarından azade olmak uğuna mücadele yeteneği körelmiş tekneyi bir o yana, bir bu yana yatırır, bir boş anını bulursa da batırıverir. Yazar
Ahmet Deniz Ölmez
Peki, bunca zamanın ardından -bunca yaşanmışlık ortadayken- biz insanlar, diğer Uzak Asyalarda; Ortadoğu'da, Balkanlar'da, Kafkaslarda, Afrika'da, kan kokusuna duyduğumuz iştahı ne kadar dizginleyebildik? Ve doğanın her alanında muktedir olan bizler, ne kadar dindirebildik kendi doğamızdaki "Barış" adlı ağlayan çocuğun gözyaşlarını? Yazar
İlker Tortop
Darbeyi alkışlayan, faşist sivilleri alkışlayan, zorbaları alkışlayan bu halkın vicdanı neresinde? Bizim güvenlikli sitelerde oturup, siyah camlı arabalarla gezmemiz; savaşa karşı olmamız, sokak hayvanlarına karşı olmamız, Avrupa Birliği'ni istememiz daha iyi bir ülke için yeterli değil sanırım. Yazar
Seyit Balkuv
Aslında üniversite diploması denen şey, ortak menfaatlerini korumak adına bir araya gelen diğer üniversitelilerin birbirine sokularak oluşturduğu ayrıcalıklılar kulübüne kabul pasaportunuzdur. Yoksa gerçek anlamda üniversite bitirmeniz sizi daha erdemli yapmaz. Yazar
Tasarım + Programlama: Sokak Kedisi © 2000-2008 Tüm hakları saklıdır. Sitedeki yazılar yayıncının izni olmadan çoğaltılamaz, başka yayın organlarında ve internet sitelerinde kullanılamaz.