Patronsuz Medya

22 Ağustos 2008 Cuma

 Google Web   Derkenar  

 

Hey ahbap! Bu kasabada öteki'leri sevmeyiz biz!

Ali Türkan - 4 Mayıs 2004


"Almancı dili" diye bir şey var. Gerçi iyice eve kapandım ama arada bir rastladığım eski tanıdıklar, saçıma sakalıma bakıp "pena (penner) gibi olmuşsun be!" diyorlardı.

Amerikan kaşığı sevenler "hoğmlıs" (homeless) der, ama dilimizde berduş gibi nefis bir karşılığı var penner kelimesinin.

Hem sık sık onlara benzetildiğim, hem de oturduğum apartman, berduşların da mekânı olduğu ve gizli saklı, tavan arasına sığındıkları için, komşularım hakkında iki satır yazmamak olmaz şimdi.

Sokakta kalmışlığım var. Yani, bunun ne demek olduğunu biliyorum. Benim için, sokakta yaşamanın çekici bir yanı olduğunu da söylemem gerek. Daha doğrusu, çekici olan sokakta yaşamanın kendisinden çok, bildiğimiz yaşam tarzının bana dayatılan buyruklarına bir alternatif olması.

Berduşların çoğunun, böyle "bilinçli" bir tercih sonucu sokağa "düşmediğini" biliyorum. Öyle filmlerdeki gibi, çocuğunu bir cinayet sonucu kaybetmek türünden uçuk kaçık olaylar da neden değil sokaklarda yaşamaya.

"İnceldiği yerden kopar lan!" diye diye, düğüm atılacak yanı kalmadığı için taklaya gelmiş bir hayatın veya küçük küçük sorunların hangisinden başlayacağını bilemediklerinden, her şeyi birden bırakmış insanların son sığınağı oluyor sokaklar.

* * *

Gunner var meselâ. Yaşını yetmiş tahmin ediyorum ama kırk da olabilir. Karısı çekip gitmiş bir gün. Kadının neden çekip gittiğini bilmiyorum ama Gunner, sokaklara neden düştüğünü çok net anlattı.

Köroğlu gidince, bırakmış o da. Canı çalışmak falan istememiş. Votkanın dibine dibine çakıp evde kendine acıyormuş. Zaten çok çalışkan bir adam değilmiş, iş git gide daha zor gelmeye başlamış ve gitmemiş çalışmaya. Önce biriktirdiği üç beş kuruş bitmiş. Ardından telefon kesilmiş. Sonra elektrikler ve nihayet oturduğu evden de atılmış.

"Normal" komşularımın "tavan arasında kalıyorlar" diye sık sık polis çağırdığı, öndeki Türk fırıncının aşağılayarak yarım ekmek verdiği, yolda görenlerin en azından "hastalık bulaşır" diye kenara çekildiği Gunner, bu yüzden sokaklarda ve bu yüzden tırnaklarının altına isli bir kara yerleşmiş vaziyette.

O, "kendini bırakma hakkı"nı kullanmış ve bir süre sonra da toparlanmayacak hâle gelmiş hayatı. Düzenle toplum da elele, o hakkın bedelini ödetmiş.

* * *

Sonra Ali var, adaşım.

Yürüyüşe çıktığımda, hep aynı yerde görürdüm onu. Yoldan geçenlere, tek tek sakız satıyordu. Geçerken sigara istedi, verdim.

Bir bacağı yok. Irak Kürtleri'ndenmiş. Bir iki metre ötesinde mayın patlamış yıllar önce. Boş bir saksı vardı yanında. Saksıyı ters çevirip "otursana" dedi, çöktüm yanına.

Okumuş bir hâli vardı. Dünyanın durumundan, Amerika'nın yediği nanelerden konuştuk ama aklım bacağındaydı. Mayına basmak nasıl bir şey acaba? Basmak ve bir bacağını kaybetmek...

Öyle olmamış. Mayın patladıktan sonra, felç geçirmiş ama iki bacağı da varmış. Mülteci olarak Almanya'ya gelmiş. Tedavi olmak gibi bir umudu da varmış ama burada kesmişler bacağını.

Sevgilisi ve birkaç arkadaşıyla pikniğe gitmişler. Millet top oynarken, bu da ateşle ilgileniyormuş. Çalı çırpıyla kocaman bir ateş yakmışlar. Ateşe iyice yaklaşıp bir de kitap almış eline. Top oynayanlardan biri yanına gelince, onun yüzündeki dehşet ifadesinden anlamış bacağının yandığını. Söndürene kadar, yarısı gitmiş bacağın. Hekimler de mecburen kesmişler.

Demek bizim Kör Salih, Irak'ta "Âmâ Muttalip" olarak faaliyet gösteriyor.

Ağladığımı görmesin diye, izin alıp kalktım yanından. "Ben alıştım, takma kafanı!" diye seslendi ardımdan.

Böyle tanışmıştık, şimdi iyi dostuz. Arapça, Farsça, Almanca, Zazaca, Kırmançı, Fransızca, biraz da Türkçe biliyor. Kendi düşünemezmiş gibi "bunca dil biliyorsun, bi iş bulamadın mı?" diye ukalâlık yaptım geçen gün. "Böyle iyi" dedi biraz kırgın, biraz da bıkkın. Vay be, hayatta en muzdarip olduğum dertlerden biri olduğu hâlde, ben de bu konuda eşeklik edermişim.

Öyle ya, o sokaklarda ve benim kıçı kırık da olsa başımı sokacak bir evim var. Demek ki, ondan üstünüm. Üstün olunca da ver aklı. (Burada kendime ne biçim küfür ederdim ama önce BUkowski hayranı olduğunu yazan, sonra da bunu unutup "ali bey çok argo kullanıyorsunuz" diyen okuyucum alınır şimdi.)

* * *

Bir de Dieter var. Raporlu. Cinnet geçiriyormuş sık sık. Cinnet miydi bilmiyorum ama genelde sessiz, güler yüzlü bir adam olan Dieter'in sıyırdığı o anlardan birine ben de denk geldim.

Marketin kapısından elimde poşetlerle çıktım, bizim Dieter... Bir sandığın üstüne çıkmış, ağzından köpükler saça saça nutuk atıyor. Başına da it kopuk toplanmış, dalga geçiyorlar gariple.

Önce tanımazdan gelip gidecektim ama bi kulak verdim, tüketim toplumundan, o toplumun kölelerinden falan söz ediyor avazı çıktığı kadar. Meraklanıp dinledim. Babada ne ararsan var. Konuşmasını Heine'den dörtlüklerle, Marks'tan alıntılarla falan süslüyor. Fukuyama'dan, Tocqueville'den, Adorno'dan söz ediyor, köleleri kurtaracak formüller öneriyor.

Çocuğa deli diyorlar ama koy bir sepete, bırak Nil nehrine, üç ayda Mısır'a peygamber olmaz, ardından da ummanı ikiye ayırmazsa n'oliym. Peygamber gibi iyi bir niyetle söylüyor, ne söylüyorsa.

Elinden tutup o sandıktan indirdim. Bağırıp çağıran kendisi değilmiş gibi, tıpış tıpış geldi peşimden. İki de bira kaptım bir yerlerden, oturup içtik ve sakinleşti. Harman kalınca böyle oluyormuş. "Cinayet işleyeceğime, cinnet geçiriyorum" diye utana sıkıla özetledi durumunu.

Komşuyuz şurada. Bazen makarna yaptığımda falan, biraz fazla yapıp yukarıya, tavan arasına çıkıyorum. Herkesle ne konuşuyorsam, onlarla da onu konuşuyoruz.

* * *

Antje var. Geçen gün ben de tanıdım. Kırk yaşlarında sanırım (ama yetmiş de olabilir). Ağzındaki dişlerin yarısı gitmiş. Canı isteyenle ve canının istediğiyle yatıyormuş. Oradakileri gösterip "bunların hepsine verdim" mealinde bir şey söyledi. Hep birlikte bastık kahkahayı. Makarna genzime kaçtı da geberiyordum neredeyse.

* * *

Öteki'lerle sık sık birlikte oluyorum bu sıralar. Kim olduğum ilgilendirmiyor onları. Çoğu, alkolden o kadar kaymış ki, beni hatırlamıyor bile ve her seferinde yeniden tanışıyoruz.

Kimi palavracı. Her tanışmamızda başka bir öykü anlatıyor. Kimi, her şeye rağmen dik duruyor ve müthiş zarif davranıyor. Biri acayip şüpheci. Benim mutlaka bir çıkarım olduğunu, yoksa onlarla ne işim olacağını sorgulayıp duruyor.

Komşular polis çağırıyor. Öndeki fırıncı, bayat ekmeği yere atarak veriyor. Bakkal, "sittirin gidin lan, sizi gören müşteriler kaçıyor" diye üstlerine yürüyor.

Yaşlanıyorum. On yedi yaşında aldığım "dünyadaki her deyyusu pataklama" kararı, git gide daha imkânsız görünüyor gözüme. Korkarım, ömrüm yetmeyecek bu işe.

* * *

Bir sonraki yazı: Pembeye boyayın o "ibine"leri!

 

Ali Türkan

 

Yazıyı arkadaşlarınıza da önermek ister misiniz?

Konuyla ilgili görüş belirtmek ister misiniz?


 Necdet Şen Star'da

Son Yorumlar

En sonda masonların ayrımcılık yaptıklarını belirtirken bazı örnekler vermişsiniz, bedensel...
Selami Güneyler - Amerikan Dolarında Mason Simgeleri

Arthur Miller'in Satıcıın Ölümü adlı eseri bir tiyatro yapıtıdır. Öncelikle. Ama bunun...
Cüneyt Uzunlar - Ayrıcalıklılar kulübü üniversite

Sevgili Necdet Cumhuriyet'te yazdiginiz zamanlari hayal meyal hatirliyorum. Gozden irak olan...
Cihat Sahinkaya - Uğur Mumcu

Değerli necdet şen (yazım kurallarına uymayacağımı peşinen söyliyeyim) o malûm gazetenin sıkı bir...
Emin Turan - Uğur Mumcu

Bugün kullandığımız birçok teknolojiye zemin hazırlayan, birçok bilimsel buluşun ve dünyaca kabul...
Ahmet Ardal - Ayrıcalıklılar kulübü üniversite

Tüm Yorumlar

Web Gezgini

Zamansız bebeklerin ölümleri

Çocuk sağlıklı doğmaz. Hayatı boyunca sağlıklı olmaz. “Ben ona kiviyle ıstakozu püre yapıp yedirdim,” değil. Senin karnında dokuz buçuk ay boyunca beslenmesi doğru dürüst ŞART! ŞART! ŞART! Ve hiç bir şeyle bunun: bu sürenin/anne karnı koşullarının telafisi mümkün değil.

Perihan Mağden (Radikal)

En Son Yazılar

Gidiyordum yelkenimin rüzgârında

Seyit Balkuv

Fakat, bu sefer de nereden geleceği belli olmayan arsız parazit esintiler, evrensel düşünmeye, hayatı sevmeye, fikr-i sabitleri yok etmeye uğraşan yelkenciye bunun bedelini ödetmek için can atar. Karşı ağırlıklarından azade olmak uğuna mücadele yeteneği körelmiş tekneyi bir o yana, bir bu yana yatırır, bir boş anını bulursa da batırıverir.   Yazar

“Uygarlığın” Küçük Çocuğu ile Şişman Adamı

Ahmet Deniz Ölmez

Peki, bunca zamanın ardından -bunca yaşanmışlık ortadayken- biz insanlar, diğer Uzak Asyalarda; Ortadoğu'da, Balkanlar'da, Kafkaslarda, Afrika'da, kan kokusuna duyduğumuz iştahı ne kadar dizginleyebildik? Ve doğanın her alanında muktedir olan bizler, ne kadar dindirebildik kendi doğamızdaki "Barış" adlı ağlayan çocuğun gözyaşlarını?   Yazar

Kuş tüyü Vicdan

İlker Tortop

Darbeyi alkışlayan, faşist sivilleri alkışlayan, zorbaları alkışlayan bu halkın vicdanı neresinde? Bizim güvenlikli sitelerde oturup, siyah camlı arabalarla gezmemiz; savaşa karşı olmamız, sokak hayvanlarına karşı olmamız, Avrupa Birliği'ni istememiz daha iyi bir ülke için yeterli değil sanırım.   Yazar

Ayrıcalıklılar kulübü üniversite

Seyit Balkuv

Aslında üniversite diploması denen şey, ortak menfaatlerini korumak adına bir araya gelen diğer üniversitelilerin birbirine sokularak oluşturduğu ayrıcalıklılar kulübüne kabul pasaportunuzdur. Yoksa gerçek anlamda üniversite bitirmeniz sizi daha erdemli yapmaz.   Yazar

Vicdanın elvermemesi: Vicdanî Ret

Ahmet Deniz Ölmez

Kimseye, vicdanının kabul etmediği bir iş zorla yaptırılamaz. Bu, çok ilkel ve çağdışı bir yöntemdir. Bugün, inançlı bir kişiye, "inanma!" baskısı yapmak ne kadar despotça ise, silahı, savaşı, öldürmeyi kabullenmeyen kişiye, silah verip, savaşa gönderip, "öldür" demek de, o kadar despotça ve saçmadır.   Yazar

Aydın mıyız, medya maymunu mu?

Ali Sedat Çetinkoz

Ne yazık ki ok yaydan çıkmıştır. Toplum mühendisleri veya zamane derebeyleri, kendilerinin istediği biçimde bir teba asla yaratamayacaklardır; hem de medyaları, köşe yazarları ne kadar uğraşırsa uğraşsın. Nasıl herkes fötr şapka takmıyorsa, köylüler piyano çalmıyorsa, birileri de bilek kalınlığında yapmaya devam ederek, en yüksek makamlara kadar geleceklerdir. Bu bir popülizm değil, görünen gerçektir.   Yazar

Hasta olmak zor zanaat

Seyit Balkuv

Kimbilir, çatışmalarla ve gerilimlerle dolu hoşlanmadığımız ruh hallerimizi ve hatta hastalıklarımızı kendimizle hesaplaşma ve kendimizi anlama yolunda birer fırsat olarak görebilir miyiz? Sağlığımızın bozulmasına yok açan etkenleri oturup anlamaya çalışmak, bu şekilde hastalıklardan kurtulmak, kurtulamasak da hastalıklarla bile barışık yaşamak çok mu gerçek dışı bir yaklaşımdır?   Yazar

 

Tasarım + Programlama: Sokak Kedisi   © 2000-2008   Tüm hakları saklıdır. Sitedeki yazılar yayıncının izni olmadan çoğaltılamaz, başka yayın organlarında ve internet sitelerinde kullanılamaz.

°