22 Ağustos 2008 Cuma
Ali Türkan - 31 Ağustos 2005
Orta okula yeni başlamıştım galiba. Kitaplarını elimden düşürmediğim bir yazar vardı o sıralar.
Sık sık, Türkiye'de yazarın para kazanamadığından, ne zor koşullarda o kitapları yazdığından, başka ülkelerdeki yazarların kral muamelesi gördüğünden ama hâlbuki, ülkemizde öyle mi olduğundan yakınıp duruyordu.
Adama yollamak için ciddi ciddi para biriktirmiştim ama kısmet olmamıştı yollamak.
Yıllar sonra okuduğum bir röportajında, eski eşlerine bilmem kaçar, kız çocuklarına ikişer, oğlan çocuklarına da birer apartman dairesi bıraktığını, aslında bunu bile yapmayacağını ama Türkiye gibi sosyal koşulların zor olduğu bir ülkede, en azından bunu yapmak zorunda olduğunu falan anlatıyordu. Üstelik, yurt dışında okutmuştu işte çocuklarını.
Jeton, çıtonk diye düşmüştü.
Rahmetli dedem, tanıdığım en çalışkan insanlardan biriydi. Elli küsur yıl şoförlük yaptığı hâlde, dandik bir binanın giriş katında, 50 metrekare bir apartman dairesi alabilmişti emekli ikramiyesiyle. Yurtdışına hiç çıkmamış, uçağa hiç binmemişti. Her ayın yirmisine doğru, gazetelerin marjlarına "Eski Türkçe" yazıyla hesaplar yapar, ay sonunu getiremezdi bir türlü.
Geçim sıkıntısı yüzünden yakındığı olurdu ama işinden yakındığını hiç hatırlamıyorum. Cumaları camiye gider, dinlediği vaazın gazıyla, evde bi eser savururdu fakat acıtmazdı darbeleri. O zaman kızdığım o kavga - gürültünün, dedemin anlattığı "mesellerin", kişiliğimde önemli bir yeri olacağını nereden bilecektim.
Gerçi, dindar bir adam olmadım ama adam gibi olduğuna inandığım bir çok huyumu dedemden aldım sanırım.
Nüktedan bir adamdı. Meselâ, sabahları bizi uyandırırken hafifçe dokunur, sonra da "hişşt, Ali, ben uyandıralım diyorum, diğerleri uyandırmayalım diyor; sen ne dersin? " şeklinde espriler yapardı.
Zarif bir adamdı da. Ölüm döşeğinde, "ali'ye haber vermeyin, işinden izin alamaz, kavga eder; ekmeğinden olmasın çocuk" diyecek kadar inceydi.
Türkiye'nin yollarının çoğunda emeği olduğu hâlde, biz tanıyanlar da dört kolluya binince, kimse hatırlamayacak Halil Efendi'yi. Tarihe geçmeyecek. Hakkında araştırmalar yapılmayacak. Çok çok, "onlar" diye bir grubun içine itilip "asırda çok şey söylenecek" hakkında.
Ziyan olmasın diye, küflenmiş yemekleri bile yerdi. Sokakta ekmek parçası bulunca, üç kere öpüp alnına koyar, yüksekçe bir yere kaldırırdı. Tek seçtiği yemek, beş yıl askerliği boyunca her gün yediği mercimekti ama onda bile şikâyet ettiğini duymadım. Ömrünün son yıllarında tanıştığı ananası çok sevmişti.
Hepsi bu ve bu kadar. Halil Efendiler'in mutlaka anlatılması gerektiğine inandığım için, zamanı gelince anlatırım. Asıl mavraya geleyim.
Gazetede Haşmet'e hitaben yazılmış o yazıyı okumasaydım, bu mevzulara hiç bulaşmamayı düşünüyordum. Bu entel, kuntel, dantel ve kıymeti kendinden menkul seçkinler hakkında, söyleyebileceğim her şeyi söylediğimi düşünüyordum. Temcit pilavı gibi aynı şeyleri ısıtmanın da anlamı yoktu.
Biliyordum, biliyorduk işte! Dünyada, her şeye hakkı olduğuna inanan insanlar vardı. Bu belki de güzel bir inanç ama bunun içine terbiyesizlik hakkı da girince ve bu her şeye hakkı olduğuna inanlar, yalnızca kendileri ve benzerleri için bu hakkı isteyince, birkaç kelâm daha etmek de kaçınılmaz oldu. Sıkarsam, bağışlayın.
Nereden çıkacağımı tam bilmiyorum ama şuradan dalayım: İnsanı diğer canlılardan ayıran en önde özelliklerden biri de, kibri olsa gerek. Bu kibir yüzünden, bir canlıyı doğal ortamından koparıp hayvanat bahçesine tıkma, fıstık atma ve bununla böbürlenme hakkına sahip olduğuna inanır insan.
Yalnız diğer canlılara ettiği kesmez hızını; kendi türünden olanları da çeşitli sınıflara ayırır. Irk, millet, amele, okumuş, okumamış, zengin, fakir, bilinçli, bilinçsiz, şehirli, köylü, imânlı, imânsız ve daha nice sıfatlar bulur bunun için.
Hem Tanrı suretinde yaratıldığına inanır; hem de Tanrı adına kana bular o sureti. Her şeyi yok etme, tüketme hakkını bulur kendinde. Seçilmiş, seçkin olduğuna inanır. Bu inanç yüzünden, aslolanın hayat olduğunu gözden kaçırır çoğu zaman. Kendi varoluş biçiminden farklı olan her şeyi, bu seçkinlik mavrasının ardına sığınarak bastırır, ezer veya yok eder.
Yarattıklarını her fırsatta tehdit eden kibirli bir Tanrı'nın, o kibrini küstahlık derecesine taşıyan kuludur, seçkin olduğuna inanan insan.
Oysa, kör nefsinin tutsağı, kovulduğu Cennet'e geri dönmek için didinen bir zavallıdır. Hem, bir atın kıçına konmuş sineğin yellenmesi kadar önemi olduğunu bilir bu âlemde; hem de bir eşinin daha bulunmadığını.
Evrende tek ve benzersiz olduğunu bilmek yetmez ona. Bunun onayını başkalarından almak için uğraşır hayatı boyunca. Bu onayı, o başkalarını solladığı derecede aldığına inanır ancak.
Kafasının içindekilerden, bacaklarının arasındakine kadar her şeyi pazarlayarak yapar bunu. Taşıdığı çuldan, iri göğüslerine; boyundan posundan, yaptığı işe, yeteneklerine; dudaklarına sürdüğü boyadan, önünde diz çöktürdüğü erkeklere, "domalttığı" kadınlara, cüzdanındaki paradan, bilek gücüne kadar her şeyi kullanarak, adı konmamış bir yarışta öne geçmeye çalışır.
Sevgi diye tanımladığı ve bunun için binlerce cilt yazı yazdığı şey, cilâ atılmış bir bilek güreşinden öteye geçmez çoğu zaman. "Gerçek" sevgiyi bulduğuna inananlar bile, sevdiklerinden yansıyan kendi görüntüleriyle meşguldür aslında. Sevmenin, sevebilmenin mutluluğundan çok, sevilip sevilmediklerinin şüphesiyle yaşarlar.
Şanslı olan, hayatının bir evresinde kendini toplar, sayıyla kendine gelir ve ayrılır bu yarıştan. Biyolojik bir varlık olmanın ötesine geçip "adam" olmaya gayret eder. Doğruyu, güzeli aramaya başlar. Yarışanların kaldırdığı tozdan bunalır; kendine, nefes alabileceği bir hava kabarcığı yaratmaya uğraşır. Huzur arar.
Şanssız olan, devam eder yarışa. Kibir ve küstahlığıyla, diğer yarışçıları dirseklemeye devam eder. Yarışmacı arkadaşlara başarılar diler ama kazanmak için oradadır tabiî.
Sık sık tökezler, toza bulanır, örselenir. Ruhu kanar. Özgüvenini de, kendine duyduğu saygıyı da yitirir. Sığınacağı kaleler, yarış pistinin geçilen kısmında kalır zamanla. Kibri yüzünden, başkalarının yarattığı hava kabarcıklarına da sığınamaz. Küstahlığı yüzünden, ağzına geleni söyler o başkalarına. İyice ekşir. Tanrı'sına tükürdüğünü düşünerek, aynadaki aksine tükürür.
O kadar tükenir ki, kendi bildiğinden farklı her yaşam tarzına, kendi onayladığının dışındaki her şeye düşman olur. Çoğu zaman, kendini savunamayacak durumdaki insanların, onun şansına hiç sahip olmamış insanların bile üstüne basarak ve onları suçlu ilan ederek, seçkinliğinin onayını almaya çalışır. Küstahlığıyla dibe vurur (Küstahlık, insanın kendi yüzüne tükürmesi, tükenmesidir. Her önüne geleni sokan bir arı, evine bal taşıyacak zamanı bulamaz tabiî).
Tükenen insan, pek belli etmese de, adam olma şansının da o yarış pistinde kaldığını bilir. Seçkin olabilme adına ödediği en ağır bedelin bu olduğunu da... Adam'a tahammül edemez bu yüzden. Adam neyin yanındaysa, o onun karşısında olur.
Terbiyesizliğini meşru kılacak, şehirlilik, okumuşluk, Fransız şansonlarını dinlemek, şaraptan anlamak, mayoyla denize girmek ve hatta, o kara kalabalığa göre Batılı olmak gibi stepne tanrılar yaratır kendisine. Yalnız bu tanrıların kullarıyla sürer yarışı.
Kirlidir. Suçu olmayan, hatta "kurban" sayılabilecek insanları hedef göstermesi, aşağılaması, kendi kirini örtme gayretinden başka bir şey değildir. Ne kadar çok şeyi kire bularsa, kendi kirinin biraz daha gürültüye gideceğini öğrenmiştir. Zaten, nerede ve kime susacağını; nerede ve kimi gürültüye getireceğini çok iyi bilir.
Lâf veya ajite olsun diye değil, gerçekten acınacak bir varlıktır. Ne göğüsleyeceği bir ip kalmıştır yarışında, ne de yarışın tadı. Yanındakilerle patinaj yapıp bunu ilerleme sanmakla ve dirseklediklerinin kanlar içinde yere serilmesini de hayatın gerçeği, oyunun kuralı bellemekle geçer ömrü.
Nihayet, siyah camlı gözlük takmış birilerinin katıldığı cenaze töreninde, birkaç yıl sonra kimseyi ilgilendirmeyecek yarışı son bulur.
Buradan da çıkayım.
Dedem ve onun gibi nice insan, yollar, evler yaptılar, ağaçlar diktiler, ekmek pişirdiler. Kısaca, yaşadığımız bu dünyayı ve nimetlerini yaratıp göçtüler bu dünyadan. Ne minnet, ne de saygı gördüler bu yüzden. Ayın sonunda borçlu çıkmama ve çocuklarını ziyan etmeme karşılığı, koca bir ömrü harcayıp seçkinlere hizmet ettiler.
Toptan bir yargıyla kara kafalılar, lümpenler diye yargılanan bir çok insan da, benzer işler yapıyorlar bu dünyada (Lümpen, sosyalist terminolojinin talihsiz ifadelerinden biridir; paçavra demektir). Şu, donla denize giren adam, bir inşaatta beton döküyordur belki. Yanındaki, soğuk demir ustasıdır. Mangal yapıp ortalığı dumana boğan o "kıllı", bütün bir haftanın yorgunluğunu, çoluk çocuğuyla piknik yapıp atmaya çalışan bir balıkçı olabilir.
Atın kıçında yellenen o sineğin bile, tüm evrenin işleyişinde vazgeçilmez bir rolü varken, meselâ yazar olmak gibi gene o rollerden birine sahip olma durumu, bir insanı, diğerlerine göre nasıl seçkin yapabilir? Bir şeyler yazan insan, ekmek pişiren gibi, görevini yapan insandır; ne eksik, ne fazla.
Balığın yanında beyaz şarap içmek türünden aptalca bir yemek kültürünü bilmemek; Fransız şansonlarının adını bile duymamış olmak; Taviani Biraderler hakkında ahkâm kesememek; Picasso'nun Mavi Dönem tablolarını diğerlerinden ayırdedememek; köylerde piyano yerine daha yerli müzik aletleri çalmak falan, hadi "eksikliktir" diyelim (ki demem tabiî) ama insanlar bunları bilmiyor diye onlara hakaret etme ve kendini bir halt sanma hakkını kendinde bulmak, küstahlıktır (Aynı şekilde, "yumurta kırmayı bile bilmem" de hayatta bir eksikliğe işarettir ama yumurta kıramayanları linç etmeye kalkana rastlamadım pek).
Seçkinlik (İlle gerekliyse), insanın eğitimiyle, cukkaladığı paralarla, para kazanmak için yaptığı işle değil, erdemleriyle ve koyduğu manzarayla belirlenmesi gereken bir şeydir.
Galatasaray Lisesi ve Boğaziçi Üniversitesi mezunu olduktan sonra reklâmcılık yapmış, ardından da yazı yazdığı dergilerde, gazetelerde hep güçlünün tarafını tutmuş, halkını aşağılamış birini seçkin yapan özellikler nelerdir, bilemiyorum. Ben, çok az insanın sahip olduğu olanakları kullanıp kendinden başka kimseye hayrı dokunmamış bir adam görüyorum. Seçkinliğini ve garibana saldırma hakkını bunlardan alıyorsa insan, diyecek bir sözüm de kalmıyor.
Her seçkin'in ardından, "kıymet bilmeyen halk" diye ötekilerin yerden yere vurulmasını; dünyanın bütün nimetlerinden faydalanmış ve karşılaştırıldığı zaman, bunun için de pek emek sarfetmemiş birilerinin, boyuna yakınmalarını; ötekilere "yüzde altmışı aptaldır" dedikleri hâlde, kastları tarafından hâlâ solcu diye pazarlanmalarını ve bu türden nice şeyi anlayamıyorum.
Hesapta aydın sorumluluğu adı altında, insanların uçkuruna karışıp kaç çocuk yapmaları gerektiğini bile dikte etmelerini de anlamıyorum o seçkinlerin.
Bu kadar şeyi anlayamadığıma göre, hıyarlık bende sanırım. Hıyarca bi lâf daha edeyim o zaman: Zengin diktiğiyle, fakir s... ..
Eyvallah!
Ali Türkan
En sonda masonların ayrımcılık yaptıklarını belirtirken bazı örnekler vermişsiniz, bedensel...
Selami Güneyler - Amerikan Dolarında Mason Simgeleri
Arthur Miller'in Satıcıın Ölümü adlı eseri bir tiyatro yapıtıdır. Öncelikle. Ama bunun...
Cüneyt Uzunlar - Ayrıcalıklılar kulübü üniversite
Sevgili Necdet Cumhuriyet'te yazdiginiz zamanlari hayal meyal hatirliyorum. Gozden irak olan...
Cihat Sahinkaya - Uğur Mumcu
Değerli necdet şen (yazım kurallarına uymayacağımı peşinen söyliyeyim) o malûm gazetenin sıkı bir...
Emin Turan - Uğur Mumcu
Bugün kullandığımız birçok teknolojiye zemin hazırlayan, birçok bilimsel buluşun ve dünyaca kabul...
Ahmet Ardal - Ayrıcalıklılar kulübü üniversite
Çocuk sağlıklı doğmaz. Hayatı boyunca sağlıklı olmaz. “Ben ona kiviyle ıstakozu püre yapıp yedirdim,” değil. Senin karnında dokuz buçuk ay boyunca beslenmesi doğru dürüst ŞART! ŞART! ŞART! Ve hiç bir şeyle bunun: bu sürenin/anne karnı koşullarının telafisi mümkün değil.
Seyit Balkuv
Fakat, bu sefer de nereden geleceği belli olmayan arsız parazit esintiler, evrensel düşünmeye, hayatı sevmeye, fikr-i sabitleri yok etmeye uğraşan yelkenciye bunun bedelini ödetmek için can atar. Karşı ağırlıklarından azade olmak uğuna mücadele yeteneği körelmiş tekneyi bir o yana, bir bu yana yatırır, bir boş anını bulursa da batırıverir. Yazar
Ahmet Deniz Ölmez
Peki, bunca zamanın ardından -bunca yaşanmışlık ortadayken- biz insanlar, diğer Uzak Asyalarda; Ortadoğu'da, Balkanlar'da, Kafkaslarda, Afrika'da, kan kokusuna duyduğumuz iştahı ne kadar dizginleyebildik? Ve doğanın her alanında muktedir olan bizler, ne kadar dindirebildik kendi doğamızdaki "Barış" adlı ağlayan çocuğun gözyaşlarını? Yazar
İlker Tortop
Darbeyi alkışlayan, faşist sivilleri alkışlayan, zorbaları alkışlayan bu halkın vicdanı neresinde? Bizim güvenlikli sitelerde oturup, siyah camlı arabalarla gezmemiz; savaşa karşı olmamız, sokak hayvanlarına karşı olmamız, Avrupa Birliği'ni istememiz daha iyi bir ülke için yeterli değil sanırım. Yazar
Seyit Balkuv
Aslında üniversite diploması denen şey, ortak menfaatlerini korumak adına bir araya gelen diğer üniversitelilerin birbirine sokularak oluşturduğu ayrıcalıklılar kulübüne kabul pasaportunuzdur. Yoksa gerçek anlamda üniversite bitirmeniz sizi daha erdemli yapmaz. Yazar
Ahmet Deniz Ölmez
Kimseye, vicdanının kabul etmediği bir iş zorla yaptırılamaz. Bu, çok ilkel ve çağdışı bir yöntemdir. Bugün, inançlı bir kişiye, "inanma!" baskısı yapmak ne kadar despotça ise, silahı, savaşı, öldürmeyi kabullenmeyen kişiye, silah verip, savaşa gönderip, "öldür" demek de, o kadar despotça ve saçmadır. Yazar
Ali Sedat Çetinkoz
Ne yazık ki ok yaydan çıkmıştır. Toplum mühendisleri veya zamane derebeyleri, kendilerinin istediği biçimde bir teba asla yaratamayacaklardır; hem de medyaları, köşe yazarları ne kadar uğraşırsa uğraşsın. Nasıl herkes fötr şapka takmıyorsa, köylüler piyano çalmıyorsa, birileri de bilek kalınlığında yapmaya devam ederek, en yüksek makamlara kadar geleceklerdir. Bu bir popülizm değil, görünen gerçektir. Yazar
Seyit Balkuv
Kimbilir, çatışmalarla ve gerilimlerle dolu hoşlanmadığımız ruh hallerimizi ve hatta hastalıklarımızı kendimizle hesaplaşma ve kendimizi anlama yolunda birer fırsat olarak görebilir miyiz? Sağlığımızın bozulmasına yok açan etkenleri oturup anlamaya çalışmak, bu şekilde hastalıklardan kurtulmak, kurtulamasak da hastalıklarla bile barışık yaşamak çok mu gerçek dışı bir yaklaşımdır? Yazar
Ahmet Deniz Ölmez
Otobüsten inerken de çatışma had safhadadır. Tek kişilik iniş koridorundan, beş kişinin aynı anda inmeye çalışması ister istemez bir sıkışıklığa sebep olmaktadır. Günün sonunda, bu mücadelelerin içinde eriyen savaşçı, indiğinde, yaşadıklarının tamamını içeren böyle bir metin alır eline. Yazar
Ali Sedat Çetinkoz
Travma nedir, travma resimleri, travma videoları... "Aşkın bir travmaydı sevgilim" şarkısı; bedava indir, melodisini cep telefonuna yükle! Yetmedi, kesmediyse sıfır altı seviyeli forumlarımıza gel, birbirimize birinci cümleden sonra duyulmamış sofistike küfürler edelim; karşılıklı bayrak gösterip tehditleşelim. Yazar
Tasarım + Programlama: Sokak Kedisi © 2000-2008 Tüm hakları saklıdır. Sitedeki yazılar yayıncının izni olmadan çoğaltılamaz, başka yayın organlarında ve internet sitelerinde kullanılamaz.