6 Eylül 2008 Cumartesi
Ali Türkan - 4 Mayıs 2004
Yığınla soru var kafamda. Burada, inzivamda, kendi kendime yanıtlar bulmaya çalışıyorum.
Mac Carthy dönemindeki komunist ve öteki avında epey acar bir şekilde uğraşmış Walt Disney'in kurduğu Disney Stüdyolarında çalışanlar, Aleaddin'in Lâmbası adlı masalı, Aladin adıyla çizgi film hâline getirirken, çocukluğumun içine nasıl tükürdüklerini biliyorlar mıydı acaba?
O çizgi filmdeki bütün kötü adamları Arap aksanıyla İngilizce konuşturup öteki'ni hayasızca tarif eder ve bu "havlu kafalılar"ın gebertilmesini meşrulaştırken, çocukların kafasına neleri yerleştirdiklerini veya benzeri çizgi filmlerle kafalarına aynı şeylerin yerleştirildiği Amerikalı çocukların, Iraklı esirlere süpürge sapıyla "tecavüz edeceğini" biliyorlar mıydı?
Şöyle bir soru da var:
Steven Spielberg mi sinemadan anlar, ben mi?
Bu soruyu arkadaşlarımın arasında sorsam, sopa bile yerim herhalde. İyi de, o sinemadan anlıyorsa, Er Ryan'ı kurtardığı filmin sonunda, Ryan moruğunu göklerde dalgalanan Amerikan bayrağına neden selâm verdirir ve güzelim filmin içine eder?
Ticarî kaygı mı? Herif paraya para demiyor be! Hem o sahne olmasa, o film satmayacak mıydı yani?
Bir de şöyle bir soru sorayım:
"Noam Chomsky...", medya için, "çağımızın en büyük tehlikesi" derken, ne düşündü acaba?
Atom bombası, tank, uçak, uzaylılar, patlıcan kızartması falan değil de neden medya?
Okumuş adam, vardır bi bildiği.
Tam burada sözü bağlayıp sadede gelmek istedim ama uzun zamandır kimselerle bu mevzuları konuşmadığımdan olsa gerek, klavye ishali olmuşum, cır cır gidiyor işte.
Gene de kısa tutmaya çalışayım da hafakanlar basmasın okurken.
John Boy 'un çocukları büyüdü ve bugün dünyayı onlar yönetiyor. Bir yandan hayran oldukları ve sorgulamaya pek de gerek görmedikleri bir düzenin içinde yaşıyor, diğer yandan o düzenin dünyada nelere neden olduğunu görüyorlar.
Yaşadıkları ülkede, aykırı bir ses olmadığı için, öteki'ni o ülkenin ve din mertebesine yükselttikleri demokrasi denen sistemin dışında arıyorlar.
Üst insan olduklarına inandıkları ve refah toplumuna taptıkları için, dünyada olan her şeyi de pro /kontra ikileminde ve kendilerini ilgilendirdiği kadar merak ediyorlar.
Bu refahın ellerinden gitmemesi için de her şeyi yapıyorlar.
Yaptıklarının başında da, dünyayı kendilerine benzetmek geliyor. Diyarbakırlı bir çocuğun, durduk yerde meselâ Nike marka bir ayakkabı istemesi mümkün olmadığından, Diyarbakırlı da Amerikan kasabalısı gibi düşünecek ve "wooouw, haaarika aaabi ya, oha oldum yani!" şeklinde konuşacak hâle getiriliyor. Bu yüzden dünyanın her yerinde, küreselleşme ve refah toplumu olabilme adına, yerel değerler hızla erezyona uğratılıyor.
Nike giyen bir Diyarbakırlı'nın, Mekap giymeyeceği ve Mekaplılar'dan olmayacağı gerçeği de, bazı yerel yönetimlerin işine geliyor netekim.
Medya, bu "benzetme" işini şevkle üstleniyor ve dünyanın her yerindeki Diyarbakırlı gençlere, her fırsatta bayrağına selâm verebilecekleri bir berikiler ülkesi yaratıyor. Berikiler'den olmayanların, mutlaka öteki olacağı ve öteki'nin de cezalandıralacağı gerçeğini gencecik kafalara incekşın ediyor. "Vats goin ap meeen...", Trabzon'da, Çorum'da ve bizim aşağı mahallede "n'aaber moruk" oluyor.
Bu bataklığı tamamen eline geçirmiş kapitalistler, şiddet uygulayıp tüketicinin huzurunu kaçırmak yerine, ellerine geçirdikleri bu gücü, özellikle öteki'nin tanımını yapmak ve öteki olunmasına engel olacak korkular yaymak için kullanıyorlar. Ancak bu korkuları yayan ve öteki'nin üstüne "cesaretle" giden elemanlar medyada yer bulabiliyor.
Medya, dünyanın her yerinde, tektipinsan yaratmanın ve "tehlikeyi" doğmadan önce boğmanın en önemli aracı oluyor.
Aynı sistemle çalışan "bizim" medyamız da, aynı görevi büyük bir şevkle üstleniyor.
Her fırsatta, üst insan'ın tanımı yapılıyor.
Boy pos, kalça çeperi, bel inceliği, burun şekli, şu giysiler, bu yemekler, konuşulacak mevzular, izlenecek filmler, okunacak kitaplar (pardon, okunmasa bile satın alınacak kitaplar) ve daha neler neler.
Tıpkı, Hitler'in çalışamayacak engellileri yok etmesindeki gerekçeler gibi, tüketim gücü olmayan, bir lokma bir hırkaya razı olan ve medyanın "tüket" buyruğuna itiraz eden herkes "eveeat çok bışırılaaa" tanımının dışında olmak gibi bir gerekçeyle, dünyanın her yerinde ötekidir ve öldürülmese bile, tecrit edilmelidir artık. Tek fark, Hitler'in faşist, diğerlerinin demokrat olmasıdır.
Dil'ini değiştirememiş ve hâlâ kapitalist, faşist, komprodor falan gibi "bir dönemin" kavramlarını kullanan veya bütün içtenliğiyle "kahrolsun faşizm" diye bağıran biri de "dinozor, aptal, sığ" türünden bir öteki'dir.
Bukowski'ye hayran olunacak ama daha kendi pazarını yaratmamış, aslında böyle bir niyeti de olmayan biri, büyüdüğü yerlerin, kendi kültürünün dilini kullanmaktan başka bir şey yapmadığı hâlde, argo kullanmakla "suçlanacak" ve normlara uymak istemediği için, öteki sayılacaktır tabii.
Romanı meta haline getirmiş, devletin ve piyasa ekonomisinin bütün olanaklarını kullanarak satış yapan bir yazar hakkında "beğenmiyorum" demek de saldırganlık, kıskançlık falan ve bunu yapan da öteki olacaktır.
Pazar, cilâsını çizmek isteyen herkesi susturmak için ve her nabza göre bir şerbet bulacaktır.
Artık bizde de, milletin başka derdi yokmuş veya şu kadar insan açlık sınırında yaşamıyormuş gibi, TV'lerde, gazetelerde, dergilerde salınan beyaz gömlekliler, "sağlıklı" bir üst insan tanımı yapacaktır.
Böylece, tatlı yemekten, kırmızı et ziftlenmekten, spor yapmamaktan, sigara içmekten hiç şikâyeti olmayan insanlar, her kebap yediklerinde, keşküle kaşık çaldıklarında, dördüncü kata çıkıp da nefes nefese kaldıklarında veya kahvenin yanında kız gibi bir cigara tüttürdüklerinde, "ulan acaba geberecek miyim?" kaygılarıyla keyfinin içine edilen insanlar olacaktır.
Sağlığın en önemli koşullarından biri olan "kendinden hoşnut olma durumu" da, hesapta sağlığımızdan sorumluymuş gibi görünen ama aslî görevleri tüketici şeklini belirlemek olan bazı meslek erbabı sayesinde ters köşeye yatırılıcaktır elbette.
(Gerçi medyanın yarattığı uzmanlardan değilim ama gene de bir hayat uzmanı olarak söyleyebilirim ki, gebereceğiz. Tahıl da kurtarmayacak bizi, yağı alınmış sütler de, sigara içmediğimiz için seksen yaşında olimpiyatlara katılacak kadar güçlü ciğerlerimiz de.
Gebermeden önce de, burnu biraz iri, kalçaları geniş, boyu kısa, kilosu fazla, gözleri kahve rengi, dudakları ince, göğüsleri ufak diye bunalan, intiharı düşünen, en nihayet estetik ameliyat olarak veya spor adı altında kendine işkence ederek öteki olmaktan kurtulan ama gerçekten intihar eden sıkıcı bir sürünün arasında yaşayacağız.)
Sigara içen ve akciğer kanseri olan herkes, biraz daha korkutacak bizi. "Acaba bu adamın oturduğu sokak çok dardı da egzoz dumanlarında bir yoğunluk mu vardı?" veya "evinin yakınlarında, havaya sağlığa zararlı gazlar salan bir fabrika mı vardı?" gibi basit soruların yanıtlarını hiç öğrenemeyeceğiz.
Ya da biraz fırlamalık yapıp "rahim kanseri de puro içen kadınlarda mı olur?" diye soramayacağız. Zaten, bunları da merak etmeyeceğiz. "İyi de kardeşim, dedem doksan altı yaşına kadar günde dört paket sigara içti" dediğimizde de çoktan tektipinsanlaşmış dostlarımız susturacak bizi. Burnumuza rakamlar dayatılacak, istatistikler saçılacak.
Sonra bir gün, biri çıkacak ve "sokaklarda da sigara içmek yasak" diyecek. Sürünün dışına atılmamak için de en çok, sigara içenler, ellerindeki naylon poşetleri oflaya puflaya arabalarına yüklerken, "aaa tabii canım, başkalarını zehirlemeye ne hakkımız var" diyecek.
Kırk katır mı, kırk satır mı tarzı anketlerden (pardon bilimsel araştırmalardan) sonra, "bakın hâlâ bu memlekette kırk satır isteyenler var" çemkirmelerine maruz kalacağız.
Yoruldum. Bunları ve bu Amerikan kasabasında öteki olmayı göze alamıyorum artık.
Yarından itibaren perhize ve spora başlıyor, sigarayı bırakıyor, günde iki litre su içiyor, kırmızı etten tamamen vazgeçiyor, çapkınlığı bırakıyor, çok çok günde bir kadeh kırmızı şarap içiyor, öfkelenmiyor, öfkelensem bile sözlerimi bol bol "tenzih ederim"lerin arkasına saklıyor, saldırgan sayılmamak için kimseyi eleştirmiyor, kendimi Uzak Doğu mistizmine veriyor, ölmüş holding patronlarının arkasından sevgi dolu yazılar yazıyor ve insanlığa faydalı bir birey olmanın tüm koşullarını yerine getiriyorum.
Bu durumda adımın ali veya James olmasının hiç bir önemi kalmadığından, helvada da bol kalori, şeker, doymamış yağ, kıl, tüy, yün, orlon, perlen olduğundan, tüm sevenlerimi, cenazemde çavdar ekmeği yemeye bekliyorum.
Hep beraber, Hitler'in bize bakan gözlerinin az üstündeki perçemiyle dalga geçer, saçlarını arkaya taraması gerektiğini anlatırız ona. Çünkü, o modası geçmiş kese kâğıdı, hiç birimizle baş edemez artık.
Ya da tavan arasına, ötekiler'in yanına çıkıp, tırnaklarımın arasındaki kirden de, göbeğimden de, bir türlü para sahibi olup da yaptıramadığım dişlerimden de utanmamayı öğreneceğim. Ve bir gün, kendi seçtiklerini yaşamış bir ben olarak öleceğim.
En güzeli, biraz maçam sıksa, tüfengi alıp vuruşa vuruşa çekileceğim dağlara.
Zirveye varınca da elimi kulağıma atıp
"kiiiime kin ettin de giydin allarımayasına dayanacağım.
aaakin iken ırak ettin yolları"
"Ceymis Simpincinsın...", Earl of Yalova (deermişiiiim).
Sevgili ali ağbi seni seni nekadar sevdiğimizi zaten bilen biliyor ama bu genc yaşında seni kaybetmek bize ağır geldi be ağbi seni her zaman kalbimizde saklayacağız sonsuz sevgilerle orada rahat uyu ağbi hoşcakal.
Ahmet Altug - 5 Ocak 2008 (20:59)
Çölde rastladığımız o güzel vahalardan biriydiniz. Güzel türkçenizi, sımsıcak anlatımınızı çok özleyeceğiz. Çok üzgünüm, yazılarınızdan hissetiğim o güzel sevgiyle anıyorum sizi.
Binnaz Özgüven - 6 Ocak 2008 (11:42)
Ali Türkan
Sevgili Uğur, bu övgülerinizi keşke okuyabilseydi ama Ali Türkan artık hayatta değil. Basılmış bir...
Derkenar - Sesi güzeldi
Tanrım çok güzel yazıyorsunuz ağabey, klasiklerin çoğunu okudum bu yüzden yeni çıkan kitaplara...
Uğur Kaya - Sesi güzeldi
Bir süre severek öğretmenlik yapmiş biri olarak bir kitapta okuyup anımsadığım şu sözü öğretmen...
Hatice Kizilirmak - Öğretmenin görevi üniformalı çocuk yetiştirmek mi?
Ellerinden öperim o doktorların. Benden yaşça küçük olsalarda!...
Yasemin Aydınlı - Örnek gösterilecek bir ilk yardım olayı
Saygıdeğer hocam, ...
Beta Tester - Bir doktordan mektup
Sevgili adaş, sözünü ettiğin zamanlarda aldığın Rol neydi?...
İlker Koçak - Kuş tüyü Vicdan
Adama sorarlar: “Bir hekim, hiç kendi hastasını tanımaz mı kardeşim?” Bir cerrah, kliniğine yatmış hastasını muayene etmiş, gerekli tetkikleri yap(tır)mış, ameliyat kararı vermişse, zaten o süreçte hastasını çok iyi tanıyor demektir. Sadece ameliyatı değil, hastasının diğer sistemik özelliklerini biliyordur.
Vahap Demir
Halk hem cumhuriyetten hem de serbest seçimlerden hoşlanmaktadır ve tepede işler nasıl giderse gitsin sabırla ve tevekkülle kendinin söz söyleyeceği günün gelmesini beklemektedir. Beklerken de herhalde keyif verdiğinden olsa gerek göbeğini kaşıyarak filân beklemektedir. Yazar
Ali Sedat Çetinkoz
Ramazan, sonuçta bir dinsel olaydır. Din deyince aklımıza ilk gelen şey nedir? Fatih Çarşamba: 50 yıldır karikatürüne aşina olduğumuz; peşinde dört tane kara çarşaflı kadınla yürüyen kurt dişli, koca tesbihli, kara sakallı bir adam! Bunlardan kurtulmamızın ilacı nedir? Laiklik! Laikliğin en katı savunucusu kimdir? TSK. Yazar
Murat Örem
Türkiye 30 Temmuz'da işi gücü bırakmış bir mahkeme kararını beklemiyordu. İnanın ki bu ülkede her şeye rağmen insanların çok büyük bir kısmı artık bu arkaik devlet oyunlarına dönüp bakmıyor bile. Onlar para pul hesabı yapmadan bir cana daha can katmanın çabasıyla, bir çocuğa daha iki harf öğretmenin çabasıyla gecesini gündüzüne katıyor. Mektup
Süheyla Apaydın
Türkiye'de gün geçtikçe bozulan bireysel ahlak nedeniyle kaybolan "saf insanlık", maalesef ilk önce kendini insanla uğraşan mesleklerde göstermektedir. Uğraşısı insan olan hekimin, bu bozulmadan kendini tamamen kurtarması, soyutlaması mümkün değildir. Mektup
Vahap Demir
Silgi ortasından delinerek boyuna asılmalı, böylece kaybolması önlenmeliydi. Muntazam kıyafetimizde görüntüyü bozan tek unsur boyunlara asılan silgilerdi. Tek parti döneminin üniform anlayışını sadece tek parti dönemi anlayışının ülkeye yaşattığı sefaletin delebiliyor olması kayda değer bir ironiydi. Yazar
Seyit Balkuv
Fakat, bu sefer de nereden geleceği belli olmayan arsız parazit esintiler, evrensel düşünmeye, hayatı sevmeye, fikr-i sabitleri yok etmeye uğraşan yelkenciye bunun bedelini ödetmek için can atar. Karşı ağırlıklarından azade olmak uğuna mücadele yeteneği körelmiş tekneyi bir o yana, bir bu yana yatırır, bir boş anını bulursa da batırıverir. Yazar
Ahmet Deniz Ölmez
Peki, bunca zamanın ardından -bunca yaşanmışlık ortadayken- biz insanlar, diğer Uzak Asyalarda; Ortadoğu'da, Balkanlar'da, Kafkaslarda, Afrika'da, kan kokusuna duyduğumuz iştahı ne kadar dizginleyebildik? Ve doğanın her alanında muktedir olan bizler, ne kadar dindirebildik kendi doğamızdaki "Barış" adlı ağlayan çocuğun gözyaşlarını? Yazar
İlker Tortop
Darbeyi alkışlayan, faşist sivilleri alkışlayan, zorbaları alkışlayan bu halkın vicdanı neresinde? Bizim güvenlikli sitelerde oturup, siyah camlı arabalarla gezmemiz; savaşa karşı olmamız, sokak hayvanlarına karşı olmamız, Avrupa Birliği'ni istememiz daha iyi bir ülke için yeterli değil sanırım. Yazar
Seyit Balkuv
Aslında üniversite diploması denen şey, ortak menfaatlerini korumak adına bir araya gelen diğer üniversitelilerin birbirine sokularak oluşturduğu ayrıcalıklılar kulübüne kabul pasaportunuzdur. Yoksa gerçek anlamda üniversite bitirmeniz sizi daha erdemli yapmaz. Yazar
Ahmet Deniz Ölmez
Kimseye, vicdanının kabul etmediği bir iş zorla yaptırılamaz. Bu, çok ilkel ve çağdışı bir yöntemdir. Bugün, inançlı bir kişiye, "inanma!" baskısı yapmak ne kadar despotça ise, silahı, savaşı, öldürmeyi kabullenmeyen kişiye, silah verip, savaşa gönderip, "öldür" demek de, o kadar despotça ve saçmadır. Yazar
Ali Sedat Çetinkoz
Ne yazık ki ok yaydan çıkmıştır. Toplum mühendisleri veya zamane derebeyleri, kendilerinin istediği biçimde bir teba asla yaratamayacaklardır; hem de medyaları, köşe yazarları ne kadar uğraşırsa uğraşsın. Nasıl herkes fötr şapka takmıyorsa, köylüler piyano çalmıyorsa, birileri de bilek kalınlığında yapmaya devam ederek, en yüksek makamlara kadar geleceklerdir. Bu bir popülizm değil, görünen gerçektir. Yazar
Seyit Balkuv
Kimbilir, çatışmalarla ve gerilimlerle dolu hoşlanmadığımız ruh hallerimizi ve hatta hastalıklarımızı kendimizle hesaplaşma ve kendimizi anlama yolunda birer fırsat olarak görebilir miyiz? Sağlığımızın bozulmasına yok açan etkenleri oturup anlamaya çalışmak, bu şekilde hastalıklardan kurtulmak, kurtulamasak da hastalıklarla bile barışık yaşamak çok mu gerçek dışı bir yaklaşımdır? Yazar
Tasarım + Programlama: Sokak Kedisi © 2000-2008 Tüm hakları saklıdır. Sitedeki yazılar yayıncının izni olmadan çoğaltılamaz, başka yayın organlarında ve internet sitelerinde kullanılamaz.