Patronsuz Medya

6 Eylül 2008 Cumartesi

 Google Web   Derkenar  

 

La Utopia de Baron Von Türkan

Ali Türkan - 22 Şubat 2004


Nasıl bırakmak istiyor canım. Şu yorganı başıma çekip kendi bedenimden ısınmak. Hiç çıkmamak o yorganın altından. Başucuma biraz sigara, biraz da konserve yiyecek. Birileri gelsin, elektiriği kessin; umurumda bile olmaz. Bir tek kenefe kalkayım yataktan. Yıkanmak falan da istemem.

Psikolojide mutlaka "hederöf hödölojisi" gibi bi adı vardır bu durumun.

"Dış dünyanın sorunlarıyla baş edemeyen hasta..."

Hasta babandır! Yahu, şu psikoloji bilimi, bi takım kese kâğıtlarının, insanın yüzüne normal koşullarda edemeyecekleri sözleri etmelerinden başka ne işe yarar? Her halde "ana rahmine duyulan özlem" gibi bir tanımı vardır bu isteğimin.

Lâfa bak, hizaya gel! Senin, ananın bilmem nesine kadar yolun var! İnsan kavgada bile söylemez bunu be! Söylerse de zopayı yir, oturur kıçının üstüne.

Yok, hiç bi şeye özlem duymuyorum. Romantik Ali'yle "Gerçekçi" Ali kapıştılar bu ara. Diğer aliler de ayıralım derken, boyuna ara dayağı yiyorlar. İçerde izdiham var. İçimdeki mor yelkenlinin küpeştesinde, hüzünlerden yaptığım iplere tutunan küçük çocuk da büktü boynunu (Hergele Ali de bööle dalga geçiyor işte edebiyatımızın hâl - î pürmelâliyle.)

Offf, nasıl çekiyor yatak! Bi uzansam şuraya, ne kavga kalır içerde, ne mor yelkenli.

Uzanamıyorum.

Herkese yaşadığımı göstermem gerek. Kalkıyor, evi kırklıyorum. Markete gidip bi şeyler alıyorum. Etimoloji sözlüğü okuyorum. Okuyorum ki, hani denk gelirse, "efendi" kelimesi, Grekçe'de 'kendi kendini yöneten, başına buyruk' anlamına gelen, aftentes kelimesinden gelir" diye ahkâm kesebileyim. Havanın aydınlık derecesinden, saatin kaç olduğunu çıkartmaya çalışıyorum. İnternet kafeye gidip e-maillerimi okuyorum.

Yaşamıma anlam uydurmaya çalışıyorum işte.

Oysa uzanmalı. Uzanmalı ve bir gün, bambaşka bir dünyaya kalkmalı.

Bi çıkıyorsun sokağa, para kalkmış, devlet yok. "Canım bugün çalışmak istedi" deyip bir işin ucundan tutmuş ahali. Bana da geçerken, "birader, gel şu kiremitleri dama taşıyalım" diyorlar; hep beraber aktarıyoruz evin kiremitlerini.

Oradan da meyva toplamaya gidiyoruz. Kimse kaytarmıyor. Kimse yakınmıyor işten. Canı isteyen çekip gidiyor, canı isteyen kalıyor. Topladığından fazlasına ihtiyacın yok ki zaten. Yemişim artı değer'i!

Bir yerde, yaşlılar sırtlarını güneşe vermiş. Çocuklar koşuyor ortalıkta. Yalnızların kulağından tutup diğer yalnızların yanına götürüyoruz. Birileri gitar, keman falan getiriyor. Hemen oraya, sokağa kuruyoruz meclisi. Aşıklar dans ediyor. Yeni tanışan çiftler, dans numarasına yoklama çekiyor.

Dışardaki kalabalık o kadar güzel, o kadar sıcak ki, kimse içinin kalabalığıyla boğuşmuyor.

Ahlâk yasaklanmış. Yerinde vicdan var.

Aaa, hem psikoloji, hem de her boka psikolog gibi yanaşanlar da kaybolmuş ortalıktan. Kimse, "ben adamın ciğerini okurum" edasıyla tıraş yapıp karşısındakini ısırarak, kendinin ne muhteşem bir varlık olduğunu gösteremiyor. "Gözünün üstünde kaşın var, o yüzden başarısızsın" tarzı geyikler yok olmuş. Gözünün üstünde kaşı olanlar, dinliyor birbirini. Derdini ağaç kovuklarına anlatmaya, ummana salmaya ihtiyaç kalmamış.

Sevgi, "I Love you" ucuzluğundan alınmış. Sevenler, birbirine "seni seviyorum" deme ihtiyacı hissetmiyor. Onun yerine, kalkıp bir gömlek ütülüyor sevdiğine; tatlı yapıyor; elini tutuyor en sıcağından.

Gençler öpüşüyor sokaklarda. Öpüşemeyenler, "eviniz yok mu lan eksibisyonist hipineler" demiyor onlara. Tam tersine, "vay be, güzel öpüyor; yamulttu manitayı çocuk" diye on üzerinden puan veriyoruz. Yâr, yanağını istediğiyle paylaştığı için, bilinç altımızda "vay malıma ha!" dürtüleri de kalmamış. Herkes, istediği kadar namuslu, istediği kadar monogam, istediği kadar dindar, istediği kadar her şey.

Bir türkü duyuluyor uzaklardan; eskilerden, ben yatmadan öncelerden kalmış bir türkü. Biri yanık yanık, "ben 'melâmet' hırkasını, kendim geydim eynime" diye söylüyor. Gidip çıkartıyoruz o hırkayı gülerek. Hüzünleri taşa çalıyoruz; kime ne? Nesimî'yi de rahat bırakıyoruz artık; bi şey sormuyoruz.

Biri ekmek hamuru yoğuruyor. Yoldan geçerken bizi de çağırıyor yanına. Biraz daha un, su katıyor hamura. Ben fırını yakıyorum. Soba ve ateş konusunda uzman sayılırım ne de olsa. Başka biri, domatesleri doğruyor. Her gelenle, bi domates daha. Topladığım meyvalardan koyuyorum masaya. Herkes bi şey getiriyor zaten. Getirmeyenler de oluyor. Canı istememiş, çalışmamış adam; ne var bunda?

Şarapları açıyoruz. Kimbilir kim yaptı bunları da? Yaptı ve "alın bende yüz şişe daha var" diye getirip bıraktı ortaya. Vay be! Kırk kişi olmuşuz. "Şarap yeter mi?" diye kaygılanmıyoruz. Herkese bir bardak çıkar. Kırk kişi birer bardak içmek, tek başına kırk şişe şaraba sahip olmaktan daha güzel çünkü.

Yetiyor şarap. Mis gibi buluyoruz kafayı. Ben kalkıp oynuyorum en bitiriminden. Hem şarap bardağını koyuyorum başıma, hem de gerdan kırıyorum. Kekaaaa! Keyif be!

Sokak kedileri, sokak köpekleri de geliyor. Zaten bütün kediler, köpekler sokakta yaşıyor. Bööle canları isteyince, çalıyorlar bir kapıyı. Huzur veriyor, yiyecek alıyorlar. Kışları da kıvrılıyorlar sobanın, kaloriferin yanına.

Bi kız, bi delikanlıyı "iki çıplak bi hamama yakışır" diye bırakmıyor yarı yolda. Çıplaklık ayıp değil ki. İkinci bir emre kadar, bütün ayıplar ayıp kabul ediliyor. On dokuz ilde ve dünya sathında, sıkı insanlık ilan edilmiş.

Canım kahve çekiyor. Ne bekliycem Yemenler'den gelmesini! Kalkıp kendim gidiyorum Yemen'e. Devlet yok ki, sınırlar olsun. Manitamı da alıyorum yanıma. Çöllerde motosiklet sürüyoruz kahveden sonra. Bi bedevî çadırında, güneşin batışını seyrediyoruz omuz omuza. Bir yılan geçiyor kumları hışırdatarak. Dokunmuyoruz. Belki, yılanların arasında da "bana dokunmayan insan bin yıl yaşasın" gibi bir atasözü vardır; kimbilir.

Bin yıl yaşıyoruz. Değiyor yaşamaya.

Bunlar var yorganın altında. Çekici geliyor işte. Romantik Ali, yorganı başına çekmek istiyor ama Gerçekçi Ali rahat bırakmıyor.

"Ulan salak! Bunlar hiç olmayacak. Kalk! Akşama çocukların gelecek, köfte hazırla!" diyor.

Kalkıyorum.

Mutfak camına, kanadı gümüşlü bi güvercin konuyor. Köfte için ufaladığım ekmekten birazını ona veriyorum. Önce kaçıyor, az sonra ürkek ürkek girişiyor ekmek kırıntılarına. Sonra, çoğalıyor güvercinler. İki dilim daha ufalıyorum. Kıyma da koyuyorum azıcık. İki köfte az yesek n'olur yani?

(Bu arada, köfte, Farsça'da "dövülmüş, ezilmiş" demek olan "küfte" kelimesinden gelir. Malûm, etimoloji sözlüğü...)

 

Ali Türkan

 

Yazıyı arkadaşlarınıza da önermek ister misiniz?

Konuyla ilgili görüş belirtmek ister misiniz?


 Necdet Şen Star'da

Son Yorumlar

Sevgili Uğur, bu övgülerinizi keşke okuyabilseydi ama Ali Türkan artık hayatta değil. Basılmış bir...
Derkenar - Sesi güzeldi

Tanrım çok güzel yazıyorsunuz ağabey, klasiklerin çoğunu okudum bu yüzden yeni çıkan kitaplara...
Uğur Kaya - Sesi güzeldi

Bir süre severek öğretmenlik yapmiş biri olarak bir kitapta okuyup anımsadığım şu sözü öğretmen...
Hatice Kizilirmak - Öğretmenin görevi üniformalı çocuk yetiştirmek mi?

Ellerinden öperim o doktorların. Benden yaşça küçük olsalarda!...
Yasemin Aydınlı - Örnek gösterilecek bir ilk yardım olayı

Saygıdeğer hocam, ...
Beta Tester - Bir doktordan mektup

Sevgili adaş, sözünü ettiğin zamanlarda aldığın Rol neydi?...
İlker Koçak - Kuş tüyü Vicdan

Tüm Yorumlar

Web Gezgini

Nabız

Adama sorarlar: “Bir hekim, hiç kendi hastasını tanımaz mı kardeşim?” Bir cerrah, kliniğine yatmış hastasını muayene etmiş, gerekli tetkikleri yap(tır)mış, ameliyat kararı vermişse, zaten o süreçte hastasını çok iyi tanıyor demektir. Sadece ameliyatı değil, hastasının diğer sistemik özelliklerini biliyordur.

Ata Soyer (Evrensel)

En Son Yazılar

Kaşıyan Adam

Vahap Demir

Halk hem cumhuriyetten hem de serbest seçimlerden hoşlanmaktadır ve tepede işler nasıl giderse gitsin sabırla ve tevekkülle kendinin söz söyleyeceği günün gelmesini beklemektedir. Beklerken de herhalde keyif verdiğinden olsa gerek göbeğini kaşıyarak filân beklemektedir.   Yazar

Ramazan geldi, hazırlıklar tamam mı ey medya?

Ali Sedat Çetinkoz

Ramazan, sonuçta bir dinsel olaydır. Din deyince aklımıza ilk gelen şey nedir? Fatih Çarşamba: 50 yıldır karikatürüne aşina olduğumuz; peşinde dört tane kara çarşaflı kadınla yürüyen kurt dişli, koca tesbihli, kara sakallı bir adam! Bunlardan kurtulmamızın ilacı nedir? Laiklik! Laikliğin en katı savunucusu kimdir? TSK.   Yazar

Örnek gösterilecek bir ilk yardım olayı

Murat Örem

Türkiye 30 Temmuz'da işi gücü bırakmış bir mahkeme kararını beklemiyordu. İnanın ki bu ülkede her şeye rağmen insanların çok büyük bir kısmı artık bu arkaik devlet oyunlarına dönüp bakmıyor bile. Onlar para pul hesabı yapmadan bir cana daha can katmanın çabasıyla, bir çocuğa daha iki harf öğretmenin çabasıyla gecesini gündüzüne katıyor.   Mektup

Bir doktordan mektup

Süheyla Apaydın

Türkiye'de gün geçtikçe bozulan bireysel ahlak nedeniyle kaybolan "saf insanlık", maalesef ilk önce kendini insanla uğraşan mesleklerde göstermektedir. Uğraşısı insan olan hekimin, bu bozulmadan kendini tamamen kurtarması, soyutlaması mümkün değildir.   Mektup

Öğretmenin görevi üniformalı çocuk yetiştirmek mi?

Vahap Demir

Silgi ortasından delinerek boyuna asılmalı, böylece kaybolması önlenmeliydi. Muntazam kıyafetimizde görüntüyü bozan tek unsur boyunlara asılan silgilerdi. Tek parti döneminin üniform anlayışını sadece tek parti dönemi anlayışının ülkeye yaşattığı sefaletin delebiliyor olması kayda değer bir ironiydi.   Yazar

Gidiyordum yelkenimin rüzgârında

Seyit Balkuv

Fakat, bu sefer de nereden geleceği belli olmayan arsız parazit esintiler, evrensel düşünmeye, hayatı sevmeye, fikr-i sabitleri yok etmeye uğraşan yelkenciye bunun bedelini ödetmek için can atar. Karşı ağırlıklarından azade olmak uğuna mücadele yeteneği körelmiş tekneyi bir o yana, bir bu yana yatırır, bir boş anını bulursa da batırıverir.   Yazar

 

Tasarım + Programlama: Sokak Kedisi   © 2000-2008   Tüm hakları saklıdır. Sitedeki yazılar yayıncının izni olmadan çoğaltılamaz, başka yayın organlarında ve internet sitelerinde kullanılamaz.

°