Patronsuz Medya

 Google Web   Derkenar  

Hey ahbap! Bu kasabada öteki'leri sevmeyiz biz!

Ali Türkan ~ 4 Mayıs 2004


"Almancı dili" diye bir şey var. Gerçi iyice eve kapandım ama arada bir rastladığım eski tanıdıklar, saçıma sakalıma bakıp "pena (penner) gibi olmuşsun be!" diyorlardı.

Amerikan kaşığı sevenler "hoğmlıs" (homeless) der, ama dilimizde berduş gibi nefis bir karşılığı var penner kelimesinin.

Hem sık sık onlara benzetildiğim, hem de oturduğum apartman, berduşların da mekânı olduğu ve gizli saklı, tavan arasına sığındıkları için, komşularım hakkında iki satır yazmamak olmaz şimdi.

Sokakta kalmışlığım var. Yani, bunun ne demek olduğunu biliyorum. Benim için, sokakta yaşamanın çekici bir yanı olduğunu da söylemem gerek. Daha doğrusu, çekici olan sokakta yaşamanın kendisinden çok, bildiğimiz yaşam tarzının bana dayatılan buyruklarına bir alternatif olması.

Berduşların çoğunun, böyle "bilinçli" bir tercih sonucu sokağa "düşmediğini" biliyorum. Öyle filmlerdeki gibi, çocuğunu bir cinayet sonucu kaybetmek türünden uçuk kaçık olaylar da neden değil sokaklarda yaşamaya.

"İnceldiği yerden kopar lan!" diye diye, düğüm atılacak yanı kalmadığı için taklaya gelmiş bir hayatın veya küçük küçük sorunların hangisinden başlayacağını bilemediklerinden, her şeyi birden bırakmış insanların son sığınağı oluyor sokaklar.

* * *

Gunner var meselâ. Yaşını yetmiş tahmin ediyorum ama kırk da olabilir. Karısı çekip gitmiş bir gün. Kadının neden çekip gittiğini bilmiyorum ama Gunner, sokaklara neden düştüğünü çok net anlattı.

Köroğlu gidince, bırakmış o da. Canı çalışmak falan istememiş. Votkanın dibine dibine çakıp evde kendine acıyormuş. Zaten çok çalışkan bir adam değilmiş, iş git gide daha zor gelmeye başlamış ve gitmemiş çalışmaya. Önce biriktirdiği üç beş kuruş bitmiş. Ardından telefon kesilmiş. Sonra elektrikler ve nihayet oturduğu evden de atılmış.

"Normal" komşularımın "tavan arasında kalıyorlar" diye sık sık polis çağırdığı, öndeki Türk fırıncının aşağılayarak yarım ekmek verdiği, yolda görenlerin en azından "hastalık bulaşır" diye kenara çekildiği Gunner, bu yüzden sokaklarda ve bu yüzden tırnaklarının altına isli bir kara yerleşmiş vaziyette.

O, "kendini bırakma hakkı"nı kullanmış ve bir süre sonra da toparlanmayacak hâle gelmiş hayatı. Düzenle toplum da elele, o hakkın bedelini ödetmiş.

* * *

Sonra Ali var, adaşım.

Yürüyüşe çıktığımda, hep aynı yerde görürdüm onu. Yoldan geçenlere, tek tek sakız satıyordu. Geçerken sigara istedi, verdim.

Bir bacağı yok. Irak Kürtleri'ndenmiş. Bir iki metre ötesinde mayın patlamış yıllar önce. Boş bir saksı vardı yanında. Saksıyı ters çevirip "otursana" dedi, çöktüm yanına.

Okumuş bir hâli vardı. Dünyanın durumundan, Amerika'nın yediği nanelerden konuştuk ama aklım bacağındaydı. Mayına basmak nasıl bir şey acaba? Basmak ve bir bacağını kaybetmek...

Öyle olmamış. Mayın patladıktan sonra, felç geçirmiş ama iki bacağı da varmış. Mülteci olarak Almanya'ya gelmiş. Tedavi olmak gibi bir umudu da varmış ama burada kesmişler bacağını.

Sevgilisi ve birkaç arkadaşıyla pikniğe gitmişler. Millet top oynarken, bu da ateşle ilgileniyormuş. Çalı çırpıyla kocaman bir ateş yakmışlar. Ateşe iyice yaklaşıp bir de kitap almış eline. Top oynayanlardan biri yanına gelince, onun yüzündeki dehşet ifadesinden anlamış bacağının yandığını. Söndürene kadar, yarısı gitmiş bacağın. Hekimler de mecburen kesmişler.

Demek bizim Kör Salih, Irak'ta "Âmâ Muttalip" olarak faaliyet gösteriyor.

Ağladığımı görmesin diye, izin alıp kalktım yanından. "Ben alıştım, takma kafanı!" diye seslendi ardımdan.

Böyle tanışmıştık, şimdi iyi dostuz. Arapça, Farsça, Almanca, Zazaca, Kırmançı, Fransızca, biraz da Türkçe biliyor. Kendi düşünemezmiş gibi "bunca dil biliyorsun, bi iş bulamadın mı?" diye ukalâlık yaptım geçen gün. "Böyle iyi" dedi biraz kırgın, biraz da bıkkın. Vay be, hayatta en muzdarip olduğum dertlerden biri olduğu hâlde, ben de bu konuda eşeklik edermişim.

Öyle ya, o sokaklarda ve benim kıçı kırık da olsa başımı sokacak bir evim var. Demek ki, ondan üstünüm. Üstün olunca da ver aklı. (Burada kendime ne biçim küfür ederdim ama önce BUkowski hayranı olduğunu yazan, sonra da bunu unutup "ali bey çok argo kullanıyorsunuz" diyen okuyucum alınır şimdi.)

* * *

Bir de Dieter var. Raporlu. Cinnet geçiriyormuş sık sık. Cinnet miydi bilmiyorum ama genelde sessiz, güler yüzlü bir adam olan Dieter'in sıyırdığı o anlardan birine ben de denk geldim.

Marketin kapısından elimde poşetlerle çıktım, bizim Dieter... Bir sandığın üstüne çıkmış, ağzından köpükler saça saça nutuk atıyor. Başına da it kopuk toplanmış, dalga geçiyorlar gariple.

Önce tanımazdan gelip gidecektim ama bi kulak verdim, tüketim toplumundan, o toplumun kölelerinden falan söz ediyor avazı çıktığı kadar. Meraklanıp dinledim. Babada ne ararsan var. Konuşmasını Heine'den dörtlüklerle, Marks'tan alıntılarla falan süslüyor. Fukuyama'dan, Tocqueville'den, Adorno'dan söz ediyor, köleleri kurtaracak formüller öneriyor.

Çocuğa deli diyorlar ama koy bir sepete, bırak Nil nehrine, üç ayda Mısır'a peygamber olmaz, ardından da ummanı ikiye ayırmazsa n'oliym. Peygamber gibi iyi bir niyetle söylüyor, ne söylüyorsa.

Elinden tutup o sandıktan indirdim. Bağırıp çağıran kendisi değilmiş gibi, tıpış tıpış geldi peşimden. İki de bira kaptım bir yerlerden, oturup içtik ve sakinleşti. Harman kalınca böyle oluyormuş. "Cinayet işleyeceğime, cinnet geçiriyorum" diye utana sıkıla özetledi durumunu.

Komşuyuz şurada. Bazen makarna yaptığımda falan, biraz fazla yapıp yukarıya, tavan arasına çıkıyorum. Herkesle ne konuşuyorsam, onlarla da onu konuşuyoruz.

* * *

Antje var. Geçen gün ben de tanıdım. Kırk yaşlarında sanırım (ama yetmiş de olabilir). Ağzındaki dişlerin yarısı gitmiş. Canı isteyenle ve canının istediğiyle yatıyormuş. Oradakileri gösterip "bunların hepsine verdim" mealinde bir şey söyledi. Hep birlikte bastık kahkahayı. Makarna genzime kaçtı da geberiyordum neredeyse.

* * *

Öteki'lerle sık sık birlikte oluyorum bu sıralar. Kim olduğum ilgilendirmiyor onları. Çoğu, alkolden o kadar kaymış ki, beni hatırlamıyor bile ve her seferinde yeniden tanışıyoruz.

Kimi palavracı. Her tanışmamızda başka bir öykü anlatıyor. Kimi, her şeye rağmen dik duruyor ve müthiş zarif davranıyor. Biri acayip şüpheci. Benim mutlaka bir çıkarım olduğunu, yoksa onlarla ne işim olacağını sorgulayıp duruyor.

Komşular polis çağırıyor. Öndeki fırıncı, bayat ekmeği yere atarak veriyor. Bakkal, "sittirin gidin lan, sizi gören müşteriler kaçıyor" diye üstlerine yürüyor.

Yaşlanıyorum. On yedi yaşında aldığım "dünyadaki her deyyusu pataklama" kararı, git gide daha imkânsız görünüyor gözüme. Korkarım, ömrüm yetmeyecek bu işe.

* * *

Bir sonraki yazı: Pembeye boyayın o "ibine"leri!

 

 

Bölüm: Yazarlar

Ali Türkan

 

Yazıyı arkadaşlarınıza da önermek ister misiniz?

Konuyla ilgili görüş belirtmek ister misiniz?

Son Yorumlar

devrim, Günümüzün Nevrotik İnsanı için dedi ki: Bahsedilen belirtilerden birini bile gösteriyorsanız kendi iyiliğiniz için hemen doktora gidin... (Devam)

Cavit Olgun, İlhan Abi'nin Cumhuriyet'i için dedi ki: Yaziniz için sagolun, ama ben onyillar oldu, cumhuriyet gazetesi denince tapu daireleri ve karakol... (Devam)

Cüneyt Uzunlar, İlhan Abi'nin Cumhuriyet'i için dedi ki: Sanırım 1986 idi. Cumhuriyet'i, evet, bir kimlik gibi kıç cebimizde taşıyorduk. İstanbul... (Devam)

Tüm Yorumlar

Web Gezgini

Kendi düzenine sığamamak

12 Eylül 'devlet iktidarı'na neredeyse tapınan bir zihniyete sahipti. Askeri yönetimden sivil yönetime geçişte, iktidarın elinin kuvvetli olmasını istiyordu. Hukuk düzenini orasından burasından sıkıştırmasının nedeni de buydu.

Murat Belge (Radikal)

En Son Yazılar

Ne yersem zayıflarım?

Seyit Balkuv

"Erdemli insan" olmak için mutlaka kötülüklerle, adaletsizliklerle mücadele etmek mi gerekiyor? Sadece "iyi insan" olarak yaşamaya çalışmak yeterli değil midir? Haksızlıklar, adaletsizliklerle dolu bu dünyada, hangi çabalarımızın "daha iyi bir dünya" için bir katma değeri vardır? Yoksa bu çabalar bizi asabi ve gergin biri yapmaktan başka bir işe yaramaz mı?   Yazar

Matbuatta kabileler savaşı

Necdet Şen

Öyle bir ağız dalaşı ki, bunu "kim haklı?" diye izleyenlerin eline geçecek tek şey, ancak kafa karışıklığı ve utanma hissi olabilir. Belki bir de "ben bu kadar lâubaliliğe müstehak mıyım?" sorusu. Şahsen ben kendimi buna müstehak görmüyorum. Ülkemi de. Dilin Kemiği

Segovia'nın gitarı

Seyit Balkuv

Kendimizi çok da bilgili olmadığımız bir konuda atıp tutarken veya uyduruk bir toplantıya çağrılmadık diye tansiyon hapları yutarken buluyorsak veya bir gün haksızlıklar karşısında kükrerken ertesi gün haksızlığa sebep olan gücün yanında süt dökmüş kediye dönüyorsak, birey olarak kendi değerimizin tescili ile ilgili bir takıntı sorunu yaşıyor olabilir miyiz? Yazar

Dünyanın en eski sektörü

Kâmuran Kızlak

Artık ismini hatırlayamadığım Kapitalizmin geleceğini gören o akıl-fikir adamı "Neo Liberal Vaiz" her kimse büyük adammış. Haddim olmayarak buradan ben de bir kehanette bulunayım bari: Her gün biraz daha azgınlaşan Kapitalizm korkarım insanlığın sonunu getirecek. Kendi başını yer inşallah. Yazar

Kimsesiz kedilerin kimsesi

Ümran Davran

Gözleri görmeyen o kadar çok kedi vardı ki ortalıkta. Felçliler, ön ya da arka patileri olmayanlar. Yani sokakta yaşayamayacak onlarca kedi. Tek dertleri sevilmek gibi görünüyordu. Elimi bulup yanaklarını, başlarını sürtüyorlardı. Benim de canım fena halde yanıyordu. Yazar

Yönetici adayları için altın öğütler

Seyit Balkuv

Takım arkadaşlığı, grup çalışması, dostane çalışma ortamı yaratma martavallarına kıymet vermeyin. Yönetim tarafından böyle bir program uygulanmaya çalışılırsa, destekliyor görünün hatta ekibinizi bu yönde cesaretlendirin, fakat asla kendinizi bu grubun içine sokmayın. Zaten yönetim kademesinin yer almadığı böyle bir program kısa süre içinde unutulup gidecektir. Yazar

Sol'un Cem Karaca ile imtihanı

Necdet Şen

Eğer biz bu kadar yanar döner ve pişkin olmasaydık, Cem Karaca'nın yetmişli yıllarda Maltepe sigarası içtiğine ya da seksenli yıllarda memleketine dönmek için Başbakan eli öpüp öpmediğine takılmak yerine, "neden bugün reklamcıların ve holding yöneticilerinin ekseriyeti eski solcu?" diye sorardık. Dilin Kemiği

Babamıza da mı güvenmeyelim?

Seyit Balkuv

Ali Rıza Bey artık yaşamıyor. Ona benzeyen yaşlı nesil, bazen öfkeli ama çaresiz, bazen kayıtsız, genç nesillere teslim ediyor yaşam alanlarını. O yeni nesil ise, gün geçtikçe daha az benziyor Ali Rıza Bey'e. Onlar yürürken bir yerlerini kaşımıyor. Eşine dostuna ulu orta küfretmiyor. Herkese saygılı ve görgülü davranıyor. Şifresini kimseyle paylaşmıyor. Kadere inanmıyor, herkesin kendi kaderini çizebileceğine inanıyor. Yazar

Maymunu tokatlayan maymun ve onu ayıplayan insan

Necdet Şen

Binlerce yıldır devam eden öğrenme, işlemden geçirme, soyut kavramlar oluşturma, bu kavramları kullanarak başka soyut düşünceler üretme, öğrendiklerimizi sonraki kuşaklara aktarma sürecinin sonunda edindiğimiz "akıl" ve bu aklın vaaz ettiği "kader" ya da "tevekkül" gibi hasletlerin hayvanlarda olmadığı ne malum? Dilin Kemiği

 
eXTReMe Tracker

© 2000-2008 Derkenar.com ~ Tüm hakları saklıdır. Sitedeki yazılar iznimiz olmadan çoğaltılamaz, başka yayın organlarında ve internet sitelerinde kullanılamaz.

° °